Navigation

Emperyalizm ve Papalık

Nazi artığı Ratzinger, bir başka çalkantılı süreçte, emperyalist savaşın Asya’dan Afrika’ya geniş bir coğrafyayı içine almasının planlandığı bir dönemde tahta oturtuldu. Onun misyonlarından biriyse açıktır ki “medeniyetler çatışması” safsatasıyla hedefleneni hayata geçirmek ve böylece emperyalist planların uygulanmasını kolaylaştırmaktır. Bugün dünya işçi sınıfı, Hıristiyanıyla Müslümanıyla, tehlikeli bir tuzağın içine çekilmeye çalışılıyor.

Geçtiğimiz haftalarda Papa 16. Benedikt’in on dördüncü yüzyılda yaşamış bir Bizans imparatorundan alıntılayarak söylediği şu sözler İslam dünyasında yeni bir infiale yol açtı: “Bana Muhammed’in yeni olarak ne getirdiğini göster, orada yalnızca vazettiği dini kılıçla yayma emri gibi uğursuz ve insanlık dışı şeyler bulursun.” Papa’nın Ortadoğu’da yaşanan savaşın sıcağında ve Avrupa’da ırkçılığın, göçmen karşıtlığının yükselişe geçtiği bir ortamda sarf ettiği bu sözlerin bir dil sürçmesi olmadığı açıktı ve bu provokatif çıkış Müslüman dünyada büyük bir tepki yarattı. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Müslümanlar sokaklara döküldü, Filistin’de şimdiye kadar pek de görülmedik bir şekilde çok sayıda kilise ateşe verildi, Somali’de bir İtalyan rahibe öldürüldü.

Katolik inancına göre Papa yanılmaz bir kutsal şahsiyettir ve dini ve ahlâki konularda sarf ettiği sözler Tanrı kelâmı addedilir. Bu yüzden Katolik Kilisesinin başındaki zatın her beyanı, kutsiyet zırhına bürünmüş bir silah etkisi yaratabilmektedir. Ve Papa bu silahı bugün, ABD öncülüğündeki emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda ortaya atılan “medeniyetler çatışması” safsatasının hedeflediği şeyi hayata geçirmek için kullanıyor.

Geçtiğimiz bahar aylarında Danimarka’daki sağcı bir gazetede yayınlanan provokatif karikatürlerin dünya ölçeğinde yarattığı krizi değerlendirirken, “söz konusu olan, odağında Ortadoğu coğrafyasının yer aldığı emperyalist planlarla sıkı sıkıya bağlantılı gerici, emperyalist bir saldırıdır” demiştik.[1] Çok açıktır ki Papa’nın son derece bilinçli olarak yaptığı son açıklama da aynı gerici-emperyalist saldırının bir diğer adımını oluşturmaktadır.

Bu gerçeği gözlerden saklamaya çalışan kimi burjuva ideologlar, Papa’yı masumlaştırarak, onun “boşalan kiliseleri doldurma maksadıyla” böyle konuştuğunu söylüyorlar. Müslüman dünyadan kimileriyse dikkatleri Hıristiyan kilisesinin günahlarına çekmeye ve İslam tarihini aklamaya çalışıyor. İslamla Hıristiyanlığı dökülen kanın ve uygulanan şiddetin ölçüsü üzerinden mukayese etmeye girişip, Papa’nın açıklamasını dinler tarihi zeminine çekerek yanıtlamaya kalkışmak açıkça hedef saptırmaktır. Haçlı seferlerinde, Avrupa’daki engizisyon döneminde ve dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerde milyonlarca insan Hıristiyanlık adına katledilmişken, Papa’nın yaptığı gibi, Hıristiyanlığı barışın, İslamı ise şiddetin dini olarak göstermenin gerçeklikle en ufak bir alâkasının olmadığı ortadadır. Ne var ki, bu bakımlardan İslam tarihini aklamaya çalışmak da bir o kadar beyhudedir. Bunun için, Osmanlı da dahil İslam devletlerinin tarihine şöyle bir bakmak yeterlidir. Bu devletlerin elde edilecek ganimetler ve vergiye bağlanacak yeni topraklar uğruna dini motiflere bürüyerek yürüttükleri sömürgeci savaşları bir kenara bırakalım, İslam içi mezhep kavgalarının bile yeterince kıyıcı ve kanlı olduğu açıktır. Tüm kurumsallaşmış tek tanrılı dinlerin tarihi, mülk sahibi sınıfların çıkarları doğrultusunda kanla yazılmış bir tarihtir. Bugün yaşanan gelişmeleri ve yürütülen tartışmayı dine ya da dinler tarihine indirgeyenler hedef saptırıyorlar ve böylece bilerek ya da bilmeyerek, emperyalist savaşı meşrulaştırmak üzere geliştirilmiş “medeniyetler çatışması” tezine hizmet ediyorlar.

