Navigation

Emperyalist Savaşta Suriye Açmazı

Suriye’de süren iç savaş, 21 Ağustosta kimyasal silah kullanılarak gerçekleştirilen saldırıyla birlikte kritik bir noktaya geldi. Şam’ın kenar semtlerinden Guta’da yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan bu katliamın, tam da Esad’ın muhalif güçlere karşı bariz bir üstünlük kazandığı, uluslararası alanda ise elinin güçlendiği bir döneme denk gelmesi dikkat çekiciydi. Bu saldırının faili şu ana dek kesinleşmiş değil. Fakat gerçekleştirilen korkunç katliam başta Esad karşıtı muhalefet, Türkiye ve emperyalist güçler tarafından Suriye’ye askeri müdahalenin bir bahanesi olarak kullanılmak istendi, isteniyor. Bölgedeki planlarını hayata geçirmek için Esad rejiminin bir an önce yıkılmasını isteyen ve bu nedenle dolaylı olarak iç savaşın bir parçası olan Türk devleti, kimyasal saldırı olayının üzerine iştahla atılarak emperyalist güçleri işbaşına çağırdı. AKP hükümetine göre, daha önce “kimyasal silahlar kırmızı çizgimizdir” diyen ABD derhal gerekeni yapmalıydı! ABD, İngiltere ve Fransa ise, “Esad’ı cezalandırmak” söylemiyle kısmi bir operasyon hazırlığına başladılar. Lakin gelinen evrede, Rusya’nın manevrasıyla Esad rejimi, elindeki kimyasal silahları imha edilmek üzere Birleşmiş Milletler’e teslim etmeyi kabul ettiği için Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale şimdilik gündemden düşmüş bulunuyor.

Kısa ve net bir şekilde ifade edersek, Batılı emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya yönelik planları Suriye açmazına takılmış durumda! Esad rejiminin direngenliği, daha da önemlisi Rusya, Çin ve İran’dan oluşan eksenin verdiği açık destek neticesinde, Batılı emperyalist güçler ve onların yanında yer alan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler Suriye planlarında amaçlarına ulaşabilmiş değiller. Şurası çok açık ki, Suriye meselesinde kısa vadeli bir çözüm pek mümkün gözükmemektedir. Özellikle Rusya’nın her alanda Esad rejimini arkalaması, silah yardımı yapması ve savaş gemilerini Suriye kıyılarına göndermesi, emperyalist nüfuz mücadelesinde yeni bir denge yaratmış bulunmaktadır. Irak ve Libya’dan farklı olarak ABD, İngiltere ve Fransa, Rusya’ya rağmen doğrudan Suriye’ye müdahale etmeyi bugünkü siyasal konjonktürde pek de göze alamamaktadır. ABD açısından diğer bir önemli engelleyici faktör ise, Esad rejimi yıkıldıktan sonra onun yerine geçecek ve emperyalist-kapitalist sistemin çıkarlarını koruyacak güçlü bir muhalefet odağının ortaya çıkmamasıdır. Bunlardan ötürü Batılı emperyalist güçler, müdahale seçeneğini şimdilik bir kenara bırakıp Suriye’nin kimyasal silahlarının teslim edilmesini içeren Rusya planını kabul ettiler. Yani Suriye konusunda bekleme devam etmektedir. Bir an önce Esad rejiminin devrilmesini isteyen ve Batılı emperyalist güçleri de bu yönde müdahale etmeye çağıran Türkiye ise bir kez daha sükûtu hayale uğramıştır.

