Navigation

Dövüşenler Ölenlerin Tutmaz Yasını!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ocak ayı yalnızca iklim açısından değil işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin takviminde de adeta bir kışı andırır. Şüphesiz mücadelenin uykuya yatması anlamında değil, tarihsel kavgamızda birçok önemli kaybımızın adeta özel bir yoğunlukla bu aya isabet etmiş olması anlamında. 15 Ocak 1919’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i, 21 Ocak 1924’te Lenin’i, 28 Ocak 1921’de de Mustafa Suphi ve yoldaşlarını yitirdik.

Lenin yirminci yüzyılın başlangıcını kapitalizmin gelişiminde daha önceki aşamalardan ayrılan yeni bir aşamanın, yani emperyalizm aşamasının başlangıcı olarak nitelemiş ve bu aşamanın işçi sınıfının mücadelesi bakımından bir başka anlatımının da savaşlar ve devrimler çağı olduğunu açıklamıştı. Yirminci yüzyıl gerçekten de insanlık tarihinde belki de en büyük çalkantıların yaşandığı, en büyük umutların kitleleri sardığı ve mücadeleye sürüklediği, en büyük atılımların, ve en büyük kıyımların eşlik ettiği yenilgilerin yaşandığı trajik bir yüzyıl oldu. Emperyalizm çağını cisimleştiren bu yüzyıl aynen Lenin’in dediği gibi bir savaşlar ve devrimler çağı oldu. İşte Leninlerin, Rosaların ve Suphilerin kaderini belirleyen de bu yüzyılın sonraki tüm gelişimini tayin eden büyük sınıf mücadeleleri oldu. Onların ölümlerinin, tarihsel açıdan bakıldığında bir an gibi görülebilecek denli kısa bir zaman dilimine (1919-24) isabet etmiş olması bile manidardır.

Bu kısa dönem tam da 1917 Ekim Devrimiyle başlayan ve 1923 Alman Devriminin yenilgisiyle kapanan dünya devriminin birinci büyük dalgasının yükseliş ve çekilişini kapsayan döneme oturmaktadır. Ve istisnasız olarak tüm bu liderlerin ölümü, ilgili ülkelerdeki devrim süreçlerinin gerileyişini ya da yenilgisini simgeliyordu.

Rosa ve Liebknecht’in, Alman burjuvazisinin işini gören Sosyal Demokrat hükümetin elinde hayasızca katledilmeleri Alman devriminin 1918 Ekimi ile 1919 Şubatı arasındaki ilk dalgasının sona ermesi ve devrimin büyük ölçüde başsız bırakılması anlamına geliyordu. Devrimci süreç daha sonra iki atılım daha yapacak ve nihayet 1923’te uğradığı yenilgiyle yerini ileride faşizme açılacak olan karşı-devrim sürecine bırakacaktı.

Stalinistler üstünü örtmeye çalışsa da, aynı olgu tarihsel olarak Rusya için de geçerli olmuştur. Lenin’in 1924 başındaki ölümü, devrimi yapmış proletaryaya karşı Stalin önderliğindeki Sovyet bürokrasisinin, esas olarak 1923 yılı içinde başlatmış olduğu bürokratik karşı-devrim sürecinde bir dönüm noktasıydı. Lenin’in ölüm döşeğinde tüm gayretiyle verdiği son mücadelesi, işte bu karşı-devrimci bürokrasiye karşı idi.

Biraz farklı bir düzlemde olmakla beraber Mustafa Suphilerin örneği de aslında aynı çerçeveye oturmaktadır. Bir kere Birinci Dünya Savaşından yenilgiyle çıkmış olan Osmanlının bölünüp parçalanması ve paylaşılması sürecinde Anadolu’nun düşman işgaline uğramasıyla 1919’da başlayan direniş süreci esas olarak bir devrim süreciydi. Başlangıçta bu direniş Anadolu’da köylü kitlelerinin temelini oluşturduğu bir tür gerilla hareketiydi. Bütünü alındığında oldukça alacalı bulacalı olan bu hareket içinde o zamanki devrimci Rusya’ya büyük bir sempati besleyen geniş kesimler vardı. Burada bir tür ütopik köylü sosyalizminin unsurlarını görmek de mümkündür. Gerçekten de Rus devriminin tüm dünyada yarattığı dalgalar elbette yanı başındaki Anadolu’nun savaştan bıkmış yoksul kitlelerini de etkilemişti. Esasen bir burjuva devrimi niteliği taşıyan Anadolu’daki bu süreç, başlangıçta halk tipi, aşağıdan bir devrim süreci olma eğilimindeyken, daha sonra Mustafa Kemal önderliğindeki otoriter-despotik devletçi geleneğe sahip burjuva klik, devrimin içinde ne kadar demokratik, halkçı, plebyen unsur varsa bunu zor yoluyla tasfiye etmiş ve süreci güdük bir tepeden devrim sürecine dönüştürmüştür. İşte Mustafa Suphilerin bu burjuva klik tarafından katli de bu dönüşüm sürecinin en kritik dönemecini oluşturan 1921 başlarında gerçekleşti. 1921 Ocağında sadece Suphiler katledilmedi. Şubat ayında İngilizlerle yapılacak olan Londra Konferansı arifesine isabet eden bu günlerde çok kapsamlı bir operasyon yürütülerek, Kemalist burjuva liderliğin denetimindeki düzenli ordu, emperyalist işgalcilere karşı gerilla savaşı yürüten Yeşil Ordu birliklerinin üzerine gönderildi ve Yeşil Ordu yok edildi. Hemen birkaç gün içerisinde de Ankara’daki mecliste Halk Zümresi grubu dağıtıldı ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (Komünist Partisi) yöneticileri tutuklandı.

Proletaryanın tarihsel davası elbette kişilere, liderlere bağlı değildir. Ancak burada andığımız her üç kayıpta da sıradan kayıpların ötesinde bir durum söz konusudur. Her üç hadise de, arada bazı farklar olmakla beraber, ilgili devrim süreçlerine inen ağır bir darbeyi ve hareketin genel gelişimi içinde öznel öğe cephesinde ciddi kayıpları temsil etmiştir. Daha önemlisi, onların ölümleriyle de sembolize olan uzun gerileyiş döneminin başlangıcıyla birlikte, tarihte sık rastlandığı gibi, onların mirasının üzerine davulla zurnayla çöreklenen ikiyüzlü müritler, bu mirası da, onu gerçekten savunanları da büyük ölçüde berhava ettiler.

