Navigation

Yazı Dizileri

Yazar adına göre filtreleyebilirsiniz
İlkay Meriç / 5 Kasım 2018
Mücadele tarihi, işçi sınıfının en olumsuz gibi görünen koşullara örgütlenerek karşı koyabildiğinin ve imkânsız denilen pek çok şeyi başarabildiğinin örnekleriyle doludur. Amerikan işçi sınıfının 1929 Büyük Buhranı esnasında yaşadığı örgütlü mücadele deneyimleri de bunun bir parçasını oluşturuyor.
Elif Çağlı / 26 January 2006
The question of transition is directly linked with the fact that capitalism in its imperialist stage is the age of proletarian revolutions. This question expressed by Lenin was brought up in order to win the mass of the working class to the cause of the proletarian revolution and advance the struggle to this end. That Lenin brought up the question of transition was a clear response to the conception of revolution in stages which was once a controversial issue among Marxist ranks.
Utku Kızılok / 16 Ağustos 2018
Eğer küresel bütünlük kazanmış dünya ekonomisinin girift ilişkileri üzerinde bir ticaret savaşı cereyan ederse, bunun dünya pazarına etkisi, geçmişteki örnekleriyle karşılaştırılamayacak ölçüde yıkıcı olacaktır. Hiç kuşku yok ki ticaret savaşı, hem emperyalist savaşın yeni boyutlar kazanmasının hem de hegemonya krizinin çarpıcı bir ifadesidir.
İlkay Meriç / 6 Mart 2018
İşçi sınıfının ilk iktidar deneyimi olarak 72 gün boyunca ayakta kalan Paris Komünü, aynı zamanda proletaryanın hem iç hem de dış düşmana karşı verdiği destansı bir direnişin de adıdır. İşçi sınıfının kadınları proletaryanın mücadele sahnesine çıktığı günden bu yana gerçekleşen tüm devrimlerde ve devrimci hareketlerde, ön saflardaki rolleriyle sınıf kardeşlerine cesaret ve güven aşılarken, düşmanlarına da korku salmışlardır. Emekçi kadınların mücadele tarihinin en parlak sayfalarından birini de Paris Komünü oluşturmaktadır.
Utku Kızılok / 5 Ekim 2017
Devrim patladığında, bir tarafta 150 milyonluk köylü dünyası, Rusya bozkırlarında ve Orta Asya düzlüklerinde 500 yıl öncesinin ilişkileri, alışkanlıkları ve düşünce biçimleri, öte tarafta büyük kentlerdeki modern kapitalist ilişkiler, devasa fabrikalarda toplanmış modern işçi sınıfı vardı. Şurası kesin ki, Ekim Devriminin etkisiyle karşılaştırılacak olursa, Rusya gibi geri bir ülkede kitleleri geçmişin alışkanlıklarından kopartmak, kültürel dönüşüm yaratmak ve yaratıcı bir gelişmenin önünü açmak o kadar kısa bir sürede asla kapitalizmin harcı olamazdı.
İlkay Meriç / 6 Kasım 2017
Dünya işçi sınıfı, çeşitli türden otoriter, totaliter rejimlere karşı gerçekleştirdiği mücadelelerle gelecek kuşaklara zengin deneyimler armağan etmiştir. Onyıllarını askeri diktatörlükler altında geçiren Güney Koreli işçiler de, baskı ve yasaklara rağmen askeri diktatörlüklere karşı yükselttikleri militan mücadelelerle bu deneyimlere büyük katkılarda bulunmuşlardır.
Yılmaz Seyhan / 19 Ekim 2017
Günümüz dünyasındaki iki ana sınıf yani burjuvazi ve proletarya; kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir şekilde kesintisiz olarak mücadele içindedir ve bu mücadele sadece ekonomik alanda yürümez. Kültür-sanat da dâhil yaşamın her alanında bu iki sınıf arasındaki mücadele somut bir gerçekliktir. Hiçbir kişi, hiçbir olgu sınıf savaşından azade değildir, olamaz.
