Navigation

Çıkmazdaki Kapitalizmin Kent Yağması

Sonuncusu 25 Ocakta Elazığ’da yaşanan büyük deprem olmak üzere, Eylül ayı sonlarında İstanbul açıklarında yaşanan depremlerden bugüne Türkiye genelinde deprem aktivitesinde görülen artış uzun süredir uyuklamakta olan endişeleri uyandırmış ve daha da büyütmüştür. Deprem tartışmaları yeniden alevlenmiş ve bağlantılı birçok sorun da tekrar gündeme gelmiştir. Depremlerin ardından binlerce insan günler boyunca evlerine giremeyip sokaklarda gecelerken, güvenliği konusunda ciddi soru işaretleri olan birçok binadaki insanlar doğal olarak başlarını sokacak bir çatı bulma telaşına düşüyorlar. Güvensizlik içindeki emekçilerin çaresiz durumları haber bültenlerinin başta gelen konuları oluyor, döne döne görüntüler veriliyor. Ancak, ilk planda bu doğrudan mağdur durumdaki insanlar olmak üzere, yaşadıkları binalar hiç de güvenli olmayan milyonlarca insan için ortaya çıkan barınma sorununun çözümü konusunda ciddi bir yaklaşım ortaya konmuyor.

Hayata beton gözlüklerle bakan inşaat kapitalizminin şampiyonu iktidar ise, her depremden sonra fırsattan istifade derhal yeni bir kentsel dönüşüm dalgasının başlatılacağını açıklıyor. Milyonlarca konutun bu kapsamda ya yıkılarak yerlerine yeni bina yapılacağı ya da sağlamlaştırma işlemlerinden geçirileceği söyleniyor. Bu elbette toplam olarak dev bir harcama demek. Hasbelkader başlarını sokabilecek bir ev sahibi olmuş emekçiler ellerinde avuçlarında kalan ne varsa inşaat şirketlerinin kursağına akıtmaya mecbur bırakılmakta. Bir ev sahibi olamamış milyonlarca emekçiyi bekleyen kader ise tüm sürecin bir parçası olarak daha da yükselen kiralar olmakta. Örneğin İstanbul’da 25 Eylüldeki depremden sonra bu son olgu özellikle yakıcı biçimde hissediliyor yoksul emekçi kitleler tarafından. Zemini daha zayıf olan bölgelerde ve 2000 yılı öncesinde yapılmış binalarda yaşayanlar yana yakıla daha güvenli olduğu iddia edilen bölgelere ve 2000 yılı sonrası yapılmış daha yeni binalara taşınma arayışındalar. Ama bu arayış kriz koşulları nedeniyle uzun süredir duraklayan ve inişe geçen kiraları ve ev fiyatlarını tekrar ciddi ölçülerde yükseltmeye başladı.

Yoksul kent emekçileri can derdinde ve zorluk içinde kendilerine güvenli barınma olanakları ararken bir başka önemli gerçek pek göz önüne gelmemekte. Örneğin İstanbul üzerinden konuşacak olursak, on binlerce konut (birçoğu lüks konut) boş boş satılmayı beklemekte, on binlercesi de inşaatları hayli ilerlemiş olmasına rağmen beklemeye bırakılmış vaziyette. İnşaat şirketlerinin elindeki bu yüz binlerce konutun insanların barınma sorununun çözümünde (hiç olmazsa emekçilerin acil sorununun çözümünde) bir araç olarak kullanılabileceği basit düşüncesi tartışmaya açılmıyor bile. Kapitalizmin ve özel mülkiyet sorununun ne denli büyük bir mantıksızlık haline geldiğini gösteren çarpıcı bir tablo duruyor önümüzde. Bir yanda başını sokacak güvenli bir konut ihtiyacı içindeki milyonlar, diğer yanda bunların önemlice bir bölümünün sorununu çözebilecek olan ama boş bekleyen güvenli konutlar.

