Navigation

12 Eylül Faşizminin Hesabı Sorulmalı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ama nasıl ve kimden?

Türkiye’de 12 Eylül rejiminin işçi hareketinde ve devrimci mücadelede açmış olduğu yaralar hâlâ kapanmadı. Faşizmin işçi sınıfının örgütlü güçleri açısından yarattığı tahribatın izleri hâlâ silinmedi. Türkiye işçi sınıfı, örgütlerini dağıtıp parçalayan, nice canları içinden çekip alan, darağaçlarında sallandıran, işkencelerde katleden, sakat bırakan faşist bir diktatörlük döneminin hesabını soramadan bugünlere geldi. İşçi hareketi ve devrimci mücadele, bugün hâlâ yenilgi psikolojisinden sıyrılıp kendine olan güvenini kazanamadı.

12 Eylül faşizminin hesabı mutlaka sorulmalı. 12 Eylül faşizminin simgesi haline gelmiş generaller birer birer sanık sandalyesine oturtulmalı. İşçi sınıfı ve devrimci hareket, gecikmiş hesabını faiziyle birlikte ödetmek üzere, geniş kitleleri seferber edecek bir mücadeleyi yükseltmeli. Sınıf düşmanından faşizm gibi bir karşı-devrimci saldırının hesabını sormamak, devrimci bir işçi sınıfına yakışmaz. Yapılan kötülükleri unutmak sınıf mücadelesinin şanına uygun değildir. Ama bu hesap nasıl ve kimden sorulacak?

Birinci sorunun daha yanıtını vermeye yeltendiğimiz anda karşımıza işçi sınıfı mücadelesinin örgütsel sorunları dikiliveriyor. Sınıfın devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyindeki muazzam gerileme bir yana, kitlesel sendikal mücadelesinin hali de henüz içler acısı durumdadır. Bu gerçeklerin üzerinden atlayamayız. Bu sorunların çözümü doğrultusunda bir çaba içine girmeksizin, sınıf mücadelesi açısından en doğru, en devrimci görünen istemleri de yükseltsek, boş konuşan “devrimcilerin” durumuna düşmekten kurtulamayız. Ama!

Bir de soruna diğer uçtan yaklaşalım. Sınıfın geniş kitlelerini harekete geçirmekte, onun tekrar gücünü hissedip ayağa dikilmesini sağlamakta bir kalkış noktası olabilecek mücadele hedeflerinin yükseltilmesinin önemini de asla küçümseyemeyiz. Gerekli olan, “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” misali kısır döngüsel bir anlayışa prim vermeksizin, elden geldiğince sınıf hareketinin içinde yer almaktır. Fakat bunu yaparken de, haklı istemlerin yaşama geçirilmesi için zorunlu olan koşulları olgunlaştırmaya öncelik vermek, sınıfın önünde duran sorunların üzerini örtmeksizin, ona gerçekleri göstermek gerekir. Evet, 12 Eylül faşizminin hesabı mutlaka sorulmalıdır. Ama bu hesabın sorulabilmesi için, sınıf hareketinin bilinç ve örgütlülük düzeyinin ilerletilmesinin olmazsa olmaz bir koşul olduğu da kafalara kazınmalıdır. İşçi sınıfı ancak yakıcı istemler temelinde mücadeleye çekildikçe, böylece yavaş yavaş kendi gücünü yeniden hissetmeye başlayıp sıçramalar sağlayacak bir gelişme kaydettikçe, işler yoluna girmeye başlayacaktır.

Gelelim ikinci sorumuza. 12 Eylül faşizminin hesabı kimlerden sorulacak? Bir kere, sanık sandalyesine öncelikle oturtulması gerekenlerin, 12 Eylül faşizminin simgesi haline gelmiş ve onca insanın katledilip, sakat bırakılmasından doğrudan sorumlu olan generaller olduğundan hiç şüphe yok. Fakat suçlular bu kadardan mı ibarettir? Kuşkusuz ki değildir ve kabarık bir suçlular listesinin ardında esas suç odağı, faşizmi yaratan sermaye düzeni yer almaktadır. O nedenle, faşizmi yalnızca vitrinin önünde duran “cellâtlar”la özdeşleyip, bunlara görev veren ve öne itekleyen gerçek suçludan hesap sormaya yeltenmemek, bir anlamda onun oyununa gelmek ve onu bağışlamak demek olurdu.

İşçi sınıfı, 12 Eylül faşizmine isim babalığı yapan generalleri istirahate çekildikleri rahat köşelerinden çıkartıp boyunlarına suçlu yaftasını mutlaka asmalıdır. Ama asla bununla yetinilemez. Bu haklı sorgulamanın son tahlilde burjuvazinin işine yarayacak bir deşarj aracı olmasına izin verilemez. Hesabını gerçek anlamda sormaya ant içen bir işçi sınıfı, öncelikle sanık sandalyesine oturttuğu suçlulardan hareketle, mücadelesini sermaye düzenini sorgulamaya yöneltmeksizin hesap defterini kapatamaz. İşte bu kapsamlı sorgulamayı layıkıyla yürütebilmek için, geçmiş ve yakın tarihin dersleri üzerine yeniden eğilerek faşizmin ne anlama geldiğini ve Türkiye’de bu meyanda neler olup bittiğini bir kez daha hatırlamak gerekiyor.[1]

Faşizm sermayenin karşı-devrimci diktatörlüğüdür

Adını, İtalya’da Mussolini önderliğinde biçimlenen karşı-devrimci hareketten alan ve peşinden gelen Almanya örneğiyle birlikte hafızalara faşizm olarak yerleşen tarihsel olgu hakkında ciltler dolusu incelemeler yapılmış bulunuyor. Fakat bunların büyük bir bölümü, faşizmi Mussolini veya Hitler gibi kişilerin hastalıklı ruhsal yapısıyla açıklamaya çalışan ve böylece sorunu kapitalizmin temellerinden uzaklaştırıp münferit tarihsel hadiselere indirgemeye çalışan burjuva yorumlardır. Oysa faşizm, ne Hitler gibi faşist liderlerin ne de onların demagojilerle peşlerinden sürükledikleri küçük-burjuva kitlelerin psikolojik tahlilleri temelinde kavranabilir. Zira Hitler gibi manyakları tarih sahnesinin önüne itekleyen ya da küçük-burjuva ve lumpen kitleleri işçi sınıfına karşı düşmanca bir psikolojiye büründürüp harekete geçiren gerçek etken, kapitalist sistemin içine düştüğü olağanüstü kriz koşullarıdır. Faşizm, kapitalizmin tekelci gelişmesine içkin emperyalist rekabetin ve yayılmacı eğilimlerin kucağında yaşanan derin ve keskin bir bunalımın ürünüdür.

İkinci Dünya Savaşından sonra bazı ülkelerde yaşanan faşizm örneklerinde bu derece derin bir sistem bunalımı görülmese bile, yine de sermayenin faşist saldırısı o ülkelerde burjuva düzeni derinden sarsan bunalımlarla ilgilidir. Faşizmin Şili, Türkiye gibi örnekleri söz konusu olduğunda, orta gelişkinlik düzeyindeki bu tip kapitalist ülkelerin, emperyalist sistemin zayıf halkalarını oluşturduğu gerçeğini unutmamak gerekir.

Faşizmin en uç örneğini sergileyen Alman faşizmi, burjuva düzenin başı sıkıştığında ne denli zalim kesileceğini gözler önüne sermiştir. Fakat böylece, işçi sınıfının ve devrimci güçlerin eline sermaye egemenliğinin teşhiri açısından büyük bir koz da vermiştir. Bu nedenle faşizm, ilerleyen yıllar içinde çeşitli ülkelerde değişik kılıklar altında piyasaya sürülecektir. Ama temel gerçek değişmeyecektir. Faşizm, sarsıcı krizler içinde debelenen burjuva düzenin, devrimci durumlara, işçi sınıfının örgütlerine ve devrimci mücadelesine saldıran karşı-devrimci çözüm çabasıdır.

Faşizm yalnızca iki emperyalist savaş arası dönemde çeşitli Avrupa ülkelerini kıskacına almış olan ve asıl olarak İtalya-Almanya örnekleri temelinde incelenmesi gereken sınırlı bir boyuta sahip değildir. Faşizmin, küçük-burjuva kitlelerin öfke ve umutsuzluğunu faşist bir partide örgütleyerek ve bir anlamda aşağıdan yukarıya bir karşı-devrimi gerçekleştirerek, sivil faşist bir partiyle iktidara oturan “tek tip” bir ilerleme çizgisine sahip olmadığı açıktır. İkinci Dünya Savaşından günümüze, faşizm çeşitli ülkelerde askeri diktatörlükler biçiminde de yaşanmıştır. Yunanistan’da yaşanan 1967 Albaylar Cuntası, Şili’deki 1973 Pinochet rejimi, Türkiye’deki 1980 12 Eylül Askeri Cuntası gibi siyasal rejimler, bu ülkelerde finans kapitalin dışa açılma ihtiyacına denk düşen ve bu doğrultudaki yapısal değişimlerin gerçekleştirilmesi için devrimci mücadelenin, işçi hareketinin açıkça ezilmesini amaçlayan faşist askeri diktatörlüklerdir.

