Navigation

Haziranda Ölmek Zor!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ömürlerini işçi sınıfı ve insanlığın esaretten kurtuluşu davasına adamış iki büyük ozanımız Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’i bir Haziran ayında kaybettik. Onlar ruh dünyalarının olağanüstü şiirsel zenginliğini, sömürücü egemenlere karşı sınıf mücadelesinin etkili bir aracı düzeyine yükseltmeyi başarmışlardı. Böyle olduğu içindir ki, ölümlerinin ardından seneler geçtiği halde bu büyük ozanlar unutulmamakta, aksine, büyük insanlığın vicdanı ve hatırasında daha da büyük bir yer edinmekteler. Ve hiç şüphesiz günümüzde kapitalist barbarlığın insanlığa yaşattığı acılar arttıkça ve buna karşı mücadele de filizlenip boy vermeye devam ettikçe onların değeri daha da büyümektedir, büyüyecektir. Nazım Hikmet ve Ahmet Arif işçi sınıfına aittirler ve onların hatırası işçi sınıfının mücadelesinde daima yaşayacaktır.

İşçi Sınıfının Komünist Ozanı Nazım Hikmet

Nazım Hikmet 1902 yılında Selanik’te doğdu. Coşkun bir karaktere sahip olan Nazım küçük yaşlardan itibaren şiire ve resme güçlü bir eğilim gösterdi. Çağın olağanüstü şartları ve içinde bulunduğu nispeten elverişli aile koşulları, onu zihinsel yönden hızla olgunlaştırdı ve çağdaşı birçok aydın gibi erken yaşta çağın ve ülkenin sorunları konusunda duyarlı hale getirdi. Nitekim daha 18-19 yaşındayken Anadolu’daki emperyalist işgale karşı mücadele etmek amacıyla İstanbul’daki ailesini terk edip Anadolu’ya geçmiştir. Fakat ateşli, radikal karakteri ve sosyalist fikirlere doğru eğiliminin de belirmesi nedeniyle cepheye katılmasına izin verilmez. Bunun yerine Bolu’ya öğretmen olarak tayin edilir Nazım. Bir yıl boyunca kaldığı Bolu’da halkın yoksulluğa rağmen hürriyete olan özlemine ve hâkim sınıfların çıkar tutkusuna çok daha yakından tanık olur. Ekim Devriminin yoksul Anadolu halkını saran umuduna ilk burada şahit olur. Komünist Enternasyonal’in üyesi olan TKP henüz yeni de olsa, işçi ve emekçiler arasında devrimci örgütlenmeyi yaymaya çalışmaktadır. Nazım Hikmet umudun canlı bir parçası olan Sovyet Rusya’ya geçer, “hep bir ağızdan türkü söylenen” diyarı bizzat görmek için.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek

Nazım Hikmet, Sovyet Rusya’da, Çarlık despotizmini ve kapitalizmi yıkmayı başarmış olan işçi sınıfının kurduğu işçi iktidarı ile tanışır. İşçi, asker ve köylüler açlık ve yoksulluk pahasına işçi sınıfının iktidarını korumak için her türlü fedakârlığı yaparlar. Ekim Devrimi, bütün insanlığın hep beraber söylediği türkü, iş, aş, yaşamdır adeta. Komünist fikirler yani işçi sınıfının iktidarı için örgütlenme ve mücadele etme fikri Nazım Hikmet’in bundan sonraki yaşantısının ayrılmaz bir parçası olur. Nazım Hikmet’in yaşamının geri kalan bölümünde övündüğü tek şey, komünizm gayesi uğruna çalışmak olur. CHP’nin tek parti diktatörlüğü koşullarında Nazım Hikmet davası uğruna faaliyetlerine devam eder.

Bir yandan TKP saflarında yürüttüğü parti faaliyetleri bir yandan da şiirlerinin yayınlanması nedeniyle CHP diktatörlüğü baskıcı yüzünü göstermekte gecikmez ve cezalar yağmaya başlar. 1925 yılından itibaren çeşitli aralıklarla hapis cezalarına çaptırılır. 1938 yılından itibaren 12 yıl boyunca hapis yatar. Bu uzun yıllar boyunca Nazım Hikmet ne kadar susturulmaya, mücadeleden uzak tutulmaya çalışılıp hapislere sürülse de, baskılara boyun eğmez. Zor koşullarda üretmeye ve kavgasını sürdürmeye devam eder.

sevdalınız komünisttir,
on yıldan beri hapistir,
yatar bursa kalesinde.

hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
en âlâ mertebeye ermiş yatar,
yatar bursa kalesinde.

Nazım’ın bir an önce bırakılması için tüm dünyada başlatılan kampanya neticesinde, 1950 yılında özgür kalır. Fakat sermaye devleti onu ilerlemiş yaşına rağmen askere almak ve “askerden kaçtı” komplosu ile arkadan vurmak ister. Nazım Hikmet bu koşullarda Türkiye’yi terk etmek zorunda kalır ve Rusya’ya gider. Bir süre sonra hükümet “vatan hainliği” suçlamasıyla onu vatandaşlıktan çıkardığını ilan eder. Nazım ünlü şiiriyle buna karşılık verir.

