Navigation

Dersim Katliamı ve Kemalizm

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Son dönemde AKP eliyle yürütülmeye çalışılan “açılım” sürecinin hesapta olmayan bir yan ürünü de, 1937-38 Dersim katliamının (genel bir gündem konusu oluşturabilme anlamında) gün yüzüne çıkması ve geniş kitlelerin gündemine girmesi oldu.

Mecliste Kürt sorunu “açılım” adı altında ilk kez tartışılırken, CHP sözcüsü Onur Öymen hükümetin benimsediği “analar ağlamasın” söylemini etkisizleştirmek maksadıyla 1937-38 Dersim katliamını pervasızca savundu. Ve Öymen, açık bir imayla aynı yöntemleri Kürt sorununun bugünkü çözümü için de örnek gösterince bir skandal patlak verdi. CHP’li Kemalistlerin şaşkın bakışları altında konu birden ülke gündemine oturdu ve başta Kürt Aleviler olmak üzere dört bir yönden geniş bir protesto dalgası yükseldi. CHP’liler şaşkındı, çünkü 90 yıldır sürdürülen siyaseti savunmuşlardı! Ne vardı bunda? Baskıya uğrayan ve ulusal/demokratik haklarını talep eden, talepleri daha da büyük baskıyla cevap bulan ezilen topluluklar baştan beri bu tür katliamlara uğratılmışlardı, ama rejim bu barbarca suçlarından dolayı hiçbir zaman suçlu sandalyesine oturtulmamıştı.

Sonunda Kemalist rejim tarihinin en kanlı, acımasız ve karanlık sayfalarından biri tekrar açılmış ve kravatlı monşer CHP’nin tarihi kimliği bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu. İnsanların uçurumlardan atıldığı, ya da daha acısı, kendilerinin böyle yapmayı yeğ gördüğü, mağaralarda zehirli gazlarla bombalandığı, kadın-çocuk-yaşlı tanımayan ayrımsız bir şiddetin uygulandığı, kundaktaki bebeklerin bile süngülendiği, derelerin cesetlerle dolup taştığı, kanın dereler olup aktığı, idam etmek için yaşlıların yaşlarının küçültüldüğü, çocukların yaşının büyütüldüğü, cesetlerin bile yakılarak yok edildiği, idam edilen Seyit Rıza gibi liderlerin mezar yerlerinin bile saklandığı korkunç bir katliam böylece savunuluyordu. Öymen’in konuşmasına yansıyan bu faşizan tutumu protesto eden Dersimliler, onu Hitler’e benzeten dövizlerle işin özünü mükemmel biçimde ortaya koydular.

Dersim katliamı

Tabii statükocu Kemalist güçler kısa bir abandone durumundan sonra hemen hasarı gidermek ya da asgariye indirebilmek için dört bir koldan çalışmaya başladılar. Başta CHP olmak üzere bir kısmı, güçlü biçimde varlığı ortaya çıkmış olan katliamı bildik bir riyakârlık ve söylemle inkâr etmeye yeltenmeyip, sadece “aman eski yaralar kaşınmasın, açılmasın” vurgusuyla konuyu geçiştirmeye çalıştı. Bu tutum aslında ilk günlerde bu tayfanın genel tutumuydu denilebilir. Ancak ilerleyen günlerde gardını toplayan bu statükocu şovenizm cenahından, aşındırma ve karşı saldırı hamleleri anlamına gelen argümanlar yükselmeye başladı. Onlara göre Dersim’deki sorun Kürtlük ya da Alevilikle değil, “feodalizmle”, ağalık/şeyhlik/aşiret düzeniyle, cumhuriyet rejiminin “uygarlaştırma atılımına” direnişle ilgiliydi.

