Navigation

Almanya’da Artan Irkçı Saldırılar ve Büyüyen Tehlike

Koronavirüs salgını sebebiyle arka plana düşmüş olsa da, içinden geçtiğimiz dönemin genel karakterini yansıttığı için Şubat ayında Almanya’da gerçekleştirilen faşist saldırıları ve bununla bağlantılı siyasi gelişmeleri ele almakta fayda var. 20 Şubatta Almanya’nın Hanau kentinde çoğunlukla Türk ve Kürt göçmenlerin gittiği iki nargile kafeye düzenlenen saldırıda 9 kişi öldürüldü. Bu saldırıdan birkaç gün sonra ise Stuttgart’ta benzer bir saldırı gerçekleştirildi. Bu sefer yaralanan ya da ölen olmadı ama bu saldırıların peş peşe meydana gelmesi bunların münferit vakalar olmadığını gösteriyor. Üstelik sadece Almanya’da değil, tüm dünyada yabancı düşmanlığı giderek yaygınlaşmakta. Yeni Zelanda’dan ABD’ye, Almanya’dan İtalya’ya dünyanın farklı ülkelerinde kimi zaman onlarca kişinin öldürüldüğü benzer olaylara tanık olmaktayız. Bu saldırılar genelde tek kişi tarafından gerçekleştiriliyor ve yakalananlar herhangi bir örgüt ile bağlarının olmadığını iddia ediyorlar. Bu nedenle saldırganlar burjuva medyada “yalnız kurt” olarak adlandırılıyor, hastalıklı kişiler olarak resmediliyorlar. Genel anlamda bu kişilerin bu saldırıları tek başlarına organize edip yapmadıkları açık olmakla birlikte sağlıklı bir kafaya sahip olmadıkları da ortada. En başta söylemek gerekirse, çizilen “yalnız kurt” imajı veya saldırıların hastalıklı ruhların işi olduğu iddiası faşist örgütlerle organik bir bağı bulunan burjuva devletleri ve kapitalist düzeni aklamaya ve emekçilerin ne kadar ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu anlamalarını engellemeye dönük bir manipülasyondan başka bir şey değildir. Öte yandan bu tür faşist saldırıların sıçramalı bir şekilde artması ve faşist hareketlerin güç kazanması, kapitalizmin tarihsel krizinden ve çürümüşlüğünden bağımsız düşünülemez.

Milyonlarca göçmenin yaşadığı Almanya ırkçı-faşist saldırıların en çok yaşandığı ülkelerden birisi olarak dikkat çekiyor. Resmi rakamlara göre bile son yıllarda göçmenlere, Yahudilere dönük saldırılarda büyük bir artış görülüyor. 2019 yılı son 20 yıl içinde anti-semitik suçların en çok yaşandığı yıl olarak kayıtlara geçmiş. Son 3 yılda ise faşistlerin işlediği suçların sayısı yıllık 20 binin altına düşmemiş. Bu kapsamda son bir sene içerisinde gerçekleşen saldırılardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. Geçtiğimiz Ekim ayında Halle kentinde faşist saldırganlar sinagog önünde 2 kişiyi öldürmüş, ardından sinagogdaki ayine de saldırmışlar ve çok sayıda insan yaralanmıştı. Bu saldırganlar da tıpkı Hanau saldırganı gibi faşist düşüncelerini internetten paylaşmışlardı. Haziran ayında ise Kassel bölge valisi Walter Lübcke başından vurularak öldürülmüştü. Zanlı daha önce polisin takip altında tuttuğu bir “aşırı sağcı”ydı.