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,

Amerikan donanması, topuysa,

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.

Rusya’da geçirdiği sürgün yıllarında şiir, roman, tiyatro dalında ölümsüz eserler ortaya koymaya devam eder. Nazım bu yıllarda bütün dünyada işçi ve emekçilerin, ezilen insanlığın unutulmaz bir ismi haline gelir. Ve mücadeleyle dolu ömrü 3 Haziran 1963 günü Moskova’da sona erer.

Mücadelesiyle bir dünya vatandaşı olan Nazım’a bugünlerde vatandaşlık hakkının tanınmasıyla geçmiş unutturulmaya çalışılıyor. Başbakan “açılım” turlarında Nazım Hikmet’ten şiirler okuyor. Nazım Hikmet’i Nazım Hikmet yapan asıl unsur, onun hayatını yeryüzünde kapitalist sömürü düzeninin ortadan kaldırılmasına adamış komünist bir insanlık ozanı olması olduğu halde, medya tekelleri onun bu temel özelliklerini gözden saklamaya çalışmaktalar. Bunun yerine onu “vatan-millet” edebiyatı yapan bir Türk şairi ya da bir “sevda şairi” olarak milyonlara tanıtmaya çalışıyorlar. Ama işçi sınıfının devrimcileri olan bizler, Nazım Hikmet’i genç kuşaklara, onu var eden asıl önemli yönüyle, işçi sınıfının komünist ozanı olarak tanıtmaya ve onu kavgamızda yaşatmaya devam edeceğiz.

“Kalbin, Zonguldak’ta çökmüş bir kuyu”

2 Haziran 1991 günü Ahmed Arif de kavganın, cesaretin, kardeşlik ve yeryüzünde cennet düşünün en güzel dizelerini yazdıktan sonra aramızdan ayrıldı. O daha ortaokuldayken “yasaklı” Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyordu. Kendi deyimi ile o yıllarda adeta “Nazım Hikmet sarhoşu”ydu. Ahmed Arif 1927 yılında Diyarbakırlı varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Urfa’da ortaokulu ve Afyon’da liseyi okuduktan sonra üniversiteye giderek Ankara’da felsefe bölümünde okudu. Bu yıllarda TKP’ye sempati duymaya başlayan Ahmed Arif, gerek yürüttüğü komünist mücadele gerekse yazdığı şiirler nedeniyle burjuva düzenin baskıcı yasalarınca yargılandı ve hapis yattı. 1968 yılında “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı şiir kitabını yayınladı. Şairin yayınlanmış bu tek kitabı onlarca baskının ardından bugün hâlâ yeniden ve yeniden basılmakta, elden ele dolaşmaktadır. Ahmed Arif, şiirlerini kaleme aldığı 40’lı yıllardan bu yana, coşku dolu anlatımıyla, cesaret, kavga ve mertlik dolu mısralarıyla özellikle gençleri etkilemiştir. O şiirlerinde, insanın her nerede olursa olsun, cellâdın, fırsatçının, fesatçının, hayının üstüne üstüne yürümesi gerektiğini haykırmıştır.

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...

diyen Ahmed Arif, şiirlerinde bir yandan egemen sınıfların zalimliklerini anlatırken, öbür yandan binlerce yıldan bu yana bu haydutluklara karşı koyan mert Anadolu insanını destanlaştırdı. Günlük hayatın içinden çıkan şiirlerinde her sözünü boğun eğmez bir tavırla söyledi. “33 Kurşun” destansı ağıtında, sorgusuz sualsiz katledilen Kürt halkının uğradığı zulümleri anlattı. Halkların derindeki kardeşliğini ise “pasaporta ısınmamış içimiz” diyerek dile getirdi.

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına...

Ahmed Arif’in tütün, pamuk ve maden işçilerine karşı hissettiği kardeşlik duygusu şiirlerinin önemli bir parçasıdır. Bir şiirinde “kalbin, Zonguldak’ta çökmüş bir kuyu” diyen Ahmed Arif, maden işçilerinin çilelerini ruhunun derinlerinde duyumsadığını dile getirir. Bugünlerde Zonguldak’ta sermayenin kâr düzeni tüm işçi sınıfının kalbi üzerine yeniden çöktü. Ve bu kuyudan tek çıkış yolu da mücadele etmekten geçiyor. Ahmed Arif’in yürek işçiliği dediği, hasretini duyduğu, “umut ile, sevda ile, düş ile dayan” diyerek umuduna sarıldığı bir tek kara sevdası vardı: Dünyayı yoksul ve ezilen emekçi yığınlar için bir cennet haline getirebilmek!

Cennet yapabilmek için seni,
Yoksul ve namuslu halka.
Bu'dur ol hikayet,
Ol kara sevda.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 63, Haziran 2010