Navigation

Berlin’de Hüküm Süren Düzen Hâlâ Yıkılmayı Bekliyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Zafer kazanmış bir edayla, “Berlin’de düzen hüküm sürüyor” diye bildiriyor burjuva basını; Ebert ve Noske “düzen sağlandı” diyor; sokaklarda küçük-burjuva serserilerin mendil sallayıp, hurra diye bağırarak alkışladığı muzaffer birliklerin subayları “düzen sağlandı” diyor. . . “Varşova’da düzen hüküm sürüyor!”, “Paris’te düzen hüküm sürüyor!”, “Berlin’de düzen hüküm sürüyor!”. Her yarım yüzyılda bir, “düzen”in bekçileri, dünya çapında mücadelenin odaklarından birisinde, zafer bültenlerini böyle yayımlıyorlar. Ve etekleri zil çalan bu “galipler”, düzenli aralıklarla kanlı kıyımlarla korunması gereken bir “düzen”in kaçınılmaz olarak kendi yıkımına gittiğini fark etmiyorlar.[1]

Sosyal Demokrat bakan Noske’nin örgütlediği Freikorps (Gönüllü Birlikler) tarafından katledilmesinden bir gün önce Rote Fahne (Kızıl Bayrak) gazetesinde yayınlanan yazısında devrime olan inancını böyle haykırıyordu Rosa Luxemburg. Ve bugüne kadar yaşanan her karanlık dönemde enternasyonalist komünistlerin meşalesi olacak şu sözlerle bitiriyordu yazısını:

“Berlin’de düzen hüküm sürüyor!” Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin “düzeniniz”. Devrim daha yarın olmadan, “zincir şakırtıları içinde yine doğrulacaktır!” ve sizleri dehşet içinde bırakıp, gür sesi ile şunu haykıracaktır: “Vardım, Varım, Varolacağım!”[2]

Alman Devriminin Anlamı

28 Ocak 1918’de Berlin’de ilk işçi konseylerinin kurulması ile başlayan devrimci dönem 9-10 Kasımda İkinci Wilhelm’i tahtından indirmiş, Weimar Cumhuriyetinin kurulmasına yol açmıştı. Ancak devrim daha ileri gidememiş ve egemen sınıfların yükselttiği muazzam karşı-devrimci dalga ile yenilmişti. Dünyadaki bütün komünistlerin büyük bir umutla zaferini bekledikleri Alman Devriminin yenilgisinin, başta Rus Devrimi olmak üzere, tüm dünyadaki işçi sınıfı hareketinin gelişimi üzerindeki etkisi olumsuz oldu. Alman Devriminin imdadına yetişememesi sonucu, Rusya gibi geri bir ülkede yalnız kalan işçi devrimi, bir süre sonra karşı-devrimci Stalinist bürokrasinin kanlı elleri ile yok edildi. Rusya’da yükselen bürokrasinin sınıf çıkarları ise daha sonra Almanya ve tüm dünyada gelişen işçi mücadelelerinin önünü kesti.

Devrimin başarıya ulaşması için, işçi sınıfının mücadelelerini yönlendirecek güçlü bir devrimci örgüte olan gereksinim, Rus Devriminde Bolşeviklerin varlığı ve etkinliği ile kanıtlanmıştı. Alman Devriminde böylesi bir örgütün bulunmayışı ise bu gereksinimi ne yazık ki olumsuz yönden kanıtlamış oldu. Berlin’de ve dünyanın her yerinde bugün de hüküm süren düzeni yıkmanın yolunu bize işçi sınıfının mücadele tarihindeki bu ve benzeri yenilgilerin Marksist tahlili gösterecektir. Alman Devriminin deneyimleri ve bu deneyimden çıkarılan dersler bu açıdan muazzam öneme sahiptir.