Oysa Dersim, daha öncesinde Osmanlı (ve İran) imparatorluğu tarafından gevşek biçimde sömürgeleştirilmiş ve daha sonra çözülüş sürecinin kaosu içinde serbestiyeti daha da artmış olan Kürdistan coğrafyasının, cumhuriyet rejimi tarafından yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde son halkayı oluşturuyordu. Bu sürecin temel bir yönü ise asimile etme, yani Türkleştirmedir. Dolayısıyla Dersim sorununun özü de, yörenin Alevi Kürt halkının bu yeniden sömürgeleştirilme ve Türkleştirme sürecine karşı ulusal öz taşıyan bir direnişi ve direnişin ezilmesidir. Sorunun bunun dışındaki tüm formülasyonları, iyi niyetli hallerde bir yanılgı ve kavrayışsızlık, diğer hallerde ise açıktan ya da örtülü biçimde saptırmacadır, aldatmacadır.

Dalgalı bir seyir izlese de, yüzyıllar boyunca Osmanlı ve İran gibi büyük devletlere bağlı emirlikler biçiminde, özerk varlık sürdürmüş bir ezilen halkın, yirminci yüzyıla gelindiğinde, dünyanın birçok bölgesinde ve halkında olduğu gibi, bağımsızlık ve özgürlük taleplerini yükseltmesinden ya da özerkliğini yeni şartlarda korumayı istemesinden daha doğal ve meşru ne olabilirdi? Bugünden geriye bakan herkes, şayet sadece dürüst ve demokratsa, bu temel ilkeyi namusluca kabul etmelidir. Oysa bıraktık demokratlığı, kendine sosyalist diyenler arasında bile yaygın biçimde kendini ezen ulus devletiyle ve hatta onun tarihsel önceli olan sömürge imparatorluğuyla özdeşleştirme tutumunu görüyoruz. Bu tutumun ifadesi olarak, Osmanlı ve TC’ye karşı isyan eden ezilen halkların hareketine sürekli olarak kulp takılmış, meşruiyetleri ısrarla tanınmamıştır. Bunun “ilericilik” adına yapılması ise ancak bir utanç konusu olabilir.

Düzenin Kemalist sözcülerine göre, yeni rejim bölge halkının geri kalmasını istemiyor, bunun için bölgeye medeniyet vasıtalarını götürmek istiyor, bölgedeki “feodalizmi” ortadan kaldırmak istiyordu. Ve Dersim bölgesindeki aşiret reisleri de bu uygarlaşma onların çıkarlarını zedelediği için halkı yeni rejime karşı kışkırtıyorlardı! Bu şablona uygun hikâyeye göre de, devletin askeri harekâtı, bölgeye uygarlık götürmek maksadıyla yapılan bir köprünün bu asi aşiretler tarafından yıkılması üzerine başlatılmıştır. Kemalizmin soruna ilişkin açıklaması ve hikâyesi özetle budur.

Oysa yoksul Dersim halkının ne yolla ne köprüyle ne eğitimle ne de gerçekten onların yaşam koşullarını iyileştirecek medeniyetin diğer ürünleriyle bir sorunu vardı. Onların medeniyet getirici yol ve köprülere değil, devletin silahlı zor aygıtlarını bölgede tesis etmek ve bölgeye askeri saldırıları gerçekleştirebilmek için yapılan yollara, köprülere ve karakollara itirazı vardı. Devletin gizli raporlarında bu bayındırlık faaliyetlerinin tümüyle askeri amaçlarla öngörüldüğü ve yapıldığı açıkça ifade edilmektedir. Ama bölge halkının bunu bilmek için rapor görmesine gerek yoktu. Onlar bu gerçeği yüzyılların ezilmişliği ve isyan geleneğiyle zaten sezgisel olarak fark ediyorlardı. Benzer şekilde bölgeye yapılmaya girişilen az sayıda okul da esas olarak bölge çocuklarını, özellikle de anadilin asıl taşıyıcısı olarak geleceğin anaları olacak kız çocuklarını asimile ederek Türkleştirme amacına dönüktü.

