Navigation

AKP’de Öncü Sarsıntılar

Erdoğan, anlaşıldığı kadarıyla, HDP’yi baraj dışı bırakmanın tek yolunun, onu mevcut süreci bitirerek “masadan kalkmaya” zorlamak olduğunu düşünmektedir. Böylelikle HDP masayı deviren taraf olmakla, barışı istememekle suçlanabilecek, gerginlik daha da arttırılabilecek, büyük kentlerde birkaç önemli provokasyon tezgâhlanarak gerek metropollerdeki Kürt kitleler gerekse de son dönemde gönülsüzce de olsa HDP’ye yönelen kesimler ondan uzaklaştırılabilecektir.

Son dönemde yaşanan birçok olay, AKP çevrelerinde farklı eğilimler olup olmadığı üzerine bir tartışmanın yeniden alevlenmesine vesile oldu.

Bu tartışmada dillendirilen kimi yorumlar, yaşanan gerilimin danışıklı dövüş olduğunu, bir çeşit iyi polis kötü polis oyunundan ibaret olduğunu öne sürüyordu. Ancak özellikle “Hakan Fidan” olayı, hemen ardından gelen Dolmabahçe’deki basın açıklaması ve “izleme heyeti” tartışmaları, durumun bundan ibaret olmadığını gösteriyor.

Son tartışma AKP içinde bir çatlağın olduğunu ortaya koyuyor. Birkaç gün içinde yapılan karşılıklı açıklamaların sertliği bunu gösteriyor. Kısaca özetleyelim.

Erdoğan, Newroz’dan bir gün önce “izleme heyeti”ne karşı olduğunu ve bundan habersiz olduğunu açıkladı. Newroz günü, AKP’nin ağır toplarından ve hükümet sözcüsü durumundaki Bülent Arınç, bu açıklamayı “nazik” bir üslupla yalanlayarak, Erdoğan’ın durumdan haberdar olduğunu belirtti. Bu tür açıklamaların sürece, AKP’ye ve cumhurbaşkanının saygınlığına zarar vereceğini belirtti. Newroz gecesi cumhurbaşkanı ve başbakanın olağanüstü görüşmesiyle bu atışmanın önüne geçilmeye çalışıldığı görüntüsü verilmesine rağmen, sular durulmadı. Erdoğan, hızını alamayıp, atacak bir adım olmadığını, önce silahların susması gerektiğini, “ateistlerle, inançsızlarla” bu sürecin yürütülemeyeceğini buyurdu. Erdoğan icazetli Melih Gökçek’in ağır suçlamalarla Bülent Arınç’a yüklenmesiyle, tartışma çığrından çıktı. “Çanta taşıyıcı”, “yalaka”, “parselci”, “haysiyetsiz”, “çıkarcı”, “paralel” vb. kelimeler havada uçuşmaya başladı. Taraflar birbirlerini mahkemeye vereceklerini açıklarken, savcılık her iki AKP önde geleni hakkında soruşturma başlattı. Bu arada AKP içerisinde etkisi bilinen Abdullah Gül’ün yeni parti kuracağı iddiası ortaya atıldı. Son olarak başbakan partinin disiplin kurullarına işaret ederek polemiği bitirmeye çalışırken, önde gelen yandaş kalemler de önce tartışmanın sıcaklığına kapılıp taraf oldular, arkasından da “kavgayı yatıştırmaya” giriştiler.

Peki neler oluyor?

Aslında tüm bu gelişmeler, Erdoğan’ın başkanlığı ve parti içerisinde ne kadar etkin olacağı gibi konularda AKP içinde farklı eğilimler olduğunu yansıtıyor. Gülen Cemaatiyle AKP arasındaki iktidar paylaşımı savaşından sonra, şimdi AKP içinde ikinci bir kavganın ilk muharebelerine şahit oluyoruz. İşin buna kopmaz bir şekilde bağlı eş derecede önemli diğer boyutlarını da AKP’ye verilen desteğin giderek azalması gerçeği, yaklaşan 7 Haziran genel seçimleri ve kuşkusuz Kürt hareketi oluşturuyor.

AKP’nin gemisi su almakta ve çatlak giderek büyümektedir. İşin ucunda ekonomik rant kavgalarının da olduğunu belirtmekle yetinip, işin siyasi boyutlarına odaklaşalım.

Bugüne kadar AKP’ye destek vermiş yoksul kesimler içerisinde ondan uzaklaşma eğilimi giderek güç kazanmaktadır. Tüm kamuoyu araştırmalarına yansıyan bu gerçeğe büyük kentlerin işçi mahallelerinde doğrudan şahit olmak mümkündür. Bu kayış bir bölümüyle HDP’ye diğer bölümüyle de MHP’ye doğrudur!

