Navigation

İşçiden Çalınan Ömür

Tıpkı “kişi başına düşen milli gelir” gibi “ortalama insan ömrü” de aldatıcı bir ifadedir. Bilhassa ekonomik büyümeden dem vurulan son yıllarda işçiler sıkça soruyorlar: “Şu kişi başına düşen milli gelir kimin başına düşüyor acaba?” Ortalama insan ömrü hesaplamaları da kişi başına düşen milli gelir gibi soyut kaçıyor ezilen sınıflar için. Biz asıl hangi sınıfın ne kadar ve nasıl yaşadığına bakalım: Burjuvazi ile işçi-emekçi sınıf arasındaki derin uçurum, sadece gelirleri ve yaşam olanakları arasındaki uçurumlardan ibaret değildir elbette. Bu uçurumlar ki ezilen sınıfın ömründen alır, egemen sınıfın ömrüne ekler.

Emekçilerin yakından bildiği bu gerçeği Amerikalı araştırmacılar da keşfetmiş. “Brookings’den ekonomist Barry Bosworth yaptığı araştırmada insanların zenginliğinin arttıkça yaşamlarının da bununla doğru orantılı olarak arttığını ortaya çıkardı” şeklinde dünya basınına yansıdı bu araştırmanın sonuçları. Pek hayret verici olmasa da çarpıcı veriler içeriyor bu araştırma.

Bosworth Enstitüsü verileri, Michigan Üniversitesi’nin Sağlık ve Emeklilik Çalışmaları bölümünün, 26 bin Amerikalının sağlık durumunu ve yaşam süresini inceleyen bir ankete dayanıyor. Anket aynı kişiyi iki yılda bir izleyerek insanların yaşamlarını takip ediyor.

Elde edilen verilerden bazıları özetle şöyle: 1940 yılında doğmuş, geliri kendi yaş grubu içerisinde en üst yüzde 10’luk dilimde olan bir kişinin 89,9 yaşına kadar yaşaması bekleniyor. Bu, benzer gelir grubundan olan 1920 doğumlu birinin yaşam beklentisinden 6 yıl daha fazla. 1940 yılında doğmuş yüzde 10’luk en yoksullar grubu içerisinde bulunan erkeklerin ise 79 yaşına kadar yaşaması bekleniyor. Bu da 1920 yılında doğmuş olanların yaşam beklentisinden yalnızca 1,5 yıl daha fazla. Yani ortalama ömür uzuyor ama zenginlerinki daha fazla uzuyor!

1940’lı yıllarda doğmuş en zenginler kategorisindeki kadınlar daha uzun yaşarken, gelir diliminde yüzde 40 ve daha alt basamaklarda yer alan kadınların yaşam süresi ise bir önceki nesle kıyasla geriliyor. Araştırma sahibi; ortalama insan ömrü giderek artarken, yoksul emekçi kadınların önceki neslin kadınlarından daha kısa yaşamasını “sigara içmek, düşük gelirli kadınlar arasında daha yaygın bir durum” şeklinde yorumlamayı tercih ediyor. Bu tür yorumlarla sınıf farkının ortalama yaşam süresine etkisini çarpıtmaya çalışıyorlar. Ağır çalışma koşulları, yetersiz beslenme, barınma sıkıntısı, sağlık hizmetlerine ulaşmaktaki zorluklar, geçim derdi, gelecek kaygısı, psikolojik yıpranma, aşağılanma, cinsel zorbalık, şiddet, çifte ezilmişlik kadını öldürmüyor da sigara mı öldürüyor? Ne çözümleme ama! Bay Bosworth’a sormak lazım: Yoksulların yaşamlarının daha erken sona erdiğini, zenginlikle uzun yaşamanın doğru orantılı olduğunu keşfettiniz, hatta buna şaşırıp işin peşine düştünüz, anketler yaptınız da, bu insanların nasıl yaşadıklarını, ne koşullarda çalıştıklarını, yokluklarını, varlıklarını, ne tür muameleler gördüklerini, ne sorunlar yaşadıklarını incelemediniz mi?

Bosworth, ortaya çıkardığını zannettiği durumu, yoksulların kendi sağlığına özensiz olması, sağlıklarını bozacak alışkanlıklar edinmesi ile açıklıyor. Çünkü sınıfsal çelişkilerin üzerinden atlamak istiyor. Yoksulların ömrünün “sağlığına dikkat etmemek”ten değil, çalışma koşullarının getirdiği yorgunluk, yıpranma, meslek hastalıkları ve elbette yoksulluk sonucu sağlıklarının bozulması nedeniyle azaldığını açıkça ortaya koymaktan kaçınıyor. Bu gerçekler dile getirilirse maazallah ucu kapitalizme dokunabilir.