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, “medeniyetler çatışması” adı verilen emperyalist safsata, “toplumsal ve siyasal hayatın temel çizgilerini belirleyen ve temelde maddi çıkarlar üzerinden işleyen sınıf mücadeleleri gerçeğini gizleyerek dünya işçi sınıfını «medeniyet» ya da «kültür» denilen sahte çizgiler üzerinden bölerek birbirine düşmanlaştırmakta ve kendi arkasına yedeklemeyi hedeflemekte; emperyalist güçler arasındaki dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesini, bu temelde nüfuz alanları mücadelesini saklamakta, emperyalist saldırganlığı medeniyet çatışması kılığına bürüyerek aklamaktadır.”[2]

İşte Papa’nın sözleri de bu saklama, aklama ve işçi sınıfını bölüp birbirine düşmanlaştırma çabasının bir parçasıdır. Irksal, dinsel ya da mezhepsel açıdan bölünmüş bir işçi sınıfını burjuvaziye yedeklemenin çok daha kolay olacağı aşikârdır ve burjuvazi bunun için tüm aygıtlarını seferber ederek dört bir koldan çalışmaktadır. Din ise, köklü tarihsel geçmişiyle, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmek için kullanılan en etkili ideolojik araçlardan biridir. Bu nedenledir ki tarihte pek çok büyük savaş, tıpkı şimdi “medeniyetler çatışması” teziyle ideolojik kılıf uydurulan ve İslamla Hıristiyanlığın savaşı olarak yansıtılmak istenen emperyalist savaş gibi, din savaşı maskesine büründürülmüştür.

Din savaşı değil çıkar kavgası

Şu hakikat asla gözlerden kaçmamalıdır ki, şimdiye kadar din savaşları adı verilen tüm savaşlar, din maskesi ardına gizlenmiş de olsalar, gerçekte mülk sahibi sınıflar arasındaki çıkar kavgalarıdır. Sebebi Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasındaki din çatışması olarak gösterilen ve din savaşı olarak yansıtılan Haçlı seferlerinin gerçek nedenlerini irdelersek, bunların da egemen sınıfların kendi çıkarları temelinde başlattıkları savaşlar olduğunu görürüz. O dönemin Avrupa’sında egemen sınıflar, feodal beylerin yanı sıra Kilise’nin ruhban sınıfıydı. İspanya’nın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi, Doğu ticaret yollarının ve limanlarının Müslümanların elinde bulunması, Avrupa ve Bizans egemenlerini ciddi ölçüde tehdit ediyordu. İşte Haçlı seferleri, mülk sahibi bu sınıflar tarafından, tehdit altındaki çıkarlarını korumak ve yeni topraklar ele geçirerek daha da zenginleşmek üzere başlatıldı. Din de bu savaşta yoksul köylüleri ikna edebilmek için kullanılan çok güçlü bir silah olacaktı.

1095-1270 yılları arasında yapılan sekiz büyük seferden ve 1291’den sonra düzenlenen bir dizi küçük seferden oluşan bu savaşlarda asker olarak kullanılanlar her zaman olduğu gibi yine ezilen sınıfların fertleriydi. Egemenlerin çıkarları uğruna canlarını yitiren on binlerce yoksul köylü, bu seferlere katılanlara toprak verileceği ve günahlarının tümüyle bağışlanacağı söylenerek kandırılmıştı. Yığınlar bu vaatlerle binlerce kilometre uzaktaki insanları boğazlamaya gönderilmiş ve çoğu yollarda telef olmuştu.

