Türkiye’de 1 Mayıs: İnatçı Bir Gelenek!


Bir taraftan burjuva devletin baskı ve yasaklarıyla karşılaşan ve sermayenin payandasına dönüşmüş sendikal bürokrasinin ihanetine uğrayan, öte taraftan ise sol görünümlü sendikal bürokrasinin ve sosyalist hareketin çeşitli zaaflarından dolayı güçsüz düşen 1 Mayıs, işçi sınıfının moral ve güç toplayacağı bir mücadele gününe dönüştürülemiyor. AKP iktidarı, 1 Mayıs’ı bir korku gününe dönüştürerek işçi kitlelerini kendi mücadele günlerine yabancılaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, 1 Mayıs’ın tarihsel anlamına sahip çıkmak, onu bir mevzi olarak savunmak ve bir mücadele geleneği olarak yaşatmak önemli bir görevdir.



1 Mayıs 1977 katliamının üzerinden 40 yıl geçti. 40 yıl önceki katliamın amacı, 1960’ların başından itibaren yükselişe geçen, 12 Mart darbesiyle de durdurulamayan ve toplumun geniş kesimlerini etkileyen işçi sınıfının devrimci kabarmasını engellemekti. Ancak katliama rağmen 1 Mayıs’ın bu topraklarda bir mücadele geleneğine dönüşmesinin önüne geçilemedi.

50 yıldan uzun bir süre yasaklı kalan 1 Mayıs’ın, ilk kez 1976’da DİSK’in öncülüğünde kitlesel bir şekilde kutlanabilmesi; yükselen işçi hareketinin örgütsel açıdan sağlamlaşmasının ve kendine olan güveninin artmasının bir ifadesiydi. Onyıllar boyunca toplum üzerinde etkili olan baskı ve korkuları kırmaya başlayan işçi sınıfı, sosyalist hareketin öncülüğünde, güçlü bir şekilde ayakları üzerine dikilmiş ve 1 Mayıs geleneğine sahip çıkarak onu burjuvaziye karşı güçlü bir toplumsal mücadeleye dönüştürmüştü. Mücadelenin yükselmesiyle birlikte sanat, edebiyat ve bilim çevreleri dâhil toplumun değişik kesimlerinin işçi sınıfının bayrağı altında harekete geçmesi doğal olarak burjuvaziyi derinden korkutmaktaydı. Yüz binlerce kişinin bir araya geldiği 1977 1 Mayıs’ı, yükselen ve sertleşen mücadelede önemli bir eşik anlamına geliyordu. Tam da bu yüzden burjuvazi, emperyalist işbirlikçileriyle birlikte işçi sınıfının yükselen mücadelesinin en görkemli gösterisi olan 1977 1 Mayıs’ına saldırarak toplumsal mücadeleyi kırmayı hedefledi.

1977 1 Mayıs’ı birçok açıdan semboliktir. Öncelikle Türkiye işçi sınıfının devrimci mücadelesinin en yüksek zirvesini ifade etmektedir ve bugüne değin bu zirve aşılamadığı gibi kıyısına dahi yaklaşılamamıştır. Diğer taraftan burjuvazinin işçi sınıfına karşı başlattığı savaşımın en kanlı sayfasını temsil etmektedir. 1977 katliamıyla başlayan süreç, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle sonuçlanmıştır. 1 Mayıs’ın Türkiye’de inatçı bir geleneğe dönüşmesinde, hem 1977 1 Mayıs’ının toplumsal mücadelenin zirvesi olmasının hem de katliamla sonuçlanmasının önemli bir rolü vardır.

Sınıf mücadelesi kapitalist sömürü düzeninin ortadan kalkmasına ve sınıfsız toplumun kendi ayakları üzerinde varlık bulmasına kadar sürecek bir nitelik taşır. Bu nedenle burjuvazinin zaferleri ne sınıf mücadelesini ortadan kaldırabilir ne de işçi sınıfının ayaklanmalarını önleyebilir. Burjuvazinin zaferleri, işçi sınıfının devrimci örgütlülük ve bilinç düzeyinin zayıflığının ve bununla bağlantılı olarak ya siyasal önderliğinin olmamasının ya da zaaflı olmasının sonucudur. Lakin Marx’ın belirttiği üzere işçi sınıfı, yenilgilerinden öğrenerek yol alır ve onun her yenilgisi derslerle dolu yeni bir mücadele geleneğine dönüşür. Elbette bu geleneğe öncelikle sahip çıkacak, onun gerçek mahiyetinin ne olduğunu net bir çerçevede ortaya koyacak ve kitlelere taşıyacak olan işçi sınıfının devrimci güçleridir.

