Navigation

Türban Tartışmasının Açığa Çıkarttığı Gerçekler

Anayasa referandumuna giden süreçte CHP’nin çıkışlarıyla türban ya da başörtüsü sorunu bir kez daha gündemin ilk sıralarına yerleşmişti. Burjuva partiler bu meselenin artık çözülmesi gerektiği üzerine bir tartışma başlatmışlardı ki, süreç her zamanki gibi, burjuva partilerin ikiyüzlülüğü, Kemalist bürokrasinin sopa göstermesi ve malûm güçlerin giriştiği provokasyonlarla sekteye uğradı.

“Türban sorununu da biz çözeriz” diye ortaya çıkan CHP daha sonra süreci tıkadı. Ortaya çıkan çözümsüzlük AKP’nin de işine geliyor. Her ne kadar YÖK’ün yayınladığı genelgeyle üniversitelere başörtüsüyle girişin yolu açılmış olsa da, başörtüsüne “kamusal alan”da uygulanan yasak ve sınırlamaların devam ediyor oluşu, AKP’nin önümüzdeki seçimlerde bu sorunu büyük bir ikiyüzlülükle suiistimal etme girişimlerinin yine prim yapacağı anlamına geliyor. Referandumdan istediğini elde etmiş olmanın verdiği moral üstünlüğe ve mecliste dayandığı mutlak çoğunluğa rağmen AKP’nin yasal düzenleme doğrultusunda adım atmaktan geri durması, onun ikiyüzlülüğünün apaçık kanıtıdır. Bu konuda adım atması durumunda Kemalist bürokrasinin gazabını üzerine çekeceği yolundaki gerekçelendirmeler ise, sorunun muhataplarını oyalamaya dönüktür. Bir taraftan oy kaygısıyla sorunu sürekli gündeme taşıyıp, diğer taraftan yasal düzenlemelerden kaçınmak korkaklık ve ikiyüzlülüktür.

Türban yasağı hakkında tartışmalar CHP’nin despotik zihniyetini, AKP’nin ikiyüzlülük ve korkaklığını olduğu kadar, sosyalist saflarda hüküm süren kafa karışıklığını da bir kez daha açığa çıkardı. Bu konuda en çarpıcı örneği, CHP’den daha Kemalist kesilerek konunun gündeme gelmesini bile “cumhuriyetin elden gitmesi” minvalinde değerlendiren ve “devletlû sosyalizm” anlayışının şahı TKP oluşturuyor. 28 Şubat hükümet darbesinde ordunun ve Kemalist bürokrasinin alkışçılığına soyunan TKP, o dönemde yürürlüğe sokup ardından hasıraltı ettiği “Türban Neyi Örtüyor” broşürüyle yeniden arz-ı endam ederek uğursuz bir rol oynuyor. TKP, CHP’de süren çatlaklardan yararlanarak kentli “orta sınıfı” kendisinin daha Kemalist olduğuna ikna edip yanına çekmeye çalışıyor.

Hiç kuşku yok ki, sosyalist hareketin geri kalan bileşenlerinin içerisinde genel olarak inanç özgürlüğü hususunda özel olarak da başörtüsü sorununda doğru bir tutum benimseyenler de mevcuttur. Ne var ki, sosyalist hareketin çoğunluğunda hâkim olan eğilim Kemalizmin halktan kopuk, elitist bakış açısıyla damgalanmıştır. Bu noktada, sosyalist hareketin önemlice bir kesimi, CHP ve TKP’nin devletçi tutumunu eleştirip kendisini ondan ayrıştırmaya çalışır gözükmesine rağmen, tutumlarını benzer argümanlara ve aynı akıl yürütmeye dayandırmaktadır. Bir başka deyişle, bu tür çevrelerin tutumunu, Kemalist zihniyetin utangaç ve daha ihtiyatlı bir savunusu olarak değerlendirmek mümkündür.

Türban ve kadın sorunu

Üniversitelerde olsun “kamusal alan”da olsun türban ya da başörtüsü konusunda yasaklamaların kaldırılması hususundaki tartışmanın çeşitli sosyalist çevreler tarafından hiç olmadık yerlere götürüldüğüne şahit oluyoruz. Türban yasağı konusunda kaleme alınan yazılarda, sayfalar boyunca, başörtüsünün “dinci gericiliğin elindeki bir araç, gerici bir simge” olduğunu, “dine karşı savaşım zorunluluğu”nu dillendirmek, bu sorunu kadın sorunuyla iç içe geçirmek ve en sonda da kendini güya devletin despotik uygulamalarından ayrı tutmak için “ama biz devlet zoruna karşıyız” demenin nasıl bir oportünizm olduğu açık değil midir?

