Navigation

Bir Şarkının İzinde: “Üsküdar’a Gider İken”

Balkanlar, asırları deviren tarihiyle kardeşleşen onlarca halktan oluşan bir bölgedir. Tarih boyunca irili ufaklı birçok ulusun yaşadığı bu coğrafyada muazzam bir kültürel zenginlik süregelmiştir. Balkan halklarının dilden dile aktardığı ve bugüne değin sürdürdüğü gelenekler, ne yazık ki halkları birbirine düşürmek, düşmanlaştırmak için kullanılıyor. Bunun can yakıcı bir örneği için Adela Peeva’nın “Whose Song Is This?” adlı belgeseldeki yolculuğunu sizinle paylaşmak istiyorum.

Hikâyesi İstanbul’da başlıyor Adela’nın. Aralarında Türk, Yunan, Makedon, Sırp ve Bulgarların olduğu bir grup arkadaşı ile İstanbul’da bir restoranda sohbet ederlerken tanıdık bir ezgi duyduğunu ve masadaki herkesin dönüp sahnedeki canlı müziğe dikkat kesildiğini fark eder. Bu şarkı aslında hepimizin çocukluğundan beri bildiği “Üsküdar’a gider iken” isimli şarkıdır. Şarkı başlar başlamaz masadakiler şarkıya kendi dillerinde eşlik etmeye başlar ve bu durum masadaki herkesin şarkının aslında kendi ülkelerinden geldiğini iddia etmesiyle derin bir tartışmaya dönüşür. Tartışma bir sonuca varmayınca Adela şarkının izini sürmeye karar verir ve gerçekte hangi millete ait olduğunu bulmak için uzun bir yolculuğa başlar. Yolculuğa başlarken aklında Balkan halklarının tarih boyunca ne kadar yakınlaştığını, birbirleriyle ne kadar çok şey paylaştığını göstermek vardır.

Bu amaçla ilk durağı İstanbul olur Adela’nın. Burada Balkan müziğinin tanınmış isimleriyle ve bu şarkıyı konu edinen Kâtip filminin yönetmeni Ülkü Erakalın ile görüşür. Kendisine bu şarkının Osmanlı döneminde yaşamış bir kadının yakışıklı bir kâtibe hitaben yazdığı bir şarkı olduğu ve bunun kesinlikle bir Türk şarkısı olduğu söylenir. Adela burada edindiği izlenimlerde şarkının kültürel bir miras olarak değil, şovenist bir tutumla sahiplenildiğini belirtir ve gördükleri karşısında çok şaşırdığını ifade eder.

Ancak ne yazık ki bu onun son şaşkınlığı olmayacaktır. İkinci durağı olarak Yunanistan’ın Midilli kasabasına gider Adela. Orada bir köy kahvesine uğrar ve şarkının ezgisini mırıldanarak insanlara “Bu şarkıyı biliyor musunuz?” diye sorar. “Elbette, bu Midilli’ye ait bir aşk şarkısıdır, bunu herkes bilir” derler. Adela şarkının diğer ülkelerde de çeşitli versiyonlarının olduğunu söylediğinde aldığı cevap karşısında bir kez daha hayal kırıklığına uğramıştır: “Ne olacak! Türkler yine bizden çalmışlardır!”

Sonraki durağı Arnavutluk’un Görice şehri olacaktır. Çarşı pazar gezerek insanlara bu şarkının Arnavutça olup olmadığını sorar. “Evet, bu geleneksel bir Arnavutça şarkıdır” cevabını alır Adela. “Yunan ya da Sırp şarkısı olabilir mi acaba?” diye sorsa da aldığı cevaplar karşısında derin bir kaygıya kapılmıştır. “Ne Sırplar ne de Yunanlar böyle bir şarkıyı asla yapamaz. Onların öyle bir gelenekleri yok.”

Kalbinde sızılarla bu kez de Saraybosna’nın yolunu tutar Adela. Burada tanıştığı mahalli müzisyenlerden şarkının Yugoslavya’yı parçalanmaya götüren savaşta Müslüman bir kadın tarafından yazılan ve cihadı çağrıştıran bir Boşnak şarkısı olduğunu öğrenir. Adela bu şarkıyı Sırpların da sahiplendiğini söylediğinde aldığı cevap yine aynı olmuştur: “Bu şarkıyı Boşnaklardan başka hiçbir millet yazamaz.”