Egemen sınıfın kendi çıkarları için din de dahil her türlü aracı acımasızca kullanmakta sınır tanımadığının, bu uğurda çocukları bile ölüme göndermekten çekinmediğinin en çarpıcı kanıtlarından biriyse, çocuk ordulardan oluşturulan birliklerle düzenlenen iki haçlı seferiydi. İlk dört haçlı seferinde istedikleri sonucu elde edemeyen egemenler ve onların Kilisesi, yenilginin günahkâr haçlılardan kaynaklandığını ilan etmiş ve bunun üzerine günahları daha az olan çocuklardan oluşturulacak ordularla başarının garantileneceği düşüncesi yayılmıştı. Böylece ilki 30 bin, ikincisi 20 bin çocuktan oluşan birliklerle iki Haçlı seferi gerçekleştirildi. Fakat bu seferlere katılan çocukların çoğu daha gidecekleri yere varamadan açlık ve hastalıktan kırıldı. Sağ kalanların sefere gönderilmek üzere bindirildikleri gemilerden bir daha haber alınamazken, sonrasında binlerce çocuğun köle tacirlerinin eline geçtiği ortaya çıktı.

“Din savaşları” kisvesine bürünmüş çıkar savaşları kuşkusuz sadece farklı dinler arasında yaşanmaz. Aynı dinin mezhepleri arasındaki çatışmalar da zaman zaman katliamlara varan felâketlerle sonuçlanmıştır. Şiilerle Sünniler arasındaki çatışmalar, Protestanlarla Katolikler arasındaki çatışmalar, yine mülk sahibi sınıfların iktidar savaşının maskelenmiş halinden başka bir şey değildir. Tıpkı bugün Irak’ta Şiilerle Sünniler arasında yaşanan ve her gün 100’den fazla insanın canına mal olan iç savaşın, aslında egemen sınıfın kendi içindeki bir iktidar savaşı olması gibi.

Egemen sınıfları asıl güdüleyen şeyin din değil sınıf çıkarları olduğunun en güzel kanıtlarından birisine de son Lübnan savaşı sırasında tanık olduk. Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere pek çok Müslüman ülkenin, bu savaş esnasında Hizbullah’ın silahsızlandırılması çağrısında bulunarak İsrail’den yana tavır aldıkları görüldü. “Hıristiyan Avrupa”da işçiler İsrail zulmüne karşı Filistin ve Lübnan’ın Müslüman halklarına duydukları sempatiyi açığa vuran mitingler düzenlerlerken, çıkarları Büyük Ortadoğu Projesinden yana olan Müslüman burjuvazi bu zulme ortak olmayı seçmişti. Bir kez daha ortaya çıktı ki, burjuvazi için, kendi iktidarını korumak, kasasını doldurmak ve bunu güvence altına almak “din kardeşliği”nden çok daha büyük bir anlam taşımaktadır.

Emperyalizmin papaları

Kurumsallaşmış dinlerin tümünde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da dini otorite daima egemen sınıfın bir parçası olmuştur. Hıristiyan dünyada Kilisede somutlaşan ve Katolik Kilisesinde en gerici biçimler alan dinsel otorite, emperyalizm çağıyla birlikte tümüyle mali-sermayeye eklemlenmiş, dini de bu kesimin hizmetine sokmuştur.

Örneğin 1936’da başlayan İspanyol iç savaşı sırasında Kilise, sosyalistleri, ateistleri ve kafir olarak görülen Protestanları yok etmek için faşistlerle el ele verdi. Yine kurumsal çıkarları uğruna, Almanya’da Nazi zulmüne ortak olarak milyonlarca Yahudinin katledilmesine sessiz kalmayı tercih etti. 1970’lerde Latin Amerika’da yükselen devrimci hareket karşısında da Katolik Kilisesi benzer tutumlar takınacaktı. O dönemde devrimci hareket ezilen sınıfların geniş kesimlerini etkisi altına aldığı gibi, “Kurtuluş Teolojisi” adı altında alt kademedeki genç rahipler arasında da yankı bulmuştu. Bunun karşısında Papa II. Jean Paul, “Latin Amerika kilisesini bu «Marksist kanser»den temizlemeyi en önemli görevlerinden biri olarak gördü. Meksika’ya ilk yurtdışı ziyaretinde şunları söyledi: «İsa’nın Roma egemenliğine karşı politik olarak savaş yürüttüğüne ve iktidardakilere karşı mücadele ettiğine inanmak ve onun bir sınıf mücadelesine katıldığını söylemek Kilisenin düşüncesine tezat oluşturur.» Papa Latin Amerika’da sömürülenlere ve haklarından yoksun bırakılanlara ne tavsiye ediyordu? Yatıp ruhunuzun kurtulması için dua edin, fakat yeryüzünde cenneti kurmaya uğraşmayın.”[3]

Kilisenin “Marksist kanser”den temizlenme çabalarının bir boyutunuysa, ezilenlerin yanında yer alan Katolik rahiplerin CIA destekli paramiliter güçler tarafından ortadan kaldırılması oluşturuyordu ve Papalık doğal olarak bu katliamlara da seyirci kaldı. Dönemin papası II. Jean Paul, Şili’nin kanlı katili faşist general Pinochet’ye ve Arjantin’deki faşist darbecilere de arka çıkmıştı. Hatta bu meşhur “barış adamı”, faşizm çözüldükten sonra Arjantin’de yargılanan faşist darbeciler ve işkenceciler için af çağrısında bulunmuştu.

