Navigation

Troçki: Bolşevizm Geleneğinin Son Büyük Halkası

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Altmış üç yıl önce, 20 Ağustos 1940’da, Meksika’da sürgünde yaşayan bir Bolşevik, Stalinist bürokrasinin bir ajanının hunharca suikastının kurbanı oldu. Ertesi gün 21 Ağustos 1940’da akşam saat 7:25’te son nefesini verdi. Katil elindeki buz baltasıyla vurduğu darbeden hemen sonra kurbanının sessizce yere yığılacağını ve kendisinin de hiç kimsenin haberi olmadan odadan çıkıp gideceğini hesaplıyordu. Nitekim evin dışındaki sokağın köşesinde, katilin annesi ve annesinin sevgilisi olan operasyondan sorumlu bir GPU (Sovyet istihbarat örgütü, daha sonra KGB adını alacaktı) ajanı bir araba içinde kendisini bekliyordu. Ne var ki, katil hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Buz baltasının darbesiyle kafatasında derin bir yarık açılmış ve beyni büyük hasar görmüş kurban “korkunç ve kulakları yırtan” bir çığlık atarak ayağa fırlamış, çalışma masasının üzerindeki nesneleri katile fırlatmaya başlamıştı. Ardından kendisi de katilin üzerine atılarak onunla boğuşmaya başladı. … Ekim Devriminin mimarı olan Bolşevik kuşağın son temsilcisi, Troçki, Stalinist bürokrasiye karşı proleter dünya devrimi mücadelesine adadığı hayatının son kavgasını veriyordu.

Hastanede ameliyata hazırlanırken konuşma yeteneğini giderek kaybetmekte olan Troçki, yanı başında duran sekreteri Hansen’e, kısık bir ses ve zorlukla anlaşılabilen kelimelerle son mesajını dikte ettirdi: “Siyasi bir katilin darbesi yüzünden ölüme yaklaşmış bulunuyorum … odamda bana vurdu. Onunla mücadele ettim … biz … girdik. Fransız istatistiklerini konuştuk… bana vurdu. Lütfen dostlarımıza söyle… Dördüncü Enternasyonal’in … zaferinden … eminim … ileri!”

22 Ağustos günü düzenlenen cenaze töreninden sonra 5 gün içinde milyonlarca insan Troçki’nin naaşının önünden geçmişti. Troçki’nin Amerikalı yoldaşları ölüyü ABD’ye götürmek istemişler, ancak ABD Dışişleri Troçki’nin ölüsüne bile vize vermeyi reddetmişti. Bunu anlamak zor değil. Üç yıl sonra, 10 Haziran 1943’te, Stalin önderliğindeki Sovyet bürokrasisinin Almanya’ya karşı ABD ile kurdukları ittifakı pekiştirmek üzere Komünist Enternasyonal’in kapısına kilit vurarak emperyalist burjuvaziye jest yapmasından hemen önce, ABD Başkan yardımcısı Henry Wallace’ın ağzından dökülen şu sözler, hem dünya devriminden hem de yaşamını bu hedefin gerçekleşmesine adayan Troçki’den duyduğu korkuyu ve sınıf kinini açığa vuruyordu: “eğer Rusya dünya çapında devrim kışkırtan Troçkist fikre bir kez daha kapılırsa 3. Dünya Savaşı kaçınılmaz olur.”

“Dünya çapında devrim kışkırtan Troçkist fikir”. Marksistler devrimlerin kışkırtmayla değil, kitlelerin tabandan gelen basıncıyla gerçekleştiğini ve kendi görevlerinin eski düzeni yıkmak için ayağa kalkan kitlelere yeni düzenin hangi yol, yöntem ve araçlarla kurulacağı ve hedefin ne olması gerektiği hususunda önderlik etmek olduğunu defalarca yinelemişlerdir. Buna rağmen egemen sınıflar biz Marksistleri devrim kışkırtıcılığıyla suçladıklarında bu bizim için ancak bir iltifat olarak değerlendirilebilir. Dahası, bu ABD’li burjuvanın, dünya devrimi ile “Troçkizm”i eş anlamlı kullanması, en azından o dönemki dünya burjuvazisinin sorunu doğru kavradığını da gösterir. Zira Stalin, Moskova’nın diğer ülkelerin hayatlarına onları “Bolşevikleştirmek” için müdahale ettiği fikrinin aslında Hitler’in yalanlarından biri olduğunu söylerken, gerçekte bir itirafta bulunmuş oluyordu. Çünkü Stalinist bürokrasinin dünya devrimini kışkırtmak şöyle dursun onu ezmek için elinden geleni yaptığı ortadaydı.