Tarihsel davanın bayrağını yükseklerde dalgalandırmış ve bize paha biçilmez bir hazine bırakmış bu büyük devrimcileri, geleneğimizin önemli kilometre taşları olarak gururla sahiplenmek, onların mirasını düşmana karşı korumak, onlara isnat edilerek yapılan yanlış yorum ve uygulamalara karşı uyanık olmak ve bu mirası geliştirerek bayrağı daha da yükseltmek bizim boynumuzun borcudur. Ancak bunu yapabilmek için onların yaşamlarını ve eserlerini öğrenmek, çalışmak, eleştirel bir gözle özümsemek gerekir. Bu çaba aynı zamanda kaçınılmaz olarak onların temsil ettiği geleneğin ne olduğu ve bu geleneğe nasıl bağlanılacağı sorununun da açıklığa kavuşturulması anlamına gelir.

Bu büyük devrimciler hatalarıyla sevaplarıyla devrimci Marksist geleneğin dünya ölçüsündeki ve Türkiye topraklarındaki temsilcileriydiler. Hepsi dünya proleter devriminin başarısı için mücadele ettiler ve bu uğurda canlarını verdiler. Onlar, daha sonra onları sahipleniyor görünen birçoklarının peşinden koştukları başka davaların değil, belki de en yüksek anlatımını Komünist Enternasyonalin tüzüğündeki şu satırlarda bulan davanın savaşçılarıydılar: “Komünist Enternasyonalin hedefi, silah dahil mümkün tüm araçlarla uluslararası burjuvaziyi yıkmak ve devletin tümden ortadan kaldırılışına geçiş aşaması olarak bir uluslararası Sovyet cumhuriyeti kurmak için mücadele etmektir. Komünist Enternasyonale göre insanlığı kapitalizmin dehşetinden ancak proletaryanın diktatörlüğü kurtarabilir ve Sovyet iktidarı da bu proletarya diktatörlüğünün tarihsel olarak verilmiş biçimidir. (...) İşçilerin kurtuluşu yerel ya da ulusal değil, uluslararası bir sorundur. (...) Yeni Uluslararası İşçiler Birliği, tek bir amacı güden farklı ülkelerin proleterlerinin ortak eylemini örgütlemek için kurulmuştur: kapitalizmi yıkmak, sınıfları tümden ortadan kaldıracak ve komünist toplumun ilk evresi olan sosyalizmi kuracak proletarya diktatörlüğünü, bir uluslararası Sovyet cumhuriyetini inşa etmek.”

Temel önemdeki bu programatik görüşler, bize gelenek konusunda iyi bir test sunmakta ve bunlar karşısında “ama”ları “eğer”leri olanların, eli titreyenlerin Leninlerin, Rosaların, Suphilerin geleneğine sahip çıkmasının mümkün olmadığını göstermektedir. Devletli ve milli bir sosyalizmin kurulabileceğini savunup bunun peşinden koşanlar, sosyalizmin sınıflı olduğunu savunanlar, ufukları ulusal devrim perspektifiyle sınırlı olanlar, içinde işçi sınıfının olmadığı devrim ve sosyalizm tahayyülü kuranlar, doğrudan işçilerin sovyet tipi örgütlenmelerine dayanmayan “proletarya” diktatörlükleri tasarlayanlar, bir dünya komünist partisinin gereğine inanmayanlar, devletin sönümlenmesine inanmayanlar, nasıl olup da, bu önderlerin izinden gittiklerini iddia edebilirler? Ne yazık ki, Leninlerin, Rosaların ve Suphilerin ölümlerinden sonra dünya, yetmiş yıl boyunca bu tuhaflıkların saltanat sürdüğü bir dünya oldu. İşte bugün onları anarken özellikle hatırlamamız gereken görev, bu garabetin temizlenmesi ve geleneğin gerçek temellerine dönerek bunları yeniden güncelleştirme görevidir.

Savaşlar ve devrimler çağının anlamı, nesnel durumun genel olarak işçi sınıfının iktidarı almasına elverecek devrimci olanakları her an doğurmaya hazır olmasıdır. Lenin bunu, Dreyfüs skandalı gibi bir olayın bile devrimi tutuşturabileceğini söyleyerek açıklıyordu. Bu da kaçınılmaz olarak, işçi sınıfının bu devrimci durumları başarılı devrimlere dönüştürebilmesi için ihtiyaç duyduğu örgütlü önderliğinin, yani devrim sürecinin asıl öznel öğesinin, muazzam bir tarihsel önem kazanması anlamına geliyordu. Troçki’nin ünlü benzetmesiyle konuşacak olursak, “buharı sıkıştıracak pistonun” önemi geçmişle karşılaştırılamayacak ölçüde artmıştı. Bu gerçek, bu yüzyılın başlarında, bugün Leninist parti anlayışı olarak bilinen devrimci Marksist örgütlenme anlayışının gelişimine yol açmıştır. Bu örgütlenme anlayışı teorik ve pratik zirvesine bizim burada ele aldığımız kritik dönemde (1919-1923) ulaşmıştır. Bu dönem işçi sınıfının devrimci Marksist temeller üzerinde kurulmuş gerçek bir dünya partisinin hayata geçtiği bir dönem olmuştur. Komünist Enternasyonalin bu devrimci dönemi gerçekten de uluslararası işçi sınıfı hareketinin tarihi boyunca ulaştığı en yüksek noktayı temsil ediyordu. Komünist Enternasyonal o güne kadar gelen işçi sınıfı mücadelelerinden süzülen paha biçilmez deneyimleri teorik, politik ve örgütsel bakımlardan bütünsel olarak en yüksek ifadesine kavuşturmuştu. Bu devrimci miras bugün bizim için bir nirengi noktası oluşturmaktadır. Lenin’i de, Rosa Luxemburg’u da, Mustafa Suphi’yi de verili tarihsel koşulları unutmaksızın bu nirengi noktasından değerlendirmek en doğrusudur.