Hem Kürdistan kentlerindeki hem de Türkiye’nin büyük metropollerindeki Kürt kitleler yüzlerini daha büyük oranda HDP’ye doğru dönmektedirler. Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ın aldığı oylar, Newroz kutlamalarındaki artan kitlesellik ve coşku da bu kayışın göstergelerindendir.

AKP’den sıtkı sıyrılmış kitleler içinde de HDP’ye doğru belli bir kayış sözkonusudur. Erdoğan’ın başkanlık dayatmasının önüne geçmenin en somut yolunun HDP’nin barajı geçmesi olduğu düşüncesinden hareketle, HDP’ye geçici ve kerhen bir oy desteği verme eğilimi, bugüne dek CHP’nin oy deposu durumundaki kesimler arasında da kısmen güçlenmektedir.

Erdoğan ve AKP liderliğinin tersine çevirmek için çırpındığı tablo budur. Erdoğan eğer bu seçimlerde HDP barajı geçerse, başkanlık hayallerinin suya düşeceğinin farkındadır. Çünkü HDP’nin barajı geçmesi AKP’nin güç yitirmesi anlamına gelecektir. Bu durumda da başkanlık sistemini hayata geçirecek toplumsal desteği bir daha yakalamasının imkansız olduğunu Erdoğan çok iyi bilmektedir.

Bu koşullarda Erdoğan, anlaşıldığı kadarıyla, HDP’yi baraj dışı bırakmanın tek yolunun, onu mevcut süreci bitirerek “masadan kalkmaya” zorlamak olduğunu düşünmektedir. Böylelikle HDP masayı deviren taraf olmakla, barışı istememekle suçlanabilecek, gerginlik daha da arttırılabilecek, büyük kentlerde birkaç önemli provokasyon tezgâhlanarak gerek metropollerdeki Kürt kitleler gerekse de son dönemde gönülsüzce de olsa HDP’ye yönelen kesimler ondan uzaklaştırılabilecektir.

Öyle görünüyor ki, Erdoğan’ın, bu hedefe ulaşmak için harcamayacağı kişi, atmayacağı adım, yapmayacağı çılgınlık yoktur. Bu çılgınlıkların içerisinde PKK’yle kontrollü bir askeri çatışma sürecini başlatmanın da olduğunu unutmamak gerekir. Zira, AKP’nin oy kaybının önemli bir boyutunu da MHP’ye kayış oluşturmaktadır ki, PKK’ye karşı yeniden askeri operasyonlara girişmek bu kayışı durdurup tersine çevirecek bir işlev görebilir. Ne de olsa milliyetçilik zehrinin kitleleri uyuşturan nimetlerinden AKP de gayet haberdardır.

Peki AKP ve temsil ettiği burjuva kesimler açısından, Ortadoğu’daki karışıklıklar had safhadayken, Erdoğan’dan kurtulmak isteyen büyük emperyalist güçler fırsat kollarken, böylesi bir politika fazla riskli değil midir? Öyle görünüyor ki, AKP önde gelenleri içinde bazılarının akıllarındaki sorulardan biri de budur. Bu soruya AKP içindeki kimi önemli isimler de evet cevabını vermekte ve Erdoğan’ın “ya hep ya hiç” tavrına artık daha fazla sessiz kalmayarak onu dizginlemek istemektedirler.

Ancak yanlış anlaşılmasın, AKP’nin bu kesiminin de Kürt sorununda demokratik, siyasal ve barışçıl çözüm gibi bir derdi yoktur ve böylesi demokratik bir zihniyete de sahip değildir. Onlar seçimlere kadar bu şekilde oyalama politikalarıyla devam etmekten yanadırlar, çünkü onların gözünde başkanlık sistemi, burjuvazinin ihtiyaçları ve kuşkusuz kendi politik kariyer ve çıkarları açısından olmazsa olmaz değildir. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olma korkusu bu kesimi daha ihtiyatlı kılmaktadır.

Ancak Erdoğan’ın kişisel özellikleri, megalomanlık düzeyindeki özgüveni, sınırsız kibri, dizginsiz ihtirasları ve hırsı onu “ben yaparsam olur” noktasına getirmiştir. Ne de olsa daha düne dek ne badireler atlatmış ama dediğini kabul ettirmeyi de başarmıştır.

Bu psikolojideki Erdoğan giderek yalnızlaşmakta, yalnızlaştıkça paranoyaklaşıp daha da saldırganlaşmaktadır. Erdoğan kendisiyle, bugüne kadar ona yol arkadaşlığı etmiş insanlar arasındaki açılan mesafeyi, insanların kendisinden uzaklaşması olarak değil, kendisinin daha da yükselerek adeta ilahlaşması şeklinde algılamaktadır. Benden sonra tufan demesine ramak kalmıştır. Tarihin gördüğü tüm despotların, tüm diktatörlerin yolundan gitmektedir. Sonunun onlardan farklı olmayacağı kesindir de, bunun ne zaman ya da hangi somut gelişmeler vesilesiyle olacağı belli değildir.