Esad diktatörlüğünün yıkılmamasının en temel sebeplerinden biri, başlayan halk isyanının tüm topluma yayılamaması ve devreye sokulan silahlı mücadeleye geniş kitlelerin itibar etmemesidir. Hiç kuşkusuz Tunus ve Mısır’da diktatörleri deviren halk isyanının Suriye toplumunda etkisini göstermemesi düşünülemezdi. Özellikle de Müslüman Kardeşler’in başını çektiği gösteriler, ilk dönem cılız olmasına rağmen giderek kitleselleşmişti. Lakin Esad diktatörlüğü isyan eden halk kitlelerine acımasızca saldırdı ve isyanı bastırmaya girişti. İşte bu noktada, önünde Tunus ve Mısır örnekleri olmasına ve Ortadoğu’nun genelinde kitlelerde değişimden yana bir hava oluşmasına rağmen, başlayan halk isyanı daha ileri gidemedi. Aslında bu durum, toplumun ekseriyeti açısından hoşnutsuzluğun “artık yeter” noktasına gelmediğinin de bir ifadesiydi. Böylece başlayan isyanın genişleyip toplumun ekseriyetini harekete geçiremediği aşamada, yerli ve yabancı güçler silahlı mücadeleyi devreye sokmuşlardır. Silahlı mücadelenin en temel amaçlarından biri iç savaşı körükleyerek kitleleri taraf olmaya ve rejime karşı harekete geçirmeye zorlamakken, ikinci amacı da emperyalist müdahalenin koşullarını yaratmaktı.

Bu bağlamda Libya örneği izlenmekteydi. Silahlı mücadele başladıktan kısa bir süre sonra emperyalistler Libya’ya müdahale etmişlerdi. Suriye’de de Esad’ın aynı Kaddafi gibi düşeceği hesaplanmaktaydı. Fakat yüz bin insanın ölmesine, milyonların yerini yurdunu terk etmesine neden olan iç savaş, emperyalist güçlerin beklediği ölçekte bir Esad karşıtı ayaklanmaya yol açmamıştır. Diğer taraftan iç savaş, Libya’da olduğu üzere devletin parçalanmasıyla da sonuçlanmamıştır. Zira Esad’ın Suriye’si Kaddafi’nin Libya’sından pek çok açıdan farklıdır. Öncelikle şunu belirtelim ki Şam merkezli Suriye, birçok tarihi devletin ve son olarak da İslam devletlerinin mirasına sahiptir. Önemli tarihi kentler, kentli bir toplum ve kurumsallaşmış bir devlet mirası söz konusudur. Suriye, geçmişten günümüze sürekliliği olan bir devlet olmasa da, yeni yetme bir “kabile” devletçiği olarak da kalmamış ve tarihi birikimi bir ölçüde devşirebilmiştir. On yıllardır hüküm süren Baas rejiminin SSCB’nin nüfuz alanında olması ve bu bağlamda devletçi uygulamaları hayata geçirmesi de, Suriye’nin şekillenmesinde etkili olmuştur. Çekirdeği itibarıyle Nusayri azınlığa dayanan Esad rejimi, kendi etrafında elit bir tabaka yaratırken, Hıristiyanları ve Sünni burjuvazisinin büyük bir kesimini kendi sisteminin içine almayı ve iktidarını sağlamlaştırmayı ihmal etmemiştir.

Baba Esad’ın ölümü sonrasında, oğul Beşar Esad’ın iktidarıyla birlikte toplumda bir değişim beklentisi oluşmaya başlamıştı. Bu dönemde Suriye’nin geçmişe nazaran daha fazla dışa açıldığı ya da bu yönde istekli olduğu görülmekteydi. Bilhassa Türkiye’nin emperyal emellerini hayata geçirmek amacıyla 2009’da Suriye ile kurduğu ilişki, onu kapitalizme entegre etmek üzere attığı adımlar ve Esad rejiminin de bu yöne meyletmesi, halk kitlelerinde olumlu bir hava yaratmıştı. Rejimin dışa açılacağı ve bazı demokratik adımlar atacağı beklentisi içinde olan kitleler, henüz Esad’dan umutlarını kesmiş değillerdi. İşte “Arap Baharı” başladığında Suriye’deki durum buydu ve bu nedenle halk isyanı daha ileri gidemedi. Devletin çekirdeğini oluşturan Nusayrilerin yanı sıra, Hıristiyanlar ve Sünnilerin bir kısmı rejimin yanında saf tutmuştur. İç savaşın ilk dönemlerinde devlet çekirdeğinde ve meselâ ordunun üst kademelerinde belirli kopmalar olmuşsa da, bunlar rejimin çözülmesi ve parçalanması için yeterli olmamıştır. Rusya ve İran’ın desteğini alan Esad rejimi, ayakta kalmayı başarmış ve hatta son süreçte kaybettiği kentleri ve bölgeleri yeniden ele geçirmiştir.

