Navigation

Kürtajı Yasaklamak Cinayettir

Sağlık Bakanlığı, Başbakanlıktan gelen talimat üzerine kürtaj hakkını ortadan kaldıracak ya da daha da sınırlandıracak olan yasal düzenleme için kolları sıvamış bulunuyor. Başbakan Erdoğan’ın kürtajın cinayet olduğu ve yasaklanması gerektiğine ilişkin açıklamalarına, demokratik kitle örgütlerinden, hatta AKP’nin tabanından bile tepki geldi. Partinin mütedeyyin-muhafazakâr tabanından bile tam destek görmeyen Başbakan Erdoğan, tepkilere rağmen “her kürtaj bir Uludere’dir” gibi inciler yumurtlayarak konuyu kaşımaya devam etti.

Şüphesiz Başbakanın bu sözleri tesadüf değildir. AKP’nin, toplum vicdanında derin yaralar açan Roboski katliamına yönelik tepkiler karşısında gündem değiştirme çabasının yanı sıra, bu sözler, iktidar sahiplerinin kendini her şeye muktedir görme küstahlığını da sergilemektedir. AKP ve devlet, dilini ve elini kadın bedenine ve kadın haklarına uzatarak, toplumu muhafazakârlaştırma çabasını yoğunlaştırıyor.

Kürtajın yasaklanmasını veya mevcut durumdan daha öte sınırlamaları öngören yasanın hazırlıkları devam ederken tartışmalar da hız kesmiyor. Böyle bir düzenlemenin kadınların kazanılmış haklarına çok büyük bir saldırı olduğu açıktır. Bu nedenle tartışmaların ve tepkilerin büyüyerek devam etmesi son derece doğaldır.

Kürtaj yasağı hangi sınıfın kadınlarını vurur?

Kürtajı yasaklayan ya da sınırlayan bir yasal düzenleme egemen sınıfın kadınları açısından ciddi bir zorluk getirmemektedir. Çünkü kürtajın yasak olduğu ülkelerde, burjuva sınıfın kadınları sahip oldukları geniş imkânlarla, kendi ülkelerinde de farklı ülkelerde de, istenmeyen gebelikleri sağlıklı koşullarda sonlandırabilmektedir. Gebeliklerini sonlandıramadıkları durumlarda da hayatlarını çocuk bakımına adamak zorunda kalmamakta ve her işlerini olduğu gibi kendi çocuklarının bakımını da işçi ve emekçi sınıfların kadınlarına yaptırabilmektedirler. Öyle ki egemen sınıfın kadınları, sağlıklı oldukları ve bebeklerini besleyebilecekleri halde, vücut formlarının bozulacağı gerekçesiyle bile bebekleri için sütanne çalıştırabilmektedir. Evlilik dışı gebeliklerde de, işçi ve emekçi sınıfın kadınları gibi ayıplanmamakta, baskı görmemekte, namus cinayetlerine kurban gitmemektedirler. Bu nedenle nereden bakılırsa bakılsın, açıktır ki kürtajla ilgili olarak planlanan yasal düzenlemeler asıl olarak emekçi kadınları vuracaktır.

Türkiye’de doğurganlık oranlarına bakıldığında 2050’li yıllara doğru nüfusun yaşlanmaya başlayacağı öngörülmektedir. Bu durum genç, dinamik ve yoğun biçimde sömürülmeye müsait işgücünün pek de yakın olmayan bir tarihte azalacağı anlamına geliyor. Hâlihazırda Türkiye’nin nüfusu genç ve önümüzdeki 30 sene boyunca öyle olmaya devam edecek. Ama belli ki AKP’nin ve temsil ettiği sınıfın acelesi var! Ne genç işgücü ne de bir o kadar genç işsizler ordusu onlara yeterli gelmiyor. Şüphesiz bu sabırsızlığın altında tüm dünyada yükselen militarist dalga da son derece etkilidir. Hızla yayılma eğilimi gösteren emperyalist savaş süreci, egemenleri orduları büyütme, kanı akıtılacak kitleleri çoğaltma konusunda heveslendirmektedir. Recep Tayyip Erdoğan ve patronlar sınıfı, işçi sınıfının genç kuşaklarını bugünün taze işgücü, yarının asker ölüleri olarak tasarlamaktadır.

Kapitalizmin derinleşen krizi, beraberinde savaşların yanı sıra, kitlesel ayaklanmalar da getiriyor, getirecek. Bu ayaklanmalara hazırlık olarak, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devletin otoriterleşme ve toplumu baskı altında tutma çabaları yoğunlaşmaktadır. Genç, dinamik ve yoğun biçimde sömürülmeye hazır bir nesil yetiştirme gayreti içindeki hükümet, bu neslin aynı zamanda yükselecek bir toplumsal muhalefet karşısında dalgakıran işlevi görecek şekilde dindar, muhafazakâr ve itaatkâr olmasını da istiyor. Bu nedenle Başbakan kadınlara “doğurun ve doğurduklarınızı dindar yetiştirin” diyor. “Hanım kardeşlerini” kürtaja karşı “hassas olmaya” davet ediyor. Eşinin kendi çocuklarını ne zorluklarla büyüttüğünü anlatıp, günümüzün “şanslı” kadınlarını kürtaja karşı beraber mücadele etmeye çağırıyor.