Toplumsal hayatın her alanında kitleleri etkileyen semboller vardır. İnsanlar farkında olarak ya da olmayarak bu sembolleri sahiplenirler ve bu semboller onların sınıfsal pozisyonlarını, düşüncelerini, etnik, dini ya da kültürel kimliklerini ifade eder. İşte 1 Mayıs da toplumsal hayatta kitleleri etkileyen böylesi sembollerden biridir. Sömürünün, savaşların, toplumsal eşitsizliklerin olmadığı; insanlığın barış içinde, kardeşçe bir yaşam sürdüğü sınıfsız ve sınırsız bir dünya hayalini temsil etmektedir 1 Mayıs! Burjuvazinin tüm dünyada 1 Mayıs’a saldırması, işçi kitlelerinin zihnini felçleştirmek üzere yoğun bir karalama kampanyası yürütmesi, katliamlara girişmesi, işçi önderlerini idama göndermesi, yasak ve baskıları devreye sokması bu yüzdendir.

Burjuvazi 1 Mayıs’ı yalnızca açık ve gizli bir şekilde karalayarak ve çarpıtarak kitlelerin zihninde değersizleştirmez, aynı zamanda denetimine aldığı sendikalar eliyle onun tarihsel içeriğini de boşaltmaya çalışır. Bu perspektiften bakarsak, hükümetin işçi komitesi misyonunu üstelenen Türk-İş ve Hak-İş üst bürokrasisinin rolü daha iyi kavranır. Lakin burjuvazi ve işbirlikçileri ne yaparlarsa yapsınlar, 1 Mayıs’ın sosyalist bir dünya ümidini temsil ettiği gerçeğini ortadan kaldıramayacak ve bu mücadele geleneğini işçi sınıfının zihninden söküp atamayacaklar. Nitekim Türkiye’deki 1 Mayıs geleneği de bu hakikatin bir göstergesidir.

Osmanlı’dan Cumhuriyete 1 Mayıs

Osmanlı topraklarında 1 Mayıs, gerçek içeriğiyle ilk kez ancak 1909’da Selanik ve Üsküp’te kutlanabildi. Zira 1800’lerin ortasından itibaren oluşmaya başlayan Osmanlı işçi sınıfının elle tutulur bir niteliğe ve niceliğe kavuşması, bir sınıf olarak tepkisini kitlesel ve yaygın şekilde ortaya koyması esas olarak 1900’lerin başlarında mümkün olabilmiştir. Nitekim 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla açılan göreli özgürlük ortamında; Selanik, İstanbul, İzmir başta olmak üzere birçok kent iki buçuk ay boyunca işçilerin grevleriyle çalkalanmıştı. Kozmopolit bir yapıya sahip olan Osmanlı işçi sınıfını oluşturan Yahudi, Rum, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arap ve Türk işçilerin en temel taleplerinden biri, iş saatlerinin kısaltılmasıydı.

İşçi sınıfının niteliksel ve niceliksel bir güce ulaşması ile II. Meşrutiyetin getirdiği göreli özgürlük ortamı, aynı zamanda sosyalist hareketin ortaya çıkmasına da zemin sunmaktaydı. Osmanlı’da sosyalist örgütlerin oluşması, Rumeli ve İstanbul’da düzenli sosyalist propaganda ve çalışmanın yürütülmesi ancak II. Meşrutiyetin ardından başlayabilmiştir. Sosyalist hareketin gelişmesiyle işçi sınıfı, savundukları programdan bağımsız olarak, siyasal temsilcilerine de kavuşmuş oluyordu. Nitekim sendikal geleneğin olmadığı koşullarda 1 Mayıs’ın kutlanmasına sosyalist örgütlerin öncülük etmesi de bir tesadüf değildi.

Osmanlı’da sanayinin ve ticaretin geliştiği Selanik ve Üsküp’te sosyalist örgütlerin düzenlediği 1909 1 Mayıs yürüyüş ve mitingine Yahudi, Bulgar, Makedon, Sırp ve Türk işçiler katılmışlardı. Sosyalist milletvekili Dimitar Vlahof anılarında, Selanik İşçi Kulübü tarafından düzenlenen 1909 1 Mayıs’ının çok başarılı geçtiğini ve sosyalist hareketi güçlendirdiğini belirtir.[1] 1 Mayıs kutlamaları, 1908 grevlerinin İttihat Terakki yönetimi tarafından kırılmasından sonra gerçekleşmişti. 1 Mayıs’ın kutlanması, grevleri fiilen yasaklayan bir tasarıyı meclise sunan İttihat Terakki yönetiminin protesto edildiği 19 Haziran mitingi için de temel teşkil etmişti. Bu mitinge 6 bin işçi katılmıştı.

Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun (SSİF) lideri Abraam Benaroya anılarında, baskı ve yasaklardan dolayı 1910 1 Mayıs’ının güçlü bir şekilde kutlanamadığını, o gün genel grev yapılamadığını belirtiyor. Ancak II. Enternasyonal’e gönderilen bir belgeden, Bolşevik bir komünist olan Kristian Rakovski’nin de katıldığı küçük çaplı kutlamalarda sosyalizm ve enternasyonalizm üzerine konuşmalar yapıldığı anlaşılıyor.[2]