Dersimliler yol da köprü de okul da istiyorlardı. Ama devletin askeri, jandarması tarafından zapturapt altına alınmamak, asimile edilmemek ve geçit vermez dağlarda yüzyıllardır dişle tırnakla kazanıp sürdürdükleri özerkliklerine dokunulmamak kaydıyla! Sorun, sözde “ilerici” ve “uygar” cumhuriyet rejiminin bölgeyi “muasırlaştırması”, “bayındırlaştırması” mıydı gerçekten? Cumhuriyet güya “feodal” yapıya karşıymış da, o yüzden Dersim’e saldırılmış! “Feodal” kavramının sürekli olarak yanlış biçimde bilimdışı kullanımını bir kenara bırakacak olursak, Kemalist rejim her daim doğuda ağalık, aşiret ve şeyhlik ilişkilerine dayanmış, yoksul Kürt emekçi kitlelerin bu kesimler aracılığıyla kontrol altında tutulmasını temel siyasi strateji olarak sürdüregelmiştir. Rejimin ağalık ve aşiret yapılarını kaldırmak gibi değil, onları kendine biat ettirmek gibi bir derdi vardı.

1932-1948 arasında içişleri bakanlığında çalışan, 1965-1978 arasında da çeşitli yıllarda dışişleri bakanlığı yapan İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında, “bölgeyi kalkındırma” sorununda rejimin tepelerinde nasıl bir anlayışın hâkim olduğunu açık eder: “O bölgeye [Dersim] ayıracak zaten fazla para yoktu. Yani ülkenin olanakları bu kadardı ancak, özellikle de fazla yatırımdan kaçınılırdı. ‘Bunları uyandırmamalıyız, yol yaparak, okul yaparak milliyet hissi uyandırılmamalı’ yaklaşımı egemendi. Fevzi Çakmak, ‘ne okulu bunların cahiliyle baş edemiyoruz, okumuşu ile nasıl baş edeceğiz’ demişti.” İşte size “feodalizmle mücadelenin” harika bir ifadesi!

Kuruluş sürecinde olan Kemalist rejim, hakiki bir sorun olan Kürt sorununu, köprüyü geçene kadar Kürtleri vaatlerle aldatıp oyalama yoluyla, ama köprüyü geçtikten sonra inkâr, imha ve zora dayalı asimilasyon yoluyla “halletmeye” yönelmiştir. 1937-38 Dersim katliamı da bu büyük sorunun tarihsel gelişiminde önemli bir evre oluşturan yaklaşık 20 yıllık bir dönemin kapanış perdesini oluşturmaktadır. Gerçekten de ta 1800’lerin başlarından itibaren süregelen bir sorun olan Kürt sorununun gelişiminde, Birinci Dünya Savaşının bitiminde Osmanlı’nın çöküşü ve Anadolu’da işgal karşıtı direnişin başladığı 1918-19 dönemeci yeni bir evre başlatmıştır. Bu noktadan itibaren 1938 Dersim’e kadar birçok Kürt isyanı gerçekleşmiş ve nihayet Dersim’in vahşice bastırılması ile bu sayfa kapanmıştır… Ta ki 80’lerin başında patlak veren ve halen süren son Kürt isyanına kadar.

Bu dönemde Kürtler en önemlileri 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said, 1926-30 Ağrı ve 1937-38 Dersim olmak üzere 28 ayrı isyan başlatmışlar ve hepsinde bastırılmışlardır. Bir halkın onbinlerce evladını şehit verdiği bu mücadeleler ortada hakiki bir sorunun olduğunun şüphesiz en açık kanıtıdır. Bu dönemdeki isyanların hemen tamamı yeni devletin kuruluşunda Kürtlere verilen sözlerin unutulması, onlara ihanet edilmesi nedeniyledir.