Kuşkusuz bunlar sadece birkaç örnek. Dediğimiz gibi Kilise, geçmişten bugüne egemen sınıfların derin bir parçası ve onların çıkarlarını kutsallık halesiyle örten ideolojik bir aygıt olmuştur. Emperyalizm çağıyla birlikte ise, bu gericilik odağı mali sermayenin bir parçası haline gelmiş ve bu kez onu ideolojik zırhla donatma işlevini üstlenmiştir.

Papa 16. Benedikt’in siyasi rolü

2005 Nisanında 16. Benedikt namını alarak papalık tahtına oturan Kardinal Joseph Ratzinger’in egemen sınıfın en gerici kesimleriyle dilbirliği yapan ve bu doğrultuda yönlendirici nitelik taşıyan politik beyanları, onun papa olarak seçilmesinin öncesine uzanmaktadır.

2004 seçimleri öncesinde Bush Vatikan’ı ziyaret ederek ABD’deki Katolik piskoposlardan tam destek alamamaktan yakınmış ve yardım istemişti. Vatikan da beklendiği üzere bu yardım talebini yanıtlamakta gecikmemişti. O sırada Papa II. Jean Paul’ün baş danışmanı olan Ratzinger, bu ziyaretten bir hafta sonra Washington piskoposuna gönderdiği bir mektupta, Demokratların başkan adayı Kerry’yi (kendisi bir Katolik) hedef alarak şunları söyleyecekti: “Eğer bir Katolik, bir adaya, tam da o adayın kürtaj ve/veya ötenazi konusunda onaylayıcı konumundan dolayı bilinçli olarak oy verirse, o Katolik şeytanla işbirliği yapmakla suçlu olur ve Kutsal Komünyon karşısında kendisini değersiz konuma düşürür.”

Çok açık ki, 65 milyon Katoliğin yaşadığı ABD’de bu sözler Bush için büyük bir destek anlamına geliyordu. Nitekim 2000 seçimlerinde Amerikan Katoliklerinden %46 destek alan Bush, 2004 seçimlerinde bu oranı %52’ye çıkaracaktı. Kürtaj ve ötenazi konusunun seçim kampanyasının önemli bir ayağını oluşturduğu Bush, Ratzinger’in bu cömert desteği sayesinde, toplumsal desteği önemli oranda artan Kerry ile başa baş bir mücadele yürütme ve iki puanlık bir farkla koltuğunda kalma şansını yakalayacaktı.

Ratzinger’in siyasi beyanları bununla sınırlı değildi ve söz konusu mektuptan iki ay sonra bu kez Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda bir açıklamada bulundu. 2004 Ağustosunda bir Fransız gazetesine verdiği demeçte, Türkiye’nin “birbirine Hıristiyanlık kültürüyle bağlanmış ve ortak bir kimliğe sahip olan” Avrupa Birliği’ne alınmasının yanlış olacağını ifade ediyordu. O sırada henüz papa olmayan, fakat papalığına kesin gözüyle bakılan Ratzinger’in amacı hiç kuşkusuz, Avrupa Birliği’nin yetkili organlarındaki Hıristiyan Demokratlara basınç bindirmekti. Böylelikle, Hıristiyan Demokratlar arasında Türkiye’nin üyeliği meselesine sıcak bakma eğiliminde olanlara çeki düzen verilmek ve bu gerici cephedeki olası bir çatlak engellenmek isteniyordu.