Buna karşın Batılı emperyalist güçlerden, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’dan oluşan koalisyon, gerek isyan sürecinde gerekse iç savaşın başladığı günden beri tek merkezli bir muhalefet örgütleyebilmiş değildir. İlk dönem bir araya getirilerek şekil verilmeye çalışılan muhalefetin önemli bir kısmını, Suriye dışında yaşayanlar oluşturmaktaydı. Ancak silahlı mücadele yayılıp da iç savaşın bir sonucu olarak devlet çekirdeğinden bazı kopmalar olunca, içeride Özgür Suriye Ordusu adıyla dikkate alınabilir bir silahlı güç oluşturulabildi. Aynı dönemde, uluslararası siyasal alanda varlık göstermesi, içerideki silahlı güçleri ve mücadeleyi koordine ve kontrol etmesi, Esad sonrasında ise iktidara oturması için kurdurulan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ise emperyalist güçlerin beklentilerine yanıt veremedi. ABD desteğinde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın aktif rol almasıyla örgütlenen SUK, parçalı muhalefeti birleştirerek çok başlılığın önüne geçemedi. SUK’un başarısızlığı üzerine ABD, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye muhalefeti üzerindeki kontrolünü azaltmak ve ayar çekmek maksadıyla daha kapsamlı bir muhalefet örgütlemeye girişti. Bizzat dönemin ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın öncülüğünde, muhalefet güçleri, büyük ölçüde Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK) içinde birleştirildi.

Böylelikle güçlendirilen muhalefet, Esad rejimine karşı önemli mevziler kazanmaya başlamıştı. Halep dâhil bazı kentlerin ya tamamı ya da bir bölümü, tanklar ve ağır silahlarla birlikte ÖSO ve bağımsız savaşan grupların eline geçmişti. Bu meyanda rejimin karargâhında bombalar patlatılarak üst düzey generaller ve bakanlar öldürülmüştü. O günlerde Esad rejiminin çok kısa bir süre sonra düşeceği hesaplanıyordu ve meselâ Türkiye ve Erdoğan Esad rejimine birkaç ay ömür biçiyordu. Ancak muhalif güçler, Rusya, İran ve Çin’in artan desteği sonucunda daha ileriye gidemediler. Rusya daha fazla silah yardımı yapıp füzeler gönderirken, İran, Suriye ordusuna nasıl savaşması gerektiği yönünde akıl vermeye başladı; daha da önemlisi, Lübnan Hizbullah’ını Esad’ın yanında savaşması için sahaya sürdü. Nitekim Hizbullah’ın devreye girmesiyle birlikte muhalif güçler Suriye’nin güneyinden temizlendiler ve Esad rejimi kaybettiği bazı alanları geri kazanmaya başladı.