Türban yasağı meselesini, kadın sorunuyla ya da din sorunuyla iç içe geçirerek tartışmak tümüyle yanlış bir noktadan hareket etmek anlamına gelir. Hiç kuşku yok ki, kadın, kapitalist toplum da dahil olmak üzere sınıflı toplumlar tarihi boyunca ezilen bir cins olmaktan ve ikinci sınıf insan muamelesine tâbi tutulmaktan kurtulamamıştır. Ve yine hiç kuşku yok ki, tüm dinler, içinde doğdukları erkek egemen toplumun derin izlerini taşırlar ve kadının erkeğe köle konumunun sürmesi açısından önemli bir misyon üstlenirler. Ne var ki, bu kadarını söylemek kimseyi Marksist yapmaz. Bu kadarını dini kurumlara karşı savaşımında burjuva aydınlanmacılığı da dile getirmiştir.

Burjuva aydınlanmacılığının ve kaba materyalizmin propaganda ettiğinin ve sosyalizm hakkında yarım yamalak bilgilerle ahkâm kesenlerin zannettiklerinin tersine, tek tanrılı kitabi dinlerin tümü, içinde doğdukları toplumda tıpkı ezilen emekçilerin olduğu gibi kadının da durumunu aslında göreli olarak iyileştirmiştir. İster İslamı, ister Hırıstiyanlığı, ister Yahudiliği ele alalım, hepsi de ezilenlerin mülk sahibi efendilere karşı tepkisinin bir ürünü olarak doğup yaygınlaşmış, en azından kendini bu tepkiye dayandırmak zorunda kalmıştır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan geniş emekçi kesimlere dayanmadan hiçbir dinin gelişip yaygınlaşması mümkün olmamıştır. Bu açıdan bakıldığında bu dinlerin doğuşu eğer bir devrim değilse, en azından radikal toplumsal reformlar anlamına gelirler. Ama ister radikal reformcu olsun ister devrimci, hiçbir toplumsal hareket, içinde doğduğu çağın kendisine tanıdığı nesnel olanak ve koşulların ötesine geçme kudretinde değildir. Tam da bu yüzden, tüm bu dinler, genelde ezilenlerin ve özelde kadınların durumunu göreli olarak iyileştirmesine rağmen, son tahlilde her ikisinin de mevcut egemenlik ilişkilerinin içerisinde kalmasının bir aracı olarak işlev görmüşlerdir. Sözkonusu dinler kurumsallaşıp egemen mülk sahibi sınıfların bir aracına dönüştüğündeyse, artık mevcut statükonun, yani ezilen emekçilerin mülksüzlüğünün ve kadın cinsinin erkeğe köleliğinin meşrulaştırılmasının bir aracı olarak ideolojik bir işlev görmeye başlamışlardır. Kadını, ister baba ister koca kimliğindeki erkeğe tâbi ve köle kılarak örtünmek zorunda bırakmak, tüm bu dinlerin içinde doğdukları toplumdan yumuşatarak da olsa devralarak sürdürdükleri bir toplumsal pratiktir. Ne var ki, kadını köleleştiren din değil, içinde yaşadığı sınıflı toplumdur.

Marksistler, hiçbir şekilde kadınların örtünmesinin devlet zoruyla yasaklanmasını ya da kadınların devlet zoruyla başlarını açmak zorunda bırakılmasını yahut da örtülü kadınların “kamusal alan”dan dışlanmasını savunamazlar. Savunmak şöyle dursun, bu tür uygulamalara karşı çıkmadan değil Marksist sıfatını hak etmek, demokrat bile sayılmak mümkün değildir. Stalinist geleneğin en temel özürlerinden biri ilericilik adına demokratik hakların küçümsenmesidir: “… kadınların tesettürden kurtuluşunun, onların toplumsal yaşamdan, eğitim olanaklarından uzaklaştırılması yoluyla olamayacağı çok açıktır. Bıraktık olumlu yönde doğru politikaları izlemeyi, kapitalist toplumun doğal gelişimi içinde bile sönümlenme eğilimi gösteren örtünme, anti-demokratik ve özgürlük düşmanı yasaklamalarla normalde olabileceğinden daha yavaş sönümlenmekte, direnç artmaktadır. İlericilik adına gerici bir sonuç! Kaldı ki, örtünün kendisinden daha önemli olan, bu kadınların büyük kentlere gelmiş, işçileşmiş ve evden çıkarak toplumsal hayata karışmış olmalarıdır. Eğer Marksist isek, asıl toplumsal ilerlemenin örtünün çıkarılmasından ziyade burada olduğunu görmemiz gerekir. Zira temel olan budur. … İşte bu noktalardaki yanlış tutumlar ve politikalar ne yazık ki, solu, doğal ve gerçek tabanı olması gereken bu kitlelere yabancılaştırmaktadır.” (Levent Toprak, Marksizm Açısından İlericilik, MT, Şubat 2010)