Gerçekten de Troçki, 1920’lerin ortalarından beri Bolşevik geleneği sürdürme mücadelesinde, bürokrasinin resmi ideolojisinin temel taşı durumundaki tek ülkede sosyalizm anlayışına ve bunun politik sonuçlarına karşı uzlaşmaz bir kavga yürüterek, tüm gücüyle enternasyonalizm ve dünya devrimi bayrağını Lenin’in bıraktığı yerden daha ileri taşımaya çalışmıştı. Dünya devrimi ve enternasyonalizm kavramları Troçki’nin önderlik ettiği Bolşevik-Leninizmin öylesine alamet-i farikası haline gelmişti ki, dünya devrimi kavramı Komünist Enternasyonal’in 1928 yılındaki 6. Kongresinden sonra resmi komünist (Stalinist) hareket içerisinde kullanılmaz oldu. 1943’te kapatılıncaya değin Komünist Enternasyonal bu kavramı resmi belgelerinde ancak birkaç kez kullanma gereğini hissetmiştir. Bugün bile bu iki kavramı öne çıkartan her kişi ya da çevre Stalinistler tarafından derhal Troçkizmle eleştirilmekte ve karşılarına ulusal bir sosyalizm ve yurtseverlik anlayışı çıkartılmaktadır.

Gelenek Sorunu

Troçki söz konusu olduğunda en önemli tartışma konularından birisi gelenek sorunudur. Bu konuda özellikle kimi merkezci çevreler tarafından geliştirilen bazı argümanlar üzerinden konuyu ele almak yararlı olabilir. Ama öncelikle bu eğilim ve argümanların arka planında yatan atmosferi ve gelişmeleri ortaya koymak açıklayıcı olacaktır.

80’li yılların sonlarında SSCB’de Gorbaçov önderliğinde başlayan reform ve kapitalizme entegrasyon çabaları, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla bürokrasinin denetiminden çıktığında, tüm dünya komünist hareketini derinden sarsacak bir ideolojik deprem de başlamış oluyordu. Tarihin genelde gösterdiği gibi, o gün de bu “yenilginin” sonuçları son derece yıkıcı oldu. Resmi komünist hareket başta gelmek üzere, kendisini Stalinist bir çizgide ifade eden tüm küçük-burjuva devrimci hareketler ve bu arada uzun yıllar içinde takatini neredeyse tümüyle yitirmiş olan kimi sözde Troçkist sektler de büyük erozyona uğrayarak, kafa karışıklıkları içerisinde reformizme doğru kaymaya başladılar. Bu yıkıntıların altında kalmamaya çabalayan bir avuç enternasyonalist komünist ise yaşananları devrimci Marksizmin ışığında sorgulayıp dersler çıkarmaya giriştiler. Bazı devrimci gruplar ise devrimci bir temelde kalma ısrarına rağmen, yaşananları eski dar örgüt alışkanlıkları ve psikolojileriyle ele almaktan kurtulamayarak, “yeni” bir başlangıç yapmak hususunda gerekli politik cesaretten yoksun olduklarını ispat ettiler.

90’lı yılların başlarında Marksizmin bilimsel bir yöntem demek olduğunun ciddiyetle farkında olanlar, yaşanan süreci Marksist yöntemle analiz etme gereğiyle karşı karşıya idiler. O günlerde büyük sarsıntılarla ve tüm dünya işçi hareketine yıllardır içinde barındırdığı iltihabı saçarak patlayan Stalinizm çıbanının artık savunulabilecek bir yanı kalmamıştı. Enternasyonalist devrimci bir temelde kalmaya ya da kendilerini bu unutulmuş zemine tekrar oturtmaya çalışan gruplar arasında tarihsel deneyim ve gelenek sorunu üzerinde bir tartışma başlamıştı. Ne var ki gerek Türkiye’de gerekse de dünyada kendisini bu temelde örgütlemiş devrimci bir Enternasyonal’in olmadığı, bir çekim merkezinin bulunmadığı koşullarda bu tür çabalar, Stalinizmden Marksizme giden yolun ortasında bir yere saplanıp kaldı. İdeolojik merkezcilik uç vererek sol saflarda kendine belirli bir yer edinmeye başladı. Bugün de durum değişmiş değil.

