Navigation

11. Yılında 19 Aralık Katliamı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

19 Aralık 2000 tarihi, Türkiye burjuvazisinin en kanlı katliamlarından birine işaret ediyor. Devlet, o tarihte 20 cezaevine birden saldırı düzenlemiş, siyasi tutsakların saldırılara direnmesi üzerine operasyon günlerce sürdürülmüş, dört duvar arasına hapsedilen devrimcilerin üstüne kurşunlar, kimyasal gazlar, bombalar yağdırılmıştı. Saldırıda 30 siyasi tutsak katledilmiş, sağ kalanlarsa F tipi cezaevlerine nakledilmişti.

Operasyonun gerçekleştiği tarihte devrimci tutsakların olduğu tüm cezaevlerinde açlık grevleri ve ölüm oruçları devam ediyordu. F tipi cezaevlerine girmemek için başlatılan ölüm orucu 60. günündeydi. Medya, haftalar öncesinden “ölüm orucundaki mahkûmların kendi iradeleri dışında, örgüt zoruyla ölüme gittiği” haberlerini yapıyordu. F tipi cezaevlerindeki hücreler koğuşlardan çok daha konforluydu! F Tipi hücrelerde mahkûmlar kendileriyle baş başa kalacak, böylece örgüt otoritesi silinecekti. Silinen örgüt otoritesi yerine kişilerin kendi iradesi geçecek, ölüm oruçları sonlanacaktı. Operasyondan önce yürütülen bu yalan kampanyası ile artık katliamın zemini hazırlanmıştı.

Operasyon Aralığın 18’ini 19’una bağlayan gece sabaha karşı başlatıldı. Devrimci tutsakların çoğunun uykuda olduğu bir saatte başlayan saldırı, bazı cezaevlerinde tam 4 gün sürecekti. Saldırıda kullanılan ateşli silahlar masaları, duvarları bile deliyor, içine girdikleri vücutların kemiklerini parçalıyordu. Bombalar bir kez koğuşun içine atıldı mı onları geri atmak mümkün olmuyordu. Gazlar, vücutları öyle yakıyordu ki uzuvlar pelte gibi vücuttan kopuyordu. Bu silahların hiçbirinin ordu envanterinde olmadığı, sadece özel harekât birimlerinde bulunduğu operasyondan yıllar sonra ortaya çıkacaktı.

Haftalar boyunca televizyonlarda sürekli döndürülen şiddet dolu operasyon görüntüleri ile toplum korkutuldu, sindirildi. Devrimci insanlarsa topluma bir çeşit beyni yıkanmış vahşi ya da mazoşist gibi gösterildi. Mahkûmların durduk yere kendilerini yaktıkları, birbirlerine ve askerlere silahla saldırdıkları ve iki askeri öldürdükleri iddia edildi.

19 Aralık katliamının ardından devlet, devrimcileri, örgütlü durabildikleri koğuş sisteminden çıkartıp F tipi cezaevlerine hapsetti. Orada onları yalnızlaştırmayı ve devrimci kimliklerinden koparmayı amaçlıyordu. Devrimcileri birbirinden yalıtmak ve toplumla devrimciler arasındaki mesafeyi derinleştirmek isteyen devletin saldırısına karşı, ölüm orucu yeni ekiplerle devam etti. Katliamdan önce ölüm orucunu sürdüren tutsakların sayısı 259 iken, katliamdan sonra bu sayı 357’ye çıkacaktı.

Dalga geçercesine “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen bu katliamda ölenlerin sayısı 32 idi ama dönemin başbakanı Bülent Ecevit, operasyonu başarılı bulduğunu söyleyerek katilleri kutlayacaktı.

Planlayanlar, bu operasyonda ölü sayısının 200 civarında olacağını tahmin ediyorlardı. Katliamcılar, dört duvar arasında tutsak edilmiş insanların direnişi karşısında “tereddütsüz, misliyle mukabelede bulunulacak, zor ve şiddet kullanılacak” şeklinde planlar yapmıştı. “Misliyle mukabelede bulunulacak!..” Tutsakların çıplak ellerinin ve yüreklerinin öfkesine karşılık devletin “misliyle” kurşunu, gazı, bombası!

Operasyonun üstünden tam 11 yıl geçti. 11 yıl boyunca 38’i er olmak üzere 39 asker, katliamın sorumlusu olmakla yargılandı. Yargılamanın yapıldığı mahkeme, gerekli “makamlardan” operasyonun planını ve tutanaklarını istedi. Ancak tutanaklar çarpıtmalarla doluydu, planlarsa nedense kayıptı, bulunamıyordu. Aradan 11 yıl geçtikten sonra Jandarma planı buluverdi. Arşiv tasnifi yapan Jandarma, nasıl olmuşsa, planı “olması gerekenin dışında bir yerde” buluvermişti. Böylece yıllardır karartılmaya çalışılan gerçeklerin bir kısmı açığa çıkmış oldu.

Gerçeklerin geri kalan kısmıysa, operasyona katılan askerlerin ifadeleriyle ortaya çıktı. Askerler diri diri yakılan kadın tutsakları, kullanılan yoğun gazdan zehirlenip ölen güvercinleri, yanan koğuşlarda bulunan tutsaklara “yangından kurtulmak için ıslak battaniye” diye benzine batırılmış battaniyeler atıldığını anlatacaklardı yıllar sonra.

Jandarma Genel Komutanlığı, planları yıllar sonra bulunan ve asıl adının “Tufan Operasyonu” olduğu ortaya çıkan katliam için tam bir yıl askeri hazırlık yapmıştı. Operasyon planının somut olarak kâğıda dökülmesi emri ise 11 Ekim 2000 tarihinde verilmişti. Oysa o tarihte devlet, ölüm oruçlarının sonlandırılması için cezaevindekilerle görüştüğünü ama örgütlerin çözüme yanaşmadığını ve başka çaresi kalmadığı için “mahkûmları hayata döndürmeye karar verdiğini” anlatıyordu. Ecevit, ölüm oruçlarının bitirilmesi için F tiplerine nakillerin ertelenebileceğini açıklıyordu. Bu açıklamaların yalan olduğu kısa zamanda ortaya çıkacaktı. Ölüm orucuna yatan 127 devrimci tutsak yaşamını yitirirken, dışarıda operasyonu protesto etmek isteyenler gözaltına alınacak, tutuklanacak, işkence görecekti. Böylece devlet otoritesi hem içeride hem de dışarıda tesis edilecekti!

O tarihten bu yana sorumlular yargılanmadı. Cezaevleri dolup taşmaya devam ediyor. Binlerce devrimci ve Kürt cezaevlerine dolduruluyor, çürütülmek isteniyor. Yeni cezaevleri inşa ediliyor. Yeni katliamların hazırlıkları yapılıyor. Kapitalist dünyanın parlayan yıldızı Türkiye’nin ceberut devlet geleneği, korkak ve katliamcı burjuvazisi can yakmaya, can almaya devam ediyor. Katliamın sorumluları değil, katledilenler hapsediliyor. Bu düzenin yıkılması için mücadele verenler, başka bir dünya istedikleri için, kendilerine yapılanların hesabını sormak istedikleri için, baskıya, zulme uğruyor.

Tarih sınıfların savaşına şahit olduğu müddetçe, ezenlerin zulmüne ve ezilenlerin isyanına da şahit olacaktır. Kapitalist sistemin egemenleri, isyanları bastırmak için ezilenlerin kanlarını dökmeye devam edecektir. Kapitalist sistem altında yalnızca örgütlü insanlar toplumsal hafızaya sahiptir ve egemenlerin kıyıcılığını asla unutmazlar, unutturmazlar. Katliamların, kırımların hesabını yalnızca örgütlü mücadele veren kitleler sorabilir. İşte, egemenlerin toplumsal hafızayı silmek için bu denli çabalamaları, devrimci örgütlere saldırmaları bundandır: Örgütlü güçler işçi sınıfı kitlelerinin hafızasıdır. Bundandır ki, dünya egemenlerinin hafızasında kâbuslarla yer etmiş hesaplaşmalar, dünya işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin hafızasında da yer etmiştir.

Paris’teki Bastille Kalesi 200 yıldan fazla bir süre, siyasi tutsakların hapsedildiği ve korkunç işkencelerden geçirildiği bir zindan olarak kaldı. Bastille Zindanı bir işçi mahallesine bakıyordu. Saint Antoine mahallesindeki işçiler ve Fransa’nın tüm işçileri, yoksulları kendilerini ezenlere karşı öfke duyuyordu. Bir canavar gibi karşılarına dikilen bu zindan onları ezenlerin bir simgesiydi. Bu zindan onların dostlarını, ailelerini ellerinden almıştı. Bu nedenle 1789’da devrim patlak verdiğinde ilk yaptıkları şey kaleyi kuşatmak, tüm mahkûmları özgürleştirmek oldu. Bu olay Fransız halkının hafızasında öylesine yer etti ki, Bastille’in boşaltıldığı 14 Temmuz günü her yıl bayram gibi kutlanır. Üstelik Parisli emekçilerin eyleminin yarattığı sevinç Fransa dışına da taşmış ve o günden sonra Bastille bir simge haline gelmiştir.

Aynı şekilde, Rus işçi sınıfı, 1917 Şubatında devrim için ayağa kalktığında ilk iş olarak zindanların kapılarını açarak devrimci işçileri, komünistleri özgür kılmışlardır. Saltanatı yıkılan Çarlık, zindanlardaki devrimcileri giderayak yok etmeye niyetlenmiş ama başarılı olamamıştır. İşçi kitleleri tutsak kardeşlerine, önderlerine yardım elini uzatmış, Peter ve Paul Kalesindeki devrimci tutsaklar mücadeleyi güçlendirmek üzere özgürleştirilmiştir. Peter ve Paul Kalesinden işçi kardeşleri tarafından kurtarılan tutsaklar Şubat devriminin Ekim Devrimine taşınmasında büyük rol oynayacaklardı.

Yaşadığımız topraklarda gerçekleşmiş şanlı 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi de işçi kitlelerinin tutsak edilmiş sınıf kardeşlerine sahip çıkmasının en güzel örneklerinden birini ortaya çıkarmıştır. Devletin kolluk güçleri, sel olup fabrikalarından akan işçilere saldırmış ve işçilerden bazılarını gözaltına almıştır. Arkadaşlarının gözaltına alındığı haberi ulaşır ulaşmaz kitleler derhal Eyüp Karakolu’na doğru yürüyüşe geçerler. Karakolu kuşatan öfkeli işçi kitleleri, arkadaşlarını polisin elinden kurtarırlar.

Bu örneklerden çıkarılacak dersler aslında son derece basittir. “Cezaevlerindeki tecrit ve baskılar gerçekte dışarıdan bağımsız değildir, aksine dışarıda toplum üzerine bindirilen baskıların bir uzantısıdır. Bu anlamda içerisi ve dışarısı birdir. Zaten tam da bu nedenle son tahlilde içerinin kaderi dışarıdaki mücadelelere bağlıdır. Bu saldırıları bertaraf edebilmenin tarihsel olarak kanıtlanmış tek tutarlı yolu düzene karşı devrimci bir mücadele yürütmek ve geniş işçi-emekçi kitleleri bu çizgiye kazanmaktır. Genel için doğru olan, cezaevleri sorunu için de doğrudur. Başta belirttiğimiz gibi geçmişte Bastille’leri, Peter-Paul’leri fetheden devrimci kitleler elbet bir gün F-tipi benzeri tecrit yuvalarını da yerle bir edeceklerdir.”[1]



[1]Levent Toprak, Cezaevleri ve Sınıf Mücadelesi, Marksist Tutum, Şubat 2007