Komünist Enternasyonal, yozlaşarak sonunda ihanet batağına saplanan İkinci Enternasyonalin içinden ve onun olumsuzluklarına karşı verilen mücadelelerden doğmuştu. Bu süreç devrimci Marksizmin sürekliliğinin sağlanmasında hayati önemde bir tarihsel halkayı oluşturmaktadır. İkinci Enternasyonal içinde çoğunluğu oluşturan eğilimin elinde devrimci özü ve temel ilkeleri belirli ölçülerde zaafa uğratılmaya başlanan Marksizm, bu süreçte verilen mücadelelerle yeni bir diriliş yaşamış ve devrimci damarın sürekliliği sağlanmıştır.

Bu mücadelenin birbiriyle bağlantılı iki yönü olmuştur: öncelikle Marksizmin temel devrimci ilkeleri yeniden canlandırılmış, onlara güncellik kazandırılmıştır, ikinci olarak, Marksizm bir dizi yeni alanda zenginleştirilerek geliştirilmiştir. Ve nihayetinde bu kazanımlar Komünist Enternasyonalle birlikte dünya çapında örgütsel bir senteze kavuşturulmuştur. Felsefi idealizme ve kaba materyalizme karşı diyalektik materyalizmin savunusu, Marksizmin kuru bir doktrin değil, devrimci bir eylem kılavuzu olarak kavranışı, düzenin eksiklerini düzeltmeye yarayan reformist bir siyasetin değil, düzeni yıkmayı amaçlayan devrimci siyasetin bir aracı olarak kavranışı, bununla bağlantılı olarak mücadele biçim ve yöntemlerinin legalizm, parlamentarizm ve sendikalizm çerçevesine hapsedildiği, özde düzen içi tek yanlı bir kavranışı değil, siyasal kitle grevlerinden silahlı ayaklanmaya ve iç savaşa kadar uzanan ve düzen çerçevesinin dışına açılan çok yönlü bir kavranışı, Marksist devlet teorisi, geçiş dönemi, proletarya diktatörlüğü ve sınıfsız toplumun kavranışı, milliyetçilik ve şovenizme karşı proletarya enternasyonalizmi ilkesi, ve Marksizmin savaşlar karşısındaki ilkesel tutumu, tüm bunlar, bu dönemde yeniden hayatiyet kazandırılan temeller olmuştur.

Öte yandan Marksizm, örgütlenme ve parti konusunda sistematik bir öncü parti anlayışı, devrim teorisi alanında, sürekli devrim teorisi, kapitalizmin yeni aşamasına ilişkin olarak emperyalizm teorisi ve ulusal soruna ilişkin Marksist teori gibi önemli katkılarla ve tüm bu sorunlar çerçevesinde geliştirilen pratiklerle yenilenmiş ve geliştirilmiştir.

İşte devrimci Marksist geleneğin bu zorlu mücadelesinde, yukarıda ancak genel hatlarıyla sayabildiğimiz hususların hemen tamamında bir devrimci önder olarak Lenin’in belirleyici önemde ve öncü nitelikte katkısı olmuştur. Bunun içindir ki Lenin tarihteki ilk ve hâlâ tek muzaffer işçi devriminin tartışmasız en büyük önderi olmuştur. Ne yazık ki bu yazının çerçevesi Lenin’in işçi sınıfının ve insanlığın kurtuluşu davasına yaptığı katkıların ayrıntılı bir açıklaması için elverişli değil. Onun devasa mirasından bizim burada öne çıkarmayı tercih edeceğimiz bir husus, bize göre onun en can alıcı katkısı olan, devrimci örgüt teorisi ve pratiğidir. Nitekim bunun doğrudan bir sonucu olarak Komünist Enternasyonalin kuruluşuna giden süreci başlatan ve bu konuda en ısrarlı iradeyi ortaya koyan Lenin olmuştur. Onu çağdaşları ve sonradan gelenler arasında müstesna bir yere koyan özellik, onun teori ve pratiğin birliğinin oluşması için ne gibi örgütsel araçlar geliştirilmesi gerektiğine en az devrimci teorinin kendisi kadar önem vermesi ve bu araçların yaratılması sorunuyla tutkuyla meşgul olmasıdır. Teoriyle pratik arasındaki dolayım olarak devrimci örgüt sorunu onun düşünce ve pratiğinde hep ön planda yer tutmuştur. Bu çaba sayesindedir ki mücadelenin en karmaşık sorunlarında doğru politik tutumların geliştirilmesi bakımından özel bir üstünlüğü olmuş ve aynı şekilde hataların düzeltilmesinde de olağanüstü bir esnekliğe sahip olmuştur. Bugünün yaygın örgütsüzlük koşullarında bu noktayı ne kadar vurgulasak azdır.

Ancak vurgulanması gereken bir nokta daha var. Sorun tek başına örgüt sorununa önem vermek değildir. Örgüt, ancak ve ancak, oportünist değil, teorik ve pratik tutumlar bakımından gerçekten devrimci bir politik duruşun taşıyıcısı olduğunda ve buna uygun biçimler aldığında proletaryanın devrimci davası bakımından anlam ifade eder. Yoksa sosyal demokrat partiler de, Stalinist partiler de çeşitli dönemlerde güçlü örgütler oldular, ama bunların tarihsel mirası ihanet oldu. Gerek güdülen siyasetin oportünist ve ihanetçi içeriği, gerekse de örgütün aldığı devrimci olmayan biçimler (bürokratik ya da liberal biçimler, ulusal örgüt vb.), örgüt sorununun kerameti kendinden menkul bir iksir olmadığını göstermeye yeter. Bu nedenle örgütsüzlüğün her türlü vaaz edilişine ve bunun pratikte büründüğü biçimlere (buna proletaryanın özbilinçli disiplinini dışlayan her türlü gevşek, laçka örgütsel anlayışlar dahildir) karşı amansız mücadele ne kadar önemliyse, örgütün önemsenmesi maskesi altında yürütülen her türlü oportünist siyasete ve bürokratik pratiklere karşı mücadele de en az o kadar önemlidir. Bu iki yön bir bütün oluşturmadığı sürece, sayısız örneğin gösterdiği gibi hüsran kaçınılmaz olur. Bu nedenledir ki, Lenin tüm bu yönlerin bütünlüğüne her zaman özen göstermiştir. “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” diyen de odur, parti aparatçiklerine karşı amansız bir mücadele yürüten de odur, ölüm döşeğinden, yükselmekte olan Stalinist bürokrasiye karşı mücadeleyi başlatan da odur. Onun gerçek büyüklüğü ancak ve ancak bu bütünlük içerisinde anlaşılabilir. Ya da tersinden söylersek, bu bütünlüğü bozan Lenin’den bir şey anlamamış demektir. Bu nedenledir ki, proletarya enternasyonalizmi ilkesini alenen çiğneyerek ulusal “sosyalizm” davasını güden Stalinistlerin gerçek anlamda Leninist olmaları mümkün değildir; tıpkı, örneğin örgütsel sorunlarda temel zaaflar taşıyan birçok “Troçkist”in de olamayacağı gibi.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Lenin’in katkısı, Marksizmin bu yeniden diriliş sürecinin unsurlarını oluşturan alanların hemen tamamındadır. Bunları tümüyle değerlendirebilmenin yeri burası değil. Yalnızca bu katkının devasa bir katkı olduğunu vurgulamakla yetinelim. Onun mirası değerlendirilirken belirtilmesi gereken son bir husus, onun da tüm büyük devrimciler gibi yaptığı hatalardır. Bu, hem asıl olarak onu daha derinden anlamak ve ondan azami ölçüde ders alabilmek için zorunludur, hem de, liderleri insani kusur ve zaaflardan uzak, insanüstü yaratıklarmış gibi kutsayan idealist putlaştırma tavrına karşı bilinci taze tutmak için.