Kadın sorununa atıfta bulunarak örtünme yasaklarını savunmak tiksindirici bir oportünizmden başka bir şey olmadığı gibi, son tahlilde burjuva gericiliğinin devamına hizmet etmek anlamına gelmektedir. Bu tutumu savunanlar, Fransa ve kimi Avrupa ülkelerinde, ırkçılığın ve islamofobinin üzerine kızıl bir cilâ çekmekle kalmamış, Müslüman emekçileri sosyalist sınıf mücadelesinden soğutmuşlardır. Aynı tutumu bu topraklarda savunan sözümona sosyalistler de aslında Kemalist zihniyetlerinin üzerini kızıl bir şalla örtmeye çalışmaktadırlar. İster örtülü olsun ister örtüsüz, kadının kapitalist toplum çerçevesinde özgürlüğe kavuşması mümkün değildir. Güya onun esaretini hafifletme adına, örtülü kadınları dışlayan, onları hor görüp aşağılayan tutumlar sınıf hareketine büyük zarar vermektedir.

Kapitalizme karşı savaşım mı, “dine karşı savaşım” mı?

Stalinist çevrelerin önemlice bir kısmı, türbanın “dini bir sembol” olmasından hareketle, konuyu “dine karşı savaşım zorunluluğu”na getirmekte ve aslında böylelikle türban yasağına üstü örtülü bir destek vermektedirler. Kemalist modernizmden kendini kurtaramamış bu gibilerine bakılırsa, Marksist olmanın önkoşullarından biri “dine karşı savaşım” vermektir.

Tüm bağlamından kopartılarak cımbızlanmadığı sürece, Marx, Engels ve Lenin’in hiçbir eserinde, “dine karşı mücadele” fikrinin bıraktık komünistliğin önkoşulu olarak sayılmasını, başat bir yer tuttuğu bile söylenemez. Marksizmin önderleri, dinin kendisiyle değil, ezilen kitlelerin dine ihtiyaç duymasını ve ona sarılmasını gündelik hayat içerisinde her gün yeniden üreten koşullarla, yani kapitalist sömürüyle savaşımı başa almışlardır. Marx, içinden çıktığı yeni-Hegelci ekolü de, kaba materyalist Feuerbach’ı da salt dine karşı beyhude savaşımlarından ötürü eleştirmiştir. “Din afyondur” şeklindeki veciz ifadeyi dile getirdiği satırlarda da, dini, Stalinizmin çarpıttığı gibi, mülk sahibi sınıfların ezilen emekçilere zorla dayattığı bir komplo ya da ezilenleri kandırıp uyutmaktan ibaret bir araç olarak ele almaz:

“Din karşıtı eleştirinin temeli şudur: Din insanı değil, insan dini yaratır. Din, esasta ya kendisine henüz ulaşmayı başaramamış ya da kendisini çoktan yeniden kaybetmiş insanın öz bilinci ve izzetinefsidir. Ama insan dünyanın dışında pinekleyen soyut bir varlık değildir. İnsan, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet ve bu toplum, bu dünyanın tepetaklak bilinci olan dini üretir, zira devlet ve toplum tepetaklak dünyanın kendisidir. Din, bu dünyanın genel teorisi, onun ansiklopedik özeti, halkın diline tercüme edilmiş mantığı, ruhani nişanı, coşkunluğu, ahlâki onayı, yegâne tamamlayıcısı, teselli ve mazur gösterilişinin evrensel temelidir. İnsanî özün hakiki bir gerçeklik edinememesinden ötürü, din, insanî özün hayalî gerçekleşmesidir. O halde dine karşı mücadele, dolaylı olarak, ruhanî aroması din olan dünyaya karşı mücadeledir. Dinsel ısdırap, hem gerçek ıstırabın bir ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, mazlum varlığın feryadı, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din, halkın afyonudur.” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Giriş)