Alman İşçi Sınıfının Devrimden Önceki Durumu

20. yüzyılın başlarında, gerek sayısal olarak, gerekse örgütsel olarak dünya işçi sınıfının en önde gelen kesimini Alman işçileri oluşturuyordu. Daha 1890’larda Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) kitlesel bir işçi partisi haline gelmişti. Sosyal Demokratlar, 1890 seçimlerinden 1912 seçimlerine kadar geçen sürede, oylarını 1,5 milyondan 4,5 milyona yükseltmiş ve 110 milletvekili ile parlamentonun en kalabalık grubu haline gelmişlerdi. Bu oy artışı, sosyalizmi parlamenter ve reformist yollardan kurma hayalini de beraberinde büyütmüştü. SPD’nin bir milyona yakın üyesi ve Sosyal Demokrat basının 1,5 milyona yakın abonesi bulunuyordu. Tüm ülkelerdeki sosyalistlerin gözünde mücadelenin öncüsü olan Alman Sosyal Demokrat Partisi, İkinci Enternasyonal’in de temel direğiydi. SPD yalnızca örgütlülük düzeyi ile değil, aynı zamanda teorik-programatik meselelerdeki ağırlığı nedeniyle de II. Enternasyonalde merkezi bir konumda bulunuyordu.

Ancak legal zemin üzerindeki kitlesel gelişimi, parti aygıtını da bürokratikleşmeye müsait bir biçimde büyütmüş ve bu süreçte geniş bir parti memurları kesimi oluşmuştu. Partinin temel dayanağı olan sendikaların başına çöreklenen sendika bürokrasisiyle birlikte parti bürokrasisi de, işçi sınıfını kapitalist sistem ile bütünleştirme ideolojisinin taşıyıcısı konumuna gelmiştir. Doğaları gereği muhafazakâr politikaların savunucusu olan bu kesimlere göre, ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan bir devrim yerine, Sosyal Demokrasinin seçimlerde ortaya çıkan büyük gücünü düzeni iyileştirici birtakım reformlar için kullanmak daha akılcıydı. Aynı zamanda, Bismarck dönemindeki sosyalistlere karşı baskı yasasının getirdiği zorlukların taze anısı, reformistlerin gözünde, partinin yasallığının korunması sorununu her şeyin önüne geçiriyor ve devrimci ataklığın yerine, düzenle uyumlu, pasif bir muhalefeti koyuyordu. Devrimin yerine reformu koyan bu düşünce, partideki ağırlığını giderek arttırdı.

Reformist hareketin parti içerisinde etkin bir akım haline gelmesi yolunda ilk önemli çıkış 1899 yılında Eduard Bernstein tarafından yapıldı. Bernstein, SPD’yi bir “demokratik sosyalist reform partisi”ne dönüştürmeyi öneriyordu. Elbette partinin ideolojik yapılanmasının en önemli yapıtaşı olan Marksist düşünceyi revizyona uğratmaya çalışan bu çıkış dirençle karşılaştı. 1899 Hannover Kongresi’nde Bebel, Bernstein aleyhinde 6 saat süren bir konuşma yaptı. Kautsky, Bernstein’a karşı bir tutum aldı. Ne var ki, bu reformist görüşler, Bebel’in “bütün anlayışları partide bir arada tutma” politikası yüzünden kongre bildirilerinde kınanmadı. Bu kongrede Rosa Luxemburg Bernstein’a karşı çıkanlar arasında önde gelenlerden biri oldu.

Özellikle İkinci Enternasyonal’in 1900 Paris Kongresi ile 1904 Amsterdam Kongresi arasında geçen sürede SPD’de reformist fikirler ağırlığını arttırdı. 1903 Dresden Kongresi sonunda ortaya çıkan bildiri reformistlerle uzlaşmanın adeta göstergesiydi. Bildiriyle hem “egemen sınıfı iktidarda tutacak her türlü yol” reddedildi, hem de “meclis ikinci başkanlığına aday olunabileceği” kabul edildi. Kongre boyunca tartışılan kitle grevleri ise ne benimsendi ne reddedildi.