Bu noktada ilk saptanması gereken nokta, söz konusu tartışmalarda merkezcilerin genellikle, SSCB’nin ve onun çizgisinde kurulan diğer devletlerin sınıfsal analizinin yapılması ve bu anlamda bir tarihsel dönemin sorgulanması gibi konuları es geçmek istemeleridir. Çünkü iş oraya geldi mi, çok daha çetrefilli psikolojik dirençlerle karşılaşacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle, merkezcilerin büyük bölümü işin tarihsel deneyim kısmının üstünden atlayarak, sorunu “gelenek sorunu”na indirgemeye, bir başka ifadeyle, bizim Stalinizm olarak adlandırdığımız geleneğin şu ya da bu argümanıyla utangaçça hesaplaşmaya meylediyorlar. Demek ki merkezcilerin el atmaktan çekindikleri temel sorunlardan birisi budur. Bu noktayı akılda tutarak devam edelim.

Merkezcilerin önemlice bir bölümü, Sovyet bürokrasisinin ideolojisi olan Stalinizmin gerici doğasının farkında olduklarını utangaç ve yarım ağız bir biçimde bile olsa kabullenmekteler. Bu gibi kesimler Stalinizmin (her ne kadar bu kavram alerji yaratsa da) argümanlarının ve bakış açısının üzerinden atlanarak Bolşevik geleneğin özüne bağlanma konusunda da hemfikirler. Onlara göre bu geleneğe bağlanabilmek için, Ekim Devrimine ve Komünist Enternasyonal’in (KE) ilk dört kongresine geri dönmek gerekiyor. Böylesi bir geriye bakış gereğini asla reddetmeksizin, bu yaklaşımın temel sakatlığını saptamak gerekiyor. Bu yaklaşım, Bolşevik gelenekte, Komintern’in 5. Kongresinden başlayarak bugüne kadar uzanan bir kopukluk görmektedir. Bir başka deyişle, Lenin’in ölümünden sonra, önce SBKP ve hemen ardından da Komintern içerisinde süren ideolojik-politik mücadelede taraflardan hiçbiri Bolşevizmin mirasçısı olarak anılmayı hak etmemektedir! Yani? Yani egemen Stalinist çizgiye karşı mücadele bayrağını açan Troçki önderliğindeki Bolşevik-Leninist akım, Bolşevik geleneğin mirasçısı olarak değerlendirilmemelidir!

Kimi merkezciler Troçki’nin başını çektiği muhalefetin “tarihsel haklılığını” teslim etmekle birlikte, onun devrimci komünist geleneğin sürdürücüsü olamadığında ısrar ediyorlar. Bu görüşlerini, Bolşevik geleneğin ancak enternasyonalist-komünist bir örgütlülük zemininde geliştirilerek yaşatılabileceği düşüncesine dayandıran bu tip merkezciler, sorunun çok önemli bir yanına işaret ediyor görünmekle birlikte özünde sorunun kendisinden uzaklaşıyorlar. Tartışılan sorun, Troçki’nin Bolşevik geleneğin savunucusu olup olmadığıdır, onun bu çabalarının Enternasyonal bir örgütlülük temelinde bugüne dek uzanan bir şekilde güvence altına alınıp alınamadığı değil. Bu ikinci sorun, ancak birinci soruya olumlu yanıt verenler tarafında anlamlı bir tartışmanın konusu olabilir.

Troçki’nin başını çektiği muhalefet hareketinin Marksist gelenek içerisinde olup olmadığı şeklindeki bir tartışmada tutulması gereken ana halka, temel programatik sorunlarda Komintern’in ilk dört kongresinin tez ve kararlarında “en gelişkin halini bulan” Bolşevik çizginin savunulup savunulmadığıdır. Bu tez ve kararların birçoğunun Troçki’nin imzasını taşıması bile, bize göre, merkezcilerin üzerinde düşünmesi gereken anlamlı bir olgudur. Her devrimcinin, doğrudan pratik sonuçları itibarıyla, ilk işçi devletinin, Komünist Enternasyonal’in ve dolayısıyla dünya devriminin kaderini belirleyen bir mücadele içerisinde Troçki’nin 1920’lerin ortalarından 1940’a kadar ileri sürdüğü görüşleri yakından incelemek gibi bir görevi vardır. Troçki’yi Bolşevik geleneğin dışında görenler, her şeyden önce, onun Bolşevik gelenekten hangi temel sorunlarda nasıl bir sapma içerisinde olduğunu, doyurucu ve ikna edici bir biçimde ortaya koymalıdırlar. Çünkü gelenek sorunundan bahsetmekle birlikte Troçki’nin önderliğini yaptığı Bolşevik-Leninist çizgiyle hesaplaşmayan bir yaklaşım, sonuçsuz ve samimiyetsiz bir yaklaşımdan öteye geçemez.

