Navigation

Suriye Açmazı ve Rojava’da Halk Uyanışı

Suriye’deki iç savaşa bir çözüm bulmak maksadıyla 22 Ocakta İsviçre’nin Montrö kentinde başlayan “Cenevre-II” görüşmeleri, yaklaşık üç hafta süren birkaç toplantı sonrasında çöktü. Görüşmelere Esad rejiminin temsilcileri, muhalefetin bir bölümü, ABD, AB, Rusya, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi güçler katılırken, İran’ın yanı sıra, Suriye Kürdistanı’nda (“batı” anlamına gelen Rojava sözcüğüyle anılıyor) en büyük politik gücü temsil eden PYD de Cenevre’ye davet edilmedi.

Esasında “Cenevre-II”den somut hiçbir sonuç çıkmayacağı en başından belliydi. Muhalefet onlarca parçaya bölünmüş durumda ve aynı zamanda kendi arasında da savaşıyor. Radikal İslamcı gruplar “Cenevre-II”ye katılmayı reddederken, Beşar Esad iktidarı bırakma garantisi vermeden konferansa katılmayacağını açıklayan Suriye Ulusal Koalisyonu, ABD’nin zorlamasıyla görüşmelerde yer aldı. Birçok bölgeyi muhalefetin elinden alarak güçlenen Esad rejimi, muhalefetin, ABD’nin, AB’nin ve Türkiye’nin dayatmalarını kabul etmeye yanaşmamıştır. Bu güçlerin “Esad’sız bir geçiş hükümeti” önerisini reddederken, Suriye’de iç savaş çıkartıldığını, özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin teröristleri desteklediğini gündeme getirerek, kendisinin mağdur ve meşru olduğunu ilan etmiştir.

Aslında konferans, süregiden emperyalist savaşın burjuva diplomatik alanda devam ettirilmesinden başka bir şey değildi. Konferansta Esad rejiminin ve muhalefetin temsilcileri vardı; ancak gerçekte bunlar üzerinden ABD ve Rusya gibi emperyalist güçler boy ölçüşmüşlerdir. Ne var ki Suriye’deki açmaz aynen konferansa da yansımıştır. Verili durumda Esad rejimi, belirli bölgeleri ele geçirse de muhalefeti yenip üstünlük kuramamıştır; muhalefet ise onlarca parçaya ayrılmıştır. Özellikle Batı karşıtı El-Kaide gibi radikal İslamcı örgütlerin güçlenmesi, ABD ve Avrupa emperyalistlerini tedirgin etmektedir. Bilhassa ABD, Esad sonrasında Suriye’de kapitalizmi tahkim ederek emperyalist sisteme entegre edecek bir muhalefetin olmamasından ve radikal İslamcı grupların güçlenmesinden dolayı çizgisini yumuşatmış ve tavır değişikliğine gitmiştir.

Suriye’deki iç savaşın sona ermesi, erse bile olağan bir burjuva rejimin kurulması hiç de kolay değildir. Her gün en az 30’a yakın insanın bombalı saldırılarda öldüğü Irak’taki fiili iç savaş tablosu, bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Emperyalist savaşın yeni cepheleri açılmaktadır. Ukrayna’dan Türkiye’ye dünyanın birçok bölgesinde, emperyalist savaşın basıncı çatışma ve siyasal krizler biçiminde kendini açığa vurmaktadır. Önümüzdeki dönemde, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinin daha fazla cehenneme dönmesi, Suriye ve Irak’taki durumun yaygınlaşması kuvvetle muhtemeldir.

İşte bu konjonktür, Rojava’daki Kürtlerin durumunu belirsizleştirerek mevcut kazanımlarını tehlikeye atmaktadır. Bugün Kürt sorunu, Ortadoğu’nun en temel sorunlarından biridir. Kürtler, aynı zamanda Ortadoğu’daki siyasal tablonun şekillenmesinde dikkate alınması gereken bir güç konumundadır.