Bu tabloyu ortaya koymamızın amacı, o boş konutlara ihtiyaç sahiplerinin bedelsiz ya da düşük kira bedelleriyle vs. yerleştirilmesiyle konut sorununun çözülebileceği imasında bulunmak değildir. Genel çözümün bundan çok daha ötesini gerektirdiği açıktır. Bu tabloyu göz önüne sermemizin amacı, sadece, hayatın önümüze koyduğu somut, acil, yakıcı sorunlar karşısında, kapitalizmin temel kabulleri çerçevesinde kalındığında (burada özel mülkiyet tabusu ve kâr) nasıl saçma ve yıkıcı sonuçların ortaya çıkabileceğinin küçük ama önemsiz olmayan bir örneğini sergilemektir. İnsanlığın tüm temel sorunları için kapitalizmin geldiği noktada yarattığı durum budur. Barınma sorunu gibi özünde hiç de zorlu ve karmaşık olmaması gereken bir sorun kapitalizm tarafından çapraşık bir yumağa çevrilmiştir.

Bu çizdiğimiz akıldışılık tablosunun aslında son günlerin gündeminde büyük yer işgal eden Kanal İstanbul sorunu ile daha da ileriye taşındığını görüyoruz. Başta İstanbul olmak üzere Marmara çevresindeki tüm riskli bölgelerin depreme hazırlığı bağlamında yapılması gereken devasa bir iş varken ve bu iş büyük kaynaklar kullanılmasını gerektirirken fantastik bir proje olarak Kanal İstanbul için şimdilik ilan edildiği kadarıyla 85 milyar TL harcanması planlanmaktadır. Oysa İstanbul’da gerekli tüm bina güçlendirmeleri ve benzeri depreme hazırlık kapsamındaki inşa faaliyetlerinin toplam bedelinin 44 milyar TL olduğu hesap ediliyor. Kanal projesinin iktidara bağlı sermaye odaklarını daha fazla beslemeye ya da zor durumdan kurtarmaya dönük dev bir rant/inşaat hamlesi olduğu açıktır. İstanbul’un kenarında “boğaz” manzaralı yeni bir kent inşa edilecek ve bunun doğuracağı umulan şişkin pasta malum şebeke tarafından yenecektir. Projenin yaratacağı devasa çevre sorunları, kentsel kaos ve son tahlilde emekçilerin cebinden çıkacak bedeli bir yana İstanbul’un yoksul emekçi halkının can derdinin iktidar sahipleri için pek bir öneminin olmadığı bu projeyle bir başka açıdan daha ortaya konmuş olmaktadır.

Sorun “yerli ve milli” değil

Her ne kadar konuyu deprem ve Türkiye’de konut sorunu üzerinden açmış olsak da sorun deprem ve Türkiye ile sınırlı değildir. Her soruna olduğu gibi bu soruna da “yerli ve milli” katkılarımız olsa da konunun genel niteliğini ve dünya ölçeğinde yeni dönemin önemli bir boyutunu oluşturduğunu gözden kaçırmak büyük bir yanılgı olur. Öncelikle bu tablonun ancak kapitalizmde ortaya çıkabilecek bir tablo olduğunu vurgulamak gerekiyor. Diğer metalar gibi konut da kapitalizmde genel kural olarak ihtiyaca göre değil kâra göre üretilir. Yatırım ve üretim kâr için yapılır, insan ihtiyaçları düşünülmez. Bu, ortalama emekçinin kapitalizm altında sürekli olarak risk altında yaşaması, sürekli olarak güvensizlik içinde olması demektir. Nitekim 19. yüzyılda yazan Engels daha o dönemde emekçiler açısından kapitalizmde konut yetersizliği sorununa dikkat çekerek, “Büyük modern kentlerimizde işçilerin ve küçük-burjuvazinin bir kısmının sıkıntısını çektiği konut darlığı, günümüzdeki kapitalist üretim biçimi sonucu ortaya çıkan sayısız daha küçük, ikincil kötülüklerden biridir” demişti. Aynı konudan devamla Engels, “Kapitalist üretim tarzı var olmaya devam ettiği sürece konut sorunu için ya da işçilerin kaderini etkileyen diğer herhangi bir toplumsal sorun için yalıtık bir çözüm umut etmek boştur” diyerek sorunun kapitalizm altında nihai bir çözümünün olamayacağını da net biçimde vurgulamıştı.