Tam da bu konuda, tüm merkezciler satır arası değerlendirmelerle sorunun üstünden atlama gayretindeler. Ne zaman bir “Troçki” değerlendirmesine girişseler, bunu Troçki’nin 1917 öncesindeki pozisyonlarıyla sınırlı tutarak, yıllar yılı Stalinci egemen bürokrasinin ağzına sakız ettiği argümanların ötesine taşımıyorlar. Bu kurnazlık ve el çabukluğu merkezciliğin Stalinizmle bağlarını koparmamış oluşunun en bariz göstergelerinden biridir. Oysa sorun Menşevizm-Bolşevizm ayrışmasına dair pozisyonu bakımından bir Troçki değerlendirmesinin yapılmasında değil, Stalinizm-Marksizm mücadelesi içerisinde Troçki’nin çizgisinin ne anlama geldiğinde yatmaktadır. Bir başka deyişle gelenek sorunu bakımından sahiplenilecek ya da reddedilecek olan, Troçki’nin başını çektiği ve Bolşevik-Leninizm olarak adlandırdığı, ardından da Uluslararası Komünist Birlik olarak bir örgütsel varlığa kavuşturulmaya çalışılan eğilimdir. İşte merkezcilerin, en azından SSCB’nin çözülüşünden bu yana geçen 12 yıl boyunca defalarca söz vermelerine rağmen el atmaktan çekindikleri temel sorunlardan ikincisi de budur.

Sovyet bürokrasisinin resmi ideolojisi ve yozlaşmış Komintern’in kılavuzu olan Stalinizmle adını koymadan yürütülecek bir “ideolojik mücadele” sonuçsuz bir çaba olarak kalacaktır. Çünkü sorunun çözülmesinde atılması gereken ilk adım, açıkça, kıvırmadan, utangaç formülasyonlara girişmeden Stalinizmi mahkûm etmektir. Öte yandan, bu Stalinist çizgi temel argümanlarını “anti-Troçkist kampanyalar” temelinde şekillendirdiğine ve Marksist geleneği Troçkizm olarak adlandırıp mahkûm ettiğine göre, Troçki’nin savunup sürdürdüğü geleneğin Marksist gelenekle ilişkilenişini detaylı bir şekilde ele almadan yozlaşmış Komintern çizgisiyle hesaplaşmayı tasarlamanın ancak kerameti kendinden menkul bir niyet olacağı açıktır. Bu konuda yeterli politik cesaretten yoksun görünenler, bir yandan Troçki’nin Stalinizme karşı yönelttiği eleştirilerin önemlice bir bölümünü sanki kendi keşifleriymiş gibi pazarlarken, diğer yandan Troçkist bir eğilim olarak adlandırılmaktan da çekiniyorlar. Gerçekte, Troçki’nin Stalinizme karşı verdiği mücadelede savunduğu görüşler ele alınıp incelenmeksizin Stalinizmle kapsamlı bir hesaplaşma mümkün olmadığı gibi, böylesi bir hesaplaşma olmaksızın ona karşı verdiği mücadelede Troçki’nin tarihsel önemi de kavranılamaz. Sorun apaçık biçimde devrim/karşı-devrim diyalektiği içerisinde kavranılabilir. Birini anlamak istemeyen diğerini de kavrayamaz.

Lenin’in ölümünden sonra, tek bir ülkede yalıtık kalan proleter iktidarının akıbetinin ne olacağı, faşizmin ne olduğu ve ona karşı nasıl savaşılması gerektiği, sömürgelerde proleter devrim dinamikleri gibi Marksistlerin ilk kez karşılaştıkları sorunlarda, Troçki’nin Marksist teoriye bir katkı yapıp yapmadığı şüphesiz anlamlı bir tartışma olurdu. Fakat bize göre şurası çok açıktır ki, bugün Komintern’in ilk dört kongresinde somutlandığı düşünülen Bolşevik çizginin tüm temel taşları Troçki’nin de temel kalkış noktalarıydı. Yani Troçki’nin önderliğindeki Bolşevik-Leninist akım, Bolşevik geleneği geliştirip geliştirmediğinden bağımsız olarak, onun sürekliliğini sağlamaya çalışmış ve bu açıdan devrimci Marksist geleneğin kopmaz bir parçası olmuştur.