Nitekim bunun gayet iyi farkında olan İttihatçı-Kemalist rejim, emperyalist güçlerle anlaşarak kendi konumunu sağlamlaştırdığı ve Kürtlere verdiği vaatlere ihanet ettiğinin açıkça anlaşıldığı andan itibaren, sorunun “halli” için uzun bir yeniden sömürgeleştirme ve Türkleştirme planı uyguladı. Bu plan çeşitli aşamalardan geçerek şekillendirilmiş ve rafine edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, hakkında en çok rapor ve plan hazırlanan bölge Dersim olmuştur. Bunun nedeni şüphesiz Kürt coğrafyasının en dirençli bölgesinin burası olmasıdır. Bu da bölge insanının ağırlıklı olarak hem Kürt hem Alevi olmasından, yani yüzyıllara uzanan çifte ezilmişliği ve köklü direniş geleneğinden kaynaklanıyordu. Dersim’in özgünlüğü buradadır.

Bakın daha 1926’da Dersim sorunu devlet raporlarından birinde nasıl tarif edilmiş: “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır.” (Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in, Şubat 1926’da hükümete sunduğu rapor) Peki “meseleyi halletmek” için nasıl yöntemler öngörülmektedir: “A. Bütün Dersim’in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersim’i fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim’den çıkararak Garba atmak ve serpiştirmek.” (1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören))

1930 yılında Jandarma Umum Komutanlığı tarafından hazırlanan Dersim Raporu ise açık sözlülüğü ve cüreti açısından bu raporlar arasında müstesna bir yer işgal etmektedir. Bakın orada “sorunun halli” nasıl özetleniyor: “Hulâsa, Dersim evvelâ koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır.” Kürt coğrafyasının bir sömürge olduğu ve Kürtlere yönelik sistematik asimilasyon (“eritme”) uygulandığı tespitini yapanlara şiddetle köpüren sol maskeli Kemalistler ve Kemalizm yörüngesindeki sol kesimler bu satırları iyi okumalı ve hesabını vermelidirler. Zira İttihatçı-Kemalist sermaye rejiminin burada açık bir itirafı söz konusudur.

Bu sömürgeci ve ırkçı anlayış rejimin en tepelerinde bizzat benimsenmiş ve formüle edilmiştir. Ağrı isyanının nihai olarak bastırılabildiği 1930’da 15 bin kişinin katledilip Zilan Deresinin cesetlerle doldurulduğu günlerde İsmet İnönü şunları söylüyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.” (Milliyet, 31 Ağustos 1930) Tesadüf olmasa gerek, yine aynı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da şu meşhur sözleri eder: “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” (Milliyet, 19 Eylül 1930)

Dersim’e yönelik hazırlanan özel muameleye ilişkin olarak tarihçi Ayşe Hür şu bilgileri veriyor: “Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıbanbaşı’ yapan, Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.”

Öte yandan 1 Kasım 1936’da, Mustafa Kemal TBMM Açılış Konuşmasında bizzat şunları söylemiştir: “Dâhili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işbu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salâhiyetler verilmelidir.”

Yukarıda bahsi geçen tedbirlerle adı “devletin Tunç Eli” çağrışımı yapacak şekilde Tunceli diye değiştirilen Dersim yasak bölge ilan edilir ve giriş çıkışlar özel izne tâbi tutulur. Böylece tam bir abluka başlatılmış olur. Tüm bu gelişmeler Dersim’e yönelik büyük bir saldırının planlandığını açıkça gösteriyordu. Bu da doğal olarak bunu fark eden Dersim halkının tepkisini çekiyor, devlet güçleriyle yöre halkı arasında gerilim yükseliyordu. Dersimlilerin uzlaşma girişimleri ve kısmi tavizleri yanıtsız bırakıldı. Dolayısıyla Dersimliler, ya şimdiden başlamış ve dozunun gitgide artacağı belli olan bu baskıları sineye çekip boyun eğecekler, ya da isyan edeceklerdi. Tarihsel bir isyan coğrafyası olan Dersim için bir kez daha isyan vakti gelmişti ve kaçınılmaz olan kalkışma 1937 Martında Seyit Rıza önderliğinde başladı. Ancak yine de isyana katılım yalnızca 4 aşiretle sınırlı kalmış, diğer aşiretlerin büyük çoğunluğu geri durmuş ve az sayıda aşiret de devlet yanında yer almıştı. Buna rağmen Dersim’e çok büyük miktarda askeri yığınak yapılmıştı. Büyük bir güç dengesizliği olmasına rağmen devlet güçlerinin hava saldırısı, zehirli gaz gibi yöntemler dâhil aşırı kuvvet kullanmasıyla isyancı aşiretlere mensup insanlar katledildi ve Seyit Rıza da tuzağa düşürülerek yakalandı. Bu arada, Mustafa Kemal’in manevi kızı Sabiha Gökçen de buradaki hava bombardımanlarında görev alarak, katliama “çağdaş Türk kadınının” katkılarını sunuyordu!

