Navigation

Kuraklık, Aşırı Yağış ve Hortumlar Neyin Alâmetleri?

Küresel iklim değişikliğinin sonuçları son aylarda İstanbul’da da etkisini göstermeye başladı. İstanbul ve Marmara’da çıkan fırtınalarda hortumlar oluştu. 2 Ağustosta İstanbul’da ortaya çıkan hortumlar herkesi şaşırttı. Bir yandan sağanak yağışlar sellere neden olurken, öte yandan İstanbul’un su kaynaklarının azalması ve kuraklık söz konusu. Çelişkili gibi gözüken bu meteorolojik olaylara biraz daha ayrıntılı bakmak gerekiyor.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne (NOAA) bağlı Ulusal Hava ve İklim Tahmini Merkezi, özellikle İstanbul’da son dönemlerde çıkan hortumlar ve şiddetli sağanak yağışlarla ilgili dikkat çekici açıklamalar yaptı.850 meteoroloji uzmanının çalıştığı bu hava tahmin merkezi, dünyanın yörüngesindeki uydulardan, meteoroloji balonlarından, havalimanlarından, havadaki binlerce uçağın burnundaki sensörlerden, yeryüzündeki radarlardan, okyanuslardaki gemilerden ve binlerce gönüllü meteoroloji gözlemcisinden gelen verileri çok gelişkin bilgisayarlarda işleyerek kısa vadeli hava tahminleri ve mevsimsel tahminler gerçekleştiriyor. Küresel ısınmanın etkilerine dikkat çeken bu merkezdeki uzmanlar İstanbul üzerindeki nemli havayla soğuk hava kütlesinin birleşmesi sonucu hortumların oluştuğunu açıkladı. Uzmanlar, Akdeniz çevresindeki hava kirliliğine; petrol türevi ya da kömür gibi fosil yakıtların aşırı kullanımı ve yeşil alanların yok edilmesiyle havadaki karbondioksit miktarının artışına; tüm bunların sonucunda da küresel ısınmanın etkisine dikkat çekiyorlar. Bilindiği gibi küresel ısınmanın asıl sebebi atmosferdeki karbondioksit oranının artması sonucu güneş ışınlarının bir bölümünün atmosfere hapsolması; yani havada artan karbondioksitin dünya üzerinde sera etkisi oluşturarak atmosferin ısınmasına neden olmasıdır.

Arsızca büyüyen sermayenin ucuz enerji ihtiyacı, fosil yakıt tüketimini ve atmosfere karbondioksit salımını hızla arttırıyor. Yapılan ölçümler, sera gazları salımının her yıl bir önceki yıla göre daha da arttığını gösteriyor. Sanayi devriminden bu yana atmosferdeki karbondioksit oranının %32; metan gazı oranının ise %250 arttığı hesaplanıyor. Küresel ısınma ve iklim değişikliği tehlikesine karşı yapılan uluslararası konferanslar hiçbir bağlayıcı sonuca varamıyor. İmzalanan Kyoto gibi protokoller, alınan tavsiye kararları kâğıt üzerinde kalıyor. Dünya kapitalizmi fosil yakıt tüketimini arttırmakla kalmıyor, sera gazlarını azaltacak ormanları ve yeşil alanları da hızla yok ediyor. Sermaye, doğanın ve canlı yaşamın yıkımı pahasına büyüyor. Kapitalizmde kâr, her şeyden daha büyük bir öncelik taşıyor.