Kişiler Sorunu mu?

Stalinizm sorunu Stalin’in kişiliğine indirgenemez. Bu yaklaşım, bir günah keçisi bularak Sovyet bürokrasisinin üzerindeki sorumluluğu aklama gayretinden başka bir şey değildir. 80’lerin sonlarında ve 90’ların başlarında, bugün kendisini liberalizmin sıcak kollarına atmış o günün devrimci demokratları ve hatta öncesinin reel sosyalist memurları, yetmiş yıllık bir tarihi Gorbaçov’la el ele vererek tümüyle Stalin’in kişiliğine indirgemişlerdi. Öyle ya, “genel sekreter” Gorbaçov koskoca SSCB’yi, sorunu Stalin’in şahsına indirgeyerek kurtarabilecekse, bizim küçük aygıt adamlarımız da kendi örgütsel yapılarını ve bu yapılar içinde tuttukları mevkileri aynı yöntemlerle kurtarabilirlerdi. Ne var ki, Gorbaçov’un SSCB’nin birliğini ve bürokrasinin egemen konumunu zedelemeden kapitalizme kazasız belâsız geçiş taktikleri nasıl tutmadıysa, yeni liberallerin hayallerinin akıbeti de aynı oldu.

Sovyet bürokrasisinin karşı-devrimci çizgisinde ve işlediği cinayetlerde Stalin’in kişisel rolü şüphesiz yadsınamaz. O Sovyetler Birliği’nde beliren bürokratik karşı-devrimci eğilimin en iyi temsilcisiydi. Ancak sorun Stalin’den ibaret değildi. Stalin, yükselen ve işçi iktidarını içeriden bir karşı-devrimle tasfiye ederek egemen bir sınıf olarak örgütlenen bürokrasinin şefiydi. Bu bürokrasinin ortaya çıktığı tarihsel koşullar, onun gelişim süreçleri, dünya devriminin bastırılmasında ve Marksizmin tahrif ve tahrip edilmesindeki rolü gözler önüne serilmediği sürece, Stalin’in caniliği politikanın değil olsa olsa adliyenin konusu olabilir.

Gelin görün ki, gerek burjuvazinin saflarından gerekse de onunla sarmaş dolaş olmaya can atan dünkü resmi komünistlerin cenahından yükseltilen Stalin’in kişiliğine dönük psikolojik tahliller ve eleştiriler kendi karşıtına dönüşüp, Stalinizmi sorgulamaya dönük devrimci kaygıları boğmanın da aracı oldu. Pek çok dürüst ve iyi niyetli ama bir o kadar da gerekli politik cesaretten yoksun devrimci, Stalin’e dönük bu salvodan ürkerek, başlattıkları sorgulama sürecini yarıda kesmek zorunda hissettiler kendilerini. Öyle ya, düşman bu denli yüklenirken onunla ağız birliği yapılamazdı! Sonuçta, çıktıkları sorgulama noktasından bile geriye düştüler. Gelenek sorununun Stalin-Troçki “ikilemiyle” hiçbir ilişkisi yoktu!

Kişileri birer kült haline getiren, yolunda giden her şeyi yanılmaz liderin kişisel üstünlüğüne, yolunda gitmeyenleri de hainlere bağlayan Stalinist anlayışın uzun yıllar hakim olduğu sol hareket, gelenek sorunu gündeme geldiğinde, bunu kişiler üzerinden yürütmeye pek heveslidir. Bu açıdan bakıldığında sorunun Stalin-Troçki polemiği olarak ele alınmasına en başta biz devrimci Marksistler karşı çıkarız. Sorunun özü, belli bireylerin kişiliklerinde değil, onların savundukları fikirlerin ve takip ettikleri pratik çizginin nesnel bakımdan hangi sınıfın çıkarlarını ifade ettiğindedir. Mükemmel bireyler olamayacağına göre, her politik önder birçok noktada yanılmış olabilir ve yanılmıştır da. Ama önemli olan hatalar ve yanlışlar değil, savunulan ve uygulanan temel çizginin kendisidir.