İtalya ve Almanya gibi klasik örneklerde faşist hareket, küçük-burjuvazide milliyetçi, ırkçı bir kitle psikolojisi oluşturmak amacıyla eski tarihsel motifleri kullanmıştır. Ayrıca da yoksul ve işsiz kitleleri peşine takabilmek amacıyla çeşitli demogojilere başvurmuştur. İktidara tırmandığı dönemde kendini kapitalist düzen karşıtı görünen sloganların ardına saklamaya çalışmıştır. Faşizmin, kitleleri peşine takmak ya da en azından bu kitlelerin devrimci işçi hareketinin ardından gitmesini engellemek amacıyla kullandığı argümanlar, demogoji kampanyasının temel motifleri, ülkeye, döneme ve koşullara göre değişebilir. Sermaye egemenliğini en olağanüstü biçimler altında korumaya çalışmak dışında bir üst yasa tanımayan faşizmin ideolojisi de bu özü yansıtmaktan ibarettir.

Gelecekten korkuya kapılan küçük-burjuva ve lumpen kitleleri yanına çekebilmek için, faşist hareket onlara milliyetçilik zehrini şırınga eder, işçi sınıfına ve onun enternasyonalist devrimci hedefine karşı düşmanlık aşılar. Küçük-burjuva kitleleri şu ya da bu oranda peşine takıp iktidara yürüyen faşizm, bu bakımdan bir küçük-burjuva siyasal akım olarak görünür. Fakat buna bakıp, faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu düşünmek muazzam bir yanılgı anlamına gelecektir. Bu tür vahim bir yanılgıdan kaçınabilmek için, faşizm sorununu, iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm arasında ayrım yaparak kavramak mutlak bir zorunluluktur. Faşist diktatörlüğün sınıf niteliği ile faşizmin seferber ettiği kitle hareketinin sınıf niteliği kesinlikle aynı kapsamdaki sorunlar değildir. Faşizm küçük-burjuvazinin değil, tekelci burjuvazinin diktatörlüğüdür. İktidara tırmandığı dönemde küçük-burjuva ve işsiz kitleleri demogojilerle peşine takmış olsa da, faşizm iktidara geldiğinde mutlaka bu “fazlalıklardan” kurtulmak isteyecektir. Gerek sivil faşist partilere dayanan iktidar örneklerinde, gerek askeri diktatörlük biçimlerinde, faşizm iktidar koltuğuna kurulduğunda devletin bürokratik kabuğu içine yerleşir. Zaten bu nedenle, faşizmin değişik versiyonlarına rağmen onlara egemen olan ortak öz, faşizmin iktidarı evresinden hareketle daha net kavranabilir.

Sermayenin işçi-emekçi kitleler üzerindeki açık ve kanlı diktatörlük biçimi olan faşizmi incelerken, meselenin özünü açıklamayan detay unsurlara saplanıp kalmamak ve asıl olarak temel faktörleri kavrayabilmek önem taşıyor. Ulusların değişik tarihsel özellikleri, içinde bulunulan somut koşullar, her konuda olduğu gibi faşizm konusunda da uygulamada bazı şekil ve yapılanma farklılıkları yaratacaktır. Fakat bu gibi farklılıkların altında yatan ortak bir öz vardır. Burjuvazi toplumsal egemenliğini koruyabilmek için, olağan siyasal yönetim biçimini, yani parlamenter rejimini gözden çıkarır. Ve siyasal iktidarını, işçi sınıfını açık savaş yöntemleriyle ezmeye kararlı faşist bürokrasinin ellerine teslim eder. İkinci bir ortak özellik, faşist iktidarın örgütlenmesindeki monolitik yapıdır. Faşist iktidar siyasal gücü bütünüyle elinde toplar, yetkisini kimselerle paylaşmaz. Burjuva düzenin tüm yürütme ve yasama gücü faşist iktidarın ta kendisidir. O, asıl olarak devletin baskı güçlerini harekete geçirir ve onların tepesine oturur. Faşizm proletaryaya karşı açık bir iç savaş rejimi olarak biçimlenir.

Faşizm iktidara tırmanırken işçi hareketini kitle tedhişi ile pasifize etmeye çalışır ve eğer işçi-emekçi kitlelerin mücadelesiyle durdurulmazsa, iktidar koltuğuna yerleşir. Fakat iktidarı ele geçirdikten sonra da, işçi hareketinin ve onun örgütlerinin üzerine, devrimci çevrelere, zincirlerinden boşanmış bir karşı-devrimci şiddet ile saldıracaktır. Zira faşizmin iktidarını sürdürebilmesi için, işçi sınıfının yalnızca gözünü korkutmaya değil, onu uzun bir süre boyunca belini doğrultamayacak şekilde ezmeye, onun örgütlü güçlerini atomize etmeye, devrimci ruhunu zedelemeye ihtiyacı vardır. Faşizm burjuva düzenin en şiddetli ve saldırgan olağanüstü siyasal biçimlenmesidir. Faşizm, işçi sınıfının (uzlaşmacı ve reformist olanları da dahil) bütün örgütlerini parçalamak, onu örgütsüz ve tamamen pasif bir yığın haline getirebilmek, işçileri toplu sözleşme hakkından bile yoksun bırakıp şekilsizleştirmek amacıyla hareket eder.

Günümüzde faşizm tehlikesi var mı?

Faşizm, sermaye düzeninin bir zamanlar dünyayı kana bulayan ve işçi sınıfına, emekçi kitlelere nice acılar çektiren zalim saldırısı olarak yaşanmış ve artık tarih kitaplarının sayfaları arasında unutulmaya terkedilmiş değildir. Faşizm, burjuva devletin emperyalizm çağında devrim tehdidiyle yüz yüze geldiğinde büründüğü karşı-devrimci biçimdir.

Günümüzde faşizm tehlikesi konusunda yürüyen tartışmalar bağlamında, özellikle Avrupalı akademisyenler tarafından ileri sürülmüş olan bazı argümanlar, işçi hareketinin boşluklarından sızarak onu paralize etmeye çalışan burjuva etkisinin çarpıcı bir örneğini oluşturur. Bu akademisyenler, faşizmin özellikle Almanya örneğinin dünya halkları nezdinde lanetlenmiş olmasından hareketle, faşizmin bir daha yaşanmayacağını söyler dururlar. Faşizmin, Türkiye de dahil çeşitli ülkelerde zaten yaşanmış olduğu gerçeği bir yana, kapitalizmin çılgınlığını daha önce ele vermiş olması nedeniyle bir daha gündeme getirilemeyeceğini düşünmek kadar yanlış, tehlikeli ve mücadeleye zarar verici bir tutum olamaz. Sermayenin egemenliği devam ettiği sürece faşizm tehdidi de varlığını sürdürecektir. Faşizm burjuvazi açısından zorunlu hale gelip, buna gücü de yettiğinde, yine işçi sınıfının ve yoksul kitlelerin, devrimci kuşakların karşısına tüm melanetiyle dikilecektir.

Günümüzde emperyalist güçler arasında tırmanan gerilimlerin, nüfuz alanlarını yeniden paylaşım savaşlarının kana buladığı bölgelere bakıp da, hâlâ bir daha üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşının çıkmayacağını iddia edenler hangi sıfatları hak ediyorlarsa, faşizm konusunda da durum aynıdır. Avrupa’daki tuzu kuru aydınlar ve onların dümen suyundan giden sözde sosyalistler, dünyayı rahat döşeklerinden seyredip yangın kendi evlerine ulaşmadığı sürece, “bir daha olmaz” nakaratını terennüm etmekle kendilerini kandırmaya devam edebilirler. Ama bunu yaptıkları sürece, emperyalist güçlerin kaynayan bir cadı kazanına döndürdükleri günümüz dünyasında tehlike adım adım kendi evlerine de yaklaşacaktır.

Bazı Avrupa ülkelerinde faşist partiler belirli düzeylerde yükseliş kaydediyor olsalar da, faşizmin bu ülkelerde henüz güncel bir tehdit boyutuna ulaşmadığı doğrudur. Ama yarın neler olacağı belli mi olur? Ekonomik krizlerin, yeniden paylaşım savaşlarının sarsıntılarıyla dönen, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın tırmandırıldığı günümüz dünyasında, başı fena halde sıkıştığında kapitalist sistemin içinden yine faşizm belâsını çıkartabileceği gerçeği asla küçümsenemez. Ayrıca da unutulmamalı ki, dünya Avrupa’dan ibaret değil. Türkiye olsun, çeşitli Latin Amerika ülkeleri olsun, emperyalist sistemin bu zayıf halkalarında yaşanan faşizm gerçeğinin devrimci işçi hareketinde yarattığı büyük tahribatın etkileri canlı bir tarih olarak karşımızda duruyor. Üstelik faşizm bugün, egemen emperyalist güçlerin yeni markası “medeniyetler çatışması” adı altında, işçi ve emekçi insanları Müslüman-Hristiyan ekseninde bölüp birbirine kırdırtma planlarıyla kendine yeni yollar açmaya hazırlanıyor.