Utku Kızılok / 5 Ocak 2017
Yunan, Bulgar, Türk ve Ermeni işçi sınıfı ortak köklere ve anılara sahiptir. Bizler Türkiye işçi sınıfının tarihi köklerini ararken, nasıl ki Osmanlı’daki işçi sınıfına ve hareketine uzanıyorsak; Bulgar, Yunan, Makedon ve Ermeni sosyalistleri ve işçileri de kaçınılmaz olarak aynı kökene dönüp bakıyorlar. Bu ortak kök, işçi enternasyonalizmi açısından son derece önemlidir. Türkiye işçi sınıfının tarihi, belirli ölçülerde aynı zamanda Balkan işçi sınıfının da tarihidir. Türkiye’de işçi sınıfı ve işçi hareketi incelenirken, bu ortak tarihin üzerinden asla atlanılamaz.
Elif Çağlı / 28 Haziran 2016
Kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak dünya ölçeğinde yayılan otoriterleşme ve emperyalist savaş koşulları, işçi sınıfı devrimcilerinin önüne olağan dönemlere kıyasla çok daha ağır görevler koyuyor. Tarihin bu tür kesitleri, devrimci inanç ve iradenin, örgütsel bağlılığın sınandığı dönemlerdir. Böylesi dönemlerde, işçi sınıfının mücadele tarihindeki ilham verici örnekleri hatırlamak ve en zor koşullara meydan okuyarak devrimci yükseliş için hazırlanan önderlerden ders almak büyük bir önem kazanır. Bu bağlamda, işçi sınıfının devrimci önderi Lenin’in, onun en yakın mücadele yoldaşı Krupskaya’nın ve benzeri Bolşeviklerin devrime adanmış yaşamları unutulamaz ve unutulmamalıdır.
Kerem Dağlı / 1 Ağustos 2013
Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin en üst aşaması olarak tahlil etmesinin üzerinden 100 yıla yakın bir süre geçti. Ondan önce de Marx başta Kapital olmak üzere çeşitli çalışmalarında sermayenin merkezileşme eğilimini toplumsal sonuçlarıyla birlikte ortaya koymuş, kapitalizmin dünya pazarını nasıl yarattığını anlatmış ve bunun tekelleşmeyle başbaşa gittiğini vurgulamıştı. Geçen yıllar boyunca kapitalizmin gösterdiği gelişim Marx’ın ve Lenin’in tahlillerini fazlasıyla doğrulamış, en büyük mali sermaye gruplarından oluşan birkaç yüz şirket dünya ekonomisine yön verir hale gelmiştir. Üstelik de insanlığın çoğunluğunun sefaleti, artan yoksulluk ve işsizlik, çevre felaketleri ve savaşlar pahasına.
Oktay Baran / Haziran 2013
AKP hükümetinin nükleer iştahı doymak bilmiyor. Geçtiğimiz ay Japonya’yla, Sinop’a kurulmak üzere yeni bir nükleer enerji santrali anlaşması imzalandı. Bu anlaşma vesilesiyle nükleer tartışmaları yeniden kızıştı. Büyük burjuvazinin temsilcileri, AKP ve elbetteki nükleer lobi hararetle bu adımı savunuyorlar. Diğer taraftan, nükleer enerjiye genelde ya da AKP projeleri bağlamında karşı çıkanların sayısı da az değil. Ne var ki, tartışmanın zemini ve argümanları ya yanlış ya da genellikle eksik kalıyor. AKP ve yandaşları, nükleer enerjiyi tam bir kapitalist zihniyetle savunurken, nükleer karşıtlarının önemlice bir bölümü, bu karşıtlığı anti-kapitalist bir zemine oturtamamalarından ötürü, ya yanlış argümanları savunuyorlar ya da sıraladıkları eleştiri noktalarını bütünleyemiyorlar. Bu durumda da, salt ucuzluk, dışa bağımlılık, kendine yeterlilik vb. gibi noktalara indirgenebilen argümanlar, kapitalist zihniyetle olduğu kadar ulusalcı ideolojiyle de hesaplaşmadığı, tersine bunları temel aldığı için yetersiz kalıyor.