1911 1 Mayıs’ı ise çok daha kitlesel ve görkemlidir. 1 Mayıs, İttihat Terakki’nin sosyalist harekete ve sendikalara dönük giriştiği baskı ve yasaklara karşı adeta gövde gösterisine dönüşür. Selanik’te sosyalist örgütler ile irili ufaklı 14 sendika tarafından örgütlenen 1 Mayıs mitingine 7 bin kişi katılır. Hamallar, yük arabası sürücüleri, mavnacılar, yük boşaltıcılar ve liman işçileri de 1 Mayıs kutlamasında yerlerini alırlar. İşçilerin iş bırakması nedeniyle şehirde hayat felç olur. “1911 yılının 1 Mayıs töreni Avrupa Türkiye’sinin aşağı yukarı bütün şehirlerinde başarılı biçimde kutlandı” diyen Abraam Benaroya, şu noktalara dikkat çekiyor: “Selanik’teki gösteri yürüyüşünde yalnız Musevi ve Bulgarlar değil, fakat aynı zamanda yeter sayıda Yunanlıyla Türk işçiler de yer aldı. Konuşmacılar arasında Vlahof, Papatomas, Arditti, Türk tütün işçisi İhsan ve Benaroya yer alıyordu. Meslek gruplarına göre toplanmış binlerce yürüyüşçü arasına dört bando yerleştirildi. 12 bin işçinin grev yaptığı, 7 bin işçinin yürüyüşe katıldığı, sosyalist kızıl bayrakların dalgalandığı törende, Enternasyonal Marşı birçok dilde birden söylendi. Sosyalistler artık ağır basıyordu.”[3]

İttihat Terakki yönetimi, işçi hareketi ve sosyalist hareket üzerinde baskı ve yasaklarını giderek artırmaktaydı. Bundan dolayı 1912 1 Mayıs’ı meydanlarda kutlanamamış ve yürüyüş yapılamamıştı. Yine II. Enternasyonal’e gönderilen bir rapordan öğreniyoruz ki, Selanik’te SSİF’in çağrısıyla 7 bin işçi iş bırakmış ve şehir hayatı durma noktasına gelmişti. İşçiler yasaklara grevle yanıt vermişlerdi. O gün SSİF lokali önünde yapılan toplantıya 1200 işçi katılmış ve birçok dilde konuşmalar yapılmıştı. İşçilerin parkta toplanmasını engellemek üzere hükümet, süvari müfrezelerini ve jandarmayı harekete geçirmişti.[4] İstanbul’da ise Rum ve Müslüman sosyalistlerin öncülüğünde Pangaltı’da Belvü Bahçesinde bir kutlama etkinliği gerçekleştirilmişti. Temmuz 1912’de İştirak dergisinde yer alan bir fotoğrafın üzerinde 1 Mayıs toplantısının Osmanlı sosyalistleri tarafından idare edildiği yazmaktadır.[5]

1912’deki Balkan Savaşlarının sonucunda Balkanlar Osmanlı’dan koptu ve Osmanlı işçi sınıfı en gelişmiş kesimlerini kaybetti. Savaş, içeride İttihat Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki iktidar kavgası ve siyasi kriz, toplum üzerindeki baskının artmasıyla sonuçlandı. 1913 ve 1914’te Osmanlı’da 1 Mayıs kutlanmadı. II. Enternasyonal’e bir rapor gönderen İstanbullu Rum sosyalistler, 1 Mayıs 1914’te yürüyüş yapamadıklarını belirtiyorlardı.

Balkanlar’ın Osmanlı’dan koptuğu ve Birinci Dünya Savaşının hüküm sürdüğü gericilik yıllarında İstanbul’daki sosyalist örgütlenmeler tümüyle ortadan kalktılar. Savaşın, Osmanlı’nın yenilmesinin ve İstanbul’un işgal altında olduğu ilk yılların getirdiği kargaşa ortamında 1 Mayıs kutlanamadı. Fakat 1919’dan başlayarak işçi hareketi yeniden canlanacak ve sosyalist örgütlenmeler ortaya çıkacaklardı. Bu açıdan 1919 ilâ 1925 arası gerçekten de dikkat çekicidir. İttihat Terakki baskısının ortadan kalkması, kendi aralarında çelişkiler olan işgal kuvvetlerinin toplumu tam anlamıyla baskı altına alamaması ve elbette Ekim Devriminin estirdiği rüzgârlar nedeniyle, bu dönemde işçi hareketinin merkezi konumunda olan İstanbul’da siyasal açıdan görece rahat bir ortam oluşmuştur.

Sendikal bir nitelik kazanan Türkiye Sosyalist Fırkası’nın (TSF) 1920 boyunca kendiliğinden patlak veren grevleri yönetmesi ve işçilerin bazı kazanımlar elde etmesi, işçi hareketinde bir canlanmaya neden olur. Nitekim bu canlanma 1921 1 Mayıs’ında tartışmasız bir şekilde kendini ortaya koyar. Canlanan işçi hareketinin aynı zamanda işgale karşı bir protestoya dönüşmesinden korkan emperyalist işgal kuvvetleri, 1 Mayıs’ı yasaklamak isterler. Müttefik kuvvetleri güvenlik komisyonu başkanı Miralay Ballar, 1 Mayıs hakkında yayınladığı bildiride şöyle diyordu: “Gerek 1 Mayıs münasebetiyle ve gerek sair herhangi bir tarih için nümayişler tertibi zımnında vuku bulacak herhangi bir müracaat nazar-ı itibara alınmayacaktır. Her nevi siyasi ve diğer alaylar tertibi askeri kumandanın emriyle kati surette yasaktır. Bu emre her türlü muhalefetin ciddiyetle nazar-ı itibara alınarak, cüret edenlerin şiddetle cezaya duçar olacağı ahaliye beyan edilir.” İşgal kuvvetleri aynı zamanda basını da harekete geçirmişlerdi. O günün gazetelerinde 1 Mayıs karalanıyor ve işçiler tehdit ediliyorlardı: “İstanbul’un askeri işgal altında bulunması dolayısıyla her nevi suikast ve siyasi nümayişlerle, fabrikalarda alet ve edevatı tahrip veya ameleyi işinden men gibi hareket askeri suç şeklinde telakki edilerek failleri askeri mahkemelere sevk olunacaktır.”[6]