Ne var ki gelenek sorununa, “biz Stalin-Troçki mücadelesiyle ilgili değiliz” edasıyla yaklaşanlar, Troçki’yi ve onun verdiği mücadeleyi yok sayma amacındadırlar. Sorunu Stalin’in kişiliğine indirgemek başka bir şeydir, gelenek sorununda Stalin ve Troçki arasında yürümüş olan mücadelenin sınıfsal ve tarihsel anlamını ortaya koymak ve bu temelde taraf olma gereğini öne çıkarmak üzere, Stalin-Troçki mücadelesinden bahsetmek bambaşka bir şey. Öyle tarihsel dönemler vardır ki, kimi şahsiyetler, belli bir kavganın simgesi, birer tarihsel kişilik haline gelebilirler. Böylesi politik-tarihsel kişiliklerin çatışması kendi fani bedenlerinin çok daha ötesinde anlamlar taşır. Örneğin Lenin-Martov çatışmasından bahsettiğimizde, aslında birbirine karşı hiç de düşmanca hisler beslemeyen bu iki liderin kişisel sürtüşmesini değil, temsil ettikleri politik görüşlerin çatışmasını kastederiz. I. Enternasyonal’in kaderinde belirleyici olan Marx-Bakunin çatışması da yine kişisel değil, politik bir kavgaydı.

İster beğenelim ister beğenmeyelim, Troçki-Stalin çatışması da, tıpkı az öncekiler gibi, dar ve kısır bir çerçeveye hapsolmuş bir kişisel iktidar ve güç kavgası değildi. Tarihsel sorunların kişilere indirgenerek açıklanmaya çalışılması nasıl tarihsel materyalist anlayışla çelişiyor ve idealist tarih görüşü alanına düşüyorsa, Troçki-Stalin mücadelesini de, salt kişilerin adlarıyla anılıyor diye yapay ve kısır bir mücadele olarak sunmaya, bu kavgada proletaryanın evrensel çıkarlarının söz konusu olmadığını ileri sürmeye ve dolayısıyla tarafsızlık tutumunu övmeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü bir tarafta Stalin’in diğer tarafta da Troçki’nin şahsında temsil olunan mücadele, dünya proletaryasının kemikleriyle SSCB’deki bürokratik-despotizmi inşa edip korumaya çalışanlarla, proleter devrimi savunmaya ve yaymaya çalışanların mücadelesiydi.

Troçki ve Sonrası

Stalinist ve merkezci anlayışların suçlamaları ne olursa olsun Troçki’nin söz konusu mücadeledeki devrimci konumunu savunmak boynumuzun borcudur. O ve onun mücadelesi olmasaydı, Bolşevik geleneğe yeniden bağlanma çabasının başarıya ulaşması son derece zorlaşacaktı. Ne var ki, Troçki’nin mücadelesi ile ölümünden sonra onun adının arkasına sığınıp Troçki’nin fikirlerinin içini boşaltanlar arasında bir ayrım yapmak zorunludur. Troçki bürokratizme karşı yürüttüğü mücadeleyle tartışmasız bir proleter devrimci olarak ölmüş olsa bile aynı şeyi onun mirasçısı olduğunu iddia edenler açısından söylemek zordur. Troçki, bugün halen hak ettiği saygınlığı korumakta ve Stalinist bürokratik karşı-devrime karşı sonuna dek mücadele eden en önemli Bolşevik önder olarak birçok devrimcinin haklı ilgisine mazhar olmaktadır. Oysa Troçki’nin katledilmesinden sonra kendisini Troçkist olarak adlandıran Dördüncü Enternasyonal çizgisi bugün son derece parçalanmış ve doğurduğu sayısız “Troçkist” çevrelerin çoğunluğu Bolşevik-Leninist geleneğin dışına düşmüştür.

Bu açıdan bakıldığında Troçki’de somutlanan Bolşevik geleneği sürdürme mücadelesiyle onun önderliğinden yoksun kalan Dördüncü Enternasyonal’in serüvenini birbirinden kesinkes ayırmak gerekir. Bugün savunulması gereken Troçki’nin yeni ve devrimci bir Enternasyonal’i inşa çabasıdır. Her ne kadar bizzat Troçki Dördüncü Enternasyonal’in kurulduğunu ilan etmiş olsa bile, bu Enternasyonal ne yeterli kadro birikimi ve uluslararası bağlara sahipti ne de varolan kadroları devrimci örgütlenme ve devrimci mücadele açısından gerekli deneyimleri içselleştirmişti. Dördüncü Enternasyonal’in gücü onun örgütsel etkinliğiyle değil, temsil ettiği proleter devrimci gelenek ve değerler dolayısıyla kurucusunun kişisel otoritesi ve saygınlığıyla belirleniyordu. Onun katledilmesi tastamam bu yüzden Stalin’in gündeminden hiçbir zaman çıkmadı. Açıkçası Stalin’in hesabı tuttu. Troçki’nin, yani Dördüncü Enternasyonal’in ruhu, deneyimi ve beyninin susturulmasıyla Dördüncü Enternasyonal altından kalkamayacağı görevlerin basıncıyla yozlaşarak çöktü.