Bu süreçte Suriye’ye müdahale çağrılarını yoğunlaştıran Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Fransa gibi ülkeler, Rusya ve Çin’in Birleşmiş Milletler’den bu yönde bir karar çıkmasına izin vermemesi, ABD’nin ise müdahale yönünde o kadar da gönüllü olmaması nedeniyle amaçlarına ulaşamamışlardır. ABD, Rusya ile vardığı anlaşma neticesinde, Esad rejiminin ve muhalefetin müzakere etmeleri amacıyla Cenevre’de bir konferansta bir araya gelmesini kabul etmiştir. Geçtiğimiz Haziran ayında toplanması kararlaştırılan bu konferans, her ne kadar toplanamamışsa da (şimdilerde Kasım ayında toplanacağı söylenmektedir), ABD’nin elini rahatlatan bir manevra aracına dönüşmüştür. Suriye’ye askeri müdahale konusunda istekli olmayan ABD, kendisini sıkıştıran Türkiye gibi ülkelerin karşısına Cenevre Konferansını sürmüştür. Hatırlanacağı üzere, Cenevre Konferansını ipe un sermek olarak değerlendiren Erdoğan ve Türkiye’nin önerileri ABD nezdinde kabul görmemişti. Son ABD ziyaretinde Obama’yı müdahale yönünde etkileyerek dönüştürmeye giden Erdoğan eli boş dönmüştü.

Muhalefetin ağır silahlarla donatılmasını, uçuşa yasak bölge ilan edilmesini ve derhal müdahale edilmesini isteyen Türkiye ile ABD arasında ciddi anlaşmazlıklar mevcuttur. Belli halk kesimlerinin rejime olan desteğinin sürmesi, Rusya ve Çin’in çok net bir şekilde müdahale karşıtı tutum alması, Rusya’nın olası bir müdahalede Suriye’ye destek vermekten geri durmayacağını açıklaması, El-Kaide türü radikal İslamcı grupların Suriye’de güçlenmesi, Esad rejiminin düşmesiyle emperyalist-kapitalist sistemin çıkarlarını koruyacak ve Suriye’yi sisteme entegre edecek güçlü bir muhalefetin olmaması ABD’nin tereddüt geçirmesine ve işi ağırdan almasına neden olmaktadır. AKP’nin her hâl ve şartta kendi hedeflerine ulaşmak amacıyla El-Nusra/Kaide tipi radikal İslamcı grupları desteklemesi, üstelik bunu yaparken kendi İslamcılığını da bir şekilde işin içine katması, ABD nezdinde kuşkuyla karşılanmaktır.

Çeşitli ülkelerden ya cihat motivasyonuyla ya da para karşılığında toplanan on binlerce İslamcı militanın Suriye’de savaştığı söylenmektedir. Irak-Şam İslam Devleti veya El-Nusra Cephesi gibi irili ufaklı onlarca silahlı grup bulunmaktadır. Özellikle İslamcı gruplar ÖSO içinde yer almamaktalar. Geçtiğimiz hafta 13 İslamcı grup Batı destekli olduğu gerekçesiyle Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’nu tanımadığını ilan etti. ÖSO içindeki İslamcı yapılardan da destek bulan bu gruplar bir bildiri yayınlayarak şeriat ilkesi etrafında birleştiklerini açıkladılar. Birkaç gün sonra ise, yine aynı gruplar Suriye İslam Ordusu’nun kurulduğunu duyurdular. Ancak bu birleşme ilanlarına rağmen, tüm gruplar kendi aralarında savaşmaktan geri durmuyorlar. İç savaş sonucunda yakılıp yıkılan, insanların ekseriyetinin göç ettiği, harabeye dönen ve toplumsal yaşamın büyük ölçüde sekteye uğradığı Suriye’de, pek çok bölgeyi ele geçiren Irak-Şam İslam Devleti, El-Nusra ve benzeri örgütler, buralarda kendi emirliklerini ilan etmiş durumdalar. Bu sözde emirliklerin bilhassa petrol kuyularının bulunduğu bölgeler olması ise ayrıca dikkat çekicidir. Yani petrolden de beslenen, bunun için kavga veren bir tür küçük “savaş beylikleri” yaratılmış durumdadır. Ele geçirdikleri bölgelerde şeriat ve emirlikler ilan eden bu örgütler, açık alanlarda insanların gırtlağını keserek katlediyor, bu vahşet şovuyla halk üzerinde tam anlamıyla terör estirerek gözdağı veriyorlar. Suriye’deki genel manzara, savaşın ama özellikle bu tür örgütlerin de içine dâhil olduğu savaşın nasıl da akıl almaz şekilde yozlaşmaya yol açtığını gözler önüne sermektedir.