ABD Ulusal Hava ve İklim Tahmini Merkezi uzmanları, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz bölgesindeki aşırı sıcakların daha da artacağını belirtiyorlar. Kentlerin hızla büyümesi, yeşil alanların arazi rantına kurban edilmesi ve atmosferi ısıtan sera gazlarının salımının sürekli artması küresel ısınmaya, dolayısıyla yağmur sayısı ve miktarı azalırken sellere yol açan çok şiddetli yağmurlara neden oluyor. Yerküre Sistemi Araştırma Laboratuvarı meteroloji uzmanları Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzasında son 10 yıldır kış aylarında kuraklığın giderek arttığını, yaz aylarında şiddetli yağışların ise artmakta olduğunu, bu eğilimin 21. yüzyıl boyunca devam edeceğini tespit ediyor.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2013 değerlendirme raporunda da şiddetli yağışların pek çok bölgede giderek sıklaşacağı ancak yağan toplam yağmur miktarının azalacağı öngörülüyor. Rapora göre, Akdeniz havzasında yer alan Türkiye, küresel ısınmadan en çok etkilenecek bölgeler arasında yer alıyor. Önümüzdeki 30-40 yıl içinde Türkiye’de hava ortalama %5-10 derece ısınacak. Sıcaklığın 3 derece artması yağmur miktarının %20-30 azalmasına neden olacak. Yağmurlu günlerin sayısı ve düşen yağış miktarı azalırken yağmurların şiddeti artacak.

Aralık 2012’de Doha’da gerçekleştirilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı’nın ardından Marksist Tutum’da konferansın değerlendirildiği bir yazıda da küresel ısınmanın yaratacağı sonuçlar özetlenmişti.

“Atmosferde sera etkisi yaratan gazların artışının küresel ısınma, buzulların erimesi, iklim değişikliği, kasırgaların şiddetinin artması, seller, kuraklık gibi etkilerinin 50 ilâ 70 yıl gecikmeli olarak ortaya çıktığı hesaplanıyor. Yani 1950’li ve 60’lı yıllardaki sera gazı artışının, şiddetlenen kasırgalar, seller ve buzulların erimesi gibi sonuçlarını daha yeni yaşamaya başladık. Son 50 yıl içinde fosil yakıt tüketimi olağanüstü miktarda arttı. Derhal önlem alınmazsa önümüzdeki on yıllarda doğa ve insanlık çok ağır bedeller ödemek zorunda kalacak.”

“Küresel ısınma toplam yağış miktarını azaltırken yağışların daha kısa süreli ve şiddetli olmasına sebep oluyor. Bu türdeki yağış, sel ve toprak kaymalarına davetiye çıkartmaktadır. Kuzey kutbundaki buzullar ve kuzey yarımkürede yüksek dağlardaki buzullar eriyor. Ortalama sıcaklık artışı deniz seviyesinin yükselmesine neden oluyor. Suların yükselmesi sonucu 21. yüzyıl sona ermeden New York’un büyük bölümü sular altında kalabilir. Bangladeş, Mısır, Çin ve Nijerya’da deniz seviyelerinin altında kalan nehir deltaları sel riskiyle karşı karşıyadır. Yüz milyonlarca insanın yaşadığı bu nehir deltalarında sel riski gerçekleşirse zarar ölçülemeyecek boyutlara ulaşacaktır. Deniz seviyesinin yükselmesi Akdeniz kıyı bölgelerini tehlikeye sokacak, nehirleri ve kıyılardaki diğer tatlı su yataklarını denizlerin tuzlu suyunun istila etmesi, içme suyuna ve tarımda kullanılan suya erişimi daha da zorlaştıracaktır. Kasırgalar ve seller gibi olağanüstü meteorolojik olaylar sıklaştıkça konutlarda, üretim tesislerinde ve şehirlerin altyapısında yıkımlar yaşanacak, ekonomik ve sosyal hasarlar milyonlarca emekçinin hayatını olumsuz etkileyecektir. Ani ve hızlı yağmurlar sellere ve toprak kaymalarına yol açarken, toprak kalitesi ve verimi düşecektir. Sıcaklığın ve karbondioksit yoğunluğunun artışı doğal ekosistemlerin dengesini tehdit edecektir. Doğu ve Güney Asya ülkelerinin sahil kesimleri ve irili ufaklı çok sayıda okyanus adası sulara gömülecektir. Küresel ısınma ve küresel iklim değişikliğinin etkileri sonucu Endonezya, Hindistan ve Filipinler dâhil olmak üzere pek çok ülkede bulunan tropik ormanların dörtte üçü de yok olma ihtimaliyle karşı karşıya kalacaktır. Küresel hububat rekoltesi ise azalacak, aynı zamanda gelecekte kuraklıklar daha yaygın biçimde ve çok daha ciddi şekilde hissedilecektir.” (Serhat Koldaş, Küresel Isınma ve Doha’nın Doğası, MT, Ocak 2013)