Faşizme karşı mücadelede doğru tutum

Burjuva devlet, ezen ve sömüren sınıf burjuvazinin, ezilenler, sömürülenler üzerindeki diktatörlüğüdür. Bu diktatörlük, parlamenter işleyişlerde görüldüğü üzere “demokratik” biçimlerle örtüleneceği gibi, olağanüstü koşullarda üzerindeki “demokrasi” şalını fırlatarak kendini çıplak bir diktatörlük biçiminde de ortaya koyabilir. İşte faşizm, burjuva düzenin bu çıplak diktatörlük biçimidir. Fakat burjuva düzenin olağan parlamenter işleyişiyle, bir olağanüstü yönetim biçimi olan faşizm arasındaki ayrımı, “alt tarafı bir biçim farkı” deyip küçümseyemeyiz. Burjuva düzenin sıklık kazanan gerici ve baskıcı uygulamalarından hareketle, sürekli faşizm şeklinde bir teori icat etmek ve burjuva düzenin olağan ve olağanüstü yönetim biçimleri arasındaki farkı hepten görmezden gelmek Marksist kavrayışla bağdaşmayan bir tutumdur. Esasen süreklilik arzeden burjuvazinin diktatörlüğüdür; faşizm ise bu diktatörlüğün olağanüstü baskıcı, kanlı, çıplak biçimidir.

İşçi sınıfı uzun yıllar süren tarihsel mücadeleler sonucunda burjuva düzen çerçevesinde demokratik haklar elde etmiş ve çeşitli alanlarda örgütler yaratmıştır. Bu mevziler, sınıfın burjuva düzene karşı devrimci mücadelesini geliştirebilmesi ve yaygınlaştırabilmesi için yakıcı derecede ihtiyaç duyduğu silahlarıdır. Faşizm tamamen ortadan kaldırmak amacıyla bunlara göz diker. Evet, düşman son tahlilde aynı düşmandır. Fakat hiçbir mantıklı kişi, önemli silahların yitirilme tehlikesinin savaşın akışında bir değişiklik yaratmayacağını iddia edemez.

Burjuva parlamenter rejimle faşist bir rejim arasında ciddi biçim farklılıkları vardır ve işin bu yönü doğrudan işçi sınıfının mücadele koşullarını ilgilendirir. Bu biçim farklılıkları gözardı edildiğinde, işçi sınıfının devrimci mücadelesi önemli zaaflara uğratılmış olacaktır. Bu ve benzeri yanılgıların kaynağında yatan sorun, burjuva demokrasisini fetişleştiren reformist ve liberal eğilimlere devrimci bir vuruş yapmaya çalışırken, Marksist teoriden yoksun küçük-burjuva solların kantarın topuzunu kaçırmalarıdır. Devrimci proletaryanın burjuva düzeni hepten yıkıp geçmek üzere ilerleyebilmesi ne denli önemliyse, kazanılmış demokratik hakları ve örgütlü mevzileri kaptırmamak için yürüteceği mücadele de bir o kadar önemlidir. Fakat işçi sınıfının hangi koşul altında ve alanda olursa olsun, anlamlı bir mücadele yürütebilmesi ancak kendi devrimci sınıf çizgisine dayanması ve kendi örgütlü gücüne güvenmesi koşuluyla mümkündür. Proletarya, burjuva demokrasisi kapsamında elde ettiği demokratik haklarını korumalıdır. Ama bunu burjuvazinin parlamenter düzenini güçlendirmek için değil, burjuva düzene karşı devrimci mücadeleyi daha güçlü ve örgütlü kılmak amacıyla yapmalıdır.

Faşizme karşı mücadelede elde edilecek sonuç, sınıf mücadelesinde hegemonyayı kimin kuracağına, hangi sınıfa özgü demokrasi bayrağının egemen kılınacağına bağlıdır. O nedenle olağanüstü burjuva rejimlere karşı mücadelede bayrakların asla karıştırılmaması gerekir. Nitekim daha geniş halk cepheleri kurma adına, işçi sınıfını burjuvaziyle işbirliğine yönelten ve böylece demokrasi mücadelesinin önderliğini altın bir tepsi içinde burjuvaziye sunan tüm anlayışlar (Stalinist halk cephesi örnekleri ve benzeri sulandırılmış ittifaklar) tarih boyunca işçi sınıfına nice acı yenilgiler tattırmışlardır.

Uzak ve yakın tarihimizden almamız gereken çok önemli dersler vardır. Çeşitli tarihsel örneklerin gözler önüne serdiği gibi, işçi sınıfının kitle örgütlerinde etkin olan Sosyal Demokrasi ve Stalinizm, faşist diktatörlüklere karşı mücadelenin burjuva düzenin temellerini sarsacak düzeye erişebilmesini engelleyici işlev görmüşlerdir. Faşizmin niteliği konusunda bilinç bulandırdıkları gibi, demokrasi mücadelesinde burjuva hegemonyasının kurulmasını sağlayacak strateji ve taktiklerle işçi sınıfının savaş yolunu tıkamışlardır. Neticede, işçi sınıfının mücadelesini ilgilendiren tüm sorunlarda olduğu gibi, faşizm sorunu söz konusu olduğunda da meselenin en can alıcı yönünü, işçi sınıfının devrimci önderliğinin var edilmesi ve güçlendirilmesi sorunu oluşturmaktadır.

12 Eylül Faşizmi

1970’lerden 80’lere uzanan süreçte yaşanan ekonomik ve siyasal kriz, yükselen işçi hareketi, devrimci örgütlülük düzeyindeki artış, ayrıca çeşitli uluslararası gelişmelerin üst üste binmesiyle (1979’da İran’da Mollaların iktidara gelmesi, yine aynı yıl içinde Sovyet askeri gücünün Afganistan’a müdahalesi, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik planları nedeniyle Türkiye’de sıkı bir düzen istemi vb.), burjuva düzen derinden sarsılmaya başlamıştı. Devlet koruyucu güçler bir kez daha üniforma ve kılıç kuşanmaya hazırlanırken, büyük sermaye güçleri de tercihlerini yine olağanüstü bir rejimden yana yapacaklardı.

12 Eylül askeri darbesini önceleyen dönemi incelediğimizde, büyük burjuvazinin sanayi, ticaret, bankacılık vb. alanlarındaki çeşitli unsurlarının artık tam anlamıyla bir mali sermaye oluşumu içinde sentezlenip güçlendiğini görürüz. ‘80 dönemeci, finans kapitalin ülke içinde ahtapot kollarıyla her alanı hegemonyası altına aldığını ve artık dış pazarlarda atılım yapmayı şiddetle istediğini kanıtlayan çok önemli bir dönemeç noktasıdır. Büyük sermaye bu dönemeç noktasında, gerek içte muazzam bir kapitalist sıçramayı gerçekleştirmek ve gerekse dörtnala dış pazarlara açılmak için önündeki engellere tam bir vuruş yapmaya hazırlanmıştır. Gelişen ve iktisaden egemen konuma yükselen mali sermaye açısından, geçmiş dönemlerin iç pazara dönük birikim tarzının yarattığı tıkanıklığın aşılması ve yapısal değişikliklerin gerçekleştirilmesi artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Zira Türkiye kapitalizminin uzun yıllar boyunca içe kapalı işleyişinden kaynaklanan yapısal bunalımı, dünya kapitalizminin de içine girdiği durgunluk eğilimiyle çakışarak iyice olgunlaşmış, çözümü ertelendiği için de problemler alabildiğine büyümüştür.

Ancak yeri gelmişken önemli bir hususun altını tekrar çizelim. 12 Eylül benzeri askeri darbeleri doğuran ortamlar, kapitalist ekonominin döngüsel krizleriyle açıklanamaz. Zira burjuva düzen, içte derin bir siyasal kriz, sınıf savaşımındaki olağandışı bir yükseliş ya da dış dünyadaki sarsıcı değişiklikler gibi faktörler tarafından köşeye sıkıştırılmadığı sürece, son tahlilde bu tür ekonomik krizler gelir gider. Esasen 12 Eylül dönemine denk düşen 24 Ocak ekonomik kararları da olağan bir konjonktür krizinin aşılması amacıyla değil, köklü bir yapısal değişikliğin gerçekleştirilmesi için gündeme getirilmiştir. Gerçekte 12 Eylül dönemecinde burjuva düzen, ekonomik-toplumsal-siyasal açıdan alabildiğine sıkışık bir vaziyettedir. Büyük sermaye, gerçekleştirmeyi arzuladığı atılımla mevcut durum arasındaki devasa gerilim nedeniyle, ekonomik, siyasal tüm cephelerde saldırıya geçmiştir. Nitekim büyük sermaye, 24 Ocak kararlarıyla dışa açılmanın önündeki engellerin tasfiyesi için yapısal değişim hamlesini başlatırken, 12 Eylül askeri rejimi ile de sınıf hareketinin yükselişini durdurmayı ve burjuva düzeni tehdit eden devrimci durumun ortadan kaldırılmasını amaçlamıştır.