Reformistlerin İkinci Enternasyonal kararlarına ilk belirgin etkileri ise 1910’da toplanan Kopenhag Kongresinde oldu. Gündemdeki savaş tehlikesine karşı daha önceki kongrelerde alınan pek çok karara karşın, önerilen tek somut tutum, parlamento içi protestolar oldu. Emperyalist savaş yaklaşırken, savaşı önleyebileceği düşünülen tek güç olan İkinci Enternasyonal içinde reformist eğilim önemli bir ağırlık kazanıyordu. Bu eğilimin güçlenmesi sonucunda, August Bebel’in 1913 yılında ölümünün ardından SPD liderliğine reformizm yanlısı Scheidemann seçildi. Bu dönemde, diğer İkinci Enternasyonal partilerinde olduğu gibi SPD içinde de “ulusal savunu” gerekçeleri ile şoven rüzgarlâr esti. Nitekim, emperyalist savaş başlayınca, bütün SPD milletvekilleri, “görevimiz ülkemizin uygarlık ve bağımsızlığını korumaktır ... anayurdumuzu tehlike anında çukurda bırakamayız” diyerek parlamentoda savaş kredilerini onayladı. Böylelikle, sosyalist hareket, savaşı durdurabilecek ortak bir direnişi ve iktidara yönelecek bir kalkışmayı gerçekleştirebilmenin çok uzağına düşmüştü.

İşçiler, kendilerine ait olmayan bir savaşta kendi partileri tarafından bir emperyalist gücün neferi haline getirilmişlerdi. Savaşın getirdiği yıkımlar yüzünden her an patlamaya hazır hale gelen işçileri frenleme ve denetim altında tutma göreviniyse yine SPD üstlenmişti. Çünkü işçiler daha savaşın başlamasının üzerinden bir yıl bile geçmeden, 1915’te tepkilerini ortaya koymaya başlamışlardı. Henüz sayıca az da olsa, kendiliğinden iş bırakmalar ve polisle çatışmaya varan sokak gösterileri oluyordu. SPD’nin reformist ve şovenist politikaları yüzünden partiden ayrılan Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in başını çektiği Spartaküs Birliği, 1 Mayıs 1916’da Berlin’de bir miting düzenledi. Liebknecht’in “Kahrolsun savaş! Kahrolsun hükümet!” sloganlarının atıldığı miting sonrasında tutuklanmasının ardından 55 bin işçi greve çıktı.

Alman emperyalistlerinin birkaç ayda biteceğini umdukları savaşın uzaması sonucu SPD içinde de sıkıntılar yaşanmaya başladı. Başını Bernstein’ın çektiği bir grup, SPD’nin hükümeti itirazsız destekleme siyasetine karşı çıkarak 1917 Nisanında partiden ayrıldı ve Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisini (USPD) kurdu. Spartakistler de bağımsız siyasetlerini sürdürmeye devam ederek USPD’ye katıldılar. Aynı tarihlerde 200 bin metal işçisi, ekmek karnelerindeki kısıtlamaya karşı greve çıkıyordu. Bu grevin ardından, Nisan ortalarında Almanya’da ilk işçi konseyi kuruldu. Her türlü zorluğa rağmen işçi sınıfı yeniden hareketlenmeye başlamıştı.

Devrim Başlıyor

1918 yılının Ocak ayında Berlin’de başlayan ve ardından diğer sanayi kentlerine yayılan grevler, tüm Almanya’da yaklaşık 1 milyon işçinin iş bırakmasına yol açmıştı. Bu arada işçiler, özyönetim organlarını oluşturmanın ilk adımını atarak Büyük-Berlin İşçi Konseyi kurmuşlardı. Ekmek ve barış isteyen işçiler, karşılarında askerleri buluyor ve tutuklanıyorlardı.