Lakin işgal kuvvetleri ve yerli egemenler, tüm bastırma ve yıldırma çabalarına rağmen 1 Mayıs’ın kutlanmasının önüne geçemediler. Şirket-i Hayriye, Haliç İdaresi, Baruthane, Feshane, Zeytinburnu deri fabrikaları; Fatih, Aksaray, Harbiye hatlarındaki tramvay işçileri 1 Mayıs günü iş bıraktılar. Kentin karanlıkta kalmaması için yalnızca elektrik işçileri iş bırakmamıştı. Hüseyin Hilmi’nin (İştirakçi Hilmi) başında bulunduğu TSF’nin “Bilumum İstanbul Amelesine” çağrısıyla gerçekleşen iş bırakma sonucunda İstanbul, 1 Mayıs günü adeta genel grev havasına büründü. İşçilerin kırmızı rozetler taktığı, kimi yerlerde kızıl bayraklar taşıdığı kutlamalar, Kâğıthane’nin yanı sıra TSF merkezinde de gerçekleştirilmiş ve Enternasyonal marşı çalınmıştı.[7]

1922’de 1 Mayıs İzmir ve Ankara’da da kutlanmıştı ancak kitlesel kutlamaların merkezi yine İstanbul’du. Yalnız bu seneki kutlamaların örgütlenmesine TSF’nin yanı sıra, TKP’nin İstanbul kolunu oluşturacak olan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF), onun kurduğu Türkiye İşçi Derneği, gayrimüslim işçilerin örgütlü olduğu Beynelmilel İşçiler İttihadı (Kızıl Sendikalar Enternasyonali üyesiydi) ve Ermeni Sosyal Demokrat Fırkası da katılmıştı. Bir komisyonun kurulması ve programın açıklanması da gösteriyor ki, 1922’nin 1 Mayıs’ı hem daha örgütlü hem de daha politik bir içeriğe sahipti. 1 Mayıs sabahı, çeşitli sektörlerden ve kollardan gelen işçiler Pangaltı’da toplanmışlardı. Dönemin Vakit Gazetesi 1 Mayıs kutlamasını şöyle betimliyordu: “Saat birde amele kitlesinin önünde bir bando mızıka olduğu halde kırmızı pazubentli heyet azasının nezareti altında amele Kâğıthane’ye yollanmıştır. Yolda ameleye muhtelif beynelmilel mesai marşları terennüm ettirilmiş, Kâğıthane’de hatipler tarafından emek ve emeğin kıymeti hakkında muhtelif mevzular üzerine konferanslar verilmiştir.[8]

1923 1 Mayıs’ı ise, burjuva Kemalist liderliğin tüm ülke yönetimine hâkim olduğu bir dönemde kutlanmıştı. Daha yeni zafer kazanmış burjuva liderlik, bir taraftan işçi hareketini parçalamaya ve kontrol altına almaya dönük hamlelerine ve öte taraftan da iftiralar eşliğinde sosyalist harekete karşı operasyonlarına start vermişti. Bu nedenle İstanbul’da ortak bir 1 Mayıs örgütlenemeyecek ve kutlamalar bölünecekti. Kemalist liderliğin çizgisindeki Umum Amele Birliği ile TİÇSF’nin denetimindeki İşçi Teşkilatları Hey’et-i Müttehidesi farklı 1 Mayıs çağrıları yapmışlardı. Bugünkü Türk-İş’in atası sayılabilecek Umum Amele Birliği, “siyaset üstü sendikacılık” safsatasını hatırlatırcasına, her türlü siyasi amaçtan kaçınmak gerektiğini söylüyordu. İşçi sınıfına sınıf bilinci taşımayı ve hakiki sınıf örgütleri kurmayı hedeflediğini dile getiren TİÇSF ise, haklı olarak, bu birliği tüccar ve sanayicinin himayesinde olmakla suçluyordu. İstanbul proletaryası, bölünmeye rağmen 1 Mayıs’a yoğun katılım gösterdi. Bu arada, hükümet, sözümona bir Bolşevik suikast planını deşifre etmiş ve TİÇSF başkanı, genel sekreteri ve birçok işçi tutuklanmıştı.