İnsanların acı içinde feryat ettikleri kalpsiz bir kapitalist dünyada, çektikleri acıları bir nebze de olsa hafifletmek için başvurmak zorunda kaldıkları bir çare, bir ilaç, bir ağrı kesici, bir tesellidir din. Bu yüzden de Marksizmin kurucuları, dine karşı ateizm propagandasını değil, emekçi kitlelerin kapitalist sefaletten kaynaklanan sıkıntılarını gidermek üzere sığındığı dini inançları sömüren ve suiistimal eden din adamlarının ve burjuva siyasetçilerinin teşhirini öğütlemişlerdir. Bu yüzdendir ki, Bolşevik Partinin programına ateizmin propagandasını eklemek isteyenleri Lenin eleştirmiştir: “Hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, idealist bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk «entelektüel» bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. Aşırı baskıya dayanan ve işçilerin eğitilmediği bir toplumda, dinsel önyargıların sadece propaganda yöntemleriyle yok edilebileceğini sanmak budalalık olur. İnsanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka bir şey değildir. Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça, ne kadar bildiri dağıtılırsa dağıtılsın, ne kadar söz söylenirse söylensin, proletaryayı aydınlatmak olanaksızdır. Bizim açımızdan, ezilen sınıfın bu dünyada bir cennet yaratmak adına gerçek devrimci mücadelede birleşmesi, öteki dünya cenneti konusunda proletaryanın görüş birliğine gelmesinden daha önemlidir.” (Lenin, Sosyalizm ve Din, abç).

Sorun “özgürlükler sorunu” değil mi?

Başörtüsüne dair yasakların kaldırılması talebinin bir demokratik hak ve özgürlükler sorunu olduğunu kimi sosyalist çevreler reddediyorlar. Sorunu böyle koymanın bir demagoji (Alınteri), bir “liberal savrulma” (Kızıl Bayrak), “devrimcilere bile zerk edilmiş bir liberal efsane” (Devrimci Proletarya) olduğunu söylüyorlar. Bu akıl yürütmenin Marksizmle hiçbir ilişkisi yoktur ve tümüyle despotik bir zihniyetin dışa vurumudur.

Burjuva devletin, başkalarının yaşam tarzına müdahalede bulunmadığı sürece bir dini inancı ya da o inancı benimseyenlerin yaşam tarzını, giyim kuşamını vb. yasaklamasına veya baskı altına almasına karşı çıkmak ne zamandan beri liberalizmden sayılmaktadır? Marksistler siyasi liberalizmi, demokratik hak ve özgürlükleri savunduğu için değil, bunları yeterince kapsamlı ve tutarlı olarak savunamadığı için, savunduğu hakların gerçek toplumsal koşullarının da yaratılması gerektiğini göz ardı ettiği için eleştirirler. Yani liberalleri yetersiz kalmakla suçlarlar. Marksizm hiçbir zaman bireysel özgürlüklere karşı çıkmamış ve bu tür özgürlükler için mücadele etmekten geri durulmasını savunmamıştır. Komünizmin toplumsal özgürlük hedefi, bireysel özgürlüklerin yerine ikame edilen, ona alternatif bir yaklaşım değildir. Toplumsal özgürlük bireysel özgürlüğü tamamlar, onu kâğıt üzerinde kalmaktan kurtararak hayatın içinde gerçekleşmesini sağlar, ona can verir. Bireysel özgürlükleri barındırmayan bir toplumsal özgürlük söylemi despotizmden başka bir şey üretmemiştir ve üretemez de. Bu yüzdendir ki Marksistler tüm demokratik hak ve özgürlüklerin en sınırsız gelişimi için mücadele eder ve bu mücadeleyi toplumsal kurtuluş davasının bir parçası olarak yürütürler.

Bu tür sorunlar karşısında, “canım bu da sorun mu, çok daha kapsamlı sorunlar var, aslolan toplumsal özgürlüktür” şeklindeki söylemler, aslında Kemalist (bu mevzuda Stalinist de diyebiliriz) zihniyete kılıf yaratma gayretiyle girişilmiş demagojiden başka bir şey değildir.