Seyit Rıza çevresindeki on kişiyle beraber göstermelik bir yargılama müsameresiyle idama mahkûm edilir. İdam edilebilmeleri için Seyit Rıza’nın yaşı küçültülürken oğlununki yükseltilir ve 18 Kasım 1937’de infazlar çabucak gerçekleştirilir. İhsan Sabri Çağlayangil’e göre “gömüleceği yer türbe olmasın diye cesedi yakılır.”[*] Seyit Rıza’nın asılmasının ardından Başbakan İsmet İnönü, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk” diyordu. Ancak isyan bastırılmış olmasına ve Seyit Rıza da trajik biçimde idam edilmesine rağmen kana doymayan düzen güçleri, çoktandır yapılan planlar uyarınca, 1938 yılında ikinci bir harekâta girişirler. Dersim’i “tedip ve tenkil” etmek üzere. Yani terbiye etme ve topluca imha… Bugünlerde birçok canlı tanığın da anlatımlarıyla gündeme geldiği üzere, eşi görülmemiş canavarlıklarla bezeli bir katliam gerçekleştirilir. O kadar ki, Dersim harekâtlarında 2 ay görev almış olan 12 Mart darbecilerinden Muhsin Batur anılarında “Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum...” demiştir. Tüm bu kan banyosunda on binlerce Dersimli katledilir, sürgün edilir, binlerce çocuk yurdun başka bölgelerinde hizmetçi olarak başka ailelere verilir ve Türkleştirilir. “Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürer, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilir.” (Ayşe Hür)

Böylece Kemalizmin ve onun yörüngesindeki bilumum kesimlerin ilerici mi ilerici, çağdaş mı çağdaş rejimleri “Dersim müşkilesinden” kurtulmuş olur! İşte Onur Öymen’in ve CHP’sinin sahip çıktığı Dersim katliamı, tarifi zor acılarla dolu böyle bir insanlık ayıbıdır.

Mustafa Kemal ve Dersim katliamı

Dersim katliamı sorunu gerçekte Kürt sorununun bir alt başlığı olmakla beraber, Onur Öymen’in sözlerinin büyük tepki alması, daha ziyade Dersim halkının Alevi olması dolayısıyladır. Dikkat edilirse Öymen aynı zamanda Şeyh Said isyanını da saymıştı. Ama bu pek dikkate alınmadı ve tümüyle Dersim ön plana çıktı. Alevilerin son yıllarda gitgide daha örgütlü hale gelmeleri, kendileri ile ilgili kamuya açık biçimde yapılan en küçük alay ya da imalara bile haklı biçimde güçlü tepkiler göstermeye başlamaları ve bir oy deposu olarak herkesin iştahını kabartması, düzen siyasetini hanidir Aleviler konusunda daha dikkatli davranmaya yöneltmişti. İşte Öymen, öncekiler gibi bastırılan bir Kürt isyanından bahsettiğini düşünerek Dersim’i sıraladığında, farkında olmadan, Aleviler için hassas olan bir konuyu gündeme getirmiş ve baltayı taşa vurmuş oldu.