Bize göre bu konuda öne çıkarılması gereken en önemli husus, Lenin’in Komünist Enternasyonalin örgütlenme çabalarına, bunu daha önce yapmak mümkünken, belirli bir gecikmeyle başlamış olmasıdır. Bu çabalar ancak İkinci Enternasyonalin 1914’teki ihanetinden sonra başlamıştır. Oysa İkinci Enternasyonaldeki sorunlar bu ihaneti birçok bakımdan önceden haber veriyordu ve zaten başta Rosa Luxemburg olmak üzere bu sorunlara dikkat çekenler yok değildi. Lenin ne yazık ki 1914’e kadar Enternasyonalin sorunlarına yeterli ilgiyi göstermemiş, bu sorunların vahamet derecesini anlayamamıştır. İkinci Enternasyonalin başını çeken Alman Sosyal Demokrat Partisinin en önde gelen liderleri hakkında örneğin bir Rosa Luxemburg’un uyarılarını dikkate almamıştır. Onun Alman Sosyal Demokrat Partisine güveni öylesine güçlüydü ki, bu partinin 1914’te emperyalist savaş kredilerinin kabulü yönünde parlamentoda oy verdiğini bildiren tarihi haberi gazetede okuduğunda gazetenin düzmece olduğunu iddia etti. Doğrusu Lenin’in gerçeği kabullenmesi güç oldu.

Ancak onun büyüklüğü ve erdemi burada da kendisini gösterir. Alman Sosyal Demokrat Partisindeki ve Enternasyonaldeki sorunları ondan daha önce görüp teşhis edenlerin önayak olmakta yetersiz kaldıkları yeni bir Enternasyonal örgütlenmesi çabasını da asıl olarak Lenin önderliğindeki Bolşevikler başlatmışlardır. Felâketin gerçek nedenlerini kavrama çabası Lenin’i tüm sorunlara yeni bir ışık altında bakmaya sevk eder. O andan sonra Lenin, kaybedilen zamanı telâfi etmek için olağanüstü bir azim gösterir ve bu çabalar nihayetinde Ekim Devrimi ve Komünist Enternasyonalin kuruluşuyla taçlanır. Bu cümleyi biraz abartılı bulanlar olabilir. Şüphesiz devrimler kişilerin eseri değildirler, onlar nesnel olgulardır. Ancak daha sonra Troçki’nin de parlak bir şekilde ifade ettiği gibi, Lenin olmasaydı proletarya 1917’de iktidarı alamazdı. Nesnel bir olgu olarak proleter devrim durumunun varolması anlamında değil, ama başarıya ulaşması anlamında önderliğin, öznel faktörün önemi sonsuzdur. Kritik an geldiğinde tarihin gidişine yön verecek olan önderliktir. Bolşevik Parti Lenin’in ve onunla birlikte tavır alan azınlığın olağanüstü müdahaleleri olmasaydı ne yazık ki Menşevikçe bir siyaset izleyip fırsatın heba olmasına sebep olacaktı. İşte Lenin’in Ekim Devrimindeki kilit rolü bu noktadadır.

Ancak tam da devrim durumlarında öznel faktörün ve partinin bu vurgulayageldiğimiz kilit önemidir ki, dünya devriminin 1917-23 arasındaki birinci dalgasının başarıya ulaşamamasında tayin edici olmuştur. Ne yazık ki dünya çapındaki bir Bolşevik Partinin doğumu gecikmiş ve Komünist Enternasyonal bu dalgadan önce değil, ancak dalganın içinde yaratılabilmişti. Ve doğal olarak, yeterli deneyimden yoksun bir şekilde dünyanın çeşitli bölgelerinde patlak veren devrim durumlarına müdahale etmek zorunda kaldı. Bu eksiklik her şeyden önce, sadece dünya devriminin kaderi açısından değil, bizzat Rus devriminin kaderi açısından da en büyük önemi taşıyan Alman devriminin yenilgisine yol açtı. Çoğumuz Ekim Devriminin yirminci yüzyılın en büyük olayı olduğunu düşünürüz. Bunda büyük bir haklılık payı olduğuna şüphe yoktur. Ancak daha derin düşündüğümüzde belki de yirminci yüzyılın en büyük olayının Alman devriminin trajik yenilgisi olduğu sonucuna varmamız pek de yanlış olmaz. O günlerde Alman devrimi başarılı olsaydı bugün büyük bir ihtimalle bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk. Esasen Lenin ve Bolşevikler de Rusya’daki devrim atılımına her şeyden önce Alman devrimini tutuşturabilmek için önderlik etmişlerdi. “Bolşevik parti olarak biz tek başımıza bu işe giriştiysek, bunu devrimin tüm ülkelerde olgunlaşmakta olduğuna, katlanacağımız büyük zorluklara rağmen, payımıza düşecek bütün yenilgilere rağmen uluslararası sosyalist devrimin sonunda ... patlak vereceğine inançla yaptık ... Tüm bu zorluklardan bizi kurtaracak olan ... Avrupa devrimidir. (...) Alman devrimi olmadan bizim mahvolacağımız bir gerçektir.” (Lenin, SE, c.7, s.304, 308) Tüm bu deneyimden çıkan en büyük ders bugün enternasyonalist komünistlerin daha baştan bir dünya partisinin örgütlenmesi için çabalarını odaklamaları gerektiğidir. Bir devrimci enternasyonalin kurulması çabasını, şu ya da bu şekilde, şu ya da bu gerekçeyle, “sonraya” havale etmek en hafif deyimle ufuksuzluktur, aymazlıktır.