Bütün bunlar, ABD ve AB mali-sermayesinin en gerici kesimlerinin sözcülüğünü yapan Ratzinger’in papalık koltuğuna oturtulmasının bir rastlantı olmadığını gösteriyor. Açık ki, dünyayı yeniden biçimlendirme projesine adım adım işlerlik kazandırıldığı, Avrupa’da ve Amerika’da ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve dinsel şovenizmin son sürat yayıldığı, siyasetten dine gericiliğin gemi azıya aldığı mevcut emperyalist paylaşım kavgası sürecinde, mali sermayenin çıkarları, politik alanda da, dinsel alanda da bu döneme uygun gerici kadroların işbaşına getirilmesini gerektirmektedir. Elif Çağlı’nın dediği gibi:

“Kapitalist ülkeleri militarizmi ve faşizmi tırmandırmaya sevk eden temel faktör, kapitalist sistemin işleyişini tehdit eden ciddi siyasal ve iktisadi gerçeklerdir. … Emperyalist savaşın başlayıp yaygınlaşması, dün Hitler bugün Bush gibi birinin iktidar asasını tesadüfen ele geçirmesinin sonucu değildir. Tersine, kapitalizmin içine sürüklendiği olağanüstü kriz koşulları böylesi çılgın görünümlü siyasi liderleri iktidar sahnesinin ön planına iter.”[4]

Böylesine çalkantılı süreçlerde nasıl Bush gibilerin siyasal iktidar sahnesinde ön plana itilmesi bir tesadüf değilse, papalık makamına layık görülen kişilerin de tesadüfler sonucu oraya oturtulmayacağı aşikârdır. Soğuk Savaş döneminin ideolojisiyle bütünleşmiş bir politikanın dinsel alandaki destekçisi olan II. Jean Paul, daha ılımlı olan papa adayları karşısında, gericiliğin kristalize temsilcisi olan radikal dinci tarikatların ve CIA’nın yoğun çabaları sonucunda papalık tahtına oturtulmuştu. Karol Wojtyla’nın (nam-ı diğer II. Jean Paul) Polonyalı olması ayrı bir anlam taşıyordu. Papa’nın 1979’da Polonya’yı ziyaret etmesinden bir yıl sonra, bu ülkeyi temellerinden sarsan bir grev dalgası patlak verdi. Kısa zamanda işçilerin mevcut bürokratik sisteme karşı isyanına dönüşen grevlerin kontrolü bir süre sonra, tepesinde koyu Katoliklerin bulunduğu Dayanışma hareketine geçti. Çok geçmeden grevlerde Papa’nın portreleri taşınmaya başlanacaktı. Dayanışma hareketi Polonya’daki despotik-bürokratik diktatörlüğün temelden çatırdamasına yol açmakla birlikte bir şeyi daha başardı; gelişen işçi hareketini kapitalizme kanalize etti. Polonya’da yaşananlar, aynı zamanda SSCB’nin çöküşünün ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin de ilk belirtileri olacaktı. Papa II. Jean Paul bu bakımdan da önemli bir misyonu yerine getirmişti.

Nazi artığı Ratzinger ise, bir başka çalkantılı süreçte, emperyalist savaşın Asya’dan Afrika’ya geniş bir coğrafyayı içine almasının planlandığı bir dönemde tahta oturtuldu. Onun misyonlarından biriyse açıktır ki “medeniyetler çatışması” safsatasıyla hedefleneni hayata geçirmek ve böylece emperyalist planların uygulanmasını kolaylaştırmaktır.

Bugün dünya işçi sınıfı, Hıristiyanıyla Müslümanıyla, tehlikeli bir tuzağın içine çekilmeye çalışılıyor. Ve ne yazık ki, onu burjuva ideolojisinin esiri haline getiren örgütsüzlük koşulları ortadan kalkmadıkça bu tuzağa kapılmasını engellemenin bir yolu da bulunmuyor. Din adamından siyasetçisine egemenlerin elbirliğiyle yarattığı yanılsamalardan kurtulamadıkça, on milyonlarca işçinin kendini bir üçüncü dünya savaşının göbeğinde bulacağı gün gibi açık. Hem de bu sefer TV ekranlarında değil, cephelerde!




[1] Levent Toprak, Medeniyetler Çatışması mı, Emperyalist Saldırganlık mı?, MT, Mart 2006

[2] Levent Toprak, age

[3] Gernot Trausmuth, Papa Öldü – Karol Wojtyla (Papa II. Jean Paul) İçin Ölüm İlanı, www.marksist.com

[4] Elif Çağlı, Tehlikenin Ortasında, MT, Haziran 2006

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.20, Kasım 2006
... önceki yazı
Lenin ve Ekim Devrimi
sonraki yazı ...
Ecevit Kimdir?