Son haftalarda İstanbul’da ve Türkiye’de yaşamakta olduğumuz meteorolojik olaylar, küresel ısınmanın bariz belirtileridir. Su baskınlarına yol açan sağnak yağmurların yaşandığı ve ilk kez hortumlarla tanışan İstanbul’da barajların doluluk oranları son on yılın en düşük seviyelerine indi. 2013 yılı Ağustos ayında barajların ortalama doluluk oranı %64 seviyesindeydi. 2014 Ağustosunda ise ortalama doluluk oranı %16’ya düşmüş durumda. İstanbul’un yaklaşık 50 günlük suyunun kaldığı hesaplanıyor. Baraj doluluk oranlarında son bir yıl içindeki değişim, baraj, göl havzaları ve ormanların yok edilmesinin ve küresel ısınmanın sonucu olarak gerçekleşen kuraklığın, İstanbul’da önümüzdeki yıllarda çok daha ağır sonuçlarının olacağına işaret ediyor. Bu gidişat apaçık ortadayken ne talancı kentleşme politikaları, ne orman ve çevre katliamları, ne de İstanbul’un kapısına dayanan su kıtlığı ile ilgili ciddi bir önlem alınması gündemdedir. Çevre bölgelerden İstanbul’a su taşıyacak yeni rant projeleri dışında ortada bir şey yok.

Doğa katliamı ve kapitalist yağma tam gaz devam ediyor

İstanbul’un yerleşim alanlarının kuzeyinde Karadeniz’e kadar uzanan geniş ormanlık alanlar İstanbul’un akciğerleri tabir ediliyor. Kent havasının onca kirletilmesine rağmen yine de İstanbulluların nefes alabilmesini sağlayan kuzey ormanları, sermayenin rant hırsının tehdidi altında. Üçüncü havalimanının Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu, İstanbul’un ekolojisinde gerçekleşecek korkunç yıkımı belgeliyor. Proje alanının yüzde 72’si orman, yüzde 8’i göl, yüzde 6’sı tarım arazisi ve fundalıktır. Göletler doldurulacak, tarım arazileri ve fundalıklar yok edilecek, ağaçlar kesilecek, kısacası kuzey ormanlarının katledilme süreci hız kazanacaktır. Çiftçiyi desteklemek için kurulmuş Ziraat Bankası’nın bu doğa katliamını kredi vererek finanse edecek bankalar arasında yer alması ise ironiktir. 3. köprü ve bağlantı yolları inşaatı da İstanbul’un Karadeniz’e doğru genişlemesinin ve kuzey ormanlarını yıkıma uğratacak bir yapılaşmanın önünü açacak.

Ormanlar ve dereler de hidroelektrik santral (HES) inşaatlarının tehdidi altında. Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre, şu anda Türkiye’de 69 ilde 478 HES var. 61 ilde 534 HES daha yapılması planlanıyor. Planlananlar da tamamlandığında 71 ilde 1012 HES yapılmış olacak. Yine DSİ verilerine göre, Karadeniz bölgesinde işletmede 95, inşa aşamasında ise 58 HES var. Proje, fizibilite, ön inceleme ve Su Kullanım Hakkı Anlaşması kapsamında da 253 proje bulunuyor. Bu 406 projenin toplam maliyeti 16 milyar dolara ulaşıyor. Hükümet ve ardında kümelenen yandaş inşaat şirketleri, iştahlarını kabartan milyar dolarlar yüzünden, bu projeler hayata geçirilirken ortaya çıkan doğa tahribatını zerre kadar önemsemiyorlar.

Karadeniz’de çevre yıkımına direnenler, sahil yolu projesine karşı başlattıkları mücadeleyi HES’lere karşı da kararlılıkla sürdürüyorlar. Sermaye ve AKP hükümeti Karadeniz’in yeşilini ve derelerini HES inşaatlarıyla şantiye alanlarına çevirdi. Termik santraller yaşam alanlarını kirletiyor. Artvin ve pek çok şehirde maden arama çalışmalarında toprak talan ediliyor, kimyasallarla zehirleniyor. Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santral de yine yaşamı tehdit ediyor.