Alman devriminin yenilgisi ve önemi konusu bizi aynı zamanda Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’e getirir. Lenin ile hemen hemen aynı yaşta olan Rosa, ondan farklı olarak devrimci kariyerinin çok daha erken dönemlerinden itibaren enternasyonal bir faaliyet içinde oldu. Aslen Polonyalı bir devrimci olarak, hem Polonya’nın, hem Rusya’nın, hem de Almanya’nın işçi sınıfı hareketi içinde ön saflarda yer aldı. Ancak yine de onun mücadelesinin en önemli bölümünü Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde geçirdiği yıllar oluşturur. Bu partinin doğrudan içinde olmak ona çürümeyi daha yakından görme ve teşhis koyma avantajını sağladı. O da Lenin gibi, yirminci yüzyılın başlarında Marksizmin temel ilkelerinin ve devrimci özünün İkinci Enternasyonalin çürümesi sürecine karşı korunması, geliştirilmesi ve yeniden diriltilmesi mücadelesinde öncü bir rol oynadı. Üstelik o bu mücadeleyi en zorlu koşullar altında, çürümenin en fazla olduğu ana üssünde yürüttü, ve sonunda bedelini de bu çürümenin en alçak temsilcilerinin elinde canıyla ödedi.

Bilindiği gibi İkinci Enternasyonaldeki yozlaşma kendisini sistematik fikirler biçiminde ilk kez 1890’ların son yıllarında Bernstein’ın revizyonizm olarak bilinen görüşleriyle ortaya koydu. Bu görüşler gerçekte yaşanmakta olana ve daha da yaşanacak olana teorik bir temel kazandırma ve hakim olan pratikle ideolojik uyumu sağlama anlamına geliyor ve aslında bu yozlaşma sürecinde niteliksel bir sıçramayı işaretliyordu. Bernstein bu görüşlerinde özetle toplumsal gelişmenin artık yalnızca evrim yoluyla gerçekleştiğini ve dolayısıyla devrim fikrinin terk edilmesi gerektiğini, yapılması gereken tek şeyin parlamenter ve sendikal reformlar için çaba harcamak olduğunu savunuyordu. Bu görüşlere karşı Marksizmin devrimci özünü en tutarlı ve militan biçimde ortaya koyarak savunan Rosa Luxemburg olmuştur. Onun o günlerde kaleme aldığı Reform ya da Devrim adlı broşürü, bugün de çeşitli biçimler altında yaygın olan bu tür görüşlere karşı yazılmış en yetkin bir el kitabı olma vasfını hâlâ sürdürüyor.

Onun kavrayışında Marksizm kuru bir doktrin değil devrimci eylemin kılavuzu olan canlı bir dünya görüşüydü. Eyleme tutkuyla bağlılık onun varlığının vazgeçilmez bir parçasıydı. Faust’un ağzından dökülen “başlangıçta eylem vardı” sözünü hatırlatması karakteristiktir. Daha çocuk yaştan itibaren asi kişiliğiyle hep devrimci eylemin içinde oldu ve sonunda savcılar ona “Kızıl Rosa” adını taktılar. Kitlelerin her eyleme geçişinde, hakim SPD bürokrasisi züccaciyeci dükkanını koruma telâşına kapılırken, Rosa bu eylemleri coşkuyla selamlıyor ve onun gelişmesi için hem teorik hem pratik düzeyde tüm enerjisiyle çalışıyordu. Parti bürokrasisi tarafından pek sevilmezken, işçilerin eğitimlerinde, parti okullarında özellikle görev alan ve etkili bir hatip olarak eylemlerde öne çıkan Rosa, devrimci işçi tabanında seviliyordu. Onun kitle eylemine özel ilgisi, işçi sınıfı mücadelesinin yeni ve özgün bir biçimi olarak 1905 Rus devriminde ortaya çıkan siyasal kitle grevi olgusunun eşsiz bir Marksist çözümlenmesini yapmasında somutlandı. Yine, Rusya’daki müstakbel devrim için, Troçki’nin sürekli devrim teorisine yakın bir formülasyonu savunmuş ve köylülüğün desteğinde bir proletarya diktatörlüğünü öngörmüştü.

Bu katkıların yanısıra, bazı yanlışlar içermekle beraber onun Marksist emperyalizm teorisine yaptığı katkılarını da anabiliriz. Ancak onun asıl mücadelesi 1914’te patlak veren emperyalist savaşa karşı uzlaşmaz tavrı ve yükselen boğucu şovenizm dalgasına karşı Marksizmin enternasyonalist meşalesini özellikle Almanya’da koruma mücadelesi olmuştur. Etrafında bir avuç kalmış olan yoldaşlarıyla birlikte yürüttüğü bu mücadele nedeniyle savaşın büyük bölümünü hapishanelerde geçirmek zorunda kaldı. Lenin’in de büyük övgüyle söz ettiği ve Junius Broşürü olarak bilinen ünlü eserinde, İkinci Enternasyonalin darmadağın olduğunu ve yeni bir işçi Enternasyonalinin kurulmasının hayati bir zorunluluk olduğunu, bu Enternasyonalin tüm ulusal seksiyonlarının merkezin kararları uyarınca hareket etmesinin tartışmasız bir yükümlülük olduğunu, aksi takdirde ilgili seksiyonun kendisini Enternasyonalin dışında bulacağını ve işçilerin başka her şeyin üstünde savunulacak tek anavatanının Enternasyonal olduğunu savundu.