1927’de yasaklanana kadar 1 Mayıslar kitlesellikten uzak ve esas olarak sendika binalarında kutlandı. Bonapartist bir tarzda kurulan Kemalist Cumhuriyet ve onun yeni yetme burjuvazisi, işçi sınıfının her türlü örgütlenmesinden derin bir korkuya kapılmıştı. Öyle ki hükümetin denetimindeki Umum Amele Birliği bile tahammül edilemeyerek kapatıldı. Keza TİÇSF’in işçi sınıfının birliğini sağlamak amacıyla birçok sendikayı bir araya getirerek kurduğu Amele Teali Cemiyeti’nin kapısına da 1927’nin Ekiminde kilit vuruldu. Amele Teali Cemiyeti, gerçek anlamda bir sendika konfederasyonu niteliği kazanmış ve işçi sınıfı içinde kökleşmeye başlamıştı.

Burjuva devlet sendikaları kapatmakla, sosyalist örgütleri dağıtmakla, sosyalistleri hapislere atmakla kalmadı; aynı zamanda sınıf kavramını, kapitalizme karşı mücadeleyi ve bunun sembolik bir ifadesi olan 1 Mayıs’ı da unutturmaya girişti. 1930’larda sınıf esaslı örgüt kurmak yasaklanacak, Türkiye’nin sınıfsız, çelişkisiz ve katışık bir toplum olduğu iddia edilecekti. 1 Mayıs’ın 1935’te Bahar ve Çiçek Bayramı olarak ilan edilmesi de bu bastırma ve unutturma siyasetinin bir parçasıydı. Gerçeklerin nasıl rezilce çarpıtıldığının ve işçi sınıfının mücadele geleneğinin nasıl unutturulmaya çalışıldığının anlaşılması için, 1926’da gazetelerde çıkan şu satırları okumak yeterli olacaktır: “1 Mayıs baharın ve hayatın en neşeli, latif bir günüdür. Bugün 1 Mayıs olduğundan dünyanın her tarafında adet olduğu gibi bu sene vakitli olanlar işlerini terk ederek süt içmek ve kırlarda vakit geçirerek baharın latif ve müstesna gününden istifade etmek fırsatını kaçırmayacaklardır.”[9]

1976 1 Mayıs’ı: Yasaklar örgütlü güçle aşılıyor

50 yıl yasaklı kalan 1 Mayıs, 1976’da, DİSK’in ve Maden-İş’in liderliğinde yeniden ve bu kez kitlesel bir şekilde kutlanmaya başlandı. Elbette aradan geçen yıllarda işçi sınıfı hem sayısal olarak büyümüş hem de siyasal ve sendikal alanda gelişip güçlenmişti.

İşçi hareketi ve sosyalist hareket 1960’ların başından itibaren yükselmesine rağmen, 1 Mayıs, kitlelerin harekete geçirilebildiği bir mücadele günü olarak örgütlenememişti. Zira 1970’lerin birinci yarısına kadar işçi hareketi ve sosyalist hareket aslında bir oluşum, ayrışma, yeniden örgütlenme ve olgunlaşma sürecinden geçmişti. Meselâ işçi hareketinde tıkayıcı bir rol üstlenen sermaye işbirlikçisi Türk-İş’in karşısına, mücadelenin içinden doğan DİSK dikilmişti. Mücadeleci bir çizgi benimseyen DİSK, hızla işçi sınıfı içinde kitleselleşip kök salmıştı. Sosyalist hareket içinde kimi kesimler işçi sınıfının devrimin öncü gücü düzeyine ulaşamadığını söylerken ve ordu içinde “zinde güçler” ararken, 15-16 Haziran 1970’te 150 bin işçi DİSK’in kapatılmak istenmesine karşı sokakları zapt etmiş; polis, asker ve tank barikatlarını aşıp geçmişti. Lakin bu yükseliş 1 Mayıs üzerinden yeni boyutlar kazanamadan, burjuvazi patlamalı bir şekilde gelişen işçi sınıfı mücadelesini durdurmak ve sosyalist hareketi parçalamak üzere 12 Mart 1971 askeri darbesini devreye soktu.

Ne var ki burjuvazi, bir sınıf olarak sahneye çıkan ve kendine güveni artan işçi sınıfının mücadelesini durduramadı. Araya giren darbe, baskı ve yasaklara rağmen, kabına sığmayan işçi hareketi kendini yeniden ve güçlü bir şekilde dışa vurmaya başladı. Mehmet Sinan, yükselişe geçen toplumsal mücadelenin dinamiklerine şöyle dikkat çekiyor: “Pek çok devrimcinin 1974 affıyla cezaevlerinden çıkışıyla birlikte, sosyalist sol yeniden toparlanmaya, işçi ve devrimci hareket yeniden yükselmeye başladı. Üstelik devrimci ve sosyalist örgütlenmelere katılanların sayısı 12 Mart öncesine göre çok daha artmış, devrimci ve sosyalist hareket çok daha kitleselleşmişti. Hepsi bu kadar da değil; bu kez toplumun her kesiminde düzen karşıtı muhalefet hareketleri gelişiyor ve bu temelde yoğun bir örgütlenme seferberliği yaşanıyordu. İşçiler, memurlar, öğretmenler, öğrenciler, teknik elemanlar, sanatçılar, aydınlar her geçen gün daha da politikleşiyor, toplumsal ve siyasal sorunlar karşısında devrimci duyarlılık her geçen gün daha da artıyordu. Bu arada DİSK de CHP’nin etkisinden çıkmış ve daha solda, daha mücadeleci, militan bir sınıf sendikacılığı anlayışına yönelmişti. DİSK’in bu çizgiye gelmesindeki en önemli etken, Türkiye Komünist Partisi’nin DİSK içinde örgütlenmesi ve DİSK’i etkilemiş olmasıdır kuşkusuz.”[10]

Sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışını benimseyen, yaptığı toplu sözleşme ve grevlerle işçilerin çalışma koşullarını ve ücretlerini iyileştiren DİSK, sıçramalı bir şekilde büyümüş ve 1976’da üye sayısını 300 bine yükseltmişti. Bu dönemde DİSK’in, işçi sınıfının sendikal örgütü olmaktan öte bir misyon üstlendiğini, adeta ilerici toplumsal muhalefetin merkezi haline geldiğini görmekteyiz. İşte 1976 1 Mayıs kutlaması, böylesi bir yükselişin üzerine oturdu.

150 bin kişinin Taksim Meydanı’nı doldurması ve 50 yıl sonra 1 Mayıs’ın kutlanabilmesi, o gün işçiler ve özellikle baskı ve yasaklarla boğulmuş, sık sık tevkifata uğramış sosyalist kuşaklar için müthiş bir duygu ve coşku anlamına geliyordu. Politik içerikte bir konuşma yapan DİSK Başkanı Kemal Türkler, burjuva devletin baskı ve yasaklarına ve 1 Mayıs’ın tarihsel anlamına dikkat çekmişti: “Türkiye burjuvazisi 1 Mayıs’ların kutlanmasını engellemek için elindeki tüm baskı organlarını seferber etti. Her 1 Mayıs’tan önce hiçbir gerekçe gösterilmeden örgütlü, bilinçli işçi önderlerini tutukladı. Pek çoğunu işkenceden geçirdi. Her 1 Mayıs öncesinde olağanüstü tedbirler alarak yılgınlık, korku ve terör yaratmaya çalıştı. Sermaye sınıflarını bu denli korkutan olgu, 1 Mayıs’ın özünde yatmaktadır. Çünkü 1 Mayıs, her şeyden önce, her ülkede ve tüm dünyada işçilerin sermaye egemenliğine ve zulme karşı birlik ve mücadelelerinin bayrağıdır.”[11]

1976 1 Mayıs’ı hem işçi sınıfının örgütlü kesimlerine güven ve moral aşıladı hem de işçi sınıfının geniş kesimlerini derinden etkiledi. 1 Mayıs’a katılan işçilerle röportaj yapan DİSK Dergisi, Maden-İş üyesi bir metal işçisine 1 Mayıs öncesi ve sonrasında aynı kişi olup olmadığını sorar: “Elbette aynı işçi değildim döndüğümde. Senelerden beri yasaklanmış kendi bayramımızı kutlamıştık ilk defa. Bunun için çok mutluyduk. İşçilerin birleştiğini, alanlara sığmadığını gördüm o gün. Geceli gündüzlü çalışmıştık bayrama hazırlanırken. O gün Saraçhane’den Taksim’e yürürken özgürdük, mutluyduk. İki haftanın yorgunluğunu bir anda sırtımızdan kaldırıp atmıştık. Alandan eve dönerken dinç ve gençtik. Yeniden doğduk o gün. Ben 1955’ten beri işçiyim. O gün Türkiye işçi sınıfının meydanlara sığmadığını görünce bir işçi olarak kıvanç duydum.”[12]

İşçi sınıfının sendikal ve politik örgütlenmesinin geliştiği, güçlendiği, pekiştiği ve güven kazandığı bir dönemde baskı ve yasakları aşmak mümkün olmuş ve bu sonuç kitlelere mücadele azmi aşılamıştı. DİSK Dergisinin başyazısında yapılan değerlendirmede, bugün de geçerli olan önemli bir noktanın altı çizilmekteydi: “1976 1 Mayıs’ının işçi sınıfımızın, emekçi ve çalışan kitlelerin ilerici örgütlü güçlerine sağladığı, belki de en önemli kazanım, gerekli koşullar yaratıldığında ve zaman doğru olarak saptandığında yasa dışı yasaklamaların zorlanabileceği ve etkisiz, geçersiz kılınabileceğidir.”[13]

1977 1 Mayıs’ı: Sertleşen mücadelenin görkemli sahnesi

Sınıf mücadelesinde hangi sınıfın üstün geleceği, hedeflerine ne kadar ulaşacağı sınıflar arasındaki güç dengesine bağlıdır. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlerinin zayıf olduğu, işçi kitlelerine güven, moral ve mücadele arzusunun değil de karamsarlığın hâkim olduğu koşullarda, engellerin aşılması sadece sosyalistlerin iradi çabasıyla mümkün olamaz. Bu açıdan baktığımızda, bugün geçerli olmayan koşulların geçmişte geçerli olduğunu görmekteyiz. Tam da bu yüzden işçi sınıfı, 1976’da 50 yıllık yasakları aşabildi ve 1 Mayıs’ı toplumsal mücadelesinin bir kaldıracına dönüştürebildi. 1976 ile 1977 arasındaki bir yıllık sürede toplumsal mücadele yeni boyutlar kazanarak her alanda gelişti ve geniş kitleleri içine çekti.