Hiç kuşku yok ki bu tür örgütler, çeşitli burjuva devletlerden ve güçlerden bağımsız değillerdir. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, çok uzun bir savaş döneminin içinden geçmekteyiz. Kapitalist çelişkiler henüz, geçmişteki iki dünya savaşında olduğu gibi emperyalist güçleri doğrudan cephelerde karşı karşıya getirecek denli keskinleşmiş değildir. Aslında geçmişten ders çıkartan emperyalistler, doğrudan karşı karşıya gelmeden kozlarını paylaşma yoluna gidiyorlar. Dolayısıyla dünyanın pek çok bölgesinde yürüyen çatışmalar, günümüzde emperyalist dünya savaşının aldığı biçimin ifadesinden başka bir şey değildir. Emperyalist güçler, hâkimiyet kurmak istedikleri bölgelerde kendi önlerini açmak için etnik, dinsel, mezhepsel temellerde bir ayrıştırmaya gitmekten ve halkları birbirine karşı kışkırtmaktan geri durmamaktalar. Doğu Asya’dan Afrika’nın derinliklerine kadar uzanan birçok bölgede, yerel güçlerin de bir parçası olduğu emperyalist hegemonya kavgasının üzeri etnik, dinsel ve mezhepsel şalla örtülmeye çalışılıyor. Bu nedenle, son günlerde Pakistan’da, Irak’ta, Somali’de, Kenya’da, Nijerya’da peş peşe patlayan bombalar, ne adına ve kim tarafından yapılırsa yapılsın, gerçekte yürüyen emperyalist-kapitalist savaşın bir parçasıdır. Emperyalist hegemonya kavgasının gidişatında şu ya da bu biçimde rol oynayan El-Kaide türü uluslararası ağlar veya yerel örgütlenmeler, hiç kuşku yok ki büyük ölçüde kapitalist devletlerin taşeronu konumundadırlar. Savaştaki motivasyonlarından bağımsız olarak, tüm bu örgütler burjuva sistemin parçası konumundalar ve böyle oldukları için de bulundukları bölgelerde burjuva güçler arasındaki çatışmanın bir uzantısı haline gelmekteler.

Ancak hiçbir şekilde mutlak kontrol diye bir şey yoktur. Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye üzerinden El-Kaide’nin ve diğer İslamcı örgütlerin Suriye’ye sokulması, silahlandırılması ve beslenmesine göz yuman ABD, gelinen aşamada bu örgütlerin fazlasıyla güçlenmesi ve kontrol edilememesi nedeniyle frene basmıştır. Bu nedenle, ÖSO’ya verilecek ağır silahların bu örgütlere gideceği kaygısıyla ABD ve İngiltere kararlarından şimdilik vazgeçmişlerdir. Lakin söz konusu emperyalist güçler, Esad’ın da fazladan güçlenmesini istemedikleri için Suriye’deki iç savaşı bir dengede tutmaya çalışıyorlar. Nitekim kimyasal katliam sonrasında gündeme gelen emperyalist müdahalenin kısmi olacağı, Esad’ın cezalandırılacağı ve rejimin ortadan kaldırılmasının amaçlanmadığının açıklanması, iç savaşı dengede tutma çabasının bir ifadesidir. Olası bir müdahaleyle ABD emperyalizmi gücünü gösterme şansı elde edecek, rakiplerine gözdağı verecek ve konumunun sorgulanmasının önüne geçmiş olacaktı. Ancak Rusya’nın diplomatik manevrasıyla, yani Suriye’nin kimyasal silahlarının teslimi önerisiyle hem yakın vadeli bir müdahale gündemden düşmüş hem de ABD zafer kazanmış pozlarına bürünerek zevahiri kurtarmıştır.