Savaşın bitiminde patlak veren Alman devriminin ve yeni kurulan Alman Komünist Partisinin tartışmasız en önde gelen lideriydi. Ancak bu büyük devrimcinin en büyük eksikliği, SPD’de ve İkinci Enternasyonaldeki sorunları diğer herkesten önce derinlikli bir şekilde teşhis etmesine, bu sorunlara karşı kavga bayrağını herkesten önce ve ısrarla yükseltmesine rağmen, kendi etrafında bu mücadele çerçevesinde bağımsız bir örgütlenme (ayrı bir örgüt ya da örgütlü bir hizip) yaratmakta yetersiz kalması olmuştur.[1] Bu eksiklik Alman Komünist Partisinin kuruluşunda, yani öznel öğenin oluşumunda hayati bir gecikmeye yol açmıştır. Bu da yukarıda bahsettiğimiz gibi Alman devriminin yenilgiye uğramasında belirleyici olmuştur.

Komünist Enternasyonalin kuruluş kongresi ancak Rosaların katledilmesinden birkaç ay sonra toplanabildi. Açılış konuşmasını yapan Lenin’in ilk cümleleri şunlardı: “Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi adına Birinci Uluslararası Kongreyi açıyorum. Her şeyden önce, Üçüncü Enternasyonalin en iyi temsilcileri olan Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un anısına sizleri saygı duruşuna davet ediyorum.” Onun mirasına ilişkin belki de en özlü değerlendirmeyi yapan da daha sonra yine Lenin oldu: “Bazen bir kartal da bir tavuk kadar aşağılara inebilir, fakat bir tavuk hiçbir zaman bir kartal kadar yükseklere çıkamaz. Rosa Luxemburg Polonya’nın bağımsızlığı sorununda yanıldı; 1903’te Menşevizmi değerlendirirken yanıldı; sermaye birikimi teorisinde yanıldı; Temmuz 1914’te Plehanov, Vandervelde, Kautsky vd. ile Bolşeviklerin Menşeviklerle birleşmesini savunurken yanıldı; 1918 cezaevi yazılarında yanıldı (cezaevinden çıkışında 1918 sonu ve 1919 başında hatalarını bizzat büyük ölçüde düzeltti). Fakat bütün bu hatalarına rağmen o bir kartaldı ve kartal olarak kalacaktır; ve anısı bütün dünya komünistleri için daima değerli olmakla kalmayacak, aynı zamanda biyografisi ve bütün eserlerinin yayınlanması (...) tüm dünyada pek çok komünist kuşağın eğitilmesinde son derece yararlı kılavuzlar olarak hizmet edecektir. ‘Alman sosyal-demokrasisi 4 Ağustos 1914’ten sonra kokuşmuş bir cesettir’ – bu sözlerle Rosa Luxemburg’un adı tüm dünya işçi hareketinin tarihine geçecektir. İşçi hareketinin arka bahçesinde, çöplükler arasında ise Paul Levi, Scheidemann, Kautsky ve tüm bu güruh türünden tavuklar, bu büyük komünistin hataları üzerinden gıdaklayacaklar. Herkese layık olduğu.”

Rosa Luxemburg’u 15 Ocak 1919 günü dipçik darbeleriyle katledenler aynı saatlerde Alman devriminin bir diğer önemli önderi Karl Liebknecht’i de katletmişlerdi. Karl Liebknecht Alman sosyal demokrasisinin kurucularından Wilhelm Liebknecht’in oğluydu. Rosa’yla yaşıt olan Karl Liebknecht politik faaliyete neredeyse otuz yaşında, 1900 yılında, SPD’ye katılmak suretiyle başladı. Bir yıl sonra Berlin şehir meclisine, 1908’de Prusya Meclisine, 1912’de de Reichstag’a seçildi. SPD içindeki etkinliği daha ziyade gençlik kollarındaki çalışmaları olmuştu. 1906’da 14-18 yaşlarındaki gençlere anti-militarist eğitim verilmesi gerektiğini savunarak, parti içinde savaş ve ordu karşıtı bir kampanya başlattı. Militarizm üzerine yazdığı bir eseri nedeniyle 1907-1909 arasında yaklaşık iki yıl hapis yattı. Aynı yıllarda İkinci Enternasyonale bağlı Gençlik Enternasyonalinin başkanlığını da yaptı. Karl Liebknecht işçi sınıfı hareketinin tarihine, bir SPD milletvekili olarak emperyalist savaş karşısında aldığı devrimci tutumla ve bunu kitlelere taşımada gösterdiği enerjik çabayla geçmiştir. Savaş kredilerinin oylanmasında mecliste karşı oy kullanan tek milletvekiliydi. Daha sonra Rosa Luxemburg’la birlikte savaş karşıtı faaliyetlerde ve yeni bir örgütlenmenin yaratılması çabalarında yer aldı. Kitlelere dönük konuşmaları ve çağrılarıyla Almanya’da savaş karşıtı tavrın adeta kişileşmiş sembolü oldu. Onu asıl ölümsüzleştiren, savaş karşısında devrimci tutumun mükemmel derecede özlü bir ifadesi olan Asıl Düşman Kendi Ülkemizde bildirisi oldu. Rosa Luxemburg’la işbirliği, Alman Komünist Partisinin kuruluşu ve ölümlerine dek devam etti. Öldürülmelerinden hemen önce kurulmuş olan üç kişilik devrim komitesinin içindeydi.

Karl Liebknecht’in anti-militarist ve enternasyonalist devrimci faaliyeti savaşın başından beri SPD’nin hain önderliğinin hiddetini çekmişti, sonunda onu kendi elleriyle yok etmelerinden önce de kinlerini değişik biçimlerde kusma fırsatını bulmuşlardı. Bir keresinde eski revizyonistlerden David onun savaş karşıtı konuşmaları hakkında “havlayan köpek ısırmaz” diyecek kadar ileri gitti. Bunun cevabını Rosa Luxemburg verdi: “Köpek diye, yıllardır kendisini tekmeleyen efendilerinin çizmesini yalayana denir.” Karl Liebknecht Lenin ya da Rosa gibi Marksizmin gelişimi bakımından iz bırakacak teorik bir eser bırakmamıştır. Ama hiç şüphesiz o, ödünsüz devrimci tavrı ve proleter devrim için verdiği canıyla, aynı Lenin’in dediği gibi bizim bir şehidimizdir.

