Navigation

Yoksulluk ve Örgütsüzlük İşçileri Yakıyor!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
İşsizliğe mahkûm edilmiş ve bir umut arayan insanlar, tahammülleri tükenince çıldırma ve hatta canlarına kıyma noktasına gelebiliyorlar. Nitekim bu tür trajik vakaların sayısının son dönemde hızla artmaya başladığını görüyoruz. Geniş tanımlı, dar tanımlı, tarım içi, tarım dışı, mevsimlik işçi, sanayi işçisi vb. kavramların arasında evirilip çevrilen rakamlar, işsizlik girdabından çıkamayan, yoksulluğa mahkûm edilen işçilerin intihar mektuplarında, bireysel eylem çığlıklarında, umutsuzluğa sürüklenip anti-depresanlara mahkûm edilmiş binlerce genç insanda gerçek karşılığını yukarıdaki örneklerde olduğu gibi dramatik bir şekilde buluyor.

Milyarlarca insanın varlık sebebi, dünyanın her yerinde ekonomik ve siyasi gücü elinde bulunduran asalaklar için ölümüne çalışmak mıdır? İşte kapitalizm işçileri buna mahkûm ediyor. Bugün Türkiye’de de işçi ve emekçiler bu kapitalist üretim ilişkilerinin kurbanı olmaya devam ediyorlar. Artan işsizlik kitlelerin yoksulluğunu derinleştiriyor. En temel insani ihtiyaç maddelerinin artan fiyatları karşısında ekonomik olarak dayanma gücü çok sınırlı olan emekçiler durmaksızın çalışıyorlar. Aldığı ücret büyük oranda açlık sınırının bile altında olan işçiler fazla mesai yapmak, hatta ikinci ve üçüncü işlerde çalışabilmek için hayatlarından feragat ediyorlar. Fiziksel ve ruhsal dayanımını son haddine kadar zorladıkları halde bu cehennemî yaşamı değiştiremeyen emekçilerin büyük çoğunluğunun gelecekten bir beklentisi kalmıyor. Umudunu yitiren bir yığın işçi ve emekçi sevdikleri uğruna belki bir şey değişir diyerek son bir umutla bireysel isyan bayrağını çekiyor.

Ben hakkını arayan bir garip işçiyim

İşsizliğe mahkûm edilmiş ve bir umut arayan insanlar, tahammülleri tükenince çıldırma ve hatta canlarına kıyma noktasına gelebiliyorlar. Nitekim bu tür trajik vakaların sayısının son dönemde hızla artmaya başladığını görüyoruz. 12 Ocak akşamı meclisin önüne gelerek sesini duyurmaya çalışan inşaat işçisi Sıtkı Aydın üstüne benzin dökerek kendisini ateşe vermişti. 15 yıl boyunca inşaatlarda kalıpçı ustası olarak çalışmış ve son dönemin en çok kâr eden iktidar yandaşı sermaye grubundan Sinpaş GYO’nun inşaatlarından birinde geçirdiği iş kazasında omurgasından ve kafasından yaralanıp çalışamaz hale gelmiş, tedavisini bile tamamlayamamıştı. Yaralandığında ıskartaya çıkarılarak işsizliğe ve açlığa mahkûm edilmişti. “Ben ailemin direğiyim. Beni mağdur etmeyin, hastane sürecinde, ayağa kalkana kadar yevmiyemi verin” diyordu. Çaresizliğin, umutsuzluğun ve çıkışsızlığın büyüklüğünü varın siz düşünün. 16 Ocakta ise İzmir Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğü önüne giden Battal Sağır adlı işçi, çalıştığı yerden aylardır ücretini alamadığını, İŞ-KUR’un da şikâyetini geçiştirdiğini söylüyor, çırılçıplak soyunarak isyan ediyordu. Bunun üzerinden çok geçmeden, 19 Ocakta yine işsizlik ve ekonomik bunalımın ölümün eşiğine getirdiği Mustafa Birgül Balıkesir Belediyesinin önünde kendini yaktı. Yüzünün büyük bölümü yanan ve son anda kurtarılan işçi, “uzun zamandır iş arıyorum, çevremdeki herkese borcum var, alnımın akıyla para kazanmak istiyorum. Tetikçilik mi yapsaydım? Ben bunu yapmak zorunda kaldım. Belki insanlar benim gibi insanları görürler diye düşündüm” diyordu.