Bir de sosyal güvenlik sistemini dengede tutma meselesi var. Ortalama insan ömrünün uzaması bahanesiyle, fırsatçı düzenbaz burjuva hükümetlerin emeklilik yaşını gitgide yükseltmesi de araştırmada konu ediliyor. Yoksul emekçilerin bu kadar geç emekli olabilmelerine rağmen bu kadar az yaşamalarının, sosyal güvenlik (emeklilik) ödemelerinden daha az süre yararlanabilecekleri anlamına da geldiği, neyse ki araştırma sonuçlarında yer alıyor. Her ülkede burjuvazi, emeklilik yaşını yükseltirken ortalama yaşam süresinin uzamasını bahane ediyor. Oysa emeklilik yaşı, işçi ve emekçilerin ortalama yaşam sürelerindeki artıştan daha fazla yukarı çekiliyor. Bunun anlamı işçi ve emekçilerin emekli olduktan sonra fazla “masraf” yaratmadan göçüp gitmesidir. Türkiye’de de mezarda emeklilik yasası çıkartılırken “ortalama yaşam süresinin uzamış olması” bahane edilmişti. 90’lı yıllarda gaflarıyla ünlü bir ekonomi bakanı (bu kişi daha sonra başbakan olacak Çiller’di) emeklilerin uzun yaşamasından şikâyet etmişti. Kapitalist zihniyeti içselleştirmiş bir ekonomist olan Çiller’in, sistem için kâr üretmeyen emekli işçiyi fazlalık olarak görmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Çiller gibi gaf yapıp bu düşüncelerini açıkça yumurtlamayan burjuva ekonomistlerin ve siyasetçilerin işçi emeklileri için farklı düşünceler taşımadıkları malûmdur. Hayat boyu çalış, çalınan emeğinle sermayeyi büyüt, ölmek için oyalanma!

Yapılan araştırma, dünyanın en gelişmiş ve zengin ülkesi olan, refah toplumuna varıldığı iddia edilen ABD’de bile, zenginlerle yoksullar arasındaki ortalama yaşam süresi farkının açıldığını gösteriyor. Kaldı ki bu en gelişmiş ülkede 10 milyonlarca yoksul, aç, evsiz insan derin bir sefalet içinde. Dünyanın en zenginleriyle aynı şehirlerde fakat ayrı dünyalarda yaşayan milyonlar, çaresizce hayatta kalmaya, kısa ömürlerini doldurmaya çalıyorlar. Böylesine yaşamak denirse…

Gelir uçurumunun daha da derinleştiği, işçi sınıfının daha fazla ezildiği coğrafyalarda emekçi sınıfların ortalama ömrünün çok daha kısa olduğunu biliyoruz. Hele de örgütlülüğü hayli zayıf olan, iş ve yaşam koşulları gitgide ağırlaşan, iş güvencesinden, güvenlikli çalışma koşullarından yoksun, uzun çalışma saatlerine ve düşük ücretlere mahkûm edilen Türkiye işçi sınıfının durumu çok daha trajiktir. İş cinayetlerinde dünya rekortmenleri arasında bulunan Türkiye kapitalizmi, işçilerin sadece ömrünü törpülemiyor; onları yaşamlarının baharında katlediyor! İşyerleri işçilere mezar oluyor. İşçi düşmanı AKP hükümeti, burjuvaziye işçi sınıfını azgınca sömürebilmesinin koşullarını sunarken, işçilere yıpratıcı iş ve yaşam koşulları, düşük ücretler, hayat pahalılığı, hastalanmak, aşağılanmak, sakat kalmak, ölmek “nasip” oluyor. İşçiler, büyüyen Türkiye ekonomisine can veriyor, zenginlerin ömrüne ömür katıyor.