Burjuva düzeni ciddi biçimde tehlikeye sürükleyen ağır bunalım durumlarında, burjuvazi bir çıkış yolu bulmak için, işçi örgütlerinin yarattığı basınçtan kurtulmaya çalışacaktır. Bu örgütleri yok edebilmenin, onları ezip geçebilmenin bir yolunu aramaya koyulur burjuvazi. “İşte o zaman, faşizmin tarihsel rolü başlar” der Troçki. Ve devam eder: “Proletaryanın hemen üstünde yer alan ve onun saflarına itilmenin korkusu içinde yaşayan sınıfları ayağa kaldırır faşizm; resmi hükümetin arkasına saklanarak onları örgütler, askerileştirir ve faturayı finans kapitale gönderir.”[2] Türkiye’de de böyle olmuştur. Faşizm, 12 Eylül öncesinde birbirini izleyen Milliyetçi Cephe hükümetlerinin arkasına saklanarak, etkisi altına aldığı küçük-burjuva ve lumpen kesimleri örgütleyip askerileştirmiştir. Faturayı da, Troçki’nin dediği gibi finans kapitale göndermiştir. Bu tespit, genel anlamının yanı sıra özel olarak da doğrudur. Unutmayalım ki, düzenini tehdit eden toplumsal kriz ve devrim korkusu geçtiğinde “demokrat” esvaplarını sırtına geçiren büyük sermaye çevreleri ve onların “saygın” örgütleri, Türkiye’de faşist tırmanış döneminde ülkücüler diye anılan faşist güruhu gizliden gizliye destekliyorlardı.

12 Mart örneğinden farklı olarak, 12 Eylül askeri darbesi öncesinde faşizmin iktidara tırmandığı ciddi bir hazırlık dönemi yaşandı. Troçki, burjuva diktatörlüğünün “normal” polis ve askeri kaynaklarının ve bunların parlamenter paravanalarının toplumu bir denge durumunda tutmaya yetmedikleri anda, faşist rejimin zamanının gelmiş olduğuna değinir. Kapitalizm, faşist acente aracılığıyla çıldırtılmış küçük-burjuva kitlelerini, sınıfsızlaşmış ve umutsuzluğa kapılmış lumpen proleter çetelerini harekete geçirecek, bizzat finans kapitalin umutsuzluğa ve cinnete sürüklediği sayısız insanı seferber edecektir. Nitekim Türkiye örneğinde de MHP, işçi ve emekçi kitlelerin düzen değişikliği yönündeki özlemlerini istismar ederek, küçük-burjuvazinin öfkesini ya da umutsuzluğunu harekete geçirerek ilerledi. Ayrıca MHP’ye bağlı kadrolar ve örgütler, burjuva düzenin kontr-gerilla gibi gizli güçleriyle işbirliği içinde lumpen proletaryadan özel birlikler devşirdiler. İşçi sınıfının militan grevlerini kırmak, önde gelen temsilcilerine saldırılar düzenlemek ve genelde pek çok devrimciyi öldürmek üzere organize edilen bu özel birlikler paramiliter bir faşist örgütlenme görünümündeydi. Amaç toplumun faşist terörle korkutulup sindirilmesiydi.

Nitekim bu süreçte mezhep çatışmaları körüklendi, nice kitlesel katliamlar gerçekleştirildi, beş bine yakın insan öldürüldü. ABD emperyalizminin darbe tezgâhçısı CIA ajanlarının desteğiyle ve Türk devletinin kontrgerilla türü Gladio uzantısı gizli örgütlerinin marifetiyle yürütülen 1 Mayıs 1977 katliamı, işçi sınıfını ve geniş kitleleri terörize edip sindirmeyi amaçlıyordu. İşte 12 Eylül darbesi öncesinde, faşist bir rejime giden yol adım adım böyle döşendi. O dönemde işçi sınıfının öncü unsurları savaşa atılıp geride duranları mücadeleye çekmek istediler, fakat oportünist-reformist liderlikler tarafından engellendiler.[3] Böylece, sonuçsuz bir gerilim, derin bir huzursuzluk ve nihayetinde de yönsüzlük proletaryayı içten sarstı. Neticede diğer tarihsel örneklerde olduğu gibi, Türkiye’de de faşist askeri cunta, yenilgi ruh haline bürünmüş bir işçi sınıfının üzerine geldi. Dönemin burjuva basını, büyük sermayenin örgütü TÜSİAD’ın orduyu parlamenter işleyişi tamamen ortadan kaldıracak bir darbeye çağıran ilânlarıyla bezendi. Zaten uzunca bir süredir askeri darbe için hazırlanan ordu kurmayı bu davete seve seve icabet edecek ve 12 Eylül askeri darbesi sonucunda beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK), Kenan Evren’in devlet başkanlığı altında tüm yasama ve yürütme yetkisini elinde toplayacaktı. Böylece finans kapitalin kanlı, çıplak diktatörlüğü faşizm de iktidar koltuğuna kurulmuş olacaktı.

12 Eylül karşı-devrimci askeri darbesi ordunun emir komuta zinciri içinde tepeden indiğinde, darbeye ortamı hazırlamış bulunan özel faşist birliklere de, MHP’ye de artık ihtiyaç kalmamıştı. Ve darbenin mayalanma döneminde paramiliter çeteleriyle işlevini yerine getiren MHP lideri Türkeş de içeri tıkıldı. Türkeş ve avanesi, ortamı olağanüstü rejim için hazır hale getirmişlerdi. Fakat 12 Eylül olağanüstü rejimi, iktidarını bu sivil faşist örgütlenmeyle değil, ordu üst kurmayını temsilen faşist bir askeri cunta ile sürdürecekti. Bu nedenle Türkeş’in, “kaderin” kendine ettiği bu oyuna fena içerlediğini ve “fikirlerinin iktidarda, kendilerinin ise hapiste oluşundan” sık sık yakındığını hatırlatalım.

Her ne kadar olağanüstü siyasal rejimlerin tümü burjuvazinin egemenliğinin korunmasına hizmet ediyorsa da, faşist bir rejimin ayrıca kendine özgü yasaları vardır. Faşizm, genelde tüm muhalefetin susturulduğu ve toplumun neredeyse toptan baskı altına alındığı totaliter bir siyasal iktidar biçimidir. Mussolini tipi sivil faşist diktatörler ya da Pinochet ve Evren tipi faşist askeri cuntalar, inanılmaz bir siyasal güçle donanırlar. Burjuva düzenin tüm yürütme gücü faşist yönetimin elinde mutlak anlamda merkezileşir ve hiçbir muhalefete göz açtırılmayan monolitik bir işleyiş oluşturulur. Burjuva siyasetçilerin, hatta burjuva iş çevrelerinin bile eleştirilerini yüksek sesle dile getirebilmeleri olanaksız hale gelir. Kendi kararıyla kendi parlamenter temsil sistemini sona erdiren burjuvazinin işlediği günahın bedelidir bu. Marx’ın, aslında tüm olağanüstü yönetim biçimlerine denk düşer şekilde dile getirdiği üzere, önce burjuvazi kılıcı tanrılaştırmıştır ve şimdi de kılıç ona hükmetmektedir.

12 Eylül darbesiyle birlikte, en önde gelen burjuva siyasal partilerin başkanları, bakanları, lider kadroları ya hapsedildi ya da Demirel ve Ecevit örneğinde olduğu gibi Hamzaköy “dinlenme tesisleri”nde gözetim altına alındılar. Burjuva siyasetçileri, yazarları, gazetecileri çeşitli tehdit ve gözdağıyla susturan askeri cunta, burjuva diktatörlüğünün açık şiddetini, devrimcilerin, sosyalistlerin, işçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlerinin üzerine kusmaya başladı. Onlarca devrimci darağaçlarında katledildi, düzmece davalarla yıllarca zindanlarda çürütüldü, işkence askeri cuntanın yürütme gücünün sistematik bir parçası haline getirildi; toplum iyice korkutulup sindirildi. 12 Eylül askeri diktatörlüğü parlamenter işleyişi tamamen ortadan kaldırdı, işçi hareketinin tüm örgütlü güçlerini devlet terörüyle ezdi, devrimcilere ve sol örgütlere yönelik açık baskı ve şiddet politikasını egemen kıldı.

