Navigation

1 Mayıs Geleneği İnatçıdır, Koronavirüs Baş Edemez!

Bugün 1 Mayıs, işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü. Bundan tam 134 yıl önce 1 Mayıs’ta Amerikan işçi sınıfı meydanlara çıkıp çalışma ve yaşam koşullarına isyan etmiş ve şöyle haykırmıştı: “Sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, sekiz saat canımız ne isterse!” İşçi sınıfının kararlı ve örgütlü haykırışı bir tokat gibi burjuvazinin suratına çarpmış ve yankıları günümüze kadar ulaşmıştır. Her 1 Mayıs’ta dünya meydanlarını dolduran işçi sınıfı, sınıf düşmanlarına “Buradayım! Cenk meydanını terk etmedim. Güç biriktiriyorum ve beklenen an geldiğinde bugüne kadar yaptığınız tüm zulmün hesabını soracağım” diyor.

Ancak ne yazık ki bu yıl 1 Mayıs’a Covid-19 bahanesiyle yaratılan korku atmosferinde ve yasaklarla girdik. Kapitalizmin tarihsel krizinin artık gizlenemez olduğu bir dönemde burjuvazi, kitleleri bu krizin koronavirüsten kaynaklandığına ikna etmeye çalışıyor. Virüs adeta bir kurtarıcı gibi tarihsel krizle boğuşan burjuvazinin imdadına yetişti. Bugün koronavirüs bahane edilerek işçi sınıfı üzerinde yeniden bir korku imparatorluğu kurulmaya çalışılıyor. Dünya meydanları işçi sınıfına kapatılıyor. Dünyanın birçok yerinde OHAL ve sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor.

Türkiye’de de 1 Mayıs günü 31 ilde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yani burjuvazi yıllardır açmak zorunda kaldığı meydanları, bu yıl tereyağından kıl çeker gibi kolaylıkla işçi sınıfına kapatarak 1 Mayıs mitinglerini yasakladı. Son yıllarda sendikal, siyasal, toplumsal her alanda baskı düzeyini adım adım arttıran rejim, Covid-19’u da “Allah’ın bir lütfu” olarak kullanmakta sınır tanımıyor. İşçi sınıfının öncü unsurları olarak, bu durum başta kendi ülkemizdeki totaliter rejim olmak üzere tüm dünya burjuvazisine olan öfkemizi daha da bilemektedir. Asla ve asla tarihsel iyimserliğimizi kaybetmiyor, yarın çok daha güçlü bir şekilde o meydanları zapt edeceğimizi biliyoruz. Bu iyimserlik boş bir iyimserlik değildir. Bizzat bu topraklardaki inatçı 1 Mayıs geleneğinin kendisi bu tarihsel iyimserliği ispatlamaktadır. 1 Mayıs geleneğinin yasaklara ve baskılara rağmen ne zorluklarla bugünlere taşındığına baktığımızda bunu net bir şekilde görürüz.

Yaşadığımız topraklarda 1900’lü yılların başından itibaren 1 Mayıslar kutlanmaya başlanmıştır. Gerçek içeriğiyle ilk kez 1909 yılında sosyalist örgütlerin öncülüğünde kitlesel 1 Mayıs kutlandı. İttihat ve Terakki yönetiminin baskı ve yasaklaması nedeniyle 1910 yılında 1 Mayıs kitlesel olarak kutlanamadı. Ancak 1911 yılında görkemli ve kitlesel bir şekilde kutlanan 1 Mayıs, baskı ve yasaklara karşı adeta gövde gösterisine dönüştü. “12 bin işçinin grev yaptığı, 7 bin işçinin yürüyüşe katıldığı, sosyalist kızıl bayrakların dalgalandığı törende, Enternasyonal Marşı birçok dilde birden söylendi. [1]

1912 yılında baskı ve yasaklar daha da artmıştı. Bu koşullarda 1 Mayıs alanlarda kutlanamadı fakat Selanik Sosyalist İşçi Federasyonunun çağrısıyla 7 bin işçi iş bırakmış ve şehirde hayat durma noktasına gelmişti. Sonraki yıllarda bu kez savaş nedeniyle 1 Mayıslar kutlanamadı.

1921 yılında işgal kuvvetleri ve yerli egemenlerin baskı ve yasaklamalarına rağmen binlerce işçi iş bıraktı, 1 Mayıs genel grev havasında geçti. 1922 yılında yeniden kitlesel kutlamalar yapıldı. 1923 1 Mayıs’ı ise, burjuva Kemalist liderliğin tüm ülke yönetimine hâkim olduğu bir dönemde kutlanmıştı. Ancak ulusal zaferini kazanmış olan yeni yetme Türk burjuvazisi işçi sınıfının mücadelesine saldırmakta, sosyalist hareket ile arasını açmakta gecikmemiştir. 1927 yılında tamamen yasaklanana dek 1 Mayıs kitlesel bir şekilde kutlanamamış, daha çok salonlarda kutlanmıştı. 1925’ten sonraki yıllarda 1 Mayıs günlerinde duvarları afişlemek ve bildiri dağıtımı yapmak bile yasaktı. Polis bu eylemleri önlemek için her sene 1 Mayıs yaklaşırken bilinen solcuları gözaltına alıyor, 1 Mayıs sonrası serbest bırakıyordu. TC burjuvazisinin bildiri dağıtımına dahi tahammülsüzlüğüne dair şöyle bir anekdot paylaşılır Derinden Gelen Kökler kitabında: “Nisanın 28’i, 29’u hele 30’u en korkulu günlerdi. Zira siyasi polis 1 Mayıs nedeniyle (beyannamelerin) duvarlara yapıştırılmasında çalışacaklarını tahmin ettiği kişileri Sirkeci’deki eski Sansaryan Hanı’na Emniyet Müdürlüğü’ne davet eder, 2 Mayıs sabahı salıverirdi. O meşum, o lanet olası Sansaryan Hanı, Türkiye sosyalist hareketi işkencecilerinden, cellâtlarından çok iyi tanır. Ancak burjuvazinin cellâtları da zindanları da işçi sınıfının geleneğinin geleceğe taşınmasına engel olamamıştır. Bugün de engel olamayacaktır. Ne var ki bugün burjuvazinin saldırıları işkenceleri kadar açık ve görünür değildir. Çok daha sinsi ve ideolojiktir. Koronavirüs saldırısı ile esir alınan milyonlar bu ideolojik, psikolojik saldırının düzeyini can yakıcı bir şekilde göstermektedir.