Bu vakalarla Almanya’da yükselen faşist hareket arasında dolaysız bir bağ vardır. Faşist söylemin giderek yaygınlaştığı, faşist parti ve hareketlerin giderek güç ve meşruiyet kazandığı bir ortamda, yabancılara, göçmenlere veya toplumun marjinal olarak kodlanmış kesimlerine dönük saldırılar da meşruiyet kazanıyor. Bu siyasi arka planı hesaba katmayan, saldırganları “yalnız kurt” olarak gösterip devletin çeşitli aygıtlarının rolünü gizlemeye çalışan yorumlar, feraset eksikliği olarak değerlendirilemez. Faşist hareketin Almanya’daki yükselişine baktığımızda tablo çok net bir şekilde önümüze seriliyor. 2013’te kurulan faşist AfD önce kısa sürede eyalet seçimlerinde küçümsenemeyecek başarılar elde etti. Ardından 2017’deki genel seçimlerde oylarını neredeyse üç katına çıkararak %13 oy aldı. Böylece, 94 milletvekili ile federal meclisteki üçüncü büyük parti ve ana muhalefet partisi konumuna ulaştı. Burjuvazinin ve devletinin desteği olmadan AfD’nin böylesine kilit bir parti konumuna ulaşması mümkün müydü? Elbette, hayır! Burjuvazi ırkçı-faşist hareketlerin önünü açarak ve destekleyerek, hayata geçirmek istediği gerici uygulamalara karşı gelecek muhalefeti engellemeye çalışıyor. Burjuva siyasetçilerin yabancı düşmanlığını, İslam karşıtlığını eleştiren sözler sarf etmeleri kimseyi aldatmasın. Genelde merkez sağın söylemi giderek aşırı sağa yakınsamaktadır.

Geleneksel partilerin söylemlerini “zamanın ruhuna” göre revize etmeleri de tabanlarındaki kayışı durdurmaya yetmemektedir. 2017 genel seçimlerinin birinci ve ikinci partisi geleneksel burjuva partiler (CDU ve SPD) olsa da bunların oy oranlarında düşüş vardı. Çünkü yıllardır iktidarda bulunan geleneksel burjuva partilerin kendilerine hiçbir şey sunmadığını düşünen emekçi kitlelerin bir bölümü AfD’ye yönelmişti. 2017 genel seçimlerinden sonra şu değerlendirmeyi yapmıştık: “Yoksullaşan ve geleceği giderek belirsizleşen emekçiler, «sistem partisi» olarak gördükleri partilerden uzaklaşıp, düzen partileri dışında arayışlara girişiyorlar. Devrimci alternatiflerin güçlü bir şekilde ortada olmamasından ötürü, maalesef bu arayışlar, çoğunluğu itibarıyla ilerici bir yönelime değil de, gerici bir içeriğe, geçmişin mutlu günleri nostaljisine ve faşist demagojiye can suyu oluyor. En deneyimsiz, en geri bilinçli işçilerden başlamak üzere emekçilerin giderek artan bir kısmı, mevcut düzene meydan okur pozları kesen faşist demagojinin illüzyonuna kendisini kaptırıyor. Zira sol adına konuşan çeşitli partiler, kurulu düzene açıktan ve kökten bir karşı çıkışı öne çıkarmadıkları (ve çoğunluğu itibarıyla da çıkaramayacakları) için, güya kapitalizme karşı çıkar gözüken faşist hareketler prim topluyorlar.”[1]

AfD’nin 2017 seçimlerinden 3. büyük parti olarak çıkmasının kritik bir sonucu oldu. Hiçbir parti tek başına hükümeti kurabilecek sandalye sayısına ulaşamadı. Bunun sonucunda Almanya, tarihinde ilk kez 6 ay gibi uzun bir süre hükümetsiz kaldı. Aylar süren krizden sonra nihayetinde 2018 Martında “büyük umutlarla” CDU ve SPD koalisyonu kuruldu. Merkel üst üste 4. kez başbakanlık koltuğuna oturdu. Ne var ki, ne “büyük koalisyon” ne de Merkel’in 13 yıllık istikrarlı iktidarı Alman sermayesi için her şeyin yolunda gittiği anlamına geliyordu. Ne Merkel’in elinde ne de partisinde sermayenin sorunlarını çözecek sihirli değnek vardı. Tersine geleneksel burjuva partiler, tıpkı diğer birçok Avrupa ülkesi gibi Almanya’da da, nicedir burjuvazinin ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Nitekim, büyük koalisyonun kurulmasından kısa bir süre sonra CDU içinde yaşanan olaylarla bu durum daha da belirgin hale geldi. Merkel CDU başkanlığına yeniden aday olmayacağını açıkladı ve Aralık 2018’de yapılan kongrede Merkel’in 18 yıllık genel başkanlığından sonra yerine partinin genel sekreteri Annegret Kramp-Karrenbauer (AKK) geldi. Merkel, parti başkanlığını bıraksa da, 2021’e kadar Almanya başbakanlığı görevini sürdürecek. Parti başkanlığını bırakan bir şansölyenin ülkeyi yönetmesi, burjuva siyasetinde belirsizlik ve güçsüzlük tartışmalarını beraberinde getirdi. Almanya burjuvazisi küresel hegemonya mücadelesinde “güçlü Almanya” imajının zedelenmesinden endişeleniyor ve bu durumun rakipleri karşısında elini zayıflatacağını öngörüyor.