1917-1923 arası dünya çapındaki devrim dalgası bizim topraklarımızda da belirleyici dönüşümlerin yaşandığı kritik bir dönem olmuştur. Bu kısacık dönem, üç kıtaya yayılmış altı asırlık bir imparatorluğun tarih sahnesinden silinmesine ve yerine Anadolu topraklarında bir burjuva cumhuriyetin doğuşuna tanıklık etmiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi özünde bir burjuva devrimi süreci olan bu süreç, kendi içinde halkçı bir evreden bürokratik-otoriter bir evreye doğru dönüşüm geçirmiş ve sonuç olarak güdük bir tepeden devrim şeklinde sonuçlanmıştır. Hem genel anlamda hareket içindeki sol eğilim, hem de özel anlamda yeni kurulmuş Türkiye Komünist Partisinin Mustafa Suphi dahil son derece önemli lider kadroları bu süreç içinde Kemalist eğilim tarafından tasfiye edildi. Kemalizmin cellâtları tarafından Karadeniz’in fırtınalı sularında boğulan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının bu trajik sonu, bizim için hem Kemalizme karşı sınıf kinimizi bilememiz bakımından, hem de, sadece bizim topraklardaki sınıf mücadelesi açısından değil, dünya çapındaki sınıf mücadeleleri açısından acı derslerle doludur.

Mustafa Suphi’nin yaşamı ve ölümü, çağının çalkantılı niteliğine uygun oldu. 1883 yılında doğan Mustafa Suphi, İstanbul’da Hukuk Mektebini bitirdikten sonra Paris’te Siyasal Bilimler Okuluna devam etti ve 1910 yılında öğrenimini bitirerek yurda döndü. Dönemin tüm ilerici Osmanlı aydınları gibi o da İttihat ve Terakki’ye katıldı, ancak kısa sürede muhalif oldu. İttihat Terakki’nin 1913’teki Mahmut Şevket Paşa suikastını bahane ederek başlattığı terör dalgasından o da nasibini aldı ve Sinop’a sürüldü. Başlangıçta halkçılıkla bezenmiş Türkçü düşüncelerle İttihat Terakki diktatörlüğüne karşı mücadele için Rusya’ya kaçmaya karar veren Mustafa Suphi, dünya savaşının patlak vermesiyle düşman bir ülkenin topraklarında enterne edildi. 1914-17 arasını savaş esiri olarak geçirdi. Bu yıllarda Bolşevizmle tanışan Mustafa Suphi kelimenin tam anlamıyla muazzam bir iç devrim geçirerek bir komünist oldu. Türk savaş esirleri arasında propaganda ve örgütlenme çalışmaları yaptı ve Ekim Devrimi saflarında yer aldı. 1917’den sonraki hayatı bir profesyonel devrimcinin, bir komünist önderin hayatı oldu.

Devrimi izleyen yıllarda Mustafa Suphi’nin çabaları esas olarak Rusya’nın Müslüman halkları arasında parti örgütlenmesini geliştirmek, Kızıl Ordu birlikleri oluşturmak ve sovyet yönetimini yerleştirmek doğrultusunda yoğunlaştı. Bu amaçla 1918 yılı içinde Avrupa Rusya’sından Orta Asya içlerine, Kafkasya’ya dek ülkenin dört bir tarafında bulundu. 1919 başında Kırım’ın ele geçirilişinin ardından RKP bölge komitesi üyesi olarak buraya yollanan Mustafa Suphi, kaldığı kısa süre içinde Anadolu’yla bağları geliştirdi, Türkiye’ye yayın, propaganda malzemesi ve propagandacı yolladı. Kırım’daki 75 günlük sovyet iktidarı sırasında Beyaz Orduyla savaşan Uluslararası Doğu Alayını kurdu. Denikin’in kuşatmasını yararak Odesa’ya çekildi. Bir süre sonra buradan ayrılarak yeni bir görevle Türkistan’a geçti. Burada bir yandan parti yapısını yeniden düzenlerken, bir yandan da Türklerden oluşan bir Kızıl Ordu birliği örgütledi. Çin, Kaşgar, Buhara, Hiva, İran ve Türkiye’de propaganda faaliyeti sürdürecek Beynelmilel Şark Tebligat Şurasını örgütledi ve başına geçti.

Azerbaycan’da sovyet yönetiminin kurulmasından sonra Mustafa Suphi Mayıs 1920’de hareketin merkezini Baku’ya taşıdı. Bu yalnız bir yer değiştirme değil, aynı zamanda yeni bir hedefe, Anadolu’daki devrime ve savaşa müdahale etmeye yönelişti. Bu noktadan sonra Türkiyeli komünistlerin örgütlenmesine hız verdi ve Türkiye’de, Anadolu’nun Karadeniz kıyı kentlerinde örgütlenme faaliyetlerine girişildi. Anadolu’ya sevkedilmek üzere bir Türk Kızıl Ordu birliği oluşturuldu. Bu dönemde Mustafa Suphi Ankara’yla da temasa geçerek Ankara’daki meclisin başkanı olan Mustafa Kemal’e komünistlerin de mücadeleye katılmaya kararlı ve hazır olduklarını bildiren bir mektup yazdı. Mustafa Kemal’den görünüşte olumlu cevap geldi. Anadolu’da örgütlenme çabaları ve Ankara’yla haberleşme sürerken bir yandan da Komünist Enternasyonal bünyesinde bir Doğu Halkları Kongresi örgütleme çabaları yürüyordu. 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında Baku’da yapılan ve 2000’e yakın delegenin katıldığı bu dev kongreden hemen iki gün sonra, yine Baku’da, 10 Eylül 1920’de Türkiye Komünist Partisinin kuruluş kongresi toplandı.

Baku kongresi, Sovyet Rusya’da Mustafa Suphi’nin çevresinde gelişen örgütlenmeyi, İstanbul’daki Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkasını, Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış komünist grupları ve bunların bir bölümünü toparlayan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkasını bir parti çatısı altında, bir program ve bir tüzük etrafında birleştirerek örgütsel bir atılımın zeminini hazırladı. Kongre, enternasyonalizm ve Anadolu’da gelişen devrimin içine girme, sıcak mücadelenin orta yerine atılarak önderliğe soyunma kararlığı açısından bulanıklıktan uzak bir komünist çizgi ortaya koydu. Yapılan konuşmalar, alınan kararlar, ortaya konulan tüzük ve program Ekim Devriminin ve Komünist Enternasyonalin devrimci ruhunun damgasını taşıyordu.