Engels’in vurguladığı hususları doğrularcasına emekçilerin konut sorunu o günlerden bu yana esaslı/kalıcı bir çözüme kavuşmayıp varlığını sürdürmüştür. Hele de konut sorununun emekçilerin başını sokabilecekleri bir kovuğun olmasından ibaret olmadığını hatırladığımızda. Konut sorununun insan onuruna yakışacak asgari düzeyde yeterli mekânsal alana ve niteliğe sahip yaşam alanlarına, uygun toplumsal/kentsel çevre donatılarına vb. sahip olmayı içerdiğini akılda tutmak gerekir. Bu anlamıyla emekçilerin bütünü için konut sorunu hiçbir zaman çözüme kavuşmamıştır. Başlarını sokacak bir çatı buldukları halde bile emekçiler çoğunlukla berbat, niteliksiz, kentsel eziyetlerle boğuştukları yaşam alanlarında çile çekmeye mahkûm edilmişlerdir.

Ancak tarihsel anlamda 19. yüzyılın sonlarından itibaren yükselen işçi sınıfı örgütlülüğü ve mücadelesinin etkisiyle bu sorun kimi dönemlerde belli ölçülerde yatışmış, konut üretimi ve dağıtımı alanı bu mücadelelerle kapitalist piyasanın acımasız işleyişinden kısmen korunabilmiştir. İşçi sınıfının genel siyasal mücadelesinin doğrudan ya da dolaylı olarak kapitalist düzen sahipleri üzerinde oluşturduğu baskı neticesinde kazanılan reformlar arasında konut sorununa ilişkin olanlar da vardır kuşkusuz. Esasen ileri kapitalist ülkelerdeki büyük kentlerde savaş sonrası ortaya çıkan toplu konutların ve banliyöleşme olgusunun temelde bu sürecin bir ürünü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan bu genel boyutun yanı sıra işçi sınıfı doğrudan doğruya konut ve kent sorunu temelli mücadeleler de vermiş, işçi-emekçi mahallelerinde kiracı grevleri, direnişleri yaşanmıştır. Örneğin 1915’te Glasgow’da 20 bin hanenin katıldığı konut grevi bu konuda önemli bir kilometre taşı olmuştur. Uzayan ve giderek egemenlerin gözünü korkutan grev başarılı olmuş, tahliye emirleri durdurulmuş, kira tavan bedelleri konmuş ve kamusal konut inşa seferberlikleri tetiklenmiştir. Yüzyılın devamı boyunca da değişik ülkelerde ve şehirlerde işçi-emekçilerin barınma ve yerleşim mahallerinin korunması ekseninde direniş ve mücadelelere tanık olunmuştur.

Ancak kapitalizmin neoliberal etiketiyle anılan yeni bir sürece girdiği 1980’li yıllarla birlikte, başka birçok alanda olduğu gibi konut alanında da eski sorunlar yeniden sahnede kendilerini belirgin biçimde göstermeye başlamıştır. Örneğin 1992-93 döneminde Paris’teki duruma işaret eden bir kaynak o günlerde konut sıkıntısı çekenlerin sayısı artmakta olduğu halde kentte bir yıllık satışa eşdeğer miktarda bir konut stokunun biriktiğini aktarmaktadır. Benzer tablolar sözüm ona konut sorununun çözülmüş addedildiği ileri kapitalist ülkelerde artan ölçüde ortaya çıkmaktadır. Az ve orta gelişmiş kapitalist ülkelerdeki emekçiler açısından sorun elbette genel olarak daha derin biçimde varlığını sürdürmüş, neoliberal dönemle birlikte daha da ağırlaşmaya başlamıştır.