Sonbahara doğru işçi hareketi tekrar yükselişe geçti. Almanya’nın savaşı kaybedeceği iyice belirginleşince, burjuvazi, yükselmeye başlayan işçi hareketinin yarattığı korkuyla, devrimin önüne geçmek için ivedilikle ateşkes görüşmelerine başlanması ve içinde SPD’nin de bulunduğu yeni bir hükümet kurulması kararını almak zorunda kaldı. Kurulan hükümete SPD lideri Scheidemann ve Sendikalar Birliğinin ikinci başkanı Bauer de katıldı. Nihayet reformistler kendilerini görmek istedikleri yerlere gelmişler, iktidara ortak olmuşlardı.

Alman Genelkurmayının ve hükümetinin savaşı sürdürmeme kararına karşın, 27 Ekim 1918 günü Deniz Kuvvetleri donanmaya İngilizlere karşı yapılacak yeni bir saldırı emrini verdi. Thüringen gemisi komutanı mağrur bir şövalye tavrıyla “son iki bin atışımızı yaptıktan sonra dalgalanan bayraklarımızla batacağız” diyordu. Ancak askerler böylesi bir “kahramanlığın” şerefine ortak olmayı tercih etmediler. Erlerin subaylara karşı ayaklanmasıyla saldırı gerçekleşemedi. Bunun üzerine isyancılar tutuklanıp Kiel’e getirildiler. Fakat Kielli işçiler duruma tepki gösterip donanma erleri ile dayanışma gösterileri düzenlediler. Gelişmelerin seyri karşısında inisiyatifleri kaybolan subaylar göstericilere ateş açtı. Olayların bu hızlı ilerleyişiyle birlikte askerler ve işçiler kendi konseylerini örgütleyip Kiel’de yönetimi ele geçirdiler.

Hükümet olayların gelişiminin tehlikeli boyutlara tırmandığını görünce Sosyal Demokrat Noske’yi Kiel’e gönderdi. Askerlerin ve işçilerin büyük bir kısmı geleneksel olarak SPD’yi destekledikleri için Noske kısa zamanda hareketin başına geçti ve kendisini şehrin valisi seçtirdi. Ne var ki hükümet, Kiel’de başlayan ayaklanmanın diğer şehirlere de yayılmasını engelleyemedi. Artık anlamsız buldukları bir savaşa katlanmak istemeyen işçiler ve askerler devrimci bir coşkuyla, kendiliğinden ayağa kalkmışlardı. 5 ve 6 Kasımda donanma erlerinin isyanı önce Lübeck ve Brunsbüttel’e ardından Bremen, Hamburg ve Rostock gibi büyük şehirlere yayıldı. Buralarda da işçi ve asker konseyleri kuruldu. Almanya’nın kuzeydeki liman şehirlerinde başlayan ayaklanmalar 7 Kasımda batı ve güney Almanya’ya sıçradı. 8 Kasım günü Münih İşçi, Asker ve Çiftçi Konseyi, Bavyera Cumhuriyetinin kurulduğunu ilan etti.

Berlin’de ise, üyelerinin hemen hemen tamamı USPD’li olan ve işçi konseylerinin kurulmasında etkin rol almış Devrimci İşyeri Temsilcileri, 6 Kasım günü yaptıkları toplantıda Karl Liebknecht’in devrimi başlatma günü olarak ileri sürdüğü 8 Kasım teklifini reddedip, 11 Kasımı kabul etmişlerdi. Ancak dizginlerinden boşanan devrimci coşku bu kararı dinlemedi. İşçiler kendileri için bir tarih saptanmasını beklemeden 8 Kasım akşamı meydanlarda toplandılar. 9 Kasım sabahı Spartakistler ve Devrimci İşyeri Temsilcileri genel grev çağrısı yapmaya başladılar. Pek çok fabrikada grev çağrısına uyuldu. İşçiler emniyet sarayını ele geçirip siyasal tutukluları serbest bıraktılar. Devrimci hareketin yükselmesiyle SPD hükümetten çekilmek zorunda kaldı. İmparatoru tahttan indirmeye razı edip devrimin önünü almaya gayret gösteren SPD liderleri Scheidemann ve Ebert başarılı olup öğleden sonra parlamento binasından Cumhuriyeti ilan ettiler. USPD’yi de anayasayı hazırlayacak bir kurucu meclis oluşana kadar ortak bir devrim hükümeti kurmaya ikna eden SPD, böylelikle tüm kontrolü eline geçirmiş oluyordu. Bu yüzden Scheidemann’dan iki saat sonra Liebknecht’in sarayın balkonundan Sosyalist Cumhuriyetin kurulduğunu ilan etmesi etkili olamadı.