Finans kapitalin faşist diktatörlüğü, toplumda mücadeleci işçi hareketine karşı bir nefret yaratıp onun üzerine oturmaya çalışır. 12 Eylül askeri cuntası da örgütlü ve sendikalı işçilere karşı bir tepki oluşturmaya çalıştı. Faşist rejim, sınıfın sendikal örgütlülüğünün parçalanması ve işçi ücretlerinin dondurulması için toplumda bir destek yaratma çabası içine girdi. Faşist cuntanın ilk dönemlerinde, Kenan Evren’in çeşitli yerlerde düzenlediği meydan mitinglerinde, bir otel görevlisinin ücretinin kendi maaşından nasıl da yüksek olduğu örneğini verip durması boşuna değildi. Cunta, sendikal hareketi tamamen dumura uğratacak, grev ve toplu sözleşmeleri yasaklayacak, işçi ücretlerini donduracak kararname ve uygulamaları yürürlüğe soktu. DİSK kapatıldı, malvarlığına el kondu. Türk-İş, askeri rejime boyun eğen korporatif bir sendikal örgütlenmeye indirgenmek koşuluyla açık bırakıldı.

12 Eylül faşist askeri cuntası tüm yasama ve yürütme yetkisini tamamen kendi ellerine almıştı. “Anayasal düzeni koruma” gerekçesiyle iktidara el koyan generaller, bizzat kendileri mevcut Anayasayı bir kenara fırlatıp, yayımladıkları kararnameleri en “yüce” yasa katına yükselteceklerdi. Faşist cunta, “Faşizm zafere ulaştıktan sonra, finans kapital çelik bir mengene gibi bütün egemenlik organ ve kurumlarını, devletin yürütme, idare ve eğitim gücünü; orduyla, belediyelerle, üniversitelerle, okullarla ve kooperatiflerle birlikte bütün devlet aygıtını doğrudan doğruya ve derhal eline geçirir”[4] diyen Troçki’yi doğrular biçimde düzenlemeler yaptı. Bugün tasfiye edilmesi için onca mücadele edilen YÖK’ün, faşist cunta tarafından kuruluşu bu durumun en çarpıcı kanıtlarından biridir. Kısacası, faşizm genel başlığı altında toparlayabileceğimiz önemli unsurları içeren 12 Eylül askeri cunta dönemi faşist bir diktatörlük oldu.

Faşist iktidar ortalığı düzledikten sonra, dünya genelindeki, ülke içindeki somut koşullara ve siyasal dengelere bağlı olarak, rejim daha uzun bir süre ilk dönemindeki katılığıyla sürüp gidebileceği gibi, giderek gevşeme belirtileri de gösterebilir. Bu durumda faşizm işçi-emekçi kitlelerin yükselen mücadelesiyle yıkılabileceği gibi, olağanüstü rejim biçimleri arasında geçişlerin yer aldığı tepeden kontrollü bir süreç de yaşanabilir. İkinci durumda, faşizmin çözülüşü olarak adlandırabileceğimiz bir dönüşüm gerçekleşir. Askeri faşist diktatörlük biçimi, örneğin yerini bir tür Bonapartist rejime bırakabilir. Ne var ki, faşist diktatörlüğün işçi-emekçi kitlelerin devrimci başkaldırısıyla devrilemediği ve yerini bir başka olağanüstü yönetim biçimine terk ettiği örneklerde, faşist rejimin yerleştirdiği siyasal işleyiş uzun bir döneme damgasını vuracaktır. İşte Türkiye’de yaşanan da bu olmuştur.

MGK, 27 Mayıs’ın görece liberal anayasasını işlemez kılmıştı; daha sonra cuntacı generallerin kontrolünde göstermelik bir Danışma Meclisi oluşturuldu. 23 Ekim 1981’de toplanan Danışma Meclisi ile MGK’dan oluşan Kurucu Meclis, askeri cunta yönetimden çekilse bile olağanüstü bir rejimin sürdürüleceği bir anayasa hazırladı. Bu anayasa, cuntacı generallerin sorgulanmasını yasaklayan ve en temel demokratik hakların kullanımını “ancak”namelerle kısıtlayan gerici bir içeriğe sahipti. Yeni anayasa, askeri cuntanın başı Kenan Evren’i yedi yıl süreyle cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtma teklifiyle birlikte 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulacak ve tüm örgütlülüğünü yitirerek atomize olmuş kitleler, tutuklanma ve işkence görme korkusu altında ezici bir çoğunlukla “evet” diyeceklerdi. Böylece askeri diktatörlüğün ürünü olan 1982 Anayasası ve Bonapartist rejimlerde görüldüğü üzere “halkoyuyla” devletin tepesine oturtulan başkanıyla, 12 Eylül rejiminin uzun bir dönem sürekliliği amaçlanmış oluyordu. Olağanüstü rejim biçim değiştirmiş olsa bile, bu amaca ulaşılacak ve takip eden süreçte yapılan seçimlerle, olağanüstü dönemin anayasası ve yürürlükteki kararnameleri altında sözde bir parlamenter işleyişe geçilecekti.[5]

12 Eylül rejiminin ilk döneminde tam bir faşist diktatörlük olarak yapılanan burjuva düzen, büyük sermayenin özlemle beklediği yapısal reformların gerçekleştirilmesi yolundaki siyasal engelleri temizlemiş, meydanı hazırlamıştı. 1983 parlamento seçimleriyle birlikte faşist diktatörlük yerini 12 Eylül rejiminin sürekliliğinin simgesi Evren’in cumhurbaşkanlığı ve Özal’ın liderliğindeki devşirme parti ANAP’ın yürütümünde bir başka tür olağanüstü işleyişe bıraktı. Daha önce kapatılan siyasal partiler üzerindeki yasakların devam ettiği, siyasi yaşamdan uzaklaştırılan burjuva siyasetçilerin haklarının henüz iade edilmediği ve siyasi arenada Özalcı bir yârân takımının sivriltildiği bir dönemdi bu.

1983 yılında yapılan seçimlerle faşist askeri cuntanın yönetimden çekilmesi ve yerini sözde parlamenter bir işleyişin alması, olağanüstü yönetimin faşist diktatörlük biçiminin sona ermesi anlamına gelir. Olağanüstü yönetim, bu kez de Özal başbakanlığındaki 1983-1989 döneminde Bonapartist bir biçim altında varlığını sürdürmüştür. Olağanüstü rejimdeki bu biçim değişikliği, açık savaş yöntemleriyle devrimci hareketi ezip temel görevini yerine getirmesinden sonra, faşist diktatörlüğün Bonapartist bir yönetim doğrultusunda çözülebileceğinin örneğini verir. Finans kapital bu kez de Bonapartist yönetim biçimine, giriştiği yeniden yapılanma hamlesini işçi mücadelesinin tekrar kesintiye uğratmasını önlemek ve devrimci hareketin yeniden başını kaldırmasını engellemek amacıyla ihtiyaç duymuştur.[6]

Dünyada neo-liberal rüzgârların estirildiği bir konjonktürde başbakanlık koltuğuna kurulan Özal, ekonomide estirdiği liberal rüzgârlarla, Thatcherizm, Reaganizm örneklerinin bir benzerinin Türkiye’de Özalcılık olarak yükselişine de isim babalığı yapacaktı. TÜSİAD’ın istemi doğrultusunda, ekonominin dümeninin bizzat 24 Ocak kararlarının mimarı Özal’ın ellerine bırakılmasıyla birlikte, Türkiye’de uzun yıllar boyunca dokunulmazlar listesinde yer alan ekonomik kurallar değişikliğe uğratıldı. Örneğin Türk parasını koruma kanunu gibi ulusalcı ve korumacı önlemler ilga edilerek, dış ticaret rejimi serbestleştirildi. Özal iktidarı, toplumun tüm çivilerinin yerinden çıkması pahasına, Türkiye kapitalizminin finans kapitalin arzusu doğrultusunda yapısal bir değişim geçirmesini (dışa açılmasını, emperyalist işleyişe daha fazla entegre edilmesini) başardı. Fakat siyasal yaşamda gericiliğin, sendikal ve siyasal yasakların devam ettiği ve faşist cuntanın başlattığı işlerin (siyasi davalar, sistematik gözaltılar, işkence, yargısız infazlar vb.) sürdürüldüğü bir dönem oldu Özal dönemi.

Faşist Evren’in cumhurbaşkanlığı süresinin sona ermesi ve Özal’ın cumhurbaşkanlığı koltuğuna kurulmasıyla birlikte, olağanüstü yönetim biçiminin çözülmesi bakımından yeni ve önemli adımlar atılacaktı. ‘90 dönemecinde eski siyasetçiler üzerindeki yasakların kaldırılması ve yasalarda bazı değişikliklerin yapılmasıyla “normal” bir parlamenter işleyişe geçilmiş gibi görünse de, burjuva düzen bu kez de asker-polis devleti uygulamalarının ağır bastığı bir biçimde varlığını sürdürdü.[7] Böylece, 90’lardan 2002’deki son genel seçimlere kadar ilerleyen süreçte Türkiye, görece olağan bir parlamenter işleyişle olağanüstü denilebilecek bir asker-polis rejiminin sınırında zikzaklar çizdi durdu.