Elif Çağlı / 28 Şubat 2013
Sınıflı ve sömürülü toplumların en gelişkin ve son halkasını oluşturan kapitalizm, günümüzde bizzat kendi işleyiş yasalarından kaynaklanan derin bir tarihsel krizin içinde kıvranıyor. Bu gerçeklik, Marx ve Engels tarafından temelleri atılan Marksizmin kapitalist sisteme ilişkin görüş ve analizlerinin doğruluğunu da çarpıcı biçimde kanıtlamaktadır.
Levent Toprak / Ocak 2012
Şimdilerde Taraf gazetesi sütunlarında bir sosyalizm tartışması patlak vermiş bulunuyor. Geçmişin hızlı Maocu “sosyalistlerinden” Halil Berktay, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle komünizmin tarihsel olarak bittiğini, çökenin sosyalizmin karikatürü değil ta kendisi olduğunu, bir daha başka sosyalizm olmayacağını, insanlığın özgürlük ve sosyal adalet gibi ideallerinin bu kadar komple ve katastrofik bir çöküşten sonra artık bu ad ve kavramlarla ete kemiğe büründürülemeyeceğini ileri sürdü.
İlkay Meriç / Ekim 2011
Baskı, imha, inkâr ve asimilasyon politikaları nedeniyle kangrene dönüşmüş olan Kürt sorunu, üzerinde yaşadığımız topraklarda yaklaşık 150 yıldır varlığını sürdürüyor. Fakat bugün bu sorunun böyle köklü bir tarihi olduğu geniş kitleler tarafından ne yazık ki bilinmiyor. Aksine, tümüyle bilinçli bir devlet politikasının ürünü olarak, mesele, son otuz yılda ortaya çıkmış, dış güçler tarafından yapay olarak yaratılmış, bir avuç “eşkiya” tarafından başlatılmış bir “terör” sorunu olarak algılatılıyor. Yaratılan bu algı nedeniyle, kitleler sorunun gerçek niteliğini, meşruiyetini kavramak ve kabullenmekte zorluk çekmekte, şovenizme teslim olup akıl tutulmasına uğramaktadır. Oysa Kürt sorunu derin tarihsel kökleri olan ve bugün dört ülkeye dağılmış 20 milyondan fazla nüfusa sahip bir halkın bağrında hissettiği yakıcı bir sorundur.
Kerem Dağlı / Mayıs 2011
Örgütsüzlüğü ve buna bağlı olarak bağımsız sınıf politikaları geliştirmekteki zayıflığı açık olan Arap işçi sınıfının bu durumunun derin tarihsel ve siyasal nedenleri bulunmaktadır. Bölge ülkelerinin tamamı çok geç kapitalistleşmiş ve ulusal bağımsızlıklarını da oldukça geç tarihlerde elde etmişlerdir. Bu anlamda sanayinin ve işçi sınıfının oluşumu da gecikerek başlamış, işçi sınıfının “kendi hesabına” mücadele sahnesine atılması da ancak yakın tarihlerde gerçekleşmiştir.
Utku Kızılok / 1 Şubat 2011
Siyasal İslamcı hareket içinde yaşanan değişim ve ayrışma giderek derinleşiyor. Bir zamanlar “adil düzen”den, “mülkün Allaha ait olduğu”ndan, “eşitlik” için şeriattan dem vuran tarikatlar ve tarikat mensupları artık milyar dolarlara hükmediyorlar. İslamcı akımların bağrından doğup gelişen burjuva kesimler özellikle AKP iktidarı döneminde muazzam bir sıçrama yaşadılar, yaşıyorlar. Neredeyse her tarikat kendi sermaye çevresini yaratmış bulunuyor. Dolayısıyla birçok tarikat artık belirli sermaye gruplarını temsil eden bir burjuva harekete dönüşmüştür.