Oradan Sırbistan’ın Vranje kasabasına geçer Adela. Burada bir meyhanede eğlenen bir grup arkadaşın masasına konuk olur. Şarkılarla, danslarla başlayan hoş sohbet bir anda Adela’nın “size bir Boşnak şarkısı dinleteceğim şimdi, sizin bir şarkınıza çok benziyor” demesiyle bir anda hava tersine dönüverir. Masadakilerin buz gibi bakışları arasında birisi “bu yaptığınız en basit tabiriyle terbiyesizliktir, hırsızlıktır” der ve Adela neye uğradığını şaşırır. Amacını anlatmaya çalışsa da saldırganlık daha da artar. Yer yer itişmelerin de yaşandığı tartışmada çevredekilerin araya girmesiyle Adela ve ekibi oradan uzaklaşır.

Son yaşananlardan sonra ülkesine, Bulgaristan’a dönmeye karar verir. Ailesinden kimsenin hatırlamadığı ama kendisinin çocukluğundaki gibi hatırladığı şarkının peşine düşmeye, bu sefer kendi ülkesinde devam eder. Yolculuğu onu Petroya’da Strandja bölgesine, Bulgarların 100 yıl önce Osmanlı’ya başkaldırdıkları yere götürür. Binlerce Bulgar kurtuluşlarını kutlamak için tarihi bölgede toplanmış, şenlikler düzenliyordur. Adela orada bulunan insanlarla sohbet etmeye başlar. “Bir şarkı ile ilgileniyorum… Şöyle bir ezgisi vardı, burada bilinir mi?” diye sorar. “Evet, bilinir” der birisi. “O bir milli marş gibidir Strandja dağlarında.” Sonra enstrümanlarını alırlar ve hep birlikte şarkıyı söyleyemeye başlarlar.  Adela “İnsanlar bu şarkının Türklerin olduğunu düşünüyor” dediğinde, kendi ülkesinin insanının tepkisi karşısında adeta şok olmuştur. “Bunun Türk şarkısı olduğunu söylerseniz taşlanarak öldürülme riskine girersiniz. Özellikle bu bölgede, bunu gerçekten yaparlar.”  Az önce akordeon çalan adam atılır birden: “Bu şarkının Türklerin olduğunu söyleyeni kemikleri kuruyana kadar su ağaçta sallandırırım.” Adela olanları anlamlandıramaz: “Beni asmaya karar verdikleri zaman, bir şarkının nasıl bu kadar nefrete neden olabileceğini düşündüm. Benim şarkım farkındalığın ötesinde değişiyordu. Kalabalığın içinde yalnız başıma kutlamaların bitmesini bekledim.”

Adela Peeva bu yolculuğu Whose Song Is This? (Kimin Şarkısı Bu?) isminde bir belgesel haline getirir. Onlarca ülkede gösterime giren bu belgesel birçok özel ödülün de sahibi olur. Belgeselin son kısmında Adela, serüvenini özetlercesine şöyle seslenir seyirciye: “Şarkıyı araştırmaya karar verdiğimde, bunun bizi birleştireceğini ummuştum. Nefretin bu kadar kolay dışa vurulacağına asla inanmazdım.”

Belgesel bugün geldiğimiz noktayı görmek açısından önemli gerçeklere işaret ediyor. Asırlarca beraber yaşamış, acılarını sevinçlerini paylaşmış halklar milliyetçi-ırkçı görüşler temelinde ayrıştırılıyor, düşmanlaştırılıyor. Önyargı, nefret, kendinden olmayana tahammülsüzlük egemenler tarafından topluma türlü kanallar aracılığıyla empoze ediliyor. Tarihi egemenlerin gözünden okuyan halklar ne yazık ki kendi sınıfsal gerçekliklerinden kopuyor, yaşanan sorunların sorumlusu olarak mültecileri veya diğer halkları görüyor. Yabancı düşmanlığı üzerinden propaganda yapan aşırı sağcı-faşist hareketler tüm dünyada yükselişe geçiyor.

Bu durum elbette yaşanan sistem krizinden bağımsız düşünülemez, anlaşılamaz. Kapitalizm tarihsel bir kriz içindedir, emperyalist savaşların körüklenmesine ve halkların düşmanlaştırılmasına neden olmaktadır. Bugün Ortadoğu’da yürümekte olan ve gitgide yayılan üçüncü emperyalist paylaşım savaşı bize bunu göstermektedir. Kapitalizm tüm ilerici yönlerini tüketmiş ve insanlığı bir kez daha korkunç bir savaşın eşiğine getirmiş bulunmaktadır. Egemenler için krizden kurtuluş demek olan bu savaş emekçiler için koca bir yıkım demektir.

Ancak her şey karşıtıyla vardır. Bugün birçok ülkede emekçiler ayaklanıyor, diktatörleri deviriyor ve değişim istiyor. Kapitalizm tarihsel kriziyle tüm dünya emekçilerine iki seçenek sunuyor: “Ya devrim ya yok oluş!”