ABD, AB ve Türkiye Rojava Kürtlerini muhalefet cephesine dâhil etmek isterken, özellikle PKK çizgisindeki PYD, bu baskıya direnerek görece bağımsız kalmaya çalışmaktadır. Barzani çizgisindeki Kürt partileri ise Suriye Ulusal Koalisyonu’na katılarak “Cenevre-II” görüşmelerine dâhil olmuşlardır. Rojava’da temel belirleyici güç konumunda olan PYD, Esad rejimiyle çatışmaktan kaçınırken, Rusya, Irak ve İran’la da ilişkiler geliştirmeye çalışmaktadır.

Esasında başta ABD olmak üzere emperyalistlerin Rojava konusundaki politikaları henüz kesin olarak netleşmiş değildir. Bundan ötürü Kürtler “Cenevre-II” konferansına bağımsız bir güç olarak davet edilmemiştir. Hiç kuşku yok ki, bunun esas sebeplerinden biri Suriye’deki açmazdır. Ortadoğu’nun nasıl şekilleneceği, Suriye’nin ne olacağı, Kürtlerin Ortadoğu’da nasıl bir yer tutacağı gibi hususlar henüz netleşmediği için Rojava’nın durumu geleceğe havale edilmektedir. Kürtler ise, fiili durumlar yaratarak kazanımlar elde etmeye çalışıyorlar. Böylece hem Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki gibi aldatılmak istemiyorlar hem de kendi güçlerini ortaya koyarak mevcut planların onları dikkate alacak biçimde şekillenmesini arzuluyorlar. Nitekim tam da “Cenevre-II” görüşmelerine bir gün kala Rojava Kürtlerinin üç kanton biçiminde özerlik ilan etmesi boşuna değildir.

Rojava (Batı Kürdistan)

Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist güçlerin müdahalesiyle Kürt halkının yaşadığı topraklar dört ayrı parçaya bölündü. Batı Kürdistan (Rojava), Fransa’nın mandası altında olan Suriye’ye bırakıldı. Buradaki Kürtler, nüfusun %10’unu meydana getirmekteydiler. Sınırlar o denli keyfi çizilmişti ki, aynı ailenin fertleri akşamdan sabaha farklı ülkelerin sınırlarında, birbirlerine “yabancı” olarak dünyaya gözlerini açmışlardı. Özellikle Suriye ile Türkiye’nin uzun sınır hattının yalnızca demiryoluyla ayrılması ve bu yolun her iki tarafında da Kürtlerin yaşıyor olması oldukça çarpıcıdır.

1930’larda Fransız sömürgeciliğine karşı yürütülen mücadelede Kürtler önemli bir rol oynamıştır. Meselâ 1937’de Haseki’de başlayan grev, birçok Kürt kentine yayılmış ve Kürtler sokaklara dökülmüştü. Bu dönemde Arap egemenler “sömürgeciler kovulduktan sonra Kürtlerin ulusal hakları tanınacak” vaadinde bulunmalarına rağmen, daha sonra, tıpkı TC’nin egemenleri gibi, bu sözlerinde durmamışlardır. Nitekim 1939’da Efrin bölgesinde başlayan Kürt isyanı acımasızca bastırılmıştır. Suriye’deki manda yönetimine karşı ulusal mücadele geliştikçe Fransa, Suriye’deki nüfuzunu korumak maksadıyla Araplara karşı Kürtleri yanına çekmek için Kürtlerin birtakım haklarını tanımıştır. Ne var ki, Kürtler ilerleyen dönemde, Arap milliyetçiliği temelinde uygulanan baskı ve zorbalık sonucunda bu olanakları da kaybetmişlerdir.

50’li yıllarda Kürt halkı üzerindeki baskı bir nebze de olsa gevşetildi. Özellikle 1958’de Mısır ve Suriye’nin bir araya gelerek oluşturduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC), Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde Kürt okullarının açılmasını, kitap ve dergi yayınlanmasını, anadilde radyo yayını yapılmasını kabul etti. Ne var ki kısa bir süre sonra BAC’ın dağılması ve bilhassa Irak Kürdistanı’nda özerklik temelinde bir isyan başlaması üzerine, Suriyeli egemenler Kürt ulusal hareketinin gelişip güçlenmemesi için yoğun bir baskı uygulamaya başladılar. 1962’de yürürlüğe konan bir yasayla Cizîre bölgesinde yaşayan 120 bin Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı ve topraklarından sürüldü. Bunların yerine Araplar yerleştirildi. İşte bu dönem uygulanmaya sokulan “Arap Kuşağı” politikasıyla Rojava’daki Kürtler birbirlerinden yalıtıldılar. Sürülen Kürtlerin yerine Araplar yerleştirildiği için, bugün kanton ilan edilen Cizîre, Kobani ve Efrin bölgelerinin tam bir toprak sürekliliği bulunmamaktadır.