İşçi sınıfı ve diğer emekçiler açısından bir saldırı programı olan neoliberal dönüşümlerin, sermayenin yapılanmasında yaşanan değişikliklerin konut/inşaat/emlak/kent alanlarında nasıl işlediğine geçmeden önce günümüzdeki tablonun bazı verilerini ortaya koymakta yarar var. Tüm dünyada özelikle son yıllarda evsizlerin, evlerinden atılanların, daha niteliksiz konutlara geçenlerin sayısı artmış durumda. Çok yaygın bir sorun olarak emekçiler gelirlerinin gitgide büyüyen bir bölümünü kira ya da ev kredisi ödemelerine ayırmak zorunda kalmakta ve bunun bir uzantısı olarak diğer ihtiyaçlardan ciddi kısıntılar yapmaktadırlar. Birleşmiş Milletler’e göre şu anda dünyada (evsizliğin tanımının nasıl yapıldığına bağlı olarak) 100 milyon ilâ 1 milyar arası insan evsiz durumda. Dünyanın en gözde şehirlerinden biri olan, hatta belki de bunlar arasında en önde geleni olan New York’taki evsizlerin sayısının 1930’lardaki “Büyük Buhran” dönemindekileri bile aştığı kaydediliyor. Küçük kasabalar ve metropoller kadar büyük olmayan eski sanayi şehirleri birer şehir olarak varlıklarını sürdürmekte zorlanır hale gelmişlerdir. ABD’de otomobil endüstrisinin adeta başkenti olarak sivrilmiş ünlü Detroit örneği bu gidişatın çarpıcı bir sembolü olarak sıkça zikrediliyor. Bugün Detroit, döküntü binaları, evsizleri ve dökülen çehresiyle adeta distopya filmlerinin setlerini andıran manzaralardan kesitler sunuyor. Üç aşağı beş yukarı benzer manzaralar gelişmiş kapitalist ülkelerin bazılarındaki bu tür eski sanayi şehirleri için de görülüyor. Hayati öneme sahip altyapılar çürüyüp dökülüyor, yeterli hız ve nitelikte yenilenmiyor. En gelişmiş kapitalist ülkelerde bile yollarda, köprülerde, enerji şebekelerinde, sel ve su baskını önlemlerinde, binaların fiziki güvenliğinde (yangın önlemleri vs.), kültürel tarihi yapıların korunmasında vb. ciddi sorunlar yaşanıyor.

Neoliberal dönüşüm

Burada sadece birkaç ana unsuru sergilenen bu tablo 1980’li yıllarla birlikte kapitalizmin geçirdiği dönüşümlerin doğrudan bir sonucu ve parçasıdır. Savaş sonrası girdiği uzun dönemli yükseliş süreci esas olarak 1960’ların sonları ilâ 1970’li yılların başlarında sona eren kapitalizm, 1970’lerde içine girdiği tıkanıklık ve çalkantı döneminin ardından 1980’lerle birlikte bundan çıkış için küresel ölçekte yeni stratejiler geliştirmeye başladı. Birçok yönü olan bu dönüşümün en temel ayaklarından birini, önceki dönemde sermayenin başka sektörlerde olduğu denli giremediği ve esasen kamusal nitelikte olan ya da öyle kalmış alanlara dalmasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Enerji üretim tesisleri ve dağıtım şebekeleri, su şebekesi, yollar, köprüler, limanlar, havalimanları, toplu ulaşım hizmetleri gibi alanların yanı sıra kamu mülkiyetindeki konutlar (belediye konutları, lojmanlar) ve temelde belediyenin alanı olan kent, ardına kadar sermayenin açgözlü saldırısına açıldı.

Yoksul emekçilerin konut sorununu çözmeye dönük kamu konut projeleri azaltıldı ya da ortadan kaldırıldı, özel konut yatırımları teşvik edildi. Kamu mülkiyeti ya da kontrolündeki konutlar özelleştirildi. Örneğin İngiltere’de 1981’den bu yana 3 milyona yakın belediye konutu elden çıkarıldı. Bunların bir bölümünün içlerinde oturan emekçilere satılması işin özünü değiştirmemektedir. Bu konuda en büyük mülkiyet geçişleri ise hiç kuşkusuz 1990 dönemecinde çöken Stalinist rejimlerin ardından bu ülkelerdeki kamusal konutlarda oldu. Neoliberal saldırı programının temel bir özelliği olan deregülasyonun (kuralsızlaştırma) önemli uygulama alanlarından birisi emlak sektörü olmuştur. Kira konusunda birçok ülkede ve kentte olan sınırlamalar bu dönemde azaltıldı ya da kaldırıldı. Düzenleme ve denetleme kurumlarının yetkileri tırpanlandı ya da işlevsizleştirildi. Akışkan bir konut ve gayrimenkul piyasası yaratılarak konut değerleri spekülasyonla şişirilmeye açık hale getirildiği için mortgage kredilerinin kriterleri giderek gevşetilip konut kredisi balonlarının önü açıldı.