Yoksul halkın böylesine bir sefalete ve kahır dolu kısa bir yaşama nasıl mahkûm edildiğini anlamak için burjuvazinin nasıl yaşadığına biraz bakmak yeterlidir: Örneğin İstanbul’un zenginleri boğaza hakim yalı ve konaklarda yaşıyorlar. Bebek, Tarabya, Kuruçeşme, Kanlıca, Yeniköy, Çengelköy gibi semtlerdeki bu evlerin fiyatları 3 ilâ 40 milyon dolar arasında değişiyor. Milyonlarca liranın saçıldığı düğün törenleriyle evleniyorlar; onları giydirmek için dünyaca ünlü modacılar ve kreatörler seferber oluyor; büyük patronun çocukları 20’li yaşlara geldiğinde holdinge bağlı şirketlerin yönetimleri çocuklara pay ediliyor. Şirket yönetimlerini çocuklara pay eden büyük patronlar artık gezmeye, eğlenmeye, dinlenmeye ve özel zevklerine daha fazla zaman ayırabiliyorlar. Hafta sonlarını Türkiye sahillerinin cennet köşelerinde ya da yurtdışında geçirilebiliyorlar. Doğayla baş başa kalıp kafa dinlemek istediklerinde binlerce dönümlük araziler içerisindeki çiftlik evleri hizmetlileriyle birlikte hazır bekliyor.

Tatillerini yurtdışında geçirmeyi tercih eden burjuvalar, her yıl defalarca tatil yapıyorlar. Özel jetleri, deniz uçakları ve tekneleriyle yolculuk ediyorlar. Onlara dünyada güzel olan her yeri gezmek, oralarda sıkça tatil yapmak yetmiyor, sadece kendilerinin olsun diye, belki oraya da gitmeye fırsat bulurlar diye ada satın alıyorlar! İhtişamın, şımarıklığın, arsızlığın bu kadarı olmaz denebilecek bu moda dünyanın pek çok ülkesinde böyle.

Zenginlerin hobileri de milyonluk! Meselâ yatlarıyla dünya seyahatine çıkmak en büyük tutkularından biri. Tüplü dalışlar, planör yarışları ile stres atıyorlar. Hobilerini icra ederken gösterişten zinhar kaçınmıyorlar. Kimisi o zenginliğe rağmen İstanbul’da bile tanınmıyor olmanın keyfini sürdüğünü, zaman zaman sırtında çantası ile şehir hatları vapurlarına bindiğini söylüyor. Emekçi halkın geçtiği yerlerde dolaşmak, bindiği araçlara binmek “büyük cesaret”! Zengin yalakası gazetecilerden birinin burjuva bir kan emici için yazdığına bakın: “Ekmeğini bile kendisi fırından alabilecek kadar mütevazı bir yaşam sürüyor.” Gülsek mi ağlasak mı? Zengin züppeler, hobi olsun diye tarihi eserleri de malikânelerine dekor yapıyor. Müzelerde sergilerde görmek, incelemek yetmiyor onlara, tarihi eserlerin ve kalıntıların da sahibi olmak istiyorlar. Camialarında hava atmak için yüz milyonlarca lira akıtıyorlar. Çoğu koleksiyoner geçinen bu ailelerin arasında, koleksiyonunun değeri 500 milyon doları bulan da var, sadece tek bir tablosu 5 milyon dolar eden de.

Birçok zengin New York, Paris, Roma, Londra ve Milano’dan alışveriş yapıyor. Erkekler giyim için yıllık 200 bin dolardan fazla bütçe ayırıyor. Kadınlarda rakam bunun birkaç katı. Özel doktorları, diyetisyenleri, danışmanları, kısacası etraflarında onların sağlığı ve mutluluğu için çalışan çok sayıda insan var. Bu beyefendiler ve hanımefendiler sağlıklı yaşamak için deniz havasını, dağ havasını, spor merkezlerini, sağlıklı yiyecekleri satın alabiliyorlar. Kısacası her şey onlar için seferber ediliyor.

İşte zenginler böyle yaşadıkları için ömürlerine ömür katıyor. İşçiler ve emekçiler ise zenginler böyle yaşayabilsin diye ömür tüketiyorlar. Tepemize kurulmuş bu asalak sınıfın siyasetçileri ve ideologları ise sınıf farklarını yok saymamız için yoksulları “ecel gelmişse gerisinin bahane olduğuna” inandırmaya çalışıyorlar. Zenginlerin “eceli” daha geç gelirken, işçileri sefaletin ve ölümün kaderleri olduğuna inandırmak istiyorlar.

Saltanatının ilelebet süreceğini zanneden burjuvazi yanılıyor. Bu sömürücü sınıfın bencilliğinden, şımarıklığından, ahlâksızlığından, sahtekârlığından, sömürüsünden, zulmünden nefret eden devrimci işçilerin sayısı artıyor. Dünya işçi sınıfının devrimci mücadelesi sayesinde, yoksullara ömür biçmeye kalkanlar kendileri için biçilen “ömrü” yaşayacaklar!

Kaynak: 
Marksist Tutum, Haziran 2014, no:111