Mehmet Sinan, 1977 1 Mayıs’ına sert bir karakter kazanan mücadele ortamında gidildiğini belirterek, gelişmeleri şöyle sıralıyor: “Böyle bir dönemde bir de toplu sözleşme ve grev mücadelelerinin yoğunluklu olarak gündeme gelmiş olması, kapitalistleri iyice köşeye sıkıştırmıştı. Bu durumun en çarpıcı örneği, ithal ikameci kapitalizmin en büyük sektörü olan metal sektöründe yaşanıyordu. Otomotiv, makine ve madeni eşya sanayilerini içeren bu sektördeki patronlar bir yandan sistemin yapısal sorunlarıyla boğuşurken, diğer yandan da Türkiye’nin en kitlesel, en etkili ve en uzun süreli grevleriyle yüz yüze gelmiş bulunuyorlardı. Bu sektörde çalışan işçilerin en bilinçli, en mücadeleci kesiminin sendikal örgütü olan DİSK’e bağlı Türkiye Maden-İş sendikası ile işveren örgütü MESS (Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası) arasında yürüyen toplu sözleşme görüşmeleri uyuşmazlıkla sonuçlanmıştı. Dolayısıyla, tekelci sermayenin ve büyük holdinglerin hâkim olduğu bu işkolunda, Maden-İş üyesi binlerce metal işçisi için çetin bir mücadele dönemi başlıyordu. Zaten bu mücadele öncesinde de işçiler aylardan beri yürüyüşler, mitingler ve direnişlerle yoğun bir hareketlilik içindeydiler.

“İşçi sınıfının ve toplumun diğer ilerici, devrimci, demokrat kesimlerinin ayakta olduğu böyle bir dönemde, DİSK de Türkiye işçi sınıfının tarihindeki en kitlesel, en görkemli mitinge, 1 Mayıs 1977’ye hazırlanıyordu. DİSK’in aylar öncesinden başlattığı 1 Mayıs hazırlıklarına işçiler, devrimci gençler, emekçi kadınlar, aydınlar, sosyalist örgütler birlikte katılıyor, tüm caddeler, sokaklar 1 Mayıs afişleriyle, çağrılarıyla donatılıyordu. Herkes büyük bir heyecanla 1 Mayıs gününü bekliyordu.”[14]

1 Mayıs 1977’de Türkiye’nin dört bir yanından gelen 500 bin kişinin Taksim Meydanı’nı doldurması, gerçekten de tarihsel bir olaydı. On binlerce kişi “141-142’ye Hayır”, “Faşizme Geçit Yok”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza”, “İşçiyiz Güçlüyüz, Devrimlerde Öncüyüz” sloganlarını haykırıyordu. Taksim işçi sınıfının gücüne ve coşkusuna tanıklık ediyordu. 1977, yükselen ve toplumun geniş kesimlerini içine çeken işçi sınıfının devrimci mücadelesinin görkemli bir ifadesiydi. Bir önceki sene 1 Mayıs kutlamalarının işçi sınıfına, sosyalistlere ve ilerici demokrat kesimlere nasıl moral aşıladığını ve mücadelenin nasıl da sıçramalı bir şekilde büyüdüğünü gören burjuvazi, toplumun geniş kesimlerini bir araya getiren görkemli 1977 1 Mayıs’ının ne gibi sonuçlar yaratacağını çok iyi biliyordu. İşte bu yüzden burjuvazi, bir katliam planını devreye sokarak, işçi sınıfının yükselen devrimci mücadelesini parçalamak üzere harekete geçti. 1977 Taksim katliamı gelişigüzel örgütlenmiş değildi. Yüz binlerce insanın üzerine kurşun yağdırıldığı, panzerlerin kitlelerin üzerine sürüldüğü, polisin sis bombalarıyla kitleyi dehşete düşürdüğü son derece ince hesaplanmış bir planın parçasıydı. Amaç yüz binlerce insanı aynı anda derin bir korkuya ve bozguna sürüklemek ve onlarda çaresizlik duygusu yaratmaktı.