Dördüncü Enternasyonal, gerçek bir dünya partisi olmaktan çok, bir gereksinimin, bir çağrının işaretiydi; yaklaşan II. Dünya Savaşı arifesinde dünya işçi sınıfına verilmiş bir mesajdı. Troçki, II. Dünya Savaşının Avrupa ve SSCB’de devrimci sonuçlara yol açacağına ve bunun da Dördüncü Enternasyonal’in gerçek bir dünya partisi haline gelmesi ve mücadelenin başına geçmesi için uygun koşullar oluşturacağına inanıyordu. Kimileri Troçki’nin bu tür devrimci sonuçlara dair beklentilerini abartılı bulsa da biz bunun hiç de yersiz olmadığını düşünüyoruz. Nitekim, II. Dünya Savaşı boyunca 1943’ten itibaren gelişen süreçler sayısız devrimci fırsatı ve hatta devrimi gündeme getirmişti. Fransa’da, İtalya’da ortaya çıkan devrimci durumlar, Almanya ve Japonya’nın bir proleter devrim tehdidini daha baştan önlemek için ABD tarafından işgal edilmesi, Balkanlar’da patlak veren devrimler ve Yunanistan iç savaşı, Hindistan’da yükselen ulusal bağımsızlık mücadelesi, Çin’de Çan Kay-şek’in burjuva diktatörlüğünü sarsan iç savaş ve ardından gelen devrim. Tüm bu altüst oluşlar Troçki’nin öngörüsünün hiç de abartılı olmadığını gösterir. Ancak bu uygun nesnel koşullara rağmen öznel koşullar açısından bakıldığında durum çok daha farklı gözüküyordu.

Her şeyden önce, I. Dünya Savaşı sonlandığında kapitalizmin kalesi Avrupa idi ve Avrupa’daki tüm emperyalist güçler bir yıkıntının altında kalmıştı. Emperyalist hükümetler birbiri ardına çöküyor, hiçbiri bir diğerinde ortaya çıkan devrimci durumlara ne askeri ne de ekonomik bakımdan müdahale edecek durumda hissetmiyordu kendisini. Oysa II. Dünya Savaşına kadar olan dönemde dünya ekonomisinin merkezi ABD’ye doğru kaymaktaydı. Ve ABD ekonomisi II. Dünya Savaşından yıpranmak şöyle dursun, dünya ekonomisi üzerinde inanılmaz belirleyiciliği olan bir güç olarak çıkmakla kalmamış, enkaza dönmüş Avrupa’yı tek başına ayağa kaldırmanın mali yükünü de sırtlanmıştı. Askeri açıdan da gücünün zirvesindeydi.

Diğer bir faktör işçi hareketinin resmi önderliğine baktığımızda gözümüze çarpar. I. Dünya Savaşı, II. Enternasyonal’in manevi otoritesinin hiç değilse devrimci Marksistlerin gözünde çökmesine yol açmıştı. Geniş kitlelerde sosyal-demokrasinin dışında devrimci arayışlar oluşmaya başlamış ve anarko-sendikalistlerden sol sosyal-demokratlara kadar geniş bir yelpaze Ekim Devriminin otoritesi altında Komünist Enternasyonal’e yaklaşmaya başlamıştı. Oysa, II. Dünya Savaşı SSCB’nin zaferiyle bittiğinde, işçi hareketinin devrimci kanadında, Stalinist anlayış itibar kaybetmek şöyle dursun, politik itibarının zirvesine yerleşmişti. İşçi hareketi üzerinde sosyal-demokratlarla birlikte tam hakimiyet kuran Stalinizm, Ekim Devriminin otoritesini yükselmekte olan dünya devrimi dalgasını ezmek için kullanmaktan çekinmedi. 1950’lerin başlarında Kore’de iç savaş başlayıncaya değin, ABD emperyalizmi, Yunan devrimi bir tarafa bırakılırsa, patlak veren devrimleri engellemek için pek bir çaba göstermek zorunda kalmadı. Zira bu görev, Yalta-Tahran ve Potsdam konferanslarında Stalinist Sovyet bürokrasisine çoktan ihale edilmişti.