Ama sonuç olarak istemeden hayırlı bir iş yaptı ve Alevi toplumunun muzdarip olduğu hazin bir çelişkinin çarpıcı biçimde açığa çıkması sonucuna yol açtı. Alevi kitleler hiçbir sorunlarına çözüm getirmediği ve hatta bu konuda bir programı dahi olmadığı halde yıllardır CHP’yi destekliyorlardı. Ama o CHP şimdi meclis kürsüsünden bağıra bağıra, tarihte onlara karşı yapılmış bir katliamı savunuyordu. Yıllardır benimseyip sahip çıktıkları Kemalizm, şimdi Onur Öymen’in ağzından atalarının mezarlarına tükürmüş oluyordu. Alevilerin bir kesiminde ciddi bir rahatsızlık oluştu ve bu durumun Alevilerin CHP ve Kemalizmle ilişkisinde ciddi bir çatlağa dönüşmesi olasılığı ortaya çıktı. Nitekim bir Dersim Alevisi olarak Kılıçdaroğlu hasarı önlemek ya da sınırlamak için hemen bir manevra yaparak Öymen’i istifaya davet etti. Ancak CHP’deki “Kemalist Mollalar Konseyinin” kilit bir unsuru olan Öymen feda edilemeyecek kadar önemliydi. Böyle olunca konu bir an önce kapatılmaya çalışılırken, bir yandan da, vuruşarak geri çekilme misali savunma ve karşı saldırı argümanları sahaya sürüldü. Ne yani, Mustafa Kemal de mi faşistti?! İş öyle kolayca Mustafa Kemal’i sorgulama noktasına götürülemeyeceği için, onu işin içinden sıyırmak üzere eskiden beri kullanılagelen pespaye argümanlar hatırlandı.

Gerçek şu ki, Alevilerin yüzyıllardır bu topraklarda maruz kaldıkları baskılar sonucu içine düşürüldükleri çaresizlik onları ne yazık ki hayali bir Mustafa Kemal imgesine sarılmaya itmiştir. O kadar ki, Dersim katliamından kurtulmayı başaran az sayıda insanın kurtuluşu, Mustafa Kemal’i evliya haline getiren bir efsane ile açıklanmıştır. Sürrealite düzleminde seyreden bu efsaneye göre, katliamdan kaçanlar tepede haleler içinde beyaz at üzerinde duran Mustafa Kemal’i görmüşlerdi ve bu onların kurtuluşunun müjdecisiydi. Aleviler ve Kemalizm ilişkisini nitelemede zaman zaman telaffuz edilen “cellâdına âşık olma” hâlini herhalde hiçbir şey bundan daha iyi açıklamasa gerek.

Elbette Mustafa Kemal’i temize çıkarmak için sürrealite düzlemi dışında da düşünceler ileri sürülmüştür. Genel görüş şöyle formüle edilmeye çalışılmıştır: Yapılanlar, Mustafa Kemal ve İnönü’den bağımsız olarak, o zaman başbakan olan “sağcı” Celal Bayar ile “gerici” Genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak’ın eseriydi! Hatta Mustafa Kemal’in, isyanın önderi Seyit Rıza’nın da dâhil olduğu idam mahkûmlarını affedeceği, ama bu ihtimali ortadan kaldırmaya azmeden işgüzar görevlilerin, hazret bölgeye gelmeden idamları alelacele gerçekleştirdiği masalı uydurulmuştur. Bunlara eşlik eden bir diğer hurafe de Mustafa Kemal’in o sırada hasta yatağında olduğu için güya gelişmelere müdahale edemediği, katliamın önünü alamadığıdır.

Mustafa Kemal neden bu idamlara karşı çıksın diye sorulduğu an tüm bu hikâye bir çırpıda çöker. Meselâ Mustafa Kemal idam cezasına mı karşıdır? Ya da kimseyi idam ettirmemiş ve bunun kategorik bir savunmasını mı yapmıştır? İsyan olduğunda idam yapılmaz diye bir tutumu mu vardır? Ya da Alevileri mi çok sevmektedir de bu durumda idamları önleyecektir? Mustafa Kemal ne idam cezasına karşıdır, ne idam uygulamasını yaptırmamışlığı vardır, ne isyan edenlere ve muhaliflere karşı sevecenlik göstermiştir, ne de Aleviler söz konusu ise idam engellemişliği vardır. Gerçek budur. Dersim isyanlarından önceki Alevi-Kürt isyanlarında, idam da dâhil Dersim’deki zulmün hemen tüm biçimleri aynen uygulanmıştır. Bırakın isyanı, Mustafa Kemal sıradan muhaliflerini bile idam ettirmede hiç tereddüt etmemiştir.