Kentsel yerleşimle ilgili iyi kötü şehir planlamacılığı ölçütleri (doğal, mimari, bilimsel, kültürel, tarihsel vb.) giderek artan oranda bir kenara fırlatılıp, dizginsiz bir yağma başlatıldı. Zira gayrimenkul alanı, kentsel arazi spekülasyonu sermaye için bu yeni dönemde bir atılım alanı olarak belirlenmişti. Bu çerçevede kamu mülkiyetindeki kent arazilerinin özelleştirilmesine hız verildi, imar kısıtlamaları kaldırıldı, doğal, tarihsel, kültürel değer taşıyan kent yapı ve mekânlarına ilişkin dokunulmaz sayılan kurallar ya kaldırıldı ya da fiilen geçersizleştirildi veyahut bu alanların vasıflarını yitirmesi için özel bir hareket tarzı izlendi. Park alanları inşaata açıldı, bina yükseklikleri için geçerli kısıtlar kaldırıldı, inşaatların kamusal yükümlülükleri azaltıldı ya da sona erdirildi vb… Kentin genelde bir eğlence ve turizm mekânı, bir seyirlik nesne haline getirilmesi için devasa şatafat içeren yapılar, mekânlar üretilmeye başlandı. Bunu sağlamak için bir engel haline geldiği ölçüde emekçilerin oturduğu mahallelerde halk hedef alınıp buralardan sürülmeye başlandı.

Bu yaşanan dönüşümlerle birlikte günümüz kapitalizminde konut ve kentleşme küresel ekonomi için geçmişe göre daha merkezi bir hal almış, birçok yerde emlak sektörü sermaye için sanayiden daha kârlı ve önemli hale gelmiştir. Emlak spekülasyonu kârlı yatırım alanları arayışı içindeki sermayenin değerlendirilmesi için artan ölçüde önemli bir alan oluşturmaya başlamıştır. Böylece emlak finansal spekülasyonun çekim alanına girmiş oldu, para ile oynayan çok büyük ölçekli mali şirketler bu alanda at koşturmaya başladılar.

Bunlarla iç içe bir gidişat da emlak piyasasının küreselleşmesidir. Uluslararası emlak yatırımları hızla artmıştır. Örneğin ABD’ye yapılan emlak yatırımı 1973 yılında 2 trilyon dolar düzeyindeyken, 2002’de bu rakam 50 trilyon doların üzerine çıkmıştır. Bugün birçok şehirde yapılan konut inşaatları doğrudan dış piyasalara pazarlanmak üzere hayata geçiriliyor. Söz konusu konutlar uluslararası düzeyde reklâm edilip bu düzeyde örgütlenen emlak fuarlarında görücüye çıkarılıyorlar. Yazının giriş bölümünde bahsettiğimiz İstanbul’da satılmayı bekleyen boş konutların önemli bölümü ve diğer bazı kentlerdeki bazı konut projeleri de esasen bu kapsama girmektedir. Eskiden yoksul emekçilerin yaşadığı mahalleler bu emekçilerden temizlenerek yerli zenginlerin yanı sıra zengin yabancılara pazarlanan yüksek fiyatlı emlak alanları haline getirilmekte.

Örneğin “İstanbul’u dünya kenti yapmak” sözünde de görüldüğü gibi dünya üzerindeki muhtelif kentleri “dünya kenti” yapmak gibi bir dert peyda olmuştur. Dünya üzerinde “seçilmiş” bazı kentleri (ki bunların sayısı hızla artmıştır) pazarlanan yeni gelin misali süsleyip püsleyip küresel sermayenin gerdeğine sokma gayreti inanılmaz boyutlar aldı. Böylece kentteki imar düzenlemeleri, altyapı yatırımları, çevre düzenlemeleri, konut “planlamaları” esas olarak kentte yaşayanların gerçek ihtiyaçları düşünülerek değil, buraya gelecek yağlı uluslararası müşterileri ve yatırımları gözeterek yapılır oldu.