Türkiye gerçekten de, faşizmin güçlü bir işçi mücadelesiyle çökertilmediği durumlarda, faşist diktatörlük biçimini diğer olağanüstü işleyiş biçimlerinin izlediği çarpıcı bir örneği sergiler. 12 Eylül faşist diktatörlük dönemiyle başlayıp, Bonapartist bir yönetim ve asker-polis devleti uygulamalarının ağır bastığı fazlarla ilerleyen süreci, bir bütün olarak 12 Eylül rejimi olarak adlandırmak doğru bir tutumdur. Zira, burjuva devletin faşist iktidar biçimi ortadan kalkmış olsa dahi, faşist iktidarın siyasal ve toplumsal yaşamda yarattığı altüstlüğün uzantı ve kalıntıları devam etmiştir. İşte bu nedenle 1983’ten 2002’ye uzanan süreci, 12 Eylül rejimi olarak adlandırmak anlamlıdır. Fakat, özel olarak faşist diktatörlüğün çözülüşüyle, genel olarak 12 Eylül rejiminin çözülüşünü de birbirine karıştırmamak gerekir. 1983 parlamento seçimleriyle sözde bir parlamenter işleyişe geçilmiş, ancak olağanüstü rejimin (12 Eylül rejiminin) çözülüşü henüz tamamlanmamıştır. Bu özellik, faşist bir diktatörlüğün kurulması noktasına ulaşamayan 12 Mart rejimiyle, 12 Eylül rejimi arasındaki kapsam farkını da gözler önüne serer. Sermayenin işçi mücadelesine ve devrimci harekete faşizan saldırısıyla, faşizmin gerçekten iktidar olması kesinlikle çok farklı iki durumdur. Ve her iki örneğin, devrimci harekette ve genel olarak siyasal yaşamda yarattığı tahribatın, bunları izleyen süreçteki etkilerinin ne denli farklı olduğu da uzun sözü gerektirmeyecek denli açıktır.

Türkiye örneğinde olduğu gibi, faşizmin çözülerek ortadan kalkması halinde yaşanan sürecin farklı dönemleri hakkında net bir kavrayışa sahip olunmalı. Aksi takdirde, faşizmin iktidarda olduğu dönem ile bu dönemi takiben faşizmin uzantılarının henüz tasfiye edilmediği ve dolayısıyla etkisinin hâlâ hissedildiği dönem birbirine karıştırılacaktır. Burjuva düzenin gerici ve baskıcı uygulamalara sık sık başvurması gerçeğinin yanlış yorumlanıp sürekli faşizm diye bir teorinin icat edildiğini biliyoruz. Bu görüş Türk sol hareketi içinde oldukça yaygındır. Benzer şekilde, faşizmin iktidarda olduğu dönem ile faşizmin tasfiye süreci de birbirine karıştırılmaktadır. Oysa bu iki ayrı evrenin taşıdığı özellikler farklıdır. Konuya açıklık getirmek için bir ayrım yapabiliriz. Faşizmin iktidara gelip işini görmesinin ardından, faşist diktatörlük bir başka olağanüstü yönetim biçimine evrilebilir. Fakat sermayenin faşist saldırısının etkisi ve izleri bir çırpıda ortadan kalkmaz. Burjuva devletin faşist diktatörlük biçimi sona ermiştir, ancak işçi sınıfı ve devrimci hareket faşizmin etkisini hâlâ etinde kemiğinde çok canlı biçimde hisseder. Bu evreyi, iktidardaki faşizm döneminin ardından gelen son halka olarak kavramak mümkündür. Böylece Türkiye’de, faşizmin iktidara tırmandığı 12 Eylül öncesi dönemi, faşizmin iktidarda olduğu askeri cunta dönemini ve nihayet 1983’te cuntanın yönetimden çekilmesinden sonra işlemeye başlayan faşizmin tasfiye dönemini birbirinden ayırt etmiş oluruz. Bu süreç bir anlamda bütünsel bir süreçtir ve tüm evrelerine, sermayenin karşı-devrimci saldırısının adı olan faşizm kavramı eşlik ediyor olabilir. Ama yine de, her bir evrenin kendine özgü anlamını ve sınıf mücadelesinin potansiyelleri açısından taşıdıkları farklılıkları asla göz ardı edemeyiz. Nasıl ki faşizmin iktidara tırmandığı dönemi faşizmin iktidarda olduğu evreyle bir tutmak yanlışsa, aynı gerçeklik faşizmin tasfiyesi dönemi için de geçerlidir. Bu tasfiye dönemi, potansiyel olarak, işçi mücadelesine ve devrimci harekete yeni olanaklar sağlar. Fakat bu potansiyelin yaşama geçirilip geçirilemeyeceği, tamamen o ülkedeki somut duruma, devrimci işçi hareketinin genelde içinde bulunduğu uluslararası ve ulusal koşullara, her şeyden önce de devrimci bir önderliğin olup olmamasına bağlıdır.

Türkiye örneğinden hareketle faşizmin çözülüş sürecine ilişkin değerlendirme sonuçlarını özetle vurgulayacak olursak, şunu söylemek gerekir. Faşizmin devrimci işçi-emekçi mücadelesiyle çökertilmemesi ve etkilerinin uzatmalı bir süreç içinde gıdım gıdım tasfiye edilerek olağan bir işleyiş dönemine geçilmesi, alabildiğine sancılı bir süreçtir. Türkiye’de 12 Eylül faşizminin atomize ettiği, örgütlü mücadeleye karşı derin bir korku aşıladığı işçi sınıfı, uzun süre belini doğrultamayacak denli ağır bir yumruk yemiştir. Nihayetinde 2002 genel seçimleri dönemecine, devrimci örgütlenmenin inanılmaz ölçülerde gerilediği, geniş işçi-emekçi kitlelerin parlamenter sistem çerçevesinde yaratacakları değişim dışında bir seçenek göremedikleri koşullarda gelinmiştir. 3 Kasım seçimlerinde kitleler, uzun süren baskı, yozlaşma ve yalanlarla dolu karanlık dönemin sorumlusu olarak gördükleri partileri sandığa gömüp, yeni bir alternatif diye baktıkları AKP’yi iktidar koltuğuna oturtmuşlardır.

Sonuç

2002 sonundaki bu dönemeç noktasının anlamını doğru ifade edebilmek için, 12 Eylül askeri darbesiyle kurulan olağanüstü rejimin yarattığı önemli bir sonucun altını çizmek gerekiyor. Türkiye’nin siyasal yaşamında zaten büyük bir ağırlığı olan ordunun rolü, 12 Eylül rejimiyle daha da yoğunlaştırıldı ve pekiştirildi. Türkiye’de ordu kurmayı, Avrupa ülkelerinde görülmeyen bir biçimde siyasetin içinde oldu. Bu askeri bürokrasi, kendisinin siyasal yaşamdaki ağırlığını azaltmaya yönelik burjuva sivil inisiyatifleri bir iç tehlike, rejime yönelik bir tehdit addetti ve tavır aldı. Aslında ordunun iç siyasete müdahalesi bakımından ele alındığında, Türkiye’de istisnasız tüm askeri darbeler bu tavrın şu ya da bu ölçüde yansımalarını içerir.

Bu bakımdan en uç örnek elbette ki 12 Eylül askeri rejimi oldu. Askeri bürokrasinin parlamenter rejime indirdiği darbeler ve getirdiği yasal düzenlemelerle, bu askeri diktatörlük dönemi, ordunun siyasi yaşamdaki rolünü neredeyse ebedi biçimde garanti altına almayı arzular biçimde yapılandı. Bu durum, askeri cuntanın iktidardan çekilip yerini parlamentoya terk etmiş görünmesine karşın, ordu kurmayının siyasetteki etkisinin güçlenmiş biçimde uzun yılları kapsamasına neden olacaktı. Kısacası, 12 Eylül darbesiyle iktidara oturan faşist askeri cunta, özellikle dış siyasal dengelerin etkisiyle bir süre sonra yerini sözde bir parlamenter rejime bırakmış olsa da, askeri diktatörlüğün ürünü olan siyasal koşullar o noktada ortadan kalkmadı. Nitekim askeri diktatörlüğün yasal düzenlemeleri, kurduğu olağanüstü mahkemeler, açtığı düzmece siyasal davalar ve işkence, devrimci örgütlenme çabalarını ezen devlet terörü, işçi ve emekçi kitleler üzerindeki olağanüstü baskı politikası, sendikal yasaklar vb. daha uzun yıllar tam gaz varlığını sürdürecekti.