Thüringen krizi

Burjuva siyasetindeki tartışmalar Thüringen krizi ile daha da alevlendi. Görece küçük bir eyalet olan Thüringen’de yaşananlar, Almanya’nın genelinde doğurduğu sonuçlar itibariyle bir siyasi krizin mayalandığına işaret ediyor. Thüringen eyaletinde FDP’li (Hür Demokratik Parti) siyasetçi Thomas Kemmerich’in liberal FDP, muhafazakâr CDU ve faşist AfD’nin oylarıyla Şubat ayı başlarında eyalet başbakanı seçilmesi Almanya’yı adeta karıştırdı. Sol Partili başbakanın AfD’nin de dâhil olduğu bir ittifakla yeniden seçilmesinin engellenmesi, Almanya genelinde büyük tepkiye yol açtı. Sol partiler Kemmerich’i protesto ettiler. Merkel de dâhil olmak üzere eyaletteki sol koalisyonu deviren partilerin temsilcileri AfD’nin oylarıyla hükümet kurulmasının kabul edilemeyeceğini açıkladılar. Nihayetinde hem Kemmerich istifa etmek zorunda kaldı, hem de faşistlerle işbirliği yapan CDU’nun lideri AKK parti başkanlığını bırakacağını açıkladı. Mart ayında Sol Partinin adayı CDU’nun zımni desteğiyle geçici olarak yeniden başbakan seçildi. 2021 yılında ise seçimler tekrarlanacak. Böylece burjuvazi Thüringen krizini şimdilik çözdü ancak krizi doğuran koşullarda bir değişiklik yok.

Thüringen her ne kadar Sol Parti’nin son seçimlerden birinci çıktığı eyalet olsa da AfD’nin de önemli kalelerinden birisi. 27 Ekim 2019’da yapılan eyalet seçimlerinde meclisteki 90 sandalyenin 29’unu Sol Parti, 22’sini AfD, 21’ini CDU almıştı. Faşist AfD’nin desteğiyle başbakan olan Kemmerich’in partisi FDP ise %5’lik barajı kıl payı geçerek 5 sandalye kazanabilmişti. Sol Parti 2014 seçimlerine göre oylarını arttırıp bir sandalye daha kazanmış olsa da seçimlerin asıl dikkat çekici yükselişi yine AfD’nin aldığı oylardaydı. Oylarını iki katına çıkaran AFD’nin meclisteki sandalye sayısı da iki katına çıktı. CDU’nun oylarındaki azalış seçmen kitlesinin AfD’ye kaydığını gösteriyor. Bu sonuçlar, 2017 genel seçimlerindeki tablonun Thüringen özelinde de tekrarlandığı anlamına geliyor.

AfD’nin en radikal liderlerinden olan Höcke’nin partinin Thüringen teşkilatının kurucularından olması tesadüf olmasa gerek. Hitler’in Kavgam kitabında yer alan tezlerini benzer şekilde yineleyen Höcke, parti içindeki Flügel (Kanat) fraksiyonunun liderliğini de yürütüyor. Partinin bu kanadı resmen “İslam ve göç karşıtı, sağ popülist Almanya İçin Alternatif Partisinin radikal kanadı” olarak lanse ediliyor. 12 Martta Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı (AKT) “radikal amaçlar güttüğünün tespit edilmesi” nedeniyle Flügel’i izlemeye aldığını açıkladı. AKT’nin verilerine göre Flügel’in 7000 üyesi var, ülke genelindeki “aşırı sağcı” sayısı ise 32 bin. Ayrıca bu faşist oluşumlarda son yıllarda farklı bir hareketlenme olduğunu ve bunların kendi aralarında da bağlantı halinde olduğunu da bir nevi itiraf ediyorlar. AKT’nin bu açıklamaları göçmenlere dönük saldırıları gerçekleştirenlere dair yaratılan “yalnız kurt” imajının gerçek dışılığını da ortaya koyuyor.