Başbakan, kadınları ikna etme çabasıyla, zamanımızda çocuk büyütmenin kolay olduğunu iddia ediyor. Çocuk büyütmek kolaysa, neden bu ülkede her yıl 18 bin ölü doğum gerçekleşiyor? Neden 17 bin bebek 1 ayını doldurmadan, on binlerce çocuk 4 yaşına gelmeden ölüyor? Neden okullarda dağıtılan sütten zehirlenen çocukların büyük kısmının ciddi bir biçimde aç olduğu ortaya çıkıyor? Sokaklar, fabrikalar neden çalışan cılız çocuk bedenleriyle dolu? Neden çocuklar cezaevlerinde tecavüze uğruyor? Neden bombaların altında paramparça oluyorlar? Bu çocukların hayatını kurtarmak için hükümet neden en ufak bir girişimde bile bulunmuyor?

Çok çocuk doğurması istenen kadınlar, hamile kaldıklarında işten atılıyorlar. İşten atılmadıklarındaysa çocuklarına bakacak kimse olmadığından işten çıkmak zorunda kalıyorlar. Çünkü işyerlerinde kreş hakkı, kadınların elinden fiilen alındı. İşe giderken çocuğunun üzerine kapı kilitlemek zorunda kalan, ücretinin büyük bir kısmını çocuğunun bakımına ayıran, yoğun mesailer nedeniyle çocuklarını günlerce göremeyen, hamile kaldığında çalışma koşullarında hiçbir düzeltmeye gidilmediği için düşük yapan ve bunun gibi pek çok çileye katlanmak zorunda olan kadınlar için hayat hiçbir şekilde kolay değildir.

Şüphesiz burjuvalar için kendi çocuklarını büyütmek kolaydır. Ama onlar için daha da kolay olan çok sayıda doğmasını istedikleri işçi sınıfının çocuklarını, yoksullukla, iş kazalarıyla, savaşlarla imha etmektir. Onları açlıktan öldürmektir. İşçi sınıfı için evlatlarını büyütmek kahır ve acıyla yüklü bir süreçtir. Durumu bu hale getirense burjuvazinin ta kendisidir.

Yasakçı zihniyet ve asıl katliam

Tarihsel ve bilimsel gerçeklere rağmen egemenler, kürtajı, kadın hak ve özgürlükleri bağlamında değil dinsel referanslarla tartışmaya ve tartıştırmaya devam ediyorlar. Embriyonun yaşam hakkını savunmak adına pek çok kadının yaşam hakkını yok etmekten çekinmiyorlar. Henüz biyolojik bir oluşum olmaktan öteye geçmemiş ceninin yaşam hakkını savunur görünüp insanların yatak odasına kadar giriyorlar, kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmaya çalışıyorlar. Oysa rakamların ortaya koyduğu inkâr edilemez gerçeklik asıl katillerin kim olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin açıklamasına göre, yasaklamalar nedeniyle dünyada her yıl 19 milyon kürtaj güvenli olmayan koşullarda gerçekleşiyor. Güvenli olmayan düşüklere bağlı olarak dünyada her sekiz dakikada bir kadın ölüyor. Güvenli olmayan düşükler dünyadaki anne ölümlerinin yüzde 13’üne, her yıl 68 bin kadının ölümüne, 5,3 milyon kadının hastalık ve sakatlığına neden oluyor. Oysa kürtajın yasak olmaktan çıktığı 1982’den bu yana Türkiye’de kürtajlar 3 kat azalırken anne ölümleri de 6 kat azalmış. Kadınların ortalama yaşam süresi 14 yıl artmış. 1950’de anne ölümlerinin nedeni yarı yarıya güvenli olmayan düşükler iken, bu rakam günümüzde %2’ye kadar düşmüştür.

Bu rakamlara rağmen patronlar sınıfının has temsilcileri, işçi sınıfının kadınları adına ve bu kadınların hayatı üzerine konuşmayı büyük bir küstahlıkla kendilerine hak görüyorlar. Üstelik bunu yaparken, kendilerinin yaşamı ve günahtan uzak durmayı, kürtaj hakkını destekleyen kadınlarınsa cinayetleri savunduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar.

Nazizm ve kürtaj

Erdoğan kürtaj hakkını savunan kadınları katillikle suçlarken “Türk milletinin geleceğinin tehlikede olduğunu” iddia ediyor. “Daha güçlü bir Türkiye için” genç, dinamik, muhafazakâr ve dindar bir nesil arzu ediyor. Bu öyle bir nesil olacak ki, fabrikalarda terini, savaşlarda kanını akıtırken zerre kadar tereddüt etmeyecek. Her zaman boyun eğecek. Eğilen bu boyna savaş madalyaları takmak ya da kılıç geçirmek egemenlerin inisiyatifinde olacak. Erdoğan’ın kürtaj hakkındaki açıklamaları, işte bu hevesin ürünüdür. Bu heves, dünya üzerinde milyarlarca insanın yoğun bir nefretle hatırladığı Nazilerin nüfus ve kürtaj politikalarını hatırlatmaktadır.

Naziler, 1933 yılında Almanya’da iktidara geldiler ve hiç vakit kaybetmeden kürtajı, kürtaja yardımcı olmayı, hatta kürtajla ilgili bilgi vermeyi yasakladılar. 1934 yılında gizli polis örgütü olan Gestapo’da kürtaja ve eşcinselliğe karşı bir birim kuruldu. Sağlