Navigation

“Hayata Dönüş” Katliamını Unutmadık

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Devrimci tutsakları F tipi cezaevlerine taşımak, yalıtmak ve kimliksizleştirmek üzere gerçekleştirilen “Hayata Dönüş” operasyonunun üzerinden 10 yıl geçti. Adı dalga geçercesine konulmuş olan bu operasyonun eş zamanlı olarak yapıldığı 20 cezaevinde, 3 günün sonunda 28 tutsak katledilmiş, yüzlercesi yaralanmıştı. Ölen ve yaralananların derilerinde kimyasal içeriği “bilinmeyen” bir maddenin neden olduğu derin yanıklar oluşmuştu. Operasyondan sonra hayatta kalabilenler, F tiplerinde şartların düzeltilmesi talebiyle ölüm oruçlarına devam etmiş ve 122 devrimci tutsak daha hayatını kaybetmişti.

Operasyondan sonra katliam ortakları olan hükümet ve ordu yetkilileri, bir yıldır hazırlık yaptıklarını ikrar ettiler. Kendini “demokrat” diye pazarlayan Ecevit, operasyondan sonra “teröristleri kendi terörlerinden kurtarıyoruz” diyerek katliamı savunmuştu. Burjuva medya da aynı şekilde, başından beri yalan haberlerle davetiye çıkardığı bu katliamı binbir yalanla bezeyip aklamaya çalışmıştı.

Katliam tarihinden önce devlet ile F tipi cezaevi uygulamasına karşı açlık grevleri ve ölüm orucu gerçekleştiren tutuklular arasında görüşmeler devam ediyordu. Devlet, özellikle devrimci tutsakları daha fazla denetim altında tutabilmek ve bilinçlerini teslim alabilmek için hapishaneleri F tipine dönüştürmenin hazırlıklarını büyük ölçüde tamamlamıştı. Tutsaklarsa yıllarca hapishane koşullarında verdikleri mücadeleyle elde ettikleri hakların gasp edilmesine karşı çıkıyorladı. Tutsakların nasıl taşınacağı, odaların kaç kişilik olacağı, büyüklüğü ve havalandırmaların nasıl kullanılacağı gibi hususlarda görüşmeler devam ediyordu. Hatta kamuoyunda bu görüşmelerde tarafların uzlaşacağına dair olumlu bir izlenim bile yaratılmışı. Aydınların da katıldığı görüşmelerin olumlu bir havada devam ettiği izlenimi yaratıldığı sırada, tutsakları “hayata döndürme” emri verildi. Geçtiğimiz günlerde dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, operasyon kararının MGK’da alındığını açıkladı.

O dönem TBMM’de oluşturulan İnsan Hakları Komisyonunda görüşmeleri yürüten Bekâroğlu, katıldığı bir televizyon programında, dönemin cezaevleri genel müdürü Ali Suat Ertosun’la katliam günü öncesi aralarında geçen bir konuşmayı şöyle aktarıyor: “«Başbakan, Adalet Bakanı, Başbakan Yardımcıları bu işi çözmek istiyor. Lütfen kolaylaştırın.» Bize gülüyordu ve «bakmayın siyaset böyle şeyler yapar, biz de işimizi biliriz» diyordu. «Devletten söz ediyorum» dedim; «yav işte...» karşılığını aldım.” Ertosun şimdilerde CHP’nin ve sol Kemalistlerin ilericilik adına sahiplendiği HSYK üyesidir.

Katliam sırasında vücudunun yüzde 40’ı yandığı halde hayatta kalabilen Hacer Arıkan, operasyonun görüşmeler henüz devam ederken başladığını şöyle dile getiriyor: “İkinci katta yatakhanedeydik. Artık iyice nefes alamaz hale geldik. Bilincimiz kapandı. Gidebileceğimiz iki yer vardı. Yemekhane ve havalandırma. Çıktığımız anda içeriye bir madde bırakıldı. Önce çıkış noktamızda yatak yakıldı ve tavandan bir hortumla içeriye bir madde bırakıldı. Ben halen o madde neydi, hangi maddeyle yandım bilmiyorum.” Fosfor olduğu tahmin edilen bu madde yüzünden tıpkı diğer tutsaklar gibi yüzü ve bedeni eriyerek yanan Arıkan, operasyonun adının “Hayata Dönüş” olduğunu 3 ay sonra, Cerrahpaşa Hastanesinden ayrıldığında öğrenmiş.

Katliamdan hemen sonra sağ kalanların bir bölümü, bazısı bitmemiş olan F tipi cezaevlerine alelacele nakledildiler. Nakil sırasında tutuklulara yapılan işkenceler yeni “tabutluklarda” da devam etti. 19 Aralık öncesi TV ve gazetelerde, yeni “oda”ların ne kadar konforlu olduğunu gösteren görüntülerin bir aldatmacadan ibaret olduğu da ortaya çıkmış oldu.

Cezaevlerine yönelik operasyon aslında 1996’da tasarlanmış, ancak o dönemde gerçekleştirilen ölüm oruçları sırasında 12 devrimcinin ölümünün ardından dönemin başbakanı Erbakan’ın talepleri kabul etmesi ve ölüm oruçlarının son bulması nedeniyle gerçekleştirilememişti. Nitekim 1996’daki ölüm oruçlarında devrimci tutsaklarla devlet arasında “arabuluculuk” yapan heyette yer alan Zülfü Livaneli, ölüm oruçlarının son bulmasının ve tutsakların hastaneye kaldırılmasının ardından, İstanbul Başsavcısı Ferzan Çitici’nin kendisinin kulağına eğilerek şunu fısıldadığını belirtiyor: “Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü aradı. «Biz ne güzel operasyon hazırlamıştık. Her şeyi berbat ettiniz» diye çıkıştı bana.”

Livaneli 2000’deki ölüm oruçlarında da arabulucu heyetin içindeydi. Ancak bu kez MGK kesin karar almıştı ve sözde solcu Ecevit’i insanlığa davet eden tüm girişimler boşa çıkmıştı. Ve Livaneli’nin sözleriyle, “«dinci Erbakan» genç ölümlere yol açmamış ama «solcu-şair Ecevit» katliam emri vermiş”ti! (Zülfü Livaneli, Vatan, 27/11/2010)

Katliamın ardından açılan soruşturmada, katliamda bulunan ve sorumluluğu olduğu söylenen askerlere dair Genelkurmay’dan istenen bilgiler tam 10 yıl sonra gelirken ve dava hâlâ devam ederken, yaşanan ölüm ve yaralanmalara ait raporları yazılarında konu eden gazeteciler için adalet çok hızlı tecelli etti! Birçok gazeteci hakkında yazılarının daha mürekkebi dahi kurumadan davalar açıldı.

Uzun bir sürecin ardından görülmeye başlayan davada, katliamın sorumlusu olarak Genelkurmay’ın belirttiği 39 er gösteriliyor. Davaya Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın hapishanelerde ortaya çıkan zararın bu erlerden tazmin edilmesi talebiyle dahil olmak istemesiyse başka bir garabettir.

19 Aralık 2000’den bu yana F tiplerinde değişen bir şey yok. Operasyonun ardından, koşulların düzeltilmesi, havalandırma sürelerinin uzatılması, ortak alanların artırılması gibi taleplerle, devrimci tutsaklar eylemlerine devam ettiler. 122 devrimci daha ölüm orucunda yaşamını yitirdi, fakat koşulların düzeltilmesi için hiçbir adım atılmadı. Bunun üzerine tutuklulara destek olmak için ölüm orucuna başlayan Avukat Behiç Aşçı, eyleminin 293. gününde sorunun çözümüne dair söz alınca eylemine ara verdi. Aradan geçen zamana rağmen verilen sözler yerine getirilmiş değil.

Egemenliğini emekçilerin üzerinde uyguladığı baskıyla sürdürmeye çalışan burjuvazi, kitleleri uyandırabilecek ve mücadeleye sevk edebilecek devrimcileri en büyük düşmanı olarak görür. Devrimci mücadelenin önünü kesmek, sömürü düzenini devam ettirebilmek için kendi yasalarını bile gözardı eder. İşlediği suçlar gün yüzüne çıktığında, günahını seçtiği birkaç kişiye yıkarak kendini aklamaya çalışır. 19 Aralık davasında yaptığı da bundan farklı değildir. Ama kapitalizm işlediği suçların hesabını bir gün örgütlü işçi sınıfına vermekten kurtulamayacak.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 69, Aralık 2010