Neoliberal dönemin simge ismi Thatcher döneminde Londra’nın yeniden imarı projesi de bu çerçevede devreye sokulmuştu. Buna göre Thames nehrinin Londra içindeki doğu kısmı bir iş merkezi olarak yeniden inşa edildi. Buralar eskiden liman alanı olarak fazla gayrimenkul değeri ifade etmeyen alanlardı. Küresel finans baronlarının bu finans merkezine kolay ve zaman kaybetmeden ulaşabilmesi için esasen bu kişilerin kullanımına özgü olarak kentin ortasına yeni ve küçük bir havalimanı yapıldı (City Airport). Buraya gidecek metro hattı bile ayrı özelliklere sahip yeni bir metro hattı olarak inşa edildi. Aslında Londra’nın fakir bölgeleri olan bu bölgeler yeniden imar projesiyle bambaşka bir hal aldılar. Böylece dünyada sözde geleneklerine ve kurallara muhafazakârca bağlı bilinen İngiltere’de dünyaca ünlü başkentin bir bölgesi tümüyle uluslararası finans merkezi konseptine uygun tarzda yeniden yapılandırılmış, yoksul emekçiler de bu bölgeden büyük oranda sürülüp atılmış oldu. Bu örnek daha sonra dünyanın birçok büyük şehrinde yaşanmıştır.

Londra kadar göze çarpmayan ve fakat ondan bir on yıl kadar önce benzer bir süreç yaşamış olan Paris de bir örnek olarak zikredilebilir. 19. yüzyılda Louis Bonaparte’ın işçi sınıfının isyanlarına avantajlar sunan yapısından kurtarmak maksadıyla baştan sona yıktırıp yeniden inşa ettirdiği şehrin merkezi bölgelerinde neredeyse yüz yıl boyunca büyük çaplı hiçbir değişiklik yapılmamışken, 1970’lerde bu dokunulmamış şehre ilginç biçimde dokunuldu. Kentte New York tarzı gökdelenlerin yer aldığı La Defense denilen yeni bir bölge inşa edildi. Bu bölge daha sonra 80’lerde Mitterand tarafından yeniden ele alınıp geliştirildi, Paris şantiyeye çevrildi. Maksat uzak doğunun yükselmekte olan yeni finans merkezlerine karşı Avrupa’da cazip finans merkezleri inşa etmekti. Sözde solcu Mitterand, işçi sınıfından ve soldan gelecek muhalefetin önünü kesmek için, projeye kültürel alanlar vs. gibi solumtrak renkler katma uyanıklığını gösterdi.

Bu tür konutlar ve yapılar başta gelmek üzere başka birçok yapı da artık konutun/emlakın aynı zamanda bir değer deposu yani yaygın piyasa ağzıyla bir “yatırım aracı” haline gelmesini temsil etmektedirler. Yani çeşitli ölçekteki yatırımcılar, tıpkı özel bir meta olarak söz gelimi altın alır gibi, konut/emlak almaya, biriktirmeye, üzerinden spekülasyona girişmeye başladı. Bu gidişatın somut sonuçlarına dair birkaç örnek veri yararlı olacaktır. Bu konuda başı çeken ve 2007-2008’de patlak veren krizde de ana üs konumunda olan ABD’de, 1970 ile 1998 yılları arasındaki yaklaşık 30 yıl boyunca, enflasyona göre düzeltilmiş medyan (ortanca) konut fiyatı pek değişmeden kalırken (160 bin dolar), 1998’den sonra fiyatlar hızla yükselmiş ve medyan konut fiyatı 2006’da (krizin patlak vermesinin arifesinde) 275 bin dolara çıkmıştır. Bu tümüyle finansal spekülasyon aracılığıyla şişirilen bir balondu ve kaçınılmaz olarak patladı. Türkiye’de de hızla artan konut üretimi, yaratılmak istenen izlenimin aksine yoksul emekçilerin konut sahipliği oranında ciddi bir artışa yol açmaktan ziyade, daha varlıklı sınıf ve katmanların yatırım amacıyla ikinci, üçüncü vb. konutlarını satın almalarını sağlamıştır. Konut sektörünün 12 kat büyüdüğü son 17 yılda kirada oturan hane oranının artmış olması bunun belirtilerinden birisidir.

