Navigation

Endonezya’da 1965 Darbesi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

20. yüzyıl devrimci Marksist fikirleri doğrulayan önemli olaylarla geçti. Ne var ki bu fikirlerin doğrulanışı çoğunlukla tersinden gerçekleşti. Yani devrimci Marksizmin ortaya koyduğu açılımları tahrif edenler, işçi sınıfının yenilgilerini de hazırladılar. Bu yenilgiler, işçi sınıfını her seferinde, karşı-devrimci güçlerin gerçekleştirdiği katliamlarla ve o güne değin meşakkatli mücadelelerle elde edilmiş hakların kaybıyla karşı karşıya bıraktı. Alman, Çin devrimlerinde, İspanya iç savaşında, İtalya’da, Fransa’da, Şili’de, Nikaragua’da, Kamboçya’da, Türkiye’de ve daha pek çok yerde Marksizmin devrimci anlayışından uzak olan önderlikler, işçi sınıfına büyük bedeller ödettiler. Tarih bizlere devrimle oyun oynanmayacağını, bu meşum olaylarla defalarca gösterdi.

Devrimci Marksizmin sürekli devrim anlayışının yerine Stalinist bürokrasinin aşamalı devrim anlayışını koyanlar, Leninist parti örgütlenmesinin yerine onun tam zıttı anlayıştaki bürokratik Stalinist partileri geçirenler, bu büyük bedellerin birinci derecede sorumlularıydı. Milyonlarca devrimci işçinin katledilmesine yol açan bu olayların en trajiklerinden birisi de, Endonezya’da 1965 Ekiminde başlayan karşı-devrim sürecinde gerçekleşti.

1965 yılında Endonezya Komünist Partisi (PKI), üç buçuk milyon üyeye sahip bir partiydi. SSCB ve Çin Komünist Partilerinden sonra dünyadaki en fazla üyeye sahip komünist partisiydi. Fakat altı ay gibi bir sürede, CIA yönetiminde gerçekleştirilen bir provokasyonla başlayan süreçte, kayda değer hiçbir direniş gösteremeden tamamen çöktü. Endonezya’da, bir milyona yakın sayıda devrimci işçi, köylü ve komünist birkaç hafta içinde katledildi.

Karşı-devrime giden süreç

17. yüzyıldan itibaren Hollanda’nın sömürgesi olan Endonezya’da ilk kitlesel siyasal hareketler, 1911’de ortaya çıkan ve önderliğini Javalı tüccar burjuvaların yaptığı Serakat İslam’ın başını çektiği isyanlardı. Aynı yıllarda, bu ülkede bulunan fakat daha önce Avrupa’daki sınıf mücadelelerine katılmış olan Hollandalı işçiler de Endonezya Sosyal Demokrat Birlik (ISDV) örgütünü kurmuşlardı. Ancak o yıllarda üyelerinin çoğunun Hollandalı olması yüzünden ISDV büyümekte sıkıntı çekmiş, etkisi sınırlı olmuştu. Bu yüzden ISDV, işçileri ve yoksul köylüleri de kendisine çekerek kitleselleşen Serakat İslam hareketine yönelerek Endonezyalı ilk Marksist kadroları onun içinde oluşturmaya çalıştı. Ama onun gelişmesine en büyük katkı dışardan gelecekti.

1917’de Rus işçi sınıfını iktidara taşıyan Ekim Devrimi, tüm dünyada olduğu gibi Endonezya’da da büyük yankı uyandırmıştı. İlk işçi devletinin ortaya koyduğu uygulamaların yarattığı etkiyle Bolşevizme duyulan sempati, ISDV’ye yönelimi arttırdı. ISDV askerler içerisinde örgütlenerek kızıl muhafızlar diye adlandırdıkları 3 bin üyeli bir asker sovyeti bile oluşturmuştu. 1920 yılında ismini değiştirip Komintern’e üye olan ISDV, böylece Asya’daki ilk komünist partilerden biri oldu. 1924’te ise partinin ismi yeniden değiştirilerek Endonezya Komünist Partisi halini alacaktı.

PKI 1926-27’ye kadar olan dönemde, maruz kaldığı baskılara rağmen belirli bir gelişme kaydetti. Ancak 1926 sonlarında giriştiği Batı Java ve Batı Sumatra ayaklanmalarının bastırılması sonucu ezildi ve ciddi kayıplar verdi. Binlerce kişi öldürüldü, 13 bin kişi hapse atıldı. Böylece 1927’den itibaren Hollanda sömürgeciliğine karşı mücadelede artık burjuva liderler ön plana çıkmaya başladılar. PKI 40’lı yıllara kadar sahnede varlığı hissedilen bir güç olmaktan çıkacaktı. Bunda arada alınmış olan desantralizasyon (merkezi işleyişe son verilmesi) kararının da önemli bir rolü vardı.

Moskova’da sürgündeki PKI lideri Musso 1935’te Endonezya’ya döndüyse de kısa sürede ülkeyi terk etmek zorunda kalacaktı. SSCB’nin tüm dünyada yükselen devrimci hareketleri “halk cephesi” politikalarıyla tasfiyeye giriştiği bu dönemde PKI da sınıf işbirliği politikalarını hayata geçirmeye uğraşıyor ve hem Endonezya hem de Hollanda burjuvazisi ile işbirliğine yöneliyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında 1942 yılında Endonezya Japon işgaline uğradığında, PKI Endonezyalı işçilere Japon faşistlere karşı Hollandalı sömürgecilerle birlikte savaşmalarını telkin ediyordu. Ancak Hollandalı sömürgecilerden bunalmış halk bu çağrılara kulak asmayacaktı.

Nihayetinde, Hollandalı sömürgecilere karşı ülkenin bağımsızlığını ilan eden, Endonezya Milliyetçi Partisinin (PNI) lideri Sukarno oldu. Aslen bir mimar olan Sukarno, sömürgeci yönetime karşı verdiği mücadeleden ötürü hapis ve sürgün dönemlerinden geçmiş bir burjuva milliyetçisiydi ve 1927’de kurulan PNI’nın da kurucu başkanıydı. Sukarno ve yerli burjuvazi bu süreçte Hollandalı sömürgecilere karşı işgalci Japon kuvvetleriyle de işbirliği yapmışlardı. Ancak işin bağımsızlık noktasına varması yine de Japonların çok arzu ettikleri bir şey değildi. Buna razı olmak zorunda kalmışlardı. Bağımsızlık 17 Ağustos 1945’te ilan edilmişti edilmesine, ama Hollandalılar buna sessiz kalmayıp saldırıya geçmişlerdi. Endonezyalı işçi, köylü ve öğrencilerse bu saldırılara karşı zaman zaman silahlı ayaklanmalara varan bir direniş gösteriyorlardı. Avustralya’da sürgünde bulunan devrimciler de, 1945’ten itibaren Endonezya Bağımsızlık Komitesini kurarak Hollanda’ya karşı mücadeleye girişmişlerdi. Komite, Avustralyalı sendikacılarla da işbirliği halindeydi. Kısa bir süre zarfında pek çok ülkeden işçilerin desteğiyle yapılan boykotlar da mücadelenin yükselişine önemli bir ivme vermişti. Bu arada çok sayıda işçi ve köylü, devrimci bir güç olarak gördükleri PKI’ya katılıyordu. Ne var ki, ulaşılan güce rağmen, izlenen sınıf işbirlikçi politikalar neticesinde, mücadelenin bir işçi devrimine dönüşmesi engellendi ve devrim resmen satıldı. Sukarno önderliğindeki Endonezya burjuvazisi, böylece, işçi hareketini burjuva devrim yoluna kanalize etmeyi de başarmıştı.

Hollanda burjuvazisine tanınan inanılmaz ayrıcalıklar sonucunda, 1948 yılında burjuvalar anlaştılar ve Endonezya’nın bağımsızlığı sömürgeciler tarafından da tanındı. Hollandalılarla yapılan bu anlaşmayı imzalayan hükümet içinde, komünist parti üyesi olduğu bilinen ve bilinmeyen bakanlar ve başbakan da vardı. Bu arada anlaşmanın hemen sonrasında Musso tekrar ülkeye dönmüş ve politbüro yeniden örgütlenmişti. Yapılan anlaşmayla Hollandalılar tümüyle çekilmiyorlar, aksine Endonezya’nın önemli bir bölümü yine onlara kalıyordu. Diğer taraftan, Java’daki şeker fabrikalarının yarısı, Endonezya’daki kauçuğun yüzde 75’i, kahvenin yüzde 65’i, çayın yüzde 95’i ve Sumatra petrolünün kontrolü Hollandalılara kalıyordu. ABD’nin dayattığı bu anlaşmayla ayrıca Hollanda bölgesindeki KP’ye bağlı silahlı birimlerin de tasfiye edilip yerine Sukarno ve generallerine bağlı birimlerin oluşturulmasının koşulları yaratılmış oluyordu. Ama yine de yeni yeni kurulmakta olan Endonezya devlet aygıtı içinde birçok KP üyesi ve taraftarının yer almasına mani olunamamıştı. Bu nedenle ABD Sukarno ile yaptığı gizli bir toplantıda yardım karşılığında ondan devlette temizlik yapmasını istedi. Bundan iki ay sonra Java’da gerilla birimlerinin tasfiye edilmesini kabul etmeyen KP’li subaylar katledildiler. Buna tepki olarak gerçekleşen büyük isyan da kanla bastırıldı. Binlerce KP üyesi öldürüldü, 36 bini tutuklandı ve Musso’nun da dahil olduğu 12 önemli komünist lider katledildi.

Bundan cesaret alan Hollandalılar da fırsatı değerlendirme niyetiyle saldırıya geçtiler ve Sukarno teslim oldu. Ama patlak veren çok yaygın direniş sonucu Hollandalılar altı ayda geri çekilmek zorunda kaldılar. Ancak Hollandalıların açık yenilgisine rağmen, Sukarno önderliğindeki Endonezya burjuvazisi, borçları devralmayı ve Hollanda yatırımlarına dokunmamayı kabul etti. Bu arada PKI ise Sukarno’ya “işçilerin ve köylülerin ortak ulusal çıkarını” savunduğu için destek veriyordu.

PKI’ya 1948’de ağır darbe vurulduysa da parti yasaklanmamıştı. Politbüronun iki önemli lideri (Aidit ve Lukman) Çin’e kaçtılar. Partinin yeniden inşası 1949’da başladı ve Aidit’in 1951’de liderliğe gelmesiyle birlikte parti hızlı bir büyüme sürecine girdi. Bunda bağımsızlığın halk kitlelerinin durumunda fazla bir değişiklik yaratmamasının doğurduğu geniş bir hoşnutsuzluk ve PKI’nın bu dönemde gelişen grevler ve diğer mücadelelere önderlik etmede başarılı olmasının rolü vardı. Ancak parti Sukarno rejimini sadık biçimde destekleme politikasını sürdürmekten yine de vazgeçmemişti. Sukarno’yla ittifak aynı zamanda devlet içinde kadrolaşma konusunda önemli adımlar atılmasını da beraberinde getiriyordu. PKI’nın üye sayısı 50’li yıllarda 1,5 milyona yükseldi. 60’ların başlarında partinin kontrol ettiği sendikalar, gençlik ve kadın örgütleri ile birlikte, genel destekleyici kitlesi 10 milyonu fazlasıyla geçiyordu. Bu arada parti Sukarno’nun “Güdümlü Demokrasi” programını da desteklediğini açıklamış ve 1955 seçimlerinde de yüzde 16 oy almıştı.

Sukarno’nun 1960’da açıkladığı, NASAKOM olarak adlandırdığı ve “milliyetçilik, din ve komünizmi” esas aldığını söylediği ulusal birlik politikası, sınıflar arası barış mavallarını propaganda ediyordu. Daha sonraki yıllarda Nasır’dan Chavez’e kadar daha pek çok burjuva politikacının ağzından benzerlerini dinleyeceğimiz bu mavallar, sol söylemlerle işçi ve yoksul köylü kitleleri oyalamaktan başka bir şeye hizmet etmiyordu. Ama hâlâ pek çok yerde devam ettiğini gördüğümüz gibi kimi sosyalist hareketleri ve liderleri peşine takmayı beceriyordu. Aslında bu durum SSCB ve Çin’in dış politikalarının gereği olarak PKI’ya dayatılan ve PKI’nın üst yönetimindeki bürokratların sınıf işbirliğine dayanan oportünizmlerine uygun politikalar yüzünden hayat bulabiliyordu. SSCB ve Çin’in Stalinist bürokrasileri Sukarno ve rejimine bu dönem boyunca tam destek verdiler. Örneğin Kruşçev, Cakarta’yı ziyaret ettiğinde, Sukarno’ya karşılaşacağı bütün durumlarda yardım sözü verdi. Endonezya bütçesinin %75’inin silahlanmaya ayrıldığı 1960-65 yılları arasında SSCB’den bolca silah alındı. Kremlin’in Endonezya’nın egemenlerine verdiği bu silahların namluları zamanı geldiğinde Endonezya’daki komünistlere dönecekti.

1965’e gelindiğinde PKI 3,5 milyon üyesi, 10 milyondan fazla taraftarı olan dev bir parti haline gelmişti. Sınıf uzlaşmacılığı tescilli de olsa, SSCB ve Çin’le yakın ilişkiler içindeki bir partinin böylesine büyümesi, sadece ulusal değil uluslararası burjuvaziyi de oldukça kaygılandırmaya başlamıştı. Vietnam’ın zaten tehlikede olduğu bir sırada Endonezya’yı da kaybetmek, ABD emperyalizmi için tüm Güneydoğu Asya’yı kaybetmek ve hatta Hindistan’ın da tehlikeye girmesi anlamına geliyordu. Bu nedenle CIA, sonradan ortaya çıkan bilgilerden de anlaşıldığı üzere, en az iki yıl süren karmaşık ve detaylı bir darbe hazırlığı sürecine girdi.

30 Eylül 1965’te bir grup orta düzey subay, genelkurmay başkanını ve 5 üst düzey generali tutuklayıp öldürdü ve ardından “Devrimci Konsey”in kurulduğunu ilan etti. Nedense bu sözde darbeyi yürüten ekip o sıralar Stratejik Yedek Kuvvetler komutanı general Suharto’ya hiç dokunmamıştı! Tabii bu, komünistler darbe yapıyor süsü vermek üzere kurgulanmış bir düzmeceydi. Komünistler darbe yapıyor diyerek bir kahraman gibi sahneye çıkan Suharto da her nasılsa tek bir kurşun atılmadan asileri 24 saat içinde engelliyordu. Sukarno’ya dokunmayan Suharto, ondan aldığı geniş yetkiyle haftalarca sürecek bir komünist katliamını başlattı. Bir darbe ihtimalinden tümüyle habersiz olmayan PKI, Sukarno’nun yerinde duruyor olması nedeniyle tam anlamıyla felç edici bir şaşkınlığa sürüklenmişti. Sukarno’ya bağlanan ümitlerin acı sonucuydu bu.

Partinin yayın organında, ortada bir yanlış anlamanın olduğu söylenerek, bütün parti birimlerine, kitle örgütlerine ve taraftarlara başkan Sukarno’nun emirlerine uyulması ve ordu güçlerine yardım edilmesi talimatı verilmişti. Kremlin ortaya çıkan durumdan PKI içindeki “maceracı” unsurları sorumlu tutuyor ve Endonezya devriminin selameti için Sukarno’nun NASAKOM politikası etrafında ulusal birlik oluşturulması gerektiğini söylüyordu. 12 Ekim 1965 tarihinde Brejnev, Sukarno’ya özel bir mesaj göndererek, sağlığının iyi olmasından duydukları memnuniyeti belirtip düzensizliğin bir an önce ortadan kalkmasını temenni ediyordu. Oysa Endonezyalı komünistlerin sağlıkları Sukarno’nunki kadar iyi değildi. Ancak onları arayıp soran yoktu.

18 Ekimde radyodan okunan bir bildiriyle Endonezya Komünist Partisinin feshedildiği açıklandı. Bunu takip eden dört ay içerisinde CIA destekli ölüm tugayları, PKI militanlarına ve sempatizanlarına yönelik korkunç bir sürek avı başlattılar ve ele geçirdikleri herkesi acımasızca katlettiler. Katliamı icra edenler arasında İslamcı örgütler de bulunuyordu. Tarihin gördüğü en acımasız katliamlardan biri olan bu kıyımın bilançosu 1 milyona yakın ölüydü! Dönemin Time dergisi şu haberleri geçiyordu:

“Katliam o denli büyük ölçekte ki, nemli havanın çürüyen bedenlerin kokuşmasını arttırdığı kuzey Sumatra’da cesetlerin ortadan kaldırılması ciddi bir sağlık sorunu yaratmaktadır. Bu bölgelerden geçenler, derelerin ve akarsuların tam anlamıyla cesetlerle dolduğunu söylüyorlar. Nehir ulaşımı ciddi olarak sekteye uğramış durumda.”

1966 yılına gelindiğinde artık devletin zirvesindeki üçlü Sukarno, Suharto ve Abdul Haris Nasution idi. Politik olarak iyice zayıflayan Sukarno’ya karşı muhalefeti ile General Suharto yükseliyordu. Suharto kısa zamanda Sukarno’yu siyasi olarak etkisiz hale getirdi ve ardından 1968 yılında yapılan seçimle resmen devletin başına geçti.

* * *

Endonezya işçi sınıfı ve devrimcilerinin aldığı bu ağır darbe, burjuvazinin egemenliğini pekiştirmiş ve böylelikle Endonezya, emperyalist-kapitalist sistemin sağlam bir parçası haline getirilmiştir. Böylesine güçlü bir geçmişe sahip komünist hareket ise Endonezya’da hâlâ belini doğrultamamıştır. 1965 yılında Endonezya’da komünistler, devrimci işçiler ve köylüler, SSCB ve Çin bürokrasisinin ve onların kuklası olmuş PKI yönetiminin marifetiyle yalnızca trajik bir katliama maruz kalmadılar. Dünya komünist hareketi, SBKP ve ÇKP tarafından, bu katliamı yeterli açıklıkta tartışmaktan ve değerlendirmekten de alıkonuldu. Komünist partilerin burjuva iktidarları desteklemek zorunda bırakılmalarının ve ardından burjuvazinin kendini yeterince güçlü hissettiğinde karşı-devrimin kanlı elleriyle devrimci işçi sınıfını boğazlamasının hesabını kimse vermedi. Gerçi bugün bunun sorumluluğunu taşıyan devletlerin ve partilerin yerinde yeller esiyor. Ancak bu değerlendirmeler, işçi sınıfının iktidarı için mücadele eden komünistler açısından önemini koruyor. Çünkü dünyanın çeşitli bölgelerinde sol söylemli burjuva liderlerin peşine takılan sosyalistler bugün dahi çoğunlukta.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:31, Ekim 2007