Hafız Esad’ın iktidara gelmesiyle de Kürtlere karşı izlenen ezme politikası değişmedi. Kürtlerin ulusal demokratik hakları tanınmadı. Ancak Hafız Esad incelikli bir asimilasyon politikası izledi. Irak ve Türkiye’de Kürt hareketini destekleyerek içerideki Kürt sorununu unutturma yoluna gitti.

Suriye’nin diğer kentleri bir yana, yalnızca Rojava’da 2 milyondan fazla Kürt yaşamaktadır. Suriye’de iç savaş başlamadan ve Kürtler Rojava’yı kendi denetimlerine almadan önce, yaklaşık 300 bin Kürt vatandaş olarak dahi kabul edilmiyor ve yabancı muamelesi görüyordu. Bunların oy verme, işyeri kurma ve işletme hakları yoktu, devlet dairelerinde çalışmaları yasaktı. Kimlikleri olmayan yüz binlerce insan ülke içinde özgürce dolaşamıyor ve yurtdışına seyahat edemiyordu. Evli olanlara resmi nikâh işlemleri yapılmadığından dolayı, dünyaya gözlerini açan binlerce çocuk, daha doğar doğmaz ayrımcılıkla, ezilmeyle, kimliksizlikle karşı karşıya kalıyordu. Kimlikleri ellerinden alınıp vatandaşlıktan çıkarılanların büyük bölümünün 1920’li yıllarda Türkiye’de çıkan isyanlardan sonra Suriye’ye göç etmek zorunda kalan Kürtlerden oluştuğunu da belirtelim.

Nihayetinde yıllarca süren baskı ve zorbalığın biriktirdiği öfke, 2004’te büyük bir isyanın patlamasıyla kendini dışa vurdu. 12 Martta, Arap ve Kürt futbol takımlarının karşı karşıya geldiği bir maçta çıkan kavga sonrasında, Haseki’ye bağlı Qamışlo’da başlayan isyan tüm Rojava’ya yayıldı. 150 kişi yaşamını yitirirken, yüzlerce insan yaralandı. Devlet dairelerine saldıran yoksul yığınlar, baskı ve zulümle özdeşleşmiş olan devlet kurumlarını yakıp tahrip ettiler.

Bu isyan sonrasında Rojava’da Kürt hareketinin daha da güçlendiğini, yeni ve kapsamlı örgütlenmelere gidildiğini söylemek mümkündür. Bilhassa PKK çizgisindeki Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve onun oluşturduğu kurumlar, Rojava’daki Kürtler arasında önemli bir örgütlenme gerçekleştirmişlerdir. İşte bu örgütlenme sayesinde, 19 Temmuz 2012’de, iç savaşın yarattığı boşluktan da yararlanarak Rojava’da kontrolü ele geçirmişlerdir.

Rojava’da kantonlara dayalı özerklik

2011 Martında Suriye’de başlayan halk hareketi, kısa bir süre sonra yerini silahlı mücadeleye bıraktı. Silahlı mücadelenin devreye sokulması ve iç savaşın kızışmasıyla sıkışan Esad rejiminin Rojava’daki kontrolü bir hayli zayıfladı. Bu durumdan yararlanan Kürt halkı, 19 Temmuz 2012’de Kobani’den başlayarak tüm Rojava’da denetimi ele geçirmiştir. Hiç kuşkusuz muhalefeti bölmek ve aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’ye dönük müdahalelerini zayıflatmak isteyen Esad rejiminin Rojava’dan çıkması da Kürtlerin bölgede denetim kurmasında etkili olmuştur.