Ancak burada bir parantez açıp AKT’nin bu açıklamalarının nasıl okunması gerektiğinin üzerinde durmakta fayda var. Öncelikle Almanya’da 2000’li yılların başlarında 8 Türk ve 1 Yunanın öldürüldüğü ve “dönerci cinayetleri” olarak bilinen seri cinayetlerle ilgili bir hatırlatma yapalım. Bu cinayetler “Nazi Yeraltı Örgütü” adlı bir faşist çeteye mensup 3 neo-Nazi tarafından gerçekleştirilmişti. Ancak aradan yıllar geçtikten sonra da olsa AKT’nin bu cinayetlerle bağının olduğu ortaya çıkmıştı.

“Bu çete, 8 Türk ve 1 Yunanlının öldürülmesi vakalarına ek olarak bir Alman polis memurunun öldürülmesi, banka soygunları, çeşitli ırkçı saldırılar gibi pek çok olayı gerçekleştirmiş olan bir yapılanmaydı. Karavanda ve evde bulunan sahte kimliklerin ancak polis veya istihbarat birimlerince verilmiş olabileceği şüphesiyle işin üzerine gidildiğinde, bu kimliklerin AKT tarafından verildiği ortaya çıktı. Ayrıca AKT, bu üç neo-Naziyi uzun zamandır biliyordu ve ilişki halindeydi. Böylece çeşitli suçlardan dolayı yıllardır aranan bu faşistlerin nasıl olup da yakalanmadan ve ellerini kollarını sallayarak dolaşabildikleri de anlaşılmış oluyordu. Ancak daha da önemlisi, AKT’nin bu çete içinde ajanlarının olduğunun ortaya çıkması oldu. Soruşturma derinleştikçe yine AKT ajanı olan bir şahısın, bu çetenin işlediği saldırı ve cinayetlerin birçoğunda olay mahallinde bulunduğu anlaşıldı. Hatta medyada yer alan haberlere göre, bu ajanın kimliğinin ortaya çıkmasıyla birlikte cinayetler serisi bıçak gibi kesilmişti.

“Ancak AKT ile neo-Nazi çeteleri arasındaki bağlantılar bunlarla da sınırlı değildi. «Nazi Yeraltı Örgütü» adlı hücre, aslında Thüringen Heimatschutz (Thüringen Anayurdu Koruma Örgütü) adlı bir çatı yapılanmasının parçasıydı. Almanya’nın önemli eyaletlerinden birisi olan Thüringen, ırkçı ve neo-Nazi yapılanmaların da merkezi konumundaydı. Bu örgütün lideri ise bir AKT ajanıydı. AKT’nin bu neo-Nazi örgütüne önemli miktarda para yardımında bulunduğu da medyada yer alan bilgiler arasındaydı. Paralar faşist yapılanmaları güçlendirmek için kullanılıyordu. Bu çatı örgütü, sadece neo-Nazi çetelerine kadro yetiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda faşist siyasetin lider kadrolarının yetiştirildiği bir okul işlevi de görüyordu. Thüringen eyaleti, neo-Nazi gruplarının düzenlediği festivaller ve bu festivallere tüm dünyadan faşist hareketin önde gelen isimlerinin katılması dolayımıyla uluslararası neo-Nazi hareketinin de merkezi konumundaydı.”[2]

“Dönerci cinayetleri” ile AKT arasındaki bu bağ, bugün Flügel kanadının izlendiği bilgisinin neden kamuoyu ile paylaşıldığını da ele veriyor. AKT bu hamlesiyle çift yönlü bir yanılsama yaratmaya çalışmaktadır. Hem faşist tehdidin önemsenmemesini amaçlamakta hem de AKT’nin ve Alman devletinin faşistleri el altından beslediği gerçeğini gizlemeye çalışmaktadır.