Geniş tanımlı, dar tanımlı, tarım içi, tarım dışı, mevsimlik işçi, sanayi işçisi vb. kavramların arasında evirilip çevrilen rakamlar, işsizlik girdabından çıkamayan, yoksulluğa mahkûm edilen işçilerin intihar mektuplarında, bireysel eylem çığlıklarında, umutsuzluğa sürüklenip anti-depresanlara mahkûm edilmiş binlerce genç insanda gerçek karşılığını yukarıdaki örneklerde olduğu gibi dramatik bir şekilde buluyor. Türkiye’de işsizlik ciddi boyutlara tırmanmış durumda. TÜİK’in resmi istatistikleri %10,3’ü gösteriyor. DİSK-AR’ın verilerine göre ise %20’nin üzerinde, yani 7 milyona yaklaşan bir işsizlik söz konusu. Çalışabilir durumda olup okula da gitmeyen gençlerin işsizlik oranı %24 olmuş. Yani hayatının baharındaki dört gençten biri işsiz.

İşsizlik rakamları aritmetik bir sorundan çok daha fazlasıdır. Bu akıldışı sistemin işsiz kalmak hürriyetiyle “özgür” bıraktığı insan, ekonomik zorbalık karşısında tüyden hafif, yalnızlık çukurundaysa dal kadar kırılgan ve çaresizdir. Kâğıt parçası gibi buruşturulup atılmış, ıskartaya çıkarılmıştır. İşsizlik yoksulluğu derinleştirir. Bir lokma ekmek geçemez hale geldiğinde boğazından ve günler aynı çaresizlikle sıralandığında arka arkaya, umutsuzluk kuyusuna düşer. Karanlık dehlizlere doğru yollanır insan. Karanlık arttıkça çıkışı bulmak güçleşir, giderek de imkânsız hale gelir. İşte o saat kaybedecek bir şeyi kalmadığını düşünür. Yol nereye götürürse oraya gider insan. Sonuçları çok daha yıkıcı olmasına rağmen bireysel isyan ve eylemler sökün eder. Onu bu eylemlere sürükleyen düzen onu yalnızlaştırmıştır. Yalnızlık denen şey insanın eşi, dostu, akrabası olmaması değildir. İçine sürüklendiği sefaletin nedenini kavrayamamak, çözüm üretememektir. Yani örgütsüzlüktür.

Sınıfın örgütsüzlüğü ve artan kutuplaşma

Türkiye’de memur denilenler de dâhil olmak üzere sendikalı işçilerin toplam sayısı yaklaşık 3 milyon 400 bin civarındadır. Ancak bu rakamların milyonları gösteriyor olması bizi yanıltmamalı. Çünkü gerçekte sermayenin saldırılarına karşı sınırlı da olsa mücadele eden sendikalara üye işçilerin sayısı ne yazık ki 500 bini geçmiyor. DİSK ve KESK’e bağlı sendikaların toplam üye sayısı yaklaşık 317 bin dolayındadır. Buna Türk-iş’e bağlı birkaç mücadeleci sendikaya üye işçileri de eklesek bile durum çok iç açıcı değildir. Geriye kalanlar, AKP iktidarının işçi düşmanı politikalarının şakşakçılığını yapan ve doğrudan AKP eliyle yönetilen korporatist sendikaların sultası altındadır. İçinden geçmekte olduğumuz ve giderek koyulaşmakta olan gericilik koşullarında işçi sınıfının büyük gövdesiyle sendikal açıdan bile örgütsüz olduğu ortadadır. En temel ekonomik ve sosyal çıkarlarına yönelik saldırıları göğüsleyememesinin en önemli sebeplerinden biri de budur. Ekonomik ve sosyal kazanımlar işçi sınıfının sermaye sınıfına karşı verdiği sınıf savaşımının ve militan mücadelelerin kazanımlarıdır. 1960’lı yıllardan 1980’e kadar olan dönem boyunca verilen mücadeleler bunun kanıtıdır.

Bugün ise geçmişteki işçi kuşaklarının bedel ödeyerek miras bıraktığı kazanımlarını burjuvaziye kaptıran işçi sınıfı uzun zamandır ikiye bölünmüş durumda. Bir tarafta AKP iktidarının kendinden öncekileri kat be kat aşan işçi düşmanı uygulamalarına rağmen iktidarı desteklemeye devam eden, diğer tarafta da bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde AKP’ye karşı çıkan milyonlarca işçi var. İşçi sınıfı, kendi bağımsız çıkarlarından genel olarak uzağa düştüğü ve örgütsüzleştiği oranda, burjuvazinin önüne koyduğu seçenekler arasında parçalanmıştır. Bugünkü durum, olağan dönemlerdeki çeşitli türden burjuva partilerin peşinden gitmekten daha farklıdır. Bugün Türkiye’de tek adam rejimi ivmelenerek sürmektedir. Geçmişte seçenek gibi görünen çeşitli burjuva siyasal alternatifler de AKP iktidarı tarafından etkisizleştirilmiştir. Bu koşullarda işçi sınıfı da yarılmakta ve AKP taraftarları ya da karşıtları olarak tariflenen iki burjuva kutba doğru çekilmektedir.