Konutun bir yatırım aracı ve finansal spekülasyon konusu olması bağlamında Oktay Baran’ın dikkat çektiği bazı noktaları da hatırlatalım: “…inşaat sektörü özellikle finans alanında da ciddi bir hareketliliği beslemektedir. Kredi sistemi olmaksızın kapitalist ekonominin işleyişi imkânsız hale gelmiştir. İnşaat sektöründe bu durum çıplak bir şekilde ortadadır; inşaat ve finans sektörü tam bir kompleks oluşturmaktadır. İnşaatların yapılması için şirketlere sağlanan kredilerden, konut ya da işyeri satın alacaklara verilen kredilere ve hatta sonrasında mekânların donatılması için kullandırılan tüketici kredilerine kadar, sürecin her aşamasında finans kuruluşları devrededir. Bugün Türkiye’de 200 milyar liraya yaklaşan bireysel konut kredileri, GSYH’nin %20’sine ulaşan tüketici kredilerinin yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Bankaların inşaat şirketlerine verdiği 40 milyar doları geçen kredi miktarını da eklediğimizde, finans sektörü ile inşaat sektörü arasında organik bağ daha iyi anlaşılır. Yine Türkiye’de son yıllarda dünyadan kopyalanıp önü açılan Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (GYO) da finansla kurulan organik ilişkinin somutlanmış halidir. Ayrıca finans kuruluşları, yalnızca verilen kredilerden gelen faizlerle değil, çeşitli türev kâğıtlar aracılığıyla muazzam spekülasyonlar yaparak da muazzam kârları cebe indirmektedirler. Dolayısıyla inşaat sektörüne öncelik vermek aynı zamanda finans sektörüne de ciddi boyutlarda kan nakli anlamına gelmektedir.” (Dünyada ve Türkiye’de İnşaat Kapitalizmi, Ocak 2018, marksist.com)

Baran’ın da vurguladığı gibi bu durum diğer etmenler gibi binaların insanların barınma ihtiyacını karşılayan nesneler olmaktan çıkıp bir anlamda “aşırı” metalaşması anlamına gelmektedir. “Gayrimenkul” kapitalizm tarihinin daha önceki hiçbir döneminde olmadığı kadar “konut”un önüne geçmiş durumdadır. Kullanım değeri ile mübadele değeri arasındaki zıtlık bu dönemde konut bağlamında inanılmaz boyutlara çıkmıştır.

Sermayenin bu dönemde yeniden yapılanmasının iyi işleyebilmesinin bir gereği olarak ideolojik planda da bir savaş yürütüldüğünü es geçmemek gerekiyor. Bunun temel direğini ev sahibi olmanın saplantı düzeyinde yüceltilmesi oluşturuyor. Böylece insanlar kiracı olmayalım da ne olursak olalım tarzı bir psikolojiye sürüklenirken, ev sahipliği adeta insan olmanın olmazsa olmaz şartı haline getirilmektedir. Emekçiler için mortgage dışında pek bir yol olmadığı için bu tarzda alınan kredilerle hayatlar esir alınmakta. Kredi borcunun ödenmesi hayatın en büyük amacı ve sürükleyicisi olmaktadır. Emekçilerin böylesi bir ideolojiyle tutsak edilmesinin anlamını piyasaya sürülen sloganik sözlerden anlamak mümkündür. Örneğin daha 1966’da bu sektörde uzmanlaşmış bir burjuva ekonomist “komünizm bir ev sahipleri ulusunu asla yenemez” diyordu. Margaret Thatcher “mülkiyet sahipliği demokrasisi”nden, George W. Bush da “mülkiyet toplumu”ndan söz ediyordu.