Ordu Fatsa’da altın arama çalışmaları on binlerce ağacın sonu oldu. Çevre kıyımının yanı sıra siyanür tehdidiyle karşı karşıya kalan yöre halkı bir yıl önce başlayan çalışma kapsamında 100 dönüm orman alanının yok edildiğini ve altın ayrıştırmak için siyanür kuyularının açıldığını anlatıyor. Bölgede 900 ton altın rezervi olduğu tahmin ediliyor. Bu rezervi altına çevirmek için milyonlarca ton toprağın zehirlenmesi, ormanların, derelerin ve bölgedeki canlı yaşamın katledilmesi gerekiyor. Kuşlar, arılar uçmayacak, fındık ağaçları kuruyacak, sebze meyve yetişmeyecek, canlılar ölecek, çocuklar sakat doğacak, kanser hastalıkları daha da yayılacak ve tüm bunların sonucunda altın madeni işleten şirketlerin kasaları dolacak, izni veren merciiler “paylarını” alacak.

Sermaye ve AKP hükümeti Karadeniz’i talan ederken Artvin’de Çoruh Vadisi’ni yok edecek barajlara, Rize’de Fındıklı ve İkizdere derelerinin üzerine kurulmak istenen HES’lere karşı çevreciler ve köylüler, yaşam alanlarını savunma mücadelesi yürütüyor. Sermaye sınıfının devleti bu mücadeleleri jandarma ve polis terörüyle bastırmaya çalışıyor. Hükümet ve sermaye sınıfı bu projelerin kimi zaman yargı engeline takılmasına fena halde bozuluyor. Yargının “Türkiye’nin gelişmesinin” önünde engel olduğuna dair propagandaların sebeplerinden biri de budur.

Kürt illerindeki HES projeleri ise, gerillaların geçiş yollarını kapamak ve hareket alanını daraltmak, devletin ve uluslararası şirketlerin bölgeye girişini sağlamak ve bölge ülkelerine karşı akarsuları bir koz olarak kullanmak gibi siyasi ve askeri amaçlar da taşıyor. Bu projelerin bölgede köylülerin yaşam alanlarının daralması ve ucuz işgücü olarak göç ettirilmesi, Hasankeyf’te olduğu gibi pek çok kadim yerleşim yerlerinde kültürel ve tarihsel mirasın sular altına gömülmesi gibi sonuçları da var.

Siirt’te Botan çayı üzerine kurulu 18 barajdan biri olan Alkumru barajı, geçtiğimiz günlerde 6 insanın daha canını aldı. Barajın 3 kapağının aynı anda açılması sonucu dere kenarında piknik yapan 20’ye yakın insan sulara kapıldı. Sulara kapılanların çoğu kurtuldu ama 6 kişi boğularak can verdi. Baraj, Tayyip Erdoğan’ın yurtsever ilan ettiği Nihat Özdemir yani LİMAK grubu tarafından yapıldı. Aynı baraj 2011 yılında da 2’si çocuk 3 kişinin ölümüne yol açmıştı. Açılan mahkemelerde şirketten erken uyarı siren sistemi kurulması ve barajın 3 kapağının teker teker ve yarım saat arayla açılması gibi tedbirlerin alınması istenmişti. Sağ kurtulanlar herhangi bir siren duymadıklarını anlatıyor. Barajın 3 kapağının aynı anda açılması 6 ölüme ve çayın kıyısındaki araçların sürüklenmesine yol açtı.

Nereye sığınacağız?