12 Eylül rejimi tartışılırken üzerinden atlanmaması gereken çok önemli bir husus daha var. Türkiye’de faşizmin son buluşu, bir zamanlar İspanya, Yunanistan, Portekiz ya da kimi Latin Amerika ülkelerinde yaşanan sürece benzemedi. Bu ülkelerde kaydedildiği üzere, faşist diktatörlüğün artık gücünü yitirdiği bir süreçte onu alttan gelen bir darbeyle çökerten bir gelişme Türkiye’de yaşanmadı. Keza, yine söz konusu örneklerde gözlemlenen işçi-emekçi kitle hareketi, devrimci ayaklanmalar ve bu yükselişi devrim yolundan geri döndürmek amacıyla burjuva demokrasisinin yeniden inşası yönünde yürütülen hararetli seferberlikler Türkiye’de yer almadı. Faşist askeri diktatörlükleri göçertmek üzere kitlelerin ayağa kalktığı örneklerde, isyancı dalganın zoruyla cuntacı generaller suçlu koltuğuna oturtulurken, Türkiye’de faşist cuntacılar, iktidar makamları sayesinde şişirdikleri cüzdanlarıyla gözden uzak köşelerinde istirahata çekildiler.

Zira Türkiye’de faşizm, işçi mücadelesi ve devrimci hareketin belini doğrultamadığı koşullarda tepeden kontrollü biçimde çözüldü. Bu gelişme, devrimci bir önderlikten yoksun, bilinç ve örgütlülük düzeyi alabildiğine geriletilmiş bir işçi sınıfı gerçekliğine, bir de devrimci işçi hareketini dünya ölçeğinde son derecede olumsuz yönde etkileyen alt üstlüklerin eklendiği bir süreçte yer aldı. Bu nedenle, 12 Eylül faşist askeri diktatörlüğü ile ezilen işçi hareketi, yukarda sıralanan örneklerde yaşanan yeniden toparlanma evresini yaşayamadı. Türkiye işçi sınıfı, faşizme karşı yükseltmeyi başardıkları mücadeleler sayesinde güçlerini ve kendilerine olan güvenlerini yeniden kazanan sınıf kardeşlerinin izinden yürümeye ne yazık ki muvaffak olamadı.

Faşizmin çözüldüğü dönemde Türkiye’de burjuva düzen, bu kez de ezilen Kürt ulusunun başlattığı ulusal kurtuluş mücadelesiyle sarsılmaya başlamıştı. Korkak ve zalim Türk burjuvazisi, kutsal ordusunun bu savaşı ezmesi umuduyla uzun bir süre demokrasiden dem vurmayacak, sesini çıkartmayacaktı. Ne var ki, TC’nin yıllardır kanlı bir bastırma politikası sayesinde yüzleşmekten köşe bucak kaçmayı başardığı Kürt sorununun bu biçimde su yüzüne çıkması, verili tüm siyasal dengeleri altüst edecek, paradigmaları değiştirecek, bir tarihsel-toplumsal katalizör işlevi görecekti.

TC’nin, Türk dilinin hegemonyasına, misakı milli sınırlarına ve ordunun tanımladığı Türk tipi laiklik anlayışına (yani devletin din işlerine karışması!) dokunulmaya asla yeltenilmemesi gibi örneklerde somutlanan kırmızı çizgileri yıllarca varlığını sürdürdü. Türkiye’de parlamenter rejimin meşruiyet alanını, burjuva düzenin resmi ideolojisi olarak kabul edilen Kemalizm çerçeveledi. Bu durum, anayasalara yansıtılan ve parlamentodaki milletvekili yeminlerinde terennüm edilen, “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma” benzeri ifadelerde açıkça dile getirildi ve bir üst yasa gibi yıllarca hüküm sürdü. Buna aykırı davranışlar, “anayasayı tebdil, tagyir” ile suçlandı. Türkiye’deki bu gerçeklik, en çok askeri darbelerde ya da ordu kurmayının siyasi ağırlığını koyduğu dönemlerde varlığını hissettirdi. Nitekim 1991 yılı parlamento açılışında milletvekili yemini sırasında Kürtçe konuşan Kürt milletvekillerinin daha sonra tutuklanıp yıllarca hapislerde çürütülmesi örneği ortadadır. Keza, laiklik elden gidecek yollu provokasyonlarla, seçimle işbaşına gelmiş olan Refah Partisinin ağırlıkta olduğu koalisyon hükümetini alaşağı eden ve bu partiyi kapatan örtük (kimilerinin post-modern dediği) 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi hatırlardadır.

Sonuç olarak 1980’den günümüze uzanan süreç irdelendiğinde, Avrupa ülkelerinden farklı olarak, Türkiye’de burjuvazinin olağanüstü yönetim biçiminin ne zaman sona erip ne zaman olağan bir burjuva parlamenter rejime geçildiğini söylemek bir bakıma gerçekten de zordur. Zira burjuva düzen, bir yanda parlamenter bir işleyiş diğer yanda olağanüstü rejimin yerleştirdiği kurum ve uygulamalar olmak üzere bir hilkat garibesi gibi son genel seçimlere dek uzanmıştır. Bir başka deyişle, Batı Avrupa’daki örneklerine oranla zaten çok daha güdük bir demokratik çerçevesi olan Türk parlamenter sistemi, 12 Eylül rejiminin etkisiyle daha da güdükleşmiş biçimde 2002 seçim sandığı sınavına girmiştir. Ve geniş halk kitleleri, statükocu güçlerin temsilcisi olarak gördükleri siyasal partileri bu sınavda çaktırmıştır.

Diğer yandan, Kürt sorunu başta olmak üzere, Kıbrıs, AB gibi yıllardır baskıyla ya da görmezden gelinmeye çalışılarak ertelenen sorunların çorap söküğü gibi peş peşe gelmesi, büyük sermaye çevreleriyle statükocu kesim arasında giderek derin çatlakların oluşmasına hizmet etti. Bu arada dış dünyada da Sovyetler Birliği ve benzeri rejimlerin çöküşü gibi büyük bir deprem yaşanmış ve dünya dengeleri de tamamen değişmişti. Türkiye büyük sermaye çevreleri, komünizm “tehlikesi”nin artık bertaraf edildiği düşüncesiyle rahatladılar ve açılan yeni dönemde sermayenin globalleşmesi hedefine kilitlendiler. AB’ye katılmayı düşleyen büyük iş âlemi, bu yeni koşullar nedeniyle Türkiye’de burjuva parlamenter düzenin normalleşmesi için çaba sarf eden bir kesim olarak sahneye çıkıyordu. Statükocu devlet güçleri ise, Kıbrıs sorununda ya da daha fazlasıyla Kürt sorununda görüldüğü gibi, yıllardır alıştıkları baskıcı-otoriter devlet anlayışından ve esasen buradan kaynaklanan ayrıcalıklarından vazgeçmeme çırpınışı içinde her fırsatta bir olağanüstü rejim görüntüsü sergilemekteydiler.

Kemalizm yıllar boyunca, burjuvazinin her başı sıkıştığında sığındığı resmi devlet ideolojisi olarak varlık bulmuştu. Bugünse büyük sermaye, liberal ve “sivil toplumcu” bir söyleme sarılmakta, statükocu devlet güçlerine eleştiriler yöneltmektedir. Siyasal yapılanmada Avrupa tipi bir değişimi arzulamaktadır. (Şu işe bakın ki, bu Avrupa tipi burjuva demokrasisi de günümüzde Türk tipi burjuva demokrasisi doğrultusunda daralma sinyalleri veriyor. Şayet Türk büyük sermayesi muradına erip, diyelim 10-15 yıl sonra AB ile entegrasyonu başarırsa, o buluşma noktası acaba neye benzeyecektir, bu da ayrı bir tartışma konusudur.) Böyle bir değişim, ona, globalleşen dünyada ekonomik gücünü arttırması ve mümkünse gücünün yetebileceği bazı alanlara yayılması bakımından zorunlu görünmektedir. Büyük sermaye, düzenin devrimci bir işçi hareketi tarafından tehdit edilmediği günümüz koşullarında, yapısal reformlarını gönül ferahlığıyla yaşama geçirmeyi istiyor. Fakat yarın?.. Şayet yarın burjuva düzen devrim tehdidiyle ciddi bir tehlikeye sürüklenirse, büyük sermayenin ne yapacağını, yakın tarihte yaptıklarından hareketle tahmin etmek zor olmasa gerek!

Seçimlerin galibi olarak iktidar koltuğuna oturtulan AKP’nin büyük burjuva çevreler tarafından uzun dönemdir özlemi çekilen istikrarlı bir hükümet olup olamayacağı ya da bu burjuva iktidar konusunda işçi ve emekçi kitlelerin içine düştüğü büyük yanılsamalar gibi hususları şimdilik bir kenara bırakalım. Şu an için açık bir gerçek var. TC’nin uzun yıllarına damgasını basmış bulunan eski burjuva partilerin defterini dürerek AKP’yi siyaset sahnesine yenilikçi, AB yanlısı, demokratikleşmeden yana imajıyla çıkaran son genel seçimler ve yarattığı sonuçlar, 12 Eylül rejiminin tasfiye sürecinde şimdiye kadarki en geniş çaplı değişim olmuştur. AB’ye uyum yasaları çerçevesinde gerçekleştirilen yasal düzenlemelerle –uygulamada devletin asker-polis güçlerinin geleneksel tutumlarını sürdürdüklerini unutmamak koşuluyla!– Türkiye tipi parlamenter rejimin çerçevesi bir ölçüde genişletilmiş ve artık olağan diyebileceğimiz bir yönetim biçimine geçilmiştir.