10 Kasım günü SPD ve USPD, aslında yerel konseylerin üzerinde yükselmediği için işçileri temsil etmeyen bir Halk Temsilcileri Konseyi kurdular. O gün imparator İkinci Wilhelm de Hollanda’ya kaçmıştı. USPD, siyasal iktidarın işçi ve asker konseylerinin elinde olduğu ve bu konseylerin tüm Almanya’yı kapsayan bir kongreye çağrılması gerektiğini savunmasına rağmen, kurulan Halk Temsilcileri Konseyinde yer almayı kabul etmişti. İktidar organı olarak, bir yanda işçilerin devrimci eylemliliğinin sonucu olarak ortaya çıkmış ve onları temsil eden Berlin İşçi ve Asker Konseyleri varken, diğer yanda tepeden inme ama kendilerine ait hissettikleri partileri tarafından kurulmuş Halk Temsilcileri Konseyi bulunuyordu. Böylece ikili bir iktidar durumu baş göstermişti. Bu durumu anlamsız bulan işçilerin kafaları iyice karışmıştı. SPD ise işçi ve asker konseylerinin varlığının kendi iktidarı için tehdit oluşturduğunun farkındaydı ve konseylerin yetkilerini sürekli olarak sınırlandırmak gayretindeydi. SPD merkezi parlamenter bir demokrasiden yanaydı. Bu yüzden kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için bir an önce seçimlere gidip, konseyleri ortadan kaldırmak istiyordu. SPD bir konseyler cumhuriyetinin Rusya’da olduğu gibi büyük zorluklarla karşılaşacağı propagandasını yaparak, işçilerin gözlerini korkutmaya çalışıyordu. USPD ise parlamento ile konseylerin yan yana varolabileceği düşüncesiyle merkezci bir siyaset izliyordu. Buna karşın ağırlıklı olarak Devrimci İşyerleri Temsilcilerinin oluşturduğu USPD’nin sol kanadı bir konseyler cumhuriyeti kurulmasından yanaydı.

Böylesi bir ikili iktidar durumunun söz konusu olduğu Almanya’da, henüz bir parti haline gelememiş olmalarına rağmen proleter devrimci bir çizgi izleyenler ise Spartakistlerdi. Alman Komünist Partisinin kuruluş kongresinde 31 Aralık günü yaptığı konuşmada Rosa Luxemburg,

Sosyalizm mücadelesinde kitleler savaşmalıdır, kapitalizme karşı göğüs göğüse yalnızca kitleler çarpışmalıdır, her fabrikada, her proleter kendi patronuna karşı mücadele vermelidir. Sosyalist bir devrim ancak bundan sonra gerçekleşebilir. Buna rağmen, düşüncesizler, olayların gidişiyle ilgili daha farklı görüntüler çizdiler. Gerekli olan şeyin yalnızca eski hükümeti yıkmaktan, sosyalist bir hükümeti başa geçirmekten, sonra da sosyalizmi yerleştirecek kararnameleri yayınlamaktan ibaret olduğu sanılıyor. Bunun bir hayalden başka bir şey olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Sosyalizm kararnamelerle yaratılamayacak ve yaratılamaz da; ve de sosyalizm, ne kadar sosyalist olursa olsun herhangi bir hükümet tarafından kurulamaz. Sosyalizm, kitleler tarafından, tek tek her proleterin katılmasıyla yaratılabilir. Kapitalizmin zinciri dövüldüğü yerden kırılmalıdır.[3]