İlkay Meriç / Ocak 2011
Cumhuriyetin kuruluş döneminden bu yana Kemalist rejim, tehdit olarak gördüğü kimi muhalif kesimleri ezerken “aydınlanma”, “çağdaşlık”, “ilericilik” gibi kavramları kendisine kalkan edinmeyi adet edinmiştir. Ne yazık ki, sosyalist sol da bu tuzağa sıkça düşerek Kemalizm tarafından kolaylıkla esir alınabilmiştir. Sosyalist çevrelerin önemlice bir bölümünün içinde bulundukları durum, bugün de böylesi bir tuzağa düşüldüğünü gösteriyor. “Dinci gericiliğin” iktidarı olarak değerlendirdikleri AKP karşısında Kemalist damarları kabaran sosyalist kesimlere göre, Kemalist cumhuriyet büyük bir Aydınlanma hamlesidir ve AKP bu cumhuriyeti tasfiye etmektedir. Bu kesimler AKP’nin Türkiye’yi “karanlığa” götürdüğünü iddia ederek, “Aydınlanmaya” ve “cumhuriyetin kazanımları”na sahip çıkmayı günün en yakıcı görevi ilan ediyorlar.
İlkay Meriç / 1 Mart 2010
Vitrin süsü yapılmaya pek müsait olan kadın hakları meselesi de Kemalist propaganda aygıtının malzemesi haline getirilmiştir. Resmi ideolojiye ve onun cansiperane savunucusu Kemalistlere göre, TC’den önce toplumsal alanda hiçbir varlığı olmayan, hiçbir hakkı bulunmayan, sessiz ve zavallı kadınlara seçme-seçilme hakkı başta gelmek üzere tüm hakları “bahşeden” Atatürk, onları çağdaş kadın kimliğine kavuşturmuştur. Oysa tarihsel gerçekler, bu baskıcı devletin gerek Osmanlı’da gerekse cumhuriyet rejimi altında hiçbir hakkı toplumsal bir basınç olmaksızın tepeden bahşetmediğini, kadın haklarına yönelik reformlarda da böylesi bir “ihsan”ın söz konusu olmadığını gösteriyor.
Serhat Koldaş / 1 Aralık 2009
Son aylarda generallerden siyasetçilere, ulusalcılardan liberallere kadar herkes muarızlarını “psikolojik savaş yürütmekle” suçluyor. Liberal çevreler askeri bürokrasinin ve ulusalcıların psikolojik savaş uygulamalarını ve planlarını “kısmen” teşhir ediyor. Öte yandan generaller de, TSK’ya karşı “asimetrik yıpratma harekâtı” yani “psikolojik savaş” yürütüldüğünü ilan ederek ortalığa saçılan pisliklerinin kokusunu perdelemeye çalışıyor.
Levent Toprak / 1 Temmuz 2009
Genelde “İslamcı” sermayenin özelde de onun en güçlü parçası görünümündeki Fethullahçıların ulaşmış olduğu düzey, çoğunlukla Kemalist hezeyanlarla bezenmiş tutum ve değerlendirmelere konu olmuştur. Oysa konuyu sığ “şeriat” hezeyanları temelinde değil, devrimci işçi sınıfı perspektifinden ele alma zorunluluğu vardır.
Selim Fuat / Temmuz 2008
Militan sınıf sendikacılığını geliştirmenin önemli unsurlardan biri de tarih bilincidir. Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihi görece kısa olsa da bugünün militan işçileri için öğretici örneklerle doludur. Türkiye’de sendikal mücadelenin gelişmeye başladığı dönem aynı zamanda militan sınıf sendikacılığının ilk örneklerini sergileyecek olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’in de mayalanma ve doğum yılları olmuştur. Bu dönemde yaşanan, pek çok yönden olumluluk içeren örnekler ve sonrasındaki gelişmeler bugünün öncü işçilerinin mücadelelerine ışık tutacak niteliktedir.