Ve sonuncusu, Bolşevik geleneğin devrimci örgütlülük düzeyinde de kategorik bir farklılığı görürüz. I. Dünya Savaşı sonlanmak üzereyken, emperyalizmin zayıf halkası durumundaki Rusya’da Bolşevizm, 20 yıla yakın bir illegal örgütlenme deneyimine, farklı dönemlere denk düşen farklı mücadele yöntemlerini uygulama pratiğine sahip, 1905-1907 devriminin ateşi içinde pişmiş, sağlam, sınıfın öncüsüyle bağları olan bir devrimci partide somutlaşıyordu. Ve bu parti en başta Lenin olmak üzere, bu badirelerin çoğunu atlatmış bir ekibe sahipti. Oysa Troçki’nin katledilmesinden sonra Dördüncü Enternasyonal gerçek anlamda başsız kaldığı gibi, Bolşevik partinin yukarıda bahsettiğimiz niteliklerinden de zaten yoksun idi.

Kadroları daha çok mücadeleye 1930’larda katılmış genç, deneyimsiz ve birikimsiz unsurlardan oluşuyordu. Savaş patlak verene dek bunları eğitmek için ne gerekli zamana ne de içinde çelikleşecekleri sınıf savaşımına onları katma olanağına sahipti. Dördüncü Enternasyonal’e giden sürecin belkemiği durumundaki Rus Sol Muhalefeti bütünüyle ve fiziksel olarak yok edilmişti. Rus Sol Muhalefetinin Ekim deneyimine sahip tüm önderleri ve militan kadroları ya 1936 Moskova mahkemelerinin kararlarıyla idam edildiler ya da Stalin’in çalışma kamplarında can verdiler. 1925-27 Çin devriminde Stalinist politikalara tepki olarak kurulup gelişen Çin Muhalefeti, İspanyol ve Alman Muhalefet seksiyonları da 30’lu yılların sonlarına gelindiğinde ezilmiş durumdaydı. Uluslararası Sol Muhalefet, ABD, İngiltere ve Fransa dışında etkisiz durumda kalmıştı. Bu temel omurgadan geriye kalan yalnızca Troçki idi ve o da artık yok edilmişti.

Temel omurgasını kaybeden Dördüncü Enternasyonal’in böylesi olumsuz koşullarda yapması gereken en mantıklı iş, ideolojik-teorik mücadele temelinde kadrolaşmak, gençliğin ve işçi sınıfının en iyi unsurlarıyla bağlar kurmaya çalışarak bunları kadrolar düzeyine yükseltmeyi hedefleyen bir eğitimi öne çıkarmak ve kendini bu temelde geleceğe hazırlayan planlı bir çalışmayı yürütmekti. Ama bu da yapılmadı. Artık Dördüncü Enternasyonal’in kaderi de belirlenmişti.

Troçki yaşama şansı bulabilseydi, II. Dünya Savaşından sonra Stalinist rejim hakkındaki yanlış değerlendirmelerini muhtemelen gözden geçirmek zorunda hissederdi. Bu yanlış görüşlerin, Stalinist Komintern’in ıslah edilebileceği düşüncesini beraberinde barındırdığı ölçüde yeni bir Enternasyonal’in hazırlıklarına 1933’e dek girişilmemesinde önemli bir payı vardır. Bir başka deyişle, Dördüncü Enternasyonal’in inşasına girişmek için geç kalınmıştı.

Bugün, dünya çapında sınıf mücadelesinin yeniden yükseliş eğilimi gösterdiği bir döneme giriyoruz. Aradan geçen bunca yıla rağmen, hâlâ Bolşevik geleneğin devamının garantisi olacak, Leninist örgüt anlayışını kendisine temel alan ve adını hak eden bir Enternasyonal’den, yani merkezi olarak örgütlenmiş bir devrimci dünya partisinden yoksunuz. Troçki’nin “hayatımın en önemli işi” olarak adlandırdığı yeni bir Enternasyonal’in inşası yarım kalmıştı. Yeni bir dünya partisi inşa edildiğinde, işçi sınıfı tarihinin en karanlık günlerinde bile nasıl bir inanç, kararlılık ve sabırla mücadele edilmesi gerektiğini yaşamıyla ortaya koyan Troçki’ye duyduğumuz minnet borcunu ödemiş, onun miras bıraktığı görevi tamamlamış olmakla kalmayacağız, dünyayı değiştirmenin aracını da yaratmış olacağız. İşte o zaman, Troçki’nin kanıyla da sulanan, mezarı başındaki kızıl bayrak daha bir gururla dalgalanmaya başlayacaktır.