Ortaya çıkan durum, aslında başka bir olasılığa da işaret etmektedir. Suriye’de istediği koşullar henüz oluşmayan ABD emperyalizmi, geçici de olsa geri adım atabilir. Meselâ Rusya ile varılan anlaşma sonucunda, Esad’ın iktidardan uzaklaştırıldığı, ama rejimin yerinde kaldığı ve buna karşın muhalefetin Batılı kesimlerinin rejime eklendiği bir çözüm hiç de olasılık dışı değildir. Son günlerde İran ile ABD arasındaki ilişkilerde başlayan yumuşama da bu olasılığı kuvvetlendirmektedir. 30 yıldır içe kapanmayla ve Batılı emperyalist güçlerin uyguladığı ambargoyla boğuşan İran burjuvazisi, aynı zamanda ulaştığı sermaye birikiminin de bir gereği olarak içinde bulunduğu durumdan kurtulmak istemektedir. Nitekim İran Cumhurbaşkanı “reformcu” Hasan Ruhani’nin Birleşmiş Milletler kürsüsünden yaptığı konuşmada ABD’ye ılımlı mesajlar vermesi söz konusu dışa açılmanın bir göstergesidir. Üzerindeki baskıyı kırmak isteyen İran burjuvazisi, özellikle de onun dışa açılmayı savunan kanadı, atmak istediği adımlarda samimi olduğunu kanıtlamak için Ruhani’nin ağzından Yahudi soykırımını tanımaktan da geri durmamıştır.

İran’ın bu yönelimine ABD’nin de çeşitli tutumlarla yanıt verdiğini belirtelim. Meselâ, Hasan Ruhani BM kürsüsünde konuşurken Obama ve ABD heyeti daha önceki senelerin aksine salonu terk etmemiştir. Bilahare, otuz yıl sonra dışişleri bakanları karşılıklı, Ruhani ve Obama ise telefonda bir görüşme gerçekleştirmişlerdir. Bu görüşmede Hasan Ruhani’nin bilhassa El-Kaide’yi gündeme getirerek “aşırılara” karşı ABD ile birlikte mücadele etme önerisi dikkat çekicidir. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde İran’ın nükleer programında atacağı adımlar eşliğinde başlayacak süreç, etkisini Suriye konusunda da gösterebilir. Fakat hiç kuşku yok ki, söz konusu olasılık gerçekleşse bile bu o kadar da kolay olmayacaktır. Zira İsrail ve ABD burjuvazisinin neo-con denen aşırı sağ kesimi, Obama’nın İran ile anlaşma olasılığına şimdiden muhalefet etmeye başlamışlardır.

Emperyalist güçler Ortadoğu’da kozlarını paylaşırken, savaş girdabının her geçen gün derinleştiği bölgede halklar onmaz travmalar yaşıyor ve büyük acılar çekiyorlar. Suriye meselesi dondurulsa ve geçici olarak bir çözüm bulunsa da Ortadoğu’daki paylaşım kavgası devam edecektir. Zira savaşın asıl amacı, Ortadoğu’da hangi emperyalist gücün veya kampın hâkimiyet kuracağının belirlenmesidir. Emperyalist hegemonya mücadelesinin önümüzdeki dönemde nasıl gelişeceği, bunun başka hangi biçimler alacağı, savaşın nasıl sonuçlanacağı hiçbir şekilde belli değildir. Şurası çok açık ki, eğer bölgenin işçi-emekçileri birleşerek ayağa kalkmaz ve kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermezlerse, emperyalist güçler arasında süren hegemonya savaşı Ortadoğu halklarına kan kusturmaya devam edecek.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 103, Ekim 2013