Sermaye hükümetleri kent yağmasında da hiçbir sınır tanımıyor. 17 Ağustos 1999 depreminden sonra 1999-2005 yılları arasında Afet Koordinasyon Kurulu, İstanbul’da olası bir deprem durumunda toplanılabilecek 470 alan tespit etmişti. Bu 470 alanın 300’ü AVM’lere ve gökdelenlere dönüştürüldü. Deprem durumunda Mecidiyeköy’ün toplanma yeri olması planlanan Ali Sami Yen Stadyumu’nun yerinde şimdi Torun Center yükseliyor. Ortaköy’deki mülkiyeti kamuya ait 185 çadır kapasiteli toplanma alanında Bilgili Holding’in lüks konutları yükseliyor. Kadıköy Bostancı’da 180 çadır kapasiteli toplanma alanına rezidanslar inşa edildi. Samandıra Belediyesine ait Kartal’daki 441 çadır kapasiteli afet toplanma alanında Rings İstanbul konutları ve AVM projesi yükseliyor. Kadıköy’deki afet toplanma merkezlerinden Moda Bostanı İBB tarafından otoparka çevrilmek istendi ama bölgede yaşayanların direnişi sayesinde şimdilik kurtarıldı. Üzerine Topçu kışlası ve AVM yapılmak istenen Taksim Gezi Parkı da Şişli-Beyoğlu civarındaki en büyük afet toplanma merkezidir.

Hükümet 6306 sayılı afet yasasını gerekçe göstererek İstanbul’un onlarca mahallesini hiçbir bilimsel gerekçeye dayanmaksızın riskli ilan ederek kentsel dönüşüme dâhil etti. Deprem riski bahanesiyle rant uğruna mahalleler yıkıldı, yerlerine yeni inşaatlar dikildi. Mevcut iktidar, İstanbul’da eski mahalleleri yıkıp arazileri yağmalarken, bu alanları yandaş inşaat şirketlerine peşkeş çekerken deprem riskini gerekçe gösteriyor. Ancak resmi rakamlara göre nüfusu 15 milyona varan İstanbul’da deprem gerçekleştiğinde evleri hasar görecek yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın sığınması için tespit edilmiş, mülkiyeti devlete ya da belediyelere ait afet toplanma alanları yağmalanıyor, yandaş inşaat şirketlerine peşkeş çekiliyor. İstanbul’da deprem olduğunda insanların sığınacakları alanların çoğu son birkaç yıl içerisinde yok edilmiştir. Kent yağması bütün hızıyla devam ediyor. Validebağ Korusu da yağmaya açılmak istendi ancak Validebağ’ı korumak için gerçekleştirilen eylemler ve mahkeme süreci Validebağ’ı şimdilik kurtardı. Deprem Acil Eylem Planını rant uğruna rafa kaldıranların, afet toplanma alanlarını inşaat şirketlerine peşkeş çekenlerin, kentsel dönüşüm projelerini gerçekleştirirken deprem riskini gerekçe göstermesi tam anlamıyla ikiyüzlülüktür.

Kapitalistler kâr uğruna doğanın ve canlı yaşamın yıkımına son sürat devam ediyorlar. Sermaye için doğa, paraya çevrilecek bir kaynaktan başka bir şey değildir. Canlı yaşam alınıp satılacak bir mal, insanlar ise sırtından para kazanılacak nesneler ya da tüketiciler olarak görünür sermayeye. İşçilerin, toprakları talan edilen köylülerin ve ruhunu sermayeye teslim etmemiş tüm insanların yaşamı savunmak için mücadele etmekten başka yolu yoktur.

“Doğayla insanı barıştırmak, maliyet hesabı yapmadan doğayı katletmeyecek teknolojilere yönelmek, kârı değil insanı ve doğayı temel alan temiz enerji kaynaklarına yönelmek, rekabete son vererek dünya ölçeğinde üretimi planlamak… Bunlar elbette hayal değildir. Dünya işçi sınıfı kapitalizmi alt eder etmez tam da böyle bir dünya kurmaya girişecektir. Doğada her canlı türü kendine yönelen tehditler bir ölüm-kalım sorunu haline geldiğinde kendi devamlılığını sağlamanın yollarını arar, mücadele etmeden ölüme teslim olmaz. İnsan türü de kendi soyunun devamını sağlamak için bir ölüm-kalım mücadelesi vermek zorunda kalacak ve bu kavgadan dünya devriminin zaferiyle çıkacaktır.” (Serhat Koldaş, Küresel Isınma ve Doha’nın Doğası, MT, Ocak 2013)

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:114, Eylül 2014