TKP’nin ilk programından aldığımız şu satırlar bu konuda bir fikir verebilir: “İçtimai (=toplumsal) inkılabın ibtidar ve intişarında (=yayılmasında), milletlerin geçirmekte oldukları iktisadi tekamüllerle (=evrimlerle) tarihi ve siyasi şartların büyük alaka ve hisseleri olmakla beraber, inkılap başladıktan sonra millet, memleket ve ülkeleri birbirinden layezal kararlarla ayırmak doğru değildir. Bugün proletarya devr-i hakimiyetine ayak basmış olan Rusya’da komünizm icraat ve tatbikatının muvaffakiyeti iktisadiyatça müterakki (=gelişmiş) diğer garp (=Batı) memleketlerindeki içtimai (=toplumsal) inkılabın zuhuruna bağlı olduğu kadar, bütün garpta intişar edecek (=yayılacak) komünizm tatbikatının da, iktisadiyatça daha muhtelik (=karma) safhalar arz eden şarktaki inkılapçı hareket ile alakası pek mühim ve hayatidir.” “Fırka, halkçılığın en yüksek bir şekli olan amele ve rençber şuralar cumhuriyetinin tesisi yolunda yorulmaksızın çalışmak ve bunun için evvel emirde tebligat ve neşriyatı ile mağdur sınıfların hakimiyetlerini temsil eden bu şekl-i hükümeti kendilerine sevdirmeği vazife bilir.”

Programdan bu alıntıları özellikle yapmamızın sebebi kuruluş dönemindeki bu devrimci perspektifin sonradan tamamen unutturulmuş olmasıdır. Dünya devrimi perspektifine bağlılık, devrimde ileri ülkelerle geri ülkelerin ilişkisinin kavranışı, sürekli devrim perspektifi, sovyet iktidarı perspektifi vb. bu programda mevcuttur. Ancak Sovyetler Birliği’nde Yirmilerin ikinci yarısında gerçekleşen Stalinist karşı-devrimden sonra bu devrimci perspektif tüm dünya komünist hareketinden tasfiye edilecek ve unutturulacaktır. TKP’nin kuruluşunu ve Mustafa Suphilerin ölümlerini ananlar ve geleneğe sahip çıkma iddiasında olanlar pek mebzul olmakla beraber, partinin kuruluşunu esinleyen bu devrimci perspektifi ve programı hatırlamak isteyen pek azdır. Bugünün devrimci kuşakları, TKP mirası konusunda birbiriyle kayıkçı kavgası yapanlara bir de bu gözle bakmalıdırlar.

Kongrenin ardından, Mustafa Kemal’le de haberleşme halinde mücadeleye katılmak için Anadolu’ya geçmek üzere yola koyulan Mustafa Suphi ve on dört yoldaşı Kemalist önderliğin türlü tertiplerine maruz bırakılarak sonunda Karadeniz’in karanlık sularında boğduruldular. Bu suikastın siyasal anlamının ne olduğuna yukarıda değindik. Burada asıl olarak komünistler açısından çıkarılması gereken ders üzerinde durmak gerekiyor. Kıyıcı Türk burjuvazisinin insafına güvenerek, onların ihtiyatsızca ölüme gitmelerine göz yuman Komünist Enternasyonalin burada tarihi bir hatası vardır. Ancak daha büyük tarihi hata onbeşlerin hunharca katlinin Enternasyonal bünyesinde tartışma ve eleştiri konusu yapılmayıp gerekli derslerin çıkarılmayışı olmuştur. Hatta Sovyetler Birliği, bunun sorumlusunun Ankara olduğu açık olduğu halde Ankara’ya mali ve askeri destek vermeye devam etmiştir. Bu hata daha sonrakilerden farklı olarak Enternasyonalin Lenin’in sağlığındaki devrimci döneminde yaşanmıştır. Yeterli önem verilmediği için dünya komünist hareketi bu trajik hatadan pek haberdar değildir ne yazık ki. 1927’de Çin’de, Komintang ve Çan-Kay-Şek örneğinde de özde aynı hata işlenmiştir. Bunu döne döne anlatmak bizim sorumluluğumuzdur. Burjuvaziye asla güvenme, onu başka renklere boyama!

Mustafa Suphi, kuruluş dönemindeki devrimci Komünist Enternasyonalde en yüksek örgütlü ifadesini bulan Marksizmin Türkiye topraklarına örgütlü biçimde taşınması için kavga verdi ve bu uğurda öldü. Ne yazık ki ondan sonra gelenler Komünist Enternasyonalin Stalinist yozlaşmasından nasiplerini aldılar ve TKP’nin bu devrimci geçmişten koparılmasında taşıyıcı oldular. TKP’nin tarihi başından beri inişli çıkışlı ve çileli bir tarih oldu. Ancak sonraki TKP önderleri Kemalizmin tüm zulmüne maruz kalmalarına rağmen adeta mazoşistçe ona destek verme tutumundan vazgeçmediler. Bugün hatırımızda tutmamız gereken en önemli derslerden biri de bu olsa gerek.

Ocak ayı vesilesiyle ölümlerini andığımız tüm bu büyük devrimcilerin mirası bizim geleneğimize, yani devrimci Marksist, ya da bir başka deyişle enternasyonalist komünist geleneğe aittir. Onlar bize aittir ve onları hem düşmana karşı, hem de sahiplenir görünen, ama gerçekte onların mirasının özüyle bağdaşmayan politik duruşları olanlara karşı korumak boynumuzun borcudur. Bunu yerine getirebilmenin en iyi yolu da onların yasını tutmak değil, onların mücadelelerinden ve hatalarından gerekli dersleri çıkarmak ve hepsinden önemlisi onların uğruna savaştıkları devrimci Marksist bir Enternasyonali yeniden ve dünya devriminin yeni bir dalgası gelmeden önce yaratmaktır. Onların hayatından çıkan en büyük ders budur.




[1] 1914 felâketinin ardından Şlyapnikov’a yazdığı mektupta Lenin şunları söylemişti: “Rosa Luxemburg haklıydı: Kautsky’nin parti çoğunluğuna, kısacası oportünizme hizmet eden eyyamcı bir teorisyen olduğunu çok önceden anlamıştı.”