Rojava’da Kürt hareketinin yarattığı fiili durum, Ortadoğu’da siyasal dengeleri değiştirmiştir. Geçen süre zarfında Suriye’deki Kürtler çok yol almış, kendi silahlı güçlerini büyüterek tahkim etmiş ve uluslararası alanda dikkate alınan politik bir özne haline gelmişlerdir. Çok açık ki, PKK çizgisindeki Rojavalı Kürtlerin elde ettiği bu kazanım, Kürt sorununun çözümü konusunda bir adım ileri iki adım geri politikası izleyen Türkiye’yi bir hayli sarsmış ve sıkıştırmıştır. Bilhassa içeride Kürt hareketinin elini zayıflatmak isteyen AKP, 2013 yazında radikal İslamcı grupları destekleyerek Rojava’yı kontrol altına almayı denemiştir. Lakin aynı günlerde özerklik ilan edeceğini açıklayan PYD, kalabalık silahlı bir güçle harekete geçerek Serêkaniyê’yi (Resulayn) El-Nusra’dan temizlemiş ve tüm Kürt bölgesinde denetim kurmuştur.

Aslında Rojava’da denetim kuran Kürtler, uzun bir süredir özerklik ilanı için çalışmalar yapmaktaydılar. Fakat bilhassa Barzani çizgisindeki partilerin PYD’nin tek başına hareket ettiği, kendisini tüm Kürt halkına dayattığı yönündeki açıklamaları ve Türkiye’nin tepkisi sonucunda, geçen yaz ilan edileceği açıklanan özerklik ertelendi. Barzani, gerek kendi denetimindeki partilerin yeterince güçlü olmamasından, gerek PKK çizgisinde özerk bir Kürdistan’ın tarih sahnesine çıkmasının kendi otoritesini sarsacak olmasından, gerekse Türkiye ile girdiği angajmandan dolayı PYD’ye karşı negatif bir tutum içindedir. Nitekim Rojavalı Kürtlere ve PYD yetkililerine kapıları kapatan Barzani, Kürt hareketinin “Rojava’da devrim oluyor” açıklamalarına, “devrim yok, Esad rejimiyle işbirliği var” yanıtını vermiştir. Kürtler arasındaki bu ayrışma kendisini “Cenevre-II” görüşmeleri öncesinde de göstermiştir. Barzani’nin denetimindeki partiler Suriye muhalefetine dâhil olurken, PYD, Kürtlerin bağımsız bir güç olarak “Cenevre-II” görüşmelerine çağrılmaması üzerine, özerklik çalışmalarını hızlandırmıştır.

19 Temmuz 2012’den sonra, Rojava’da çeşitli örgütlenme biçimleri ortaya çıktı. Birçok partinin de içinde yer aldığı halk meclisleri adı verilen örgütlenmeler, 12 Kasımda yaklaşık 100 temsilciden oluşan Geçici Demokratik Özerk Yönetim Kurucu Meclisi’ni ilan ettiler. Kürt, Arap, Süryani, Çeçen ve Türkmen temsilcilerin yer aldığı bu Kurucu Meclis, aslında geçici hükümet işlevi gören 15 kişilik bir Yürütme Konseyi seçti. Bu konseyin görevi Geçici Yönetim Projesini devreye sokmak, Demokratik Özerk Yönetim Sözleşmesi’ni ve seçim sistemini hazırlamaktı. 6-7 Ocakta toplanan Kurucu Meclis, Rojava’nın Cizîre, Kobani ve Efrîn olmak üzere üç ayrı kantona ayrılacağını ve bu kantonların Demokratik Özerk Yönetim çatısı altında bir araya geleceğini açıkladı. Buna göre her kanton bir meclis ve 22 bakanlıktan oluşuyor. Kürt hareketi, Rojava’da yaşayan Kürtlerin “Arap Kuşağı” politikasıyla birbirinden kopartıldığını ve bölgeler arasında toprak sürekliliği olmadığından dolayı kantonlar biçimindeki bir örgütlenmeye gidildiğini ifade ediyor.