AKP’nin iktidarda olduğu yıllar boyunca peyderpey uygulamaya sokulan işçi düşmanı politikalardan canı yansa bile, genel siyasal atmosfer ve toplumsal yarılmanın etkisi altındaki örgütsüz işçiler buna etkili bir şekilde karşı duramamıştır. AKP kaosu, gerilimi ve kutuplaşmayı arttırarak yarattığı bu iklimden fazlasıyla faydalanmaktadır. Bu sayede işçileri kendi siyasal çıkarları doğrultusunda manipüle ederek birbirlerine düşmanlaştırmıştır. Bu koşullar altında örgütsüz kalan ve yalnızlaşan işçiler kesintisiz sürdürülen gerici propagandanın etkisine açık hale gelmekte, burjuvazinin ekmeğine yağ süren dinsel, milliyetçi önyargılarla daha da parçalanmaktadırlar. 7 Haziran seçimlerinden bu yana bu gerilim ve kutuplaşmanın derinliği artmakta ve iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda da harlanmaktadır. Muhbir vatandaşlığın makbul vatandaşlık olarak sürekli teşvik edilmesi, baskı ve tutuklamalar, artan yasaklar vb. iktidara muhalif olan kitleleri korkutmakta ve pasifleştirmektedir.

Türkiye’de kitlelerde yaratılan kutuplaşmanın boyutlarını gösteren bir araştırmaya göre, insanların %70’i muhalif olduğu partiyi destekleyenlerle komşu bile olmak istemiyor. Araştırmaya katılanlar arasında AKP’yi destekleyenlerin %64’ü, MHP’yi destekleyenlerin %80’i ve İYİ Partiyi destekleyenlerin %63’ü HDP’ye oy verenleri düşman olarak görüyor. %47’lik bir dilim ise kendisine uzak gördüğü partinin taraftarlarının yürüyüş yapmasına karşı çıktığı gibi, %50 gibi oranla da karşısında gördüğü insanların telefonlarının dinlenmesini destekliyor.

Yoksullaşma ve gelir eşitsizliği artıyor

Türkiye’de ekonomik göstergeler sermaye sınıfının lehine büyüme kaydediyorken, işçi sınıfının cenahında sorunlar artıyor. Aşırı çalışmanın dayatıldığı ve sömürü oranlarının arttığı metal sektöründe çalışan işçilerin toplu sözleşme sürecinde gösterdikleri tepkiler bunun göstergelerindendi. Bir yanda iliğine kadar sömürüldüğü halde kırıntılarla yetinmesi istenen, grev hakları KHK’larla engellenen işçiler, diğer yanda metal patronlarının dudak uçuklatan kârları. Durum “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” misali, bam teline basılmayı bekleyen gerilmiş bir saza benziyor.

Burjuva çevrelerin işçi sınıfının yoğun sömürüsü ile elde edilen büyük kazançlarla sürdürdüğü sefahati sergilemekten çekinmediği zamanlardan geçiyoruz. İşçi sınıfının ise gelir düzeyi ve yaşam koşulları giderek daha da kötüleşiyor. İş bulduğu zamanlarda çalışma koşulları kapitalistin lehine daha da vahşileşmekte. İşçiler sendikal temellerde bile büyük oranda örgütsüzleşmiştir. Marx’ın bir zamanlar Komünist Manifesto’da anlattığı gibi, bu koşullarda “işçiler, yalnız burjuvazinin ve burjuva devletinin köleleri olmakla kalmaz, her gün ve her saat, makinenin, posta başının ve öncelikle de şahsen fabrikatör burjuvanın kendisinin kölesi durumuna düşerler. Amacının kazanç olduğunu ne kadar açık ilan ederse bu despotluk, bir o kadar daha aşağılık, tiksindirici ve öfke verici olur”. Muktedirlerin işçileri aleni bir şekilde aşağılamaktan çekinmediği, onları yönetmeyi koyun gütmeye benzettiği, uluorta işçiye tokat attığı, binlercesini uydurma gerekçelerle işinden, aşından ettiği bir dönemden geçiyoruz. Daha binlerce örnekte olduğu gibi bir şeyler bir yerlerde sürekli birikiyor.