Olgulara geldiğimizde Mustafa Kemal’i işin içinden sıyırma gayretlerinin tümüyle trajikomik olduğu daha çarpıcı biçimde açığa çıkar. Tüm olgular, onun izlenen siyasetin başlıca mimarı, rehberi ve bizzat denetleyicisi olduğunu açıkça göstermektedir. Yukarıda onun 1 Kasım 1936’daki meclis açılış konuşmasında Dersim meselesini “korkunç bir çıban” olarak tarif edip, bu çıbanın “her ne pahasına olursa olsun temizlenip koparılması gerektiğini” savunduğunu zaten aktarmış bulunuyoruz. Ama bir de o sırada başbakan olan Celal Bayar’ın tanıklığına bakalım:

“Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’, onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk...” (Tercüman, 17 Eylül 1986)

Solun tutumu

Bütün bunlar Dersim katliamını Mustafa Kemal’in dışında düşünmenin özellikle Aleviler nezdinde ancak hazin bir yanılsama olabileceğini açık biçimde göstermektedir. Ancak Kemalist rejimin katliamcı yüzünün açığa vurulmasından ve Alevilerle CHP ve esas olarak Kemalizm ilişkisinin bozulması riskinin ortaya çıkmasından rahatsız olanlar sadece statükocu burjuva güçler değil. Öymen’in sözlerinin yol açtığı durum nedeniyle Kemalizm yörüngesindeki sosyalist kesimleri de dert aldı. Düzen kendisini böylesine skandal biçimde ele vermişken, ellerindeki günlük yayın organlarında bu noktaya asılmak ve doğan durumu düzenin teşhirini ilerletmek, Alevi emekçilerin gözbağlarını çözmek için değerlendirmek yerine, geçiştirici, örtbas edici, CHP’yi ve Kemalizmi bırakıp AKP’ye vurmayı öne çıkaran, mazlumdan yana çıkmayı “geri ilişkileri savunma” olarak mahkûm etmeye çabalayan bir tutum izlediler. Bu işin kompetanı haline gelmiş olan SİP-TKP, Dersim sorununda Kemalist tezleri tekrarlayarak bataklıktaki yerini daha da sağlamlaştırmıştır.

Ama onlar bu yaklaşımı kendileri icat etmiyorlar, tarihsel öncellerinden miras alıyorlar. Örneğin tarihsel TKP’nin önde gelen şahsiyetlerinden olan İsmail Bilen’in 1937 Temmuzunda Rasim Davaz adıyla İsviçre’deki komünist yayın organı Rundschau’ya yazdığı konuyla ilgili makale Kemalizme yaltaklanmanın alçaltıcı bir örneğidir: “İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar; Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmiştir. Dersim’in egemen katmanları, yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasadışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir. (…) Dersim’de devlet otoritesi sadece kağıt üzerinde kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayarlardı. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.” (Komintern Belgelerinde Türkiye Dizisi – 2: Kürt Milli Meselesi, Aydınlık Yay., s. 82-84)

Önce 2. Enternasyonal partilerinin sonra da Stalinizmin dünya sol hareketinde yaygınlaştırdığı bu şoven yaklaşım, sahtekârca, ana halkayı oluşturan ulusal sorunu yok sayarak, meseleyi “feodal ilişkiler” meselesi haline sokmaya çalışmaktadır. Bu anlayış, özü enternasyonalist olan işçi sınıfı mücadelesini milliyetçilikle zehirleyerek haksız yere sosyalizmi ve Marksizmi lekeleyen acı bir mirası bugünlere bırakmıştır. Lenin’in öğrettiği gibi, bu sosyal şovenizm illetine karşı amansız bir mücadele yürütülmeden işçi sınıfının devrimci enternasyonalist davasının ilerletilebilmesi mümkün değildir.