Fakat AB yanlısı büyük sermaye çevreleriyle statükocu devlet güçleri arasındaki gerilim henüz sona ermemiştir. Bu güçlerin süngüsü son dönemlerde bir hayli düşmüş ve büyük sermayenin yeni tercihlerine bağlı olarak geleneksel yöntemleri artık yıpranmış olsa da, TC’nin resmi çizgisinin dışına çıkmak isteyenler hakkında rejim düşmanı havası yaratma sevdalarını terk etmemişlerdir. Son dönemde yaşanan İmam Hatip Liseleri tartışmasında veya Kıbrıs ya da Kürt sorununda açığa çıktığı gibi, yıllarca olağanüstü rejimler temelinde varlık kazanmış olan devlet güçleri siyasette ikinci sınıf konumuna düşmeyi hazmedememektedirler. Çırpınışlarının nedeni budur.

Vurgulanması gereken önemli bir başka husus daha var. Statükocu siyasal yapılanmada günümüzde cereyan eden değişim sürecinde, iç toplumsal dinamiklerden çok Avrupa Birliği gibi dış faktörlerin etkili olduğu asla göz ardı edilemez. Sanki tarih, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşünde büyük oranda dış dinamiğin (yani kapitalist bir dünyanın varlığı ve etkisinin) belirleyici olmasını hatırlatırcasına, bir üst halkada ve kuşkusuz farklı koşullarda kendini tekrar ediyor gibidir. Fakat yanlış anlaşılmasın, bu yalnızca bir benzetme. Artık devir Osmanlı devri değil ve günümüz Türkiye’si, nesnel bakımdan, siyasal yapının baskıcı çerçevesini zorlayacak temel bir iç dinamiğe sahip. Eksik olan, bu iç dinamiği, işçi sınıfının uyuklayan devrimci potansiyelini harekete geçirecek olan öznel faktördür.

Dünyada 80’ler sonrasında esen neo-liberal rüzgârların olumsuz etkisi ve ondan da daha çok 12 Eylül askeri diktatörlüğünün Türkiye’de siyasal yaşamı gerileten, toplumu atomize eden uzun dönemli tesiriyle işçi sınıfı henüz kendini toparlayabilmiş durumda değildir. Ekonomik, siyasal vb. çeşitli mücadele alanlarında işçi sınıfının örgütlülüğü çok ciddi biçimde zayıftır. Bu gerçekliğin olumlu doğrultuda değişikliğe uğratılması, işçi sınıfı devrimcilerinin temel problemidir. Öte yandan, liberal sol çevrelerin, sosyal demokrat bir alternatif yaratabilme aşkına düşen burjuva unsurların dahi pek etki kurabildikleri söylenemez. Bu da burjuva solunun başlıca sorunudur. Şu an AKP iktidarı altında yürümekte olan “demokratikleşme” sürecinin, AB baskısı ve benzeri dış faktörlerin etkisiyle yol alıyor oluşu bazı burjuva çevreleri endişeye sevk ediyor. Ya işler değişirse, ya bu süreç kesintiye uğrarsa? AB ve ABD arasındaki rekabetten yararlanarak, AB kodamanlarından olumlu vaatler kopartan Türkiye’nin artık AB yolundan çıkmasının, bugün yaratılan iklimde zor göründüğü düşünülüyor. Ama yarın bir yol kazası olmayacağını kim garanti edebilir? Emperyalist güçler arasında kızışan çıkar çatışmalarıyla ısınan ve bu güçlerin yeniden paylaşım savaşlarıyla adeta bir cehennem yerine dönen günümüz kapitalist dünyasında, hele ki Türkiye gibi “sürprizler”e açık bir ülkede her şey olabilir!

AB yanlısı burjuva güçlerle statükocu burjuva güçler arasındaki gerilim egemen sınıf ittifakı içindeki bir tepişmedir. Bu tepişmede, sözde bir anti-emperyalizm adına statükocu güçlerin safına kayan sol çevreler ya açıkça milliyetçi sol bir tutum içindedirler ya da büyük bir aymazlık. Burjuvazinin iç kapışmalarına taraf olmak işçi sınıfı devrimcilerinin tutumu olamaz. Ayrıca, Türkiye’de bugün TC’nin geleneksel bürokratik yönüne karşı liberal demokrat bir tavır sergileyen büyük sermaye çevrelerinin, yarın sınıf mücadelesinin keskinleşmesi halinde yine üniformalı devlet güçlerini imdada çağıracağı çok açıktır. Şu gerçeği asla unutmamamız gerekir: Hangi alanda ve hangi kapsamda olursa olsun, ancak örgütlü mücadeleyle elde edilen ve korunan kazanımlar kalıcı olabilir!

 




[1] Bu konuların tümünü, yakında çıkacak olan Bonapartizmden Faşizme başlıklı kitabımda ele almış bulunuyorum. Burada bu kitabın faşizmin genel özellikleri ve ona karşı doğru mücadele anlayışı gibi sorunlarla ilgili kısımlarından kısa bir özet verip, esas olarak da Türkiye’de 12 Eylül faşizmi bölümünden geniş bir aktarma yapacağım.

[2] Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, Köz Yay., Haziran 1977, s. 152

[3] Bu durumun çok çarpıcı örnekleri vardır. Dönemin en önde gelen sendika liderlerinden DİSK’e bağlı Maden-İş başkanı Kemal Türkler’in faşistlerce katledilmesinden sonra, faşist tırmanışa örgütlü bir saldırıyla yanıt vermeyip, devrimci öfkeyle bilenen işçileri ısrarla mücadeleden geri tutan TKP’nin tutumu özellikle hatırlanmaya değer. Yine hatırlamak gerekir ki, bu oportünist tutum şu ya da bu liderin masum yanlışlarından doğmadı. Resmi komünist çizginin, Almanya’da faşizmin iktidara tırmanış süreci dahil pek çok tarihsel örnekte sergilediği üzere, bu oportünist ihanet politikası Stalinist bürokrasinin genel karakterinden türedi. Zaten birileri masumane yanlışlar yaptığı için oportünizme düşülmez, oportünist liderlikler kendi çıkarlarına göre teori icat ederek işçi hareketini yenilgiye sürüklerler. Nitekim Türkiye’de de TKP liderliği, faşist askeri diktatörlüğün kuruluşunu takiben, bu kez de kendi paçasını kurtarabilmek için cuntayla uzlaşma yolları arayacak ve devrimcilerin işkencelerden geçirildiği bir ortamda, “cunta içinde ılımlı kanatlar var” tarzında teorik kılıflar icat edecekti!

[4] Troçki, age, s.164

[5] Bonapartist rejimler parlamentoyu feshedebileceği gibi, sözde parlamenter bir işleyiş altında yürütmenin gücünü merkezileştirerek de var olabilir. Bu bakımdan parlamento ile örtülenmiş olağanüstü yönetim biçimi ancak bu tür Bonapartist rejimlerde görülebilir. Faşizm ise, zaten sermayenin karşı-devrimci çıplak diktatörlüğüdür. “Örtülü faşizm” gibi değerlendirmeler yanlıştır. Esasen bu tür yanlışlar, faşist diktatörlüklerin Bonapartist bir asker-polis devleti doğrultusunda çözülmüş olabileceğini kavrayamayan ya da faşizmin tırmandığı dönemde ortaya çıkabilecek olan sözde parlamenter işleyişi faşist iktidarla bir tutan siyasal yaklaşımların ürünüdür.

[6] Troçki, bu duruma tam denk düşen bir belirlemeyle, burjuvazinin Bonapartizme bazen de iç savaşın yeniden parlamasını önlemek üzere başvurabileceğini belirtmiştir. (age, s.349)

[7] Burada bir parantez açıp önemli bir hususun altını çizmek gerekiyor. Burjuvazinin yükselen bir işçi hareketini kontrol altına almak için, olağan parlamenter işleyişin çerçevesini daraltarak polisiye önlemleri arttırmasının rejimde yarattığı gericileşme ile, faşizmin çözülüş sürecinde karşımıza çıkabilecek sözde parlamentolu Bonapartist bir işleyişi veya bir asker-polis devleti biçimini birbirine karıştırmamak gerekir. Birinci durumda, burjuva rejimin henüz olağan işleyişi dahilinde ortaya çıkan spazmlar söz konusudur. İkinci durum ise, faşizmin çözülüş sürecinde karşımıza çıkabilecek olan olağanüstü yönetim biçimleridir.