1930’larda sınıf esaslı örgüt kurmak yasaklanırken, Türkiye’nin sınıfsız, çelişkisiz ve katışık bir toplum olduğu iddia edildi. Yeni yetme Türk burjuvazisi henüz işçi sınıfının sayıca az olduğu köylü toplumu sayılan bir ülkede işçi sınıfından ölesiye korkuyordu. Burjuvazi bu korkuyla yıllarca sosyalistlerin, öncü işçilerin örgütlenmesini yasakladı, tutuklamalara girişti. 1935 yılında ise 1 Mayıs’ı “bahar ve çiçek bayramı” ilan ederek içini boşaltmaya kalktı. Yıllarca 1 Mayısları yasaklasalar da, adına “bahar ve çiçek bayramı” diyerek işçi sınıfının tarihsel mirasını unutturmaya, içini boşaltmaya çalışsalar da asla başarılı olamamışlardır. 50 yıl yasaklı kalan 1 Mayıs, 1976 yılında DİSK ve Maden-İş öncülüğünde yeniden kitlesel bir şekilde kutlanmaya başladı. 1976 yılına gelindiğinde işçi sınıfı hem sayıca hem de siyasal ve sendikal alanda gelişip güçlenmişti. 76’daki mitingin ağırlığını oluşturan tezgâh başından gelen işçilerdi. Mitinge katılan Sadun Aren görkemli katılım için şöyle der: “Bu harmanda ilk defa buğday taneleri samandan daha fazla.”[2]

1977’ye gelindiğinde bu kez 500 bin işçi-emekçi Taksim Meydanını doldurmuştu. Bu görkemli tablodan korkan egemenler 1977 1 Mayıs’ına saldırarak kitleleri sindirmeye çalıştı, ancak alçakça gerçekleştirilen bu katliama rağmen bir sonraki yıl yine kitleler meydanları doldurdular. 1979’da sıkıyönetim ilan edilerek İstanbul’da 1 Mayıs’ın kutlanmasına izin verilmediği için başta Maden-İş olmak üzere çeşitli DİSK sendikaları ve birçok kitle örgütü 1 Mayıs’ı İzmir’de kutladılar. 1980’de ise İzmir’de de sıkıyönetim ilan edilmiş olduğundan bu kez Mersin’de 1 Mayıs mitingi yapıldı. Görüldüğü üzere işçi sınıfının mücadele hedefinden sapmayan Maden-İş gibi sendikalar her koşulda bir alternatif bulabilmiş ve 1 Mayıs geleneğini ve mücadelesini yaşatmışlar. Ta ki askeri faşist darbeye kadar… 1980 askeri faşist darbesinden sonra yine yıllarca 1 Mayıslar kutlanamadı. Ancak 1990’ların başlarında başlayan sınırlı kutlamalar giderek kitleselleşti. 2010’da ise uzun yıllardan sonra Taksim Meydanı yeniden 1 Mayıs mitingine sahne oldu ve yüz binlerce emekçi bu mitingde taleplerini haykırdı.

Görüyoruz ki burjuvazi tarihin akışını durduramamıştır! İnişlerle çıkışlarla tarih hep ileriye akmıştır. Tıpkı suyun akıp yatağını bulması gibi tüm baskılara, yasaklara, devlet terörüne ve katliamlara rağmen işçi sınıfı ve onun öncüleri her fırsatı değerlendirerek 1 Mayıs’ın mücadele geleneğini bugünlere taşımışlardır. Bizler de bugün o mücadele bayrağını geleceğe çok daha güçlü bir şekilde taşımak için mücadele ediyoruz. MGK’nın 1 Mayıs bahar bayramını kaldıran toplantısında faşist Kenan Evren işçi sınıfının gücünden duydukları korkuyu şöyle anlatır: “Çocukluğumdan beri, askeri mektebe girdiğimden beri bilirim, askerler 1 Mayıs günü kışlasındadır, görev başındadır, ne olur ne olmaz bir şey çıkacaktır diye. İsmi de bahar bayramıdır, hep kışlalarda vazifede kalmışızdır, askeri okullara tatil verilmez…” İşçi sınıfı yıllarca bu topraklarda egemenlerin korkulu rüyası oldu. Yeniden kâbusları olacağız! Hem de çok yakında! Bugün tüm dünyada artan işsizlik, açlık ve sefalet koşulları işçi sınıfına “bıçak kemikte” dedirtmek üzeredir!


[2] Derinden Gelen Kökler