diyerek işçi konseyleri iktidarını işaret ediyor ve soruna işçilerin sınıf çıkarları açısından doğru bir perspektifle yaklaşıyordu. Ancak Spartakistler, SPD ve USPD karşısında çok güçsüzlerdi. Devrim zamanında önderliği ele geçirme kabiliyetine sahip bir partiyi daha öncesinde oluşturup sınıf mücadelesinin deneyimleriyle geliştirip böylesi günlere hazırlayamamışlardı. Son ve kalıcı sözü, devrime hazırlanmış bir parti söyleyebilirdi, ancak bu parti daha yeni kurulabiliyordu.

Ayağa kalkan devrim yerinde duramazdı. 6 Aralıkta bazı subaylar, toplantı halinde olan Berlin İşçi ve Asker Konseyleri Yürütme Kurulu üyelerini tutuklama girişiminde bulundu. Bunun üzerine Spartakistler şehir merkezine doğru yürüyüşe geçtiler. Şehir komutanı sosyal demokrat Otto Wels tarafından gönderilen birlikler göstericilerin şehir merkezine girmesini engelleyemeyince ateş açtılar ve 14 işçiyi öldürdüler. 10 Kasımda Cumhuriyet ilan edilmişti ama hâlâ eski devlet aygıtı tüm kurumları ile ayaktaydı. Eski devlet aygıtı yıkılmadığı sürece, karşı-devrimci güçlerin bundan destek bulup harekete geçeceği açıktı.

15 Aralıkta toplanan Almanya İşçi ve Asker Konseyleri Birinci Genel Kongresinde çoğunluğu oluşturan SPD, ne yazık ki, kongrenin parlamenter sistemden yana tavır almasını sağladı. Seçimler öne alındı. Kongre tüm yasama ve yürütme yetkisini Halk Temsilcileri Konseyine devrederek, seçtiği merkez konseye sadece denetleme sorumluluğu verdi. Bütün bu gelişmelerden hoşnut olmayan UPSD merkez konseyden çekildi.

Berlinli işçiler, devrimi savunmak üzere bir Donanma Birliği kurmuşlar ve Berlin Şehir Sarayına yerleştirmişlerdi. Otto Wels’in sarayın boşaltılmasını istemesiyle başlayan gerginliğin tırmanması ile 24 Aralıkta Berlin’de yeniden silah sesleri duyulmaya başladı. Donanma Birliğine bağlı askerler, karargâhlarından çıkarılmak istenmeleri ve ücretlerinin ödenmemesi üzerine Otto Wels’i esir alarak Saraya kapadılar. Birliğin üzerine gönderilen hükümete bağlı askerler, donanma askerlerinin yanı sıra karşılarında Berlinli işçileri de buldular. İşçiler saldırgan askerlerin silahlarını alıp subayların apoletlerini söktüler. İşçi sınıfı tabanından yükselen tepki sonucunda, USPD, Halk Temsilcileri Konseyindeki üyelerini geri çağırdı. Böylece iki önemli siyasal yapıda da meydan tamamen SPD’ye kalmış oldu. SPD’nin uygulamaları karşısında giderek tepkisi büyüyen işçi sınıfı kesimleri, siyasal karar mekanizmalarında temsil edilemedi.

Artık bağımsız bir parti ile mücadeleyi sürdürmeleri gerektiğini anlayan Spartakistler 30 Aralıkta diğer bağımsız sol gruplarla birlikte Alman Komünist Partisini (KPD) kurdular. Spartakistlerin program önerilerinin kabul edildiği kongrede, siyasal taktikler konusunda sol tutumlar etkinlik kurdu. Devrimci kitle hareketinin burjuva hükümetini kısa sürede devireceği savında olanlar, Rus devrimini örnek gösteriyorlar ve seçimleri boykot etmeyi savunuyorlardı. İşçi kitlelerinin henüz Sosyal Demokrasinin ihanetçi partisinden kopabilecek olgunluğa ulaşmadığının farkında olan Rosa Luxemburg, iki durum arasındaki farkları ortaya koymasına rağmen, kongrede ikna edici olamadı.