Kitlelerin sağlık, eğitim, barınma, gıda ihtiyaçlarını, sosyal güvenlik ve temel insani bakım gereksinimlerini karşılama konusunda koşullar kötüleşirken, bu durumun toplum vicdanını yaralayacak sonuçlarla daha görünür hale gelmesi kaçınılmazdır. Türkiye’de geçtiğimiz Aralık ayı itibariyle 29 milyon insanın finansal kurumlara 541,7 milyar liralık borcu bulunuyor. Sadece İstanbul’da geçtiğimiz yıl su faturasını ödeyemeyen 580 bin ve doğal gaz faturasını ödeyemeyen 493 bin hane ile ilgili olarak meclise önerge verildi. Borcu borçla kapatarak yaşayanların sayısı her geçen gün artarken, iktidar sorunların patlama noktasına gelmesini ertelemek için elindeki tüm olanakları kullanmaya devam ediyor.

AKP 16 yıldır sosyal yardım adı altında yoksul ve yardıma muhtaç emekçileri iktidardaki varlığına bağımlı hale getiren uygulamalarını sürdürüyor. Milyonlarca yoksul emekçi yardım alarak yaşıyor. Özellikle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve AKP belediyeleri üzerinden sürdürülen bu yardımların miktarı her yıl artıyor. Bakanlık verilerine göre 2016 yılında yaklaşık 11 milyon insan bu yardımlardan faydalanmaktaydı. 2013’te sadece bu bakanlık üzerinden 20 milyar lira kullanılmıştı. 2015’te toplam yardım 220 milyar lira civarındaydı. İktidar, işçi ve emekçilerin ümüğünü sıkarak aldığı vergileri ve fon kesintilerini oya tahvil etmeye çalışmaktadır. Emekçileri bir yandan derin yokluk koşullarına itenler, yine onun alın terini kendi çıkarlarına kullanmakta hatta şantaj malzemesi yapmaktadırlar. Bu ve benzeri uygulamalarla bir taraftan bütünsel olarak yoksulluğu derinleştirip kalıcılaştırırken, diğer taraftan da birikmekte olan gerilimin çeşitli türden patlamalı sonuçlarını ertelemeyi de başarmışlardır.

Türkiye’de resmi rakamlara göre gelir getirici bir işte çalışan insan sayısı 29 milyon civarındadır. Bunun 19 milyonu “ücretli veya yevmiyeli” çalışırken, 6,5 milyon işçi asgari ücrete mahkûm edilmiş durumda. Asgari ücret AGİ dâhil 1603 lira iken, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1637 liradır. Bu durumu yine Komünist Manifesto’dan tamamlayalım. “İşçi sefilleşiyor ve sefalet, toplumdan ve zenginlikten daha hızla gelişiyor. Böylece apaçık ortaya çıkıyor ki burjuvazi daha uzun süre toplumun egemen sınıfı olarak kalma ve kendi varoluş koşullarını topluma düzenleyici yasa olarak dayatma yetisinde değil. Burjuvazi egemenliğini sürdürme yetisinde değil, çünkü kölesine köle olarak bile var olma güvencesi veremiyor, çünkü köleyi, o kendisini besleyeceğine kendisi onu beslemek zorunda olduğu bir duruma düşürüyor elinde olmaksızın. Toplum artık burjuvazinin sultasında yaşayamaz, yani, burjuvazinin varlığı toplum tarafından taşınabilir değil.

Egemenlerin manipülasyonları ve yalanları emekçilerin içinde bulundukları zorlu durumu ve mutsuzluğu örtmeye yetemiyor. Toplumun çıldırma noktasına geldiğini gösteren pek çok olgu da, giderek artan bireysel tepkiler de aslında artan hoşnutsuzluğa işaret ediyor. Kuşkusuz bu sonsuza kadar sürdürülebilir bir durum değildir. İşçiler tarihte olduğu gibi tek tek ve çözümsüz eylem girişimlerinin ve hatalarının ardından gerçek çözümün kolektif bir güçten geçtiğini anlayacaktır. İşçi sınıfının burjuva düzene ve onun baskıcı rejimlerine karşı mücadelesi patlak verdiğinde tek tek işçiler tüm önyargılarını bir kenara bırakıp örgütleriyle mücadeleye atılacaklardır. İçinden geçmekte olduğumuz bu gerici dönemler, geleceğin sınıf kavgasını da içten içe mayalandırmaktadırlar.