Bu ideolojinin pekişip kökleşmesi için son onyıllarda televizyonlarda sistematik biçimde ev yapımı, bakımı, geliştirilmesi ve pazarlaması içerikli programlar inanılmaz ölçüde yaygınlaştırılmıştır. Hatta sadece bu amaçlı yayın yapan ve bu tür içeriği barındıran tv kanalları kurulmuştur. Filmlerde daha çok emlakçı karakter sahne almaya başlamıştır vs.

Gayrimenkul sektörünün neoliberal devirde aşırı ölçüde önem kazanıp büyümesi bu alanla doğrudan bağlantılı sermaye kesimleri ve politikacıların da yükselişi anlamına gelmiştir. Bugün bunun en çarpıcı ve sembolik göstergesi dünya kapitalizminin ana üssü olan ABD gibi bir ülkede devletin başına doğrudan doğruya emlak baronu Trump gibi birinin gelmesi olsa gerektir. Doğrudan emlakçı olmasa bile Erdoğan’ın inşaat ve gayrimenkul alanlarıyla yakından ilişkisi uzun boylu sözü gerektirmemektedir. İngiltere’de Boris Johnson, Brezilya’da Bolsonaro gibi kişiler doğanın ve kentin yağması konusunda Trump’la aynı kafada olan ve emlak/inşaat sektörüyle ilintili kişilerdir.

* * *

Sermaye işçi sınıfına, doğaya ve kente dönük olarak yaklaşık son 40 yıldır sürdürdüğü saldırı kampanyasıyla kendine bir nefes aralığı yaratmada belli başarılar elde ettiyse de bu onun tarihsel tıkanıklığını aşmaya yettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ötelenen sorunlar 2000’li yılların başlamasıyla birlikte bir tarihsel sistem krizinin ifadesi olarak kendilerini dışa vurmaya başladılar. 2001 krizi ve ardından 2007-2008’de dev emlak balonunun patlamasıyla açığa çıkan kriz bunu göstermektedir. Dünya kapitalizmi trilyonlarca dolar para sürerek 2008’de krizin tam tekmil realize olmasını engellese de ekonomi canlı bir büyümeye geçememiş, sürüngen bir gidişattan çıkılamamıştır. Kapitalizmin geleneksel ana üssü olan ülke ve bölgelerdeki cansızlık bir yana, Çin gibi özgün koşulların ürünü olarak dev büyüme hızları yakalayan yükselişteki kapitalist güçler bile tökezlemeye başlamışlardır. Özetle Çin’in de içinde yer aldığı emlak çılgınlığı kapitalizme çare olmamıştır. Ama bu çılgınlık kentin ve doğanın tahribatı konusunda yeni aşamaların kaydedilmesi anlamına gelmiş ve işçi sınıfının düzeni yıktıktan sonra devralacağı mirası daha da sorunlu hale getirmiştir.

Bu bakımdan, başta bir temel ihtiyaç olarak barınmayı güvence altına alma sorunu olmak üzere, yaşam alanı olarak kentsel çevreye sahip çıkmak işçi sınıfının mücadelesinin tartışmasız bir parçasıdır. Sağlıklı, nitelikli, güvenli konutlar, yeterli fiziksel ve sosyal donatılara sahip, doğayla uyumlu yaşam alanları işçi sınıfının hiç kuşkusuz gündemidir. Bugünlerde kendisini çok daha yakıcı biçimde gösteren deprem tehlikesi karşısında bu gündem daha da önem kazanmıştır. İstanbul ve Marmara bölgesi bağlamında Kanal İstanbul projesi de benzer tehlikeler barındıran bir talan projesi olarak bu gündemi büyütmektedir. Talanın konusunun sadece doğa ve kent olmayıp aynı zamanda emekçilerin fonları ve vergileri olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu kaynaklar emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine ayrılmak yerine yıkım projeleri üzerinden sermayeye transfer edilmektedir. Bu bakımdan mücadele etmemesi durumunda işçi sınıfı çifte zarardadır. Kent de gezegen de sermayenin ebedi varlığı değildir, tahribatına izin verilemez.