Ocak Ayaklanması

Devrim ilerleyemiyordu, ancak henüz karşı-devrim tarafından da boğulmamıştı. Her küçük kıvılcım ortalığı bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyordu. Fakat komünistlerin örgütsel güçsüzlüğü ve hazırlıksızlığı müdahalelerini etkisiz kılıyordu.

4 Ocakta SPD’nin, devrim günlerinde Berlin Polis Müdürü olan Emil Eichhorn’u görevden almasıyla ortam yeniden hareketlendi. Görevini devrimden aldığını ve yalnızca devrime teslim edeceğini açıklayan Eichhorn yandaşları ile birlikte Emniyet Sarayına çekilmişti. Bunun üzerine USPD, Devrimci İşyeri Temsilcileri ve KPD, hükümetin tutumuna karşı gösteri çağrısında bulundu. İşçiler çağrıya uydular ve Emniyet Sarayının önüne geldiler. SPD’nin yayın organı Vorwärts (İleri) ve bir dizi başka yayın organı ve gazetenin devrimciler tarafından işgal edildiği haberlerinin de etkisiyle devrimin ilerlediği izlenimine kapılan devrimci işçiler, ertesi gün sabah saatlerinde bir devrim komitesi kurulması kararı aldılar. Devrimci Komite gösterileri devam ettirme çağrısında bulundu. İşçiler ertesi gün yine toplandılar. Devrim Komitesi sürekli toplantılar yapıyor, fakat kitleleri nasıl yönlendireceğine karar veremiyordu. Ancak devrim ateşinin fitillendiği böylesi zamanlarda bir anlık gecikmeler dahi pek çok şeyin yön değiştirmesine neden olabilirdi. Sosyal Demokrat Noske’nin başıbozuklardan ve milliyetçi öğrencilerden örgütlediği Freikorps 10 Ocak günü saldırıya geçtiğinde, işçiler mücadele isteklerini çoktan yitirmişlerdi. Saldırı başladıktan sonra binadan görüşmeler için çıkan işçi temsilcileri tutuklandı ve kurşuna dizildi. Hükümet yanlısı birlikler işgal edilen binaları tek tek ele geçirip devrimcileri öldürdüler. Mevcut güç dengelerini doğru değerlendiremeyen devrimci liderler zamansız bir kalkışmanın bedelini ağır bir yenilgiyle ödediler. Böylesi hazırlıksız kalkışmalara karşı yoğun mücadele yürütmüş olmalarına karşın işçi sınıfı ve yoldaşlarını yarı yolda bırakmama pahasına Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht de yaşamlarını yitirdiler. 15 Ocakta Freikorps tarafından yakalanan Rosa ve Liebknecht, hemen oracıkta öldürüldüler.

Ocak ayaklanmasının yenilgisi ile karşı-devrim hakimiyetini ilan etmiş oldu. 19 Ocakta yapılan seçimlerle SPD en güçlü parti haline geldi. Devrim çok uzun olmayan bir süre sonra tekrar yükselmek üzere geri çekildi.

Yarım Kalan Devrimin Anlattıkları

Gerek yukarda gelişimini anlatmaya çalıştığımız 1918 Alman Devriminde, gerekse ardından gerçekleşen 1919 Macar devrimi, 1920 İtalya’sının Eylül kalkışması gibi pek çok olayda, nesnel etmenler, yani kitlelerin mücadele ruhu ve ekonomik-toplumsal temeller olgunlaşmasına rağmen, işçiler iktidara gelememişlerdi. Bu yenilgilerin açık nedeni, devrimci partilerin işçi kitlelerinin önderliği konumuna yükselemeyişleriydi.