Thüringen krizi, Höcke’nin başbakan seçtirdikleri Kemmerich’i tebrik etmek için elini sıktığı fotoğraf ile simgeleşti. Çünkü, bu fotoğraf Hindenburg’un 1933’te şansölye olarak atadığı Hitler’in elini sıktığı fotoğrafı çağrıştırdı. Nitekim AfD’nin Alman siyasetinde sonucu belirleyen kilit parti durumuna gelmesi ve buna merkez sağın ortak olması Almanya’nın genelinde büyük bir tepki doğurdu. Sadece sol seçmen tabanında değil CDU’nun tabanında da doğan rahatsızlık sonucunda süreç geri çevrildi. AfD’ye karşı sokaklara da yansıyan anti-faşist tepki anlamlı ve sevindiricidir. Ancak bu tehlikenin bertaraf edildiği anlamına gelmiyor. Bu yüzden Hindenburg-Hitler fotoğrafını çerçeveleyen siyasi koşulları unutmamak gerekiyor. 1929 krizinin pençesindeki Almanya’da emekçiler işsizlik ve yoksullukla boğuşuyorlardı. Umutsuzluk ve öfke had safhadaydı. SPD devrime ihanet etmişti ve emekçi kitleler kendilerini sefalete sürükleyen düzenden kurtaracak alternatif arayışları içerisindeydiler. İşte Hitler ve partisi umutsuzluk ve öfke içerisindeki bu emekçilerin bir kesiminin umudu ve sesi oldu. Sokaklarda terör estiren Naziler, 1928 seçimlerinde sadece %2,6 oy almıştı. Ne var ki 1929 çöküşünden sonra tablo emekçiler için daha da vahimleşecek ve Hitler’in demagojik söylemi daha fazla taraftar bulmaya başlayacaktı. Nitekim 1930 seçimlerinde Naziler oy oranlarını %18’in üzerine çıkardılar. Bunun da ötesinde düzeni sarsılan burjuvazi Nazileri el altından desteklemeye başladı. Naziler her yerde işçilere, sosyalistlere saldırıyor, faşist terörü tırmandırıyorlardı. 1932’ye gelindiğinde ekonomik tablo daha da vahimleşmişti. Emekçilerin tepkisi giderek artıyordu. 1932’de yapılan seçimlerde Hitler bu tepkiyi oya tahvil etmeyi başarmış ve Naziler %37 oy almıştı. Artık burjuvazi için Hitler bir kurtarıcıydı. 30 Ocak 1933’te, Hindenburg, Hitler’i, şansölye ilan etti ve ardından faşizm iktidara oturdu.[3]

Dünyanın birçok ülkesinde otoriterleşme hız kazanırken, faşist hareketler güçlenirken “insanlık dersini aldı, burjuvazi de, bu yüzden bir daha faşizm yaşanmaz” demek büyük bir yanlış olur. Hele ki faşizmin en kanlısını görmüş Almanya’da bunun kesinlikle olmayacağını düşünmek tarihten ders almamak demektir. Bu nedenle Almanya’daki gelişmeleri hafife almamak gerekiyor. Tarihsel bir sistem krizi içinde debelenen ve çürüyen kapitalizmin ayakta kalmak için her yola başvuracağı, en sinsi kampanyaları yürütüp en zalim yöntemlere başvurabileceği unutulmamalıdır. “Yalnız kurt”ların “yalnız” olmadığını, kapitalizmin hizmetinde olduğunu görmek büyük önem taşıyor.


[1] Özgür Doğan, Almanya’da Genel Seçimler – Faşist Hareket Güçleniyor, Eylül 2017, marksist.com

[2] Kerem Dağlı, Batı Demokrasilerinde Derin Devlet Olmaz mı?, Ocak 2012, marksist.com

[3] İlkay Meriç, Nazizmin İktidara Gelişi ve Sol, Nisan 2018, marksist.com