AKP ve “dinci gericilik”

Özellikle İran devriminden sonra nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu az ya da orta gelişmişlik düzeyindeki ülkelerde siyasal İslamın hızlı bir gelişimine şahit olduk. Bu hızlı gelişme ve yaygınlaşma siyasal İslam hareketinin içinde de gerek sınıfsal gerekse de siyasal olarak farklılaşma eğilimini güçlendirmiştir. Bugün Cezayir’den Endonezya’ya, Avrupa ülkelerinden Doğu Türkistan’a, Türkiye’den İran’a, Lübnan ve Filistin’den Çeçenistan’a kadar çok geniş bir coğrafyada, siyasal propagandasında şu ya da bu ölçüde dini motiflerin ağır bastığı hareketleri görüyoruz. Kimileri birer ulusal kurtuluş örgütü kimliğindedirler, kimisi ülkedeki rejimi devirmek için silahlı mücadele yürütmektedir, kimileri emperyalist güçlerin açıkça taşeronu ve kuklası durumundadırlar, kimileri emperyalist güçlerle sıcak savaş içindedirler, kimileri iktidar ve paraya sahip olur olmaz muhafazakâr bir düzen partisine dönüşmekte, kimileri ise devleti dini esaslara dayalı bir şeriat devleti olarak örgütlemektedir. Çoğu açıkça burjuvazinin destekçisi, kimileri bazı sermaye kesimlerinin sözcüsü, kimileri egemen sınıfın sopası, bir kısmı ise küçük-burjuva radikalizminin temsilcisi durumundadırlar. Bu siyasi oluşumların hepsini aynı torbanın içine doluşturarak üzerine dinci gericilik damgası basmanın mümkün olmadığı açık değil midir?

Bizim açımızdan AKP’nin, tıpkı diğer sermaye ve düzen partileri gibi, işçi sınıfı karşısında tarihsel-toplumsal açıdan gericiliğin, yani miadını doldurmuş kapitalist düzenin temsilcisi olduğu açıktır. Tekrar edelim, tıpkı diğer burjuva partileri gibi! Bunun ötesinde, örneğin Kemalist CHP’ye gerici demekten özenle kaçınırken (hatta bu gibilerin onu açıkça ilerici olarak gördüğü sır değildir), AKP’yi her seferinde gerici sıfatıyla anmanın hiçbir geçerli sebebi olamaz. Siyasal planda gericilik nitelemesi, genellikle olağan burjuva devlet biçimlerinin yerine olağanüstü burjuva devlet biçimlerini (Bonapartizm, faşizm vb.) savunan partiler için kullanılır. AKP’nin bugün için daha faşizan, daha baskıcı, daha otoriter bir devlet biçimini savunmadığı açıktır. Bu açıdan bakıldığında, siyasal gericilik nitelemesi bugün için AKP’ye değil de başta CHP olmak üzere statükocu-şoven partilere çok daha uygun düşmüyor mu?

Durum buyken, sırf siyasal propagandasında –üstelik de giderek azalan ölçüde– dini motiflere de yer verdiği için, başta TKP olmak üzere, sosyalist hareketin önemlice bir bölümünün AKP’yi her andıklarında onun önüne bir şekilde faşist, dinci, gerici, İslamcı vb. sıfatları eklemeyi kendilerine vazife edinmiş olmalarının anlamı nedir? Sakın “dincilik” ve “gericilik” karşısındaki ikiyüzlü orta sınıf hassasiyetleri pek güçlü olan CHP tabanına göz kırpmak olmasın?

Emperyalist savaşın kızıştığı, kapitalizmin tarihsel önemde bir kriz döneminden geçtiği günümüzde, faşizan, militarist, muhafazakâr ve dini eğilimlerin tüm dünyada yaygınlaştığı açıktır. Kapitalizmin çöküş, kriz ve savaş döneminin zorunlu semptomlarıdır bunlar. Bunu kavrayarak kapitalizme karşı topyekûn bir savaşa girişmek yerine, belli ve tek bir burjuva partisine tüm sorumluluğu yıkmak, kapitalizmi aklamaktan başka bir anlama gelmez. Çok açıktır ki, sosyalist hareket Stalinizmden kopmadıkça ve Kemalizmin etkilerinden arınmadıkça, topluma statükoculuğun gözlüklerinden bakmaktan kurtulamayacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 69, Aralık 2010