Anlaşılacağı üzere, işçi sınıfının devrimci yükselişini durdurmayı amaçlayan burjuvazi, tam anlamıyla savaş baltalarını kuşanmıştı. Nitekim DİSK’i parçalamaya ve onu TKP’nin denetiminden çıkartmaya, bu arada kitleleri pasifleştirmeye dönük planlar devreye sokulmuştu. Faşist terör işçi kitlelerinin üzerine salınarak uzun, yıpratıcı ve çatışmalı bir süreç başlatıldı; topluma korku ve tükenmişlik aşılandı. Bu ortamda, her şeye rağmen 1978 1 Mayıs’ı kitlesel bir şekilde kutlansa da, 1979’da sıkıyönetim ilan edilerek İstanbul’da 1 Mayıs’ın kutlanmasına izin verilmedi. Bunun üzerine başta Maden-İş olmak üzere çeşitli DİSK sendikaları ve birçok kitle örgütü 1 Mayıs’ı İzmir’de kutladılar. 1980’de ise İzmir’de de sıkıyönetim ilan edilmiş olduğundan bu kez Mersin’de bir 1 Mayıs mitingi yapıldı. Faşist terör eşliğinde kitlelerin pasifikasyonu sağlandıktan ve Kemal Türkler katledilerek işçi sınıfının gücü sınandıktan sonra ordu, 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle yönetime el koydu. Artık burjuvazi, işçi sınıfının tüm örgütlü gücünü ezebilecek ve ekonomik planlarını sorunsuzca uygulayabilecekti.

Günümüzde 1 Mayıs’ın anlamı

12 Eylül faşist darbesiyle burjuvazi, işçi sınıfının yükselen mücadelesini bastırdı, siyasal ve sendikal örgütlerini dağıttı. Böylece kendisi için en önemli adımı hayata geçirmiş oldu: Geçmiş ile gelecek arasındaki aktarma kayışlarını kopartarak işçi sınıfının yeni kuşaklarının tarihsel mücadele geleneğine bağlanmasının ve bilinçlenmesinin önüne geçti. Uzun baskı ve yasak koşullarında işçi sınıfının yeni kuşakları, 1 Mayıs’tan ve mücadele geleneğinden bihaber yetiştiler. Nitekim işçi sınıfı mücadelesinin bugün bu denli geri olmasının, sendikal ve sosyalist hareketin kendini toparlayamamasının önemli nedenlerinden biri budur.

Polis, 1 Mayıs kutlamaları için meydanlara çıkan devrimcilerin ve öncü işçilerin üzerine kurşun yağdırdı ve gencecik fidanları katletti. Burjuvazi, işçi kitleleri 1 Mayıs’ın anlamını öğrenmesin ve sahip çıkmasın diye her türlü karalama kampanyasına başvurmaktan geri durmadı. Lakin tüm baskılara, yasaklara, devlet terörüne ve katliamlara rağmen burjuvazi, 1 Mayıs’ın mücadele geleneği olarak yeniden can bulmasının önüne geçemedi. 1993’te sendikaların 1 Mayıs’ı kutlama kararı alması ve 1996’da İstanbul Kadıköy Meydanı’nı 100 bin kişinin doldurması bu gerçeğin göstergesidir.

Türkiye işçi sınıfındaki 1 Mayıs damarı kesilip atılamamıştır. Bundan dolayıdır ki burjuvazi ve AKP hükümeti, 1 Mayıs’ı Emek ve Dayanışma Bayramı olarak resmi tatil günü ilan etmek zorunda kalmıştır. 2010-2012 yılları arasında kutlamalara açılan Taksim Meydanı’nı bir kez daha yüz binlerin doldurması, Türkiye’de 1 Mayıs’ın nasıl bir köklü geleneğe ve aynı zamanda toplumsal muhalefetin kürsüsüne dönüştüğünü gözler önüne seriyor.

Ancak bir taraftan burjuva devletin baskı ve yasaklarıyla karşılaşan ve sermayenin payandasına dönüşmüş sendikal bürokrasinin ihanetine uğrayan, öte taraftan ise sol görünümlü sendikal bürokrasinin ve sosyalist hareketin çeşitli zaaflarından dolayı güçsüz düşen 1 Mayıs, işçi sınıfının moral ve güç toplayacağı bir mücadele gününe dönüştürülemiyor. AKP iktidarı, 1 Mayıs’ı bir korku gününe dönüştürerek işçi kitlelerini kendi mücadele günlerine yabancılaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, 1 Mayıs’ın tarihsel anlamına sahip çıkmak, onu bir mevzi olarak savunmak ve bir mücadele geleneği olarak yaşatmak önemli bir görevdir.



[1] Georges Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler içinde, Ayrıntı Yay, s.225

[2] Georges Haupt ve Paul Dumont, age, s.61, Belge 6

[3] Georges Haupt ve Paul Dumont, age, s.247

[4] Georges Haupt ve Paul Dumont, age, s.129, Belge 50

[5] Mehmet Ö. Alkan, 1 Mayıs Tarihinin İzinde, Tanzimat’tan Günümüze Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi/1839-2014 içinde, Tarih Vakfı Yurt Yay., s.44

[6] Zafer Toprak, Türkiye’de İşçi Sınıfı/1908-1946, Tarih Vakfı Yurt Yay., s.313

[7] Zafer Toprak, age, s. 314

[8] Zafer Toprak, age, s. 315

[9] Zafer Toprak, age, s. 329

[10] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar/11, marksist.com

[11] DİSK Dergisi, Nisan-Mayıs 1976, s.8-9

[12] DİSK Dergisi, 1 Mayıs’a Doğru, Nisan 1977

[13] DİSK Dergisi, Nisan-Mayıs 1976, s.3

[14] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar/12