Mehmet Sinan / Ocak 2008
(Mehmet Sinan’ın yazısının ilk bölümünü yayınlıyoruz.) ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana bölgede yaşanan gelişmeler Türkiye’yi doğrudan etkilemekte ve egemen sınıfın temsilcilerini ortak çıkarlar etrafında birleşmeye ve giderek birlikte hareket etmeye zorlamaktadır. Düzenin savunucusu ve temsilcisi konumunda olan güçler (asker-sivil bürokrasi ve burjuva siyasetçiler) kendi aralarındaki çelişki ve çatışmaları ikinci plana itmeye ve temsilcisi oldukları sömürü düzeninin ortak çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretmeye yönelmektedirler. Daha düne kadar devletin doruğunda iktidar kavgasına tutuşan ve bu amaçla birbirlerine çeşitli tuzaklar kuran statükocu asker-sivil bürokrasi ile iktidar partisi AKP, bölgedeki gelişmelere ve Kürt sorununa yönelik olarak giderek “aynı ağızdan” konuşmaya ve “birlik-beraberlik” gösterilerinde bulunmaya başlamışlardır.
Elif Çağlı / 28 Eylül 2007
Burjuva medya anarşizm veya anarşist gibi kavramları, her zaman maksadını aşar biçimde ve genelde tüm devrimci unsurları karalamak amacıyla anlamını çarpıtarak kullanıyor. Bunun yanı sıra, anarşi kavramının “kaos” (düzensizlik) anlamına geldiği yolunda yanlış bir kanı da var. Oysa anarşizm, ilkesel temellerini devlet ve otorite karşıtlığının oluşturduğu bir felsefi akım, bir politik kuramdır ve “anarşi” diye adlandırdığı kendine özgü yeni bir toplumsal düzen anlayışına sahiptir.
Elif Çağlı / Ocak 2007
Diyalektik, doğada ve toplumda varolan karmaşık süreçlerin kavranmasına çalışan düşünce biçiminin bilimidir. Marksist önderlerin her vesileyle dikkat çektikleri üzere, bilimsel diyalektik doğaya ya da topluma birtakım kurgusal yasalar dayatmaz. Tam tersine, zaten varolan yasaları doğanın ve toplumun evrim sürecinin hareketliliği içinden bulup çıkartmaya çalışır.
Elif Çağlı / Eylül 2006
Sendikal mücadeleye yaklaşım konusu, siyasi anlayışlardaki farklılıklara bağlı olarak her zaman önemli tartışmalara neden oldu. Bu konu günümüzde de öneminden bir şey yitirmiş değildir. Hele işçi hareketinde yaşanan gerileme koşulları hesaba katılırsa, bugün sınıfın her alanda olduğu gibi sendikal alanda da militan bir mücadeleyi güçlendirecek görüş ve değerlendirmelere ihtiyacı olduğu çok açıktır. Bu bakımdan kuşkusuz yolun başında bulunmuyoruz. Devrimci Marksist gelenek, pek çok sorunda olduğu gibi sendikal mücadeleye yaklaşım konusunda da doğru görüş ve taktiklerle donanmayı mümkün kılıyor. Dünya işçi sınıfının uzun yıllar içinde biriken mücadele deneyiminin dersleri, işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesine gönül verenlerin yolunu aydınlatıyor.
Utku Kızılok / Temmuz 2006
Dünya sosyalist basını şöyle bir incelendiğinde görülecektir ki büyük bir çoğunluğu Latin Amerika’da “devrim”den ve “21.yüzyılın sosyalizmi”nden söz etmektedir. Özellikle Venezuela üzerine kitaplar yayınlanıyor, dergiler Latin Amerika’yı dosya konusu yapıyor, edebiyat dergileri “devrimin” kültürel dönüşümlerinden söz ediyor, “devrimi” anlamak üzere kıtaya geziler düzenleniyor ve konferanslar veriliyor. Kısacası dünya sosyalist hareketinin büyük çoğunluğu ortada bir proleter devrim ve bir işçi iktidarı olmamasına karşın kendini “devrim”e kaptırmış bulunuyor!
Elif Çağlı / 26 Ocak 2006
Geçiş sorunu, emperyalist aşamaya yükselen kapitalizm döneminin proleter devrimler çağı oluşuyla doğrudan ilişkili bulunuyor. Lenin tarafından dillendirilen bu sorun, işçi sınıfının kitlesinin proleter devrim hedefine kazanılması ve mücadelenin bu hedef doğrultusunda ilerletilmesi amacıyla gündeme getirilmişti. Lenin’in geçiş sorununu ortaya koyuşu, bir zamanlar Marksist saflarda bir hayli tartışmaya neden olan aşamalı devrim anlayışına da verilmiş net bir yanıttı. Böylece, irili ufaklı tüm kapitalist ülkelerde devrimci programın işçi iktidarını amaçlaması gereğine işaret etmekteydi Lenin. Fakat onun ölümünden sonra Stalinist bürokrasinin egemenliğiyle birlikte Sovyetler Birliği’ndeki işçi iktidarı son bulacak ve dünya komünist hareketine de İkinci Enternasyonal oportünizminin ya da Rus Menşevizminin alâmeti fârikası olan aşamalı devrim anlayışı enjekte edilecekti.
Mehmet Sinan / 1 Ekim 2005
Kendisini dünyaya 'parlamenter demokratik' bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.
Akın Erensoy / 18 Aralık 2004
Küçük-burjuva sosyalizminin çeşitlerini de içinde taşıyan DSF, değil yeni bir enternasyonalin üzerinde yükseleceği zemin olmak, olsa olsa parçalanması gereken, reformizmden ayrışmanın, komünist safları sıklaştırmanın mücadelesinin verildiği bir alan olabilir. İşçi sınıfının dünya-devrimci önderliği omurgasız, pasifist, reformist, küçük-burjuva hareketlerin bir bileşkesi olamaz! Komünist enternasyonal bir kitle enternasyonali değil, kitlelere kılavuzluk eden bir devrimci öncü olacaktır. Bugün yapılması gereken, küçük-burjuva sosyalizminin türevleriyle birleşmek değil, onlarla ayrışmak, Bolşevik bir önderliğin inşası yolunda ilerlemektir.
Akın Erensoy / 5 Kasım 2004
Marksizmin kurucuları, içinde yaşadığımız çağı ve geçmiş toplumların gelişimini kavrayabilmemiz için bizlere bir yöntem öğrettiler: tarihin diyalektik-materyalist kavranışı. Marx ve Engels'in bu yöntemle bize öğrettikleri bir şey daha var: "her tarihi dönemde, var olan ekonomik üretim ve değişim biçimi ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal örgütlenme, o dönemin siyasi ve düşünsel" dünyasını belirler. Marksizmin kurucularının sözlerini daha farklı ifade edersek: düşüncelerimizi belirleyen şey içinde yaşadığımız maddi dünyadır. Demek ki, sınıf mücadelesinin yükseldiği ve devrimci rüzgarların estiği bir dönemin düşünce dünyası ile bir yenilgi sonrası dönemin düşünce dünyası ve toplumsal-bireysel psikolojisi hiçbir zaman aynı değildir. Sınıf hareketinin alabildiğine dibe vurduğu siyasi gericilik dönemlerinde, ortalama düşünce kalıplarını yırtarak onun dışına çıkan ve yüksek bir bilinç düzeyiyle kendini burjuva ideolojisinden kopartarak var eden yalnızca komünist çekirdeklerdir.
Lev Troçki / 1911 ile 1939 arası

Çeviri Tarihi: Mart 1992



Lev Troçki / 1921 ile 1935 arası
Troçki'nin Ulusal Sorun üzerine seçme yazıları.