“Cenevre-II” görüşmelerine bir gün kala, 21 Ocakta Rojava’nın en büyük parçasını oluşturan Cizîre’de, Cizîre Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi ilan edildi. Birer hafta arayla ise Kobani ve Efrin kantonlarının özerkliği duyuruldu. Özerklik ilanından sonra toplanan kanton meclisleri, Demokratik Özerk Yönetim’in anayasasını kabul ettiler. Suriye’nin parlamenter rejimle yönetilen demokratik bir devlet olarak şekillenmesi gerektiğinin vurgulandığı bu anayasanın bazı maddeleri şu hususlardan oluşmaktadır:

“Demokratik Özerk Yönetim, merkezî olmayan sisteme dayalı kurulacak gelecekteki Suriye’nin bir parçasıdır. Demokratik Özerk Yönetim üç kantondan (Cizîre, Kobani, Efrin) oluşur ve Suriye topraklarının bir parçasıdır. Qamişlo, Demokratik Özerk Yönetimi Cizîre Kantonu’nun merkezidir. Bu kanton Kürt, Süryani, Ermeni, Çeçen, Müslüman, Hıristiyan ve Ezidîlerin ortak yönetimidir. Kantonda yaşayan halklar ve inançlar arasındaki ilişkiler halkların kardeşliği, ortak yaşam ve dayanışma temellidir. Hiçbir halk bunlardan ayırt edilemez. Cizîre kantonunun resmi dili Kürtçe, Arapça ve Süryanicedir. Bunların yanı sıra diğer diller de güvence altına alınır. Kanton yönetimleri ve merkezleri arası ilişkiler, demokratik özerklik esaslarına göre gerçekleşir ve savunma gücü YPG’dir.”

Baskı ve zorbalıkla kontrol altına alınan, ulusal demokratik hakları tanınmayan, kendi dilinde eğitim almasına izin verilmeyen Rojava’nın Kürt halkı, on yıllar sonra kendi denetimindeki topraklarda rahat bir nefes almaya çalışıyor. Suriye egemenlerinin boyunduruğundan kurtulan Rojava’da bir halk uyanışı yaşanmaktadır. Özellikle de Kürt hareketinin ön açmasıyla kadınlar mücadelede öne çıkıyor ve toplumun örgütlenmesinde inisiyatif alıyorlar. Kurulan birçok örgütlenmeyle toplumsal alan yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Kürtçe kitaplar basılıyor, okullar açılıyor, anadilde eğitim veriliyor ve kültürel alan canlandırılıyor.

Hiç kuşku yok ki Rojava’da ortaya çıkan özerk yapı, Türkiye’deki Kürtleri derinden etkileyerek heyecanlandırırken, aynı zamanda TC egemenlerini sıkıştırmaktadır. Rojava’da özerk bir yapının ortaya çıkmasını engelleyemeyen Türk devleti, sınıra duvarlar çekerek her iki taraftaki Kürtlerin birleşmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Fakat bu çaba tarihin akışını durdurmaya çalışmaktan başka bir anlama gelmiyor.

Ancak Ortadoğu’nun karmaşık ve belirsiz siyasal ortamında, Kürt halkının kaderinin nasıl şekilleneceği de belli değildir. Emperyalist savaş Ortadoğu’yu giderek daha fazla cehenneme çevirirken, halkları da karşı karşıya getirmektedir. Ortadoğu’daki siyasal tablo, emperyalist-kapitalist sistemin ne denli çürüdüğünü ve derin bir açmazla karşı karşıya kaldığını gözler önüne sermektedir. Halkları kanlı bir boğazlaşmaya çeken emperyalist savaşlardan kurtulmanın tek bir yolu var: İşçi devrimi! Emperyalist-kapitalist sistemin Ortadoğu’yu yuvarladığı kanlı çıkmazdan ancak işçi devrimleriyle çıkılabilir. Başka bir seçenek yoktur!

Fakat Ortadoğu işçi sınıfının örgütlenmesi ve birleşerek aynı amaç doğrultusunda ilerleyebilmesi için, başta Kürt ve Filistin halkları olmak üzere ezilen halkların desteklenmesi, demokratik haklarının tanınması amacıyla egemenlere baskı yapılması gerekmektedir. Türkiye başta olmak üzere İran, Irak ve Suriye işçi sınıfı, ezilen Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarını desteklemeden Kürt işçileri yanına çekip kardeşleşmeyi sağlayamaz! Ortadoğu’yu kanlı açmazdan kurtaracak işçi devrimiyle oluşturulacak Ortadoğu İşçi Sovyetleri Federasyonu, kapitalist sömürüye son verip barış ve huzur getirmekle kalmayacak, ezilen halkların haklarını da garanti altına alacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Mart 2014, no: 108