* * *

Dersim politikaları hiç de geçmişte kalmış değildir. Çok daha modern askeri vahşet yöntemleriyle aynı politikalar, başta Dersim olmak üzere Kürt coğrafyasının genelinde hâlâ yürütülmektedir. Örneğin bugün Dersim çeşitli bahanelerle (ormanlaştırma, baraj yapımı vb.) insansızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Dersimliler hâlâ bu ülkede peşinen şüpheyle karşılanan insanlar konumundadır. Kimliğinde Tunceli yazan herkes polisin ve diğer devlet güçlerinin gözünde potansiyel düşman konumundadır. Birçok işletme, kimliğinde Tunceli yazanları sırf bu sebeple işe bile almamaktadır.

Dersim katliamı vesilesiyle patlak veren tartışmanın önemli bir faydası CHP’nin ve Kemalist rejimin katliamcı yüzünün belirginleşmesine katkı ise, belki daha önemli bir faydası da emekçi Alevi kitlelerle Kemalizm ve CHP arasındaki ilişkinin bir darbe alması olmuştur. Yavuz Sultan Selim’den bu yana yüzyıllardır Sünni gericiliğin her türlü baskılarına maruz kalan Aleviler, din esasına dayanmadığını düşündükleri Kemalist cumhuriyet rejimine bir kurtarıcı gözüyle sarılmıştır. Ama gerçekte bu rejimin demirbaş bir siyaseti Türkleştirme siyasetiyse, bir diğeri de Sünnileştirme siyasetiydi. Aleviler hakkında geniş kitlelerin bilincine yüzyıllar boyunca şırınga edilmiş iğrenç önyargıların kırılması için hiçbir şey yapılmadığı gibi, Maraş, Çorum, Madımak, Gazi Mahallesi gibi birçok örnekte görüldüğü üzere Alevilere yönelik katliamlar da tezgâhlanmaya devam edilmiştir. Hatta bugün bile Kemalizmin derin güçleri bir Alevi-Sünni çatışması çıkarmak için Alevileri hedef alan provokasyonlar tezgâhlamaya devam ediyorlar. Demek ki bu rejimin Alevilerin sorunları için bir çare olduğu hiçbir biçimde söylenemez.

Alevilere karşı işlenen suçlarda bütün düzen kesimleri suç ortağıdır. Nitekim çok geçmeden, tencere dibin kara seninki benden kara rezilliği başlamış bulunuyor. Bir oy deposu olarak rehin aldığı Alevi emekçi kitleler karşısında düştüğü nahoş durumdan sıyrılmaya çalışan ve bu kesimlerin muhtemel bir “Alevi açılımının” da yardımıyla AKP’ye kaymasına set çekmek isteyen CHP, işi pişkinliğe vurarak burjuva sağ partilerin Aleviler karşısındaki suçlarına vurgu yapmaya başlamıştır.

Tarih bugün ve gelecekle sıkı sıkıya ilişkili olduğundan aynı zamanda sınıf mücadelesinin de konusudur. Egemenler tarihi kendi çıkarlarına uygun biçimde yazarak, bunu başta resmi eğitim sistemi yoluyla çocukluklarından itibaren geniş kitlelere benimsetmeye çalışırlar. O nedenle geniş toplum kesimlerinin bilincinde bir ilgi yaratan bu tür skandallar, üstü örtülen tarihi gerçeklerin emekçilere mal edilmesi için bir fırsata dönüştürülmeye çalışılmalı.



[*] Çağlayangil idam anını şöyle anlatıyor: “Son sözünü sorduk, ‘kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz’ dedi. Oğlunun asılacağını bilmiyordu. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı.”

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:57, Aralık 2009