Kapitalist sistemin derin çelişkileri, emperyalist çağda siyasal yükselişlerin ve alçalışların ani değişimlerle birbirlerinin peşi sıra ortaya çıkmasına yol açar. Bu, devrimci ve karşı-devrimci dönemlerin birbirlerini izleyen süreçler halinde sık sık toplumsal mücadele gündemine gelmesi demektir. Bu yüzden her devrimci süreçte parti önderliğinin rolü olağanüstü bir önem kazanır. Komünist partilerin böylesi durumlardaki zayıflıkları, kararsızlıkları, hazırlıksızlıkları ve liderliğin hataları yenilgiye giden yolu döşer. Her keskin değişim toplumun kaderini devrimci partinin ellerine verir. Lenin iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyebileceğini söylerken, devrimci partinin rolünün öneminin altını çiziyordu. İşte Alman Devrimi böylesi bir devrimci partinin olmaması ve inisiyatifi reformist Sosyal Demokrat Parti liderlerinin ele geçirmesi sonucu boğulmuştur.

Ancak kapitalizm tüm çelişkileri ile insanlığa korkunç acılar yaşatmaya devam ediyor ve bu yüzden kendi sonunu hazırlayacak devrimci süreçleri de kendisi hazırlıyor. Yenilgilerden çok şey öğrenen enternasyonalist komünistler ise tarihsel deneyimlerle sınıf belleklerini donatıp son büyük kavgaya hazırlanmaya devam ediyorlar.

Karl Liebknecht öldürüldüğü gün yani 15 Ocak 1919’da yazdığı makalede şunları söylüyordu:

... Spartaküs’e hücum! Spartakistleri vurun! naralarıyla inliyor sokaklar. Basın Spartaküs’ün yenilgisini kutluyor. Devrimci işçilerin silahlarının alınması ve eski Alman polisinin yeniden örgütlenmesi Spartaküs’ün bastırılışını damgalıyor... Evet! Berlin’in devrimci işçileri yenildi. Evet! Yüzlercesi öldürüldü. Evet! Yenildiler. Çünkü güvendikleri askerler, denizciler, halk güçleri onları terk etti. Başlarındakilerin kararsızlığı ve zayıflığı onları felç etti. Ve egemen sınıfların muazzam karşı-devrimci dalgasında boğuldular. Evet, yenildiler. Yenilmeleri tarihsel bir zorunluluktu. Çünkü vakit henüz olgunlaşmamıştı. Ancak ne var ki savaş kaçınılmazdı. Ebert çetesi proletaryayı savaşa zorladı. Evet! Berlin’in devrimci işçileri yenildiler. Ebert-Scheidemann zafer kazandı. Çünkü generaller, bürokrasi, soylular, para babaları, gerici olan herkes onların yanındaydı. Ancak zafer olan yenilgiler ve yenilgi olan zaferler vardır. Ocak ayının mağlupları ezilen insanlığın en soylu amacı için çarpıştılar, kanlarını döktüler. Bugün yenilenler yarın zafer kazanacaklardır.[4]

Ve onu Rosa Luxemburg tamamlıyordu:

Devrimin kaybedecek zamanı yok, devrim “hâlâ açık duran mezarların üzerinden, zaferlerden ve yenilgilerden geçerek” kendi büyük hedeflerine doğru fırtınalar içinde yürüyecektir. Uluslararası Sosyalizm için mücadele edenlerin ilk görevi, devrimin gereklerini ve rotasını bilinçle izlemektir.[5]

Bugün hâlâ Berlin’de ve tüm dünyada hüküm süren akıldışı düzen, devrimci proletarya tarafından yıkılmayı bekliyor. Ve devrimci Marksizmin iki mücadeleci önderinin, Rosa ve Liebknecht’in dediği gibi, devrimin rotasını bilinçle izleyenler, yarının zafer kazananları olacaktır!


[1] Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor?, Belge Yay., s.165

[2] age, s.172

[3] age, s.151-152

[4] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, cilt 2 , s.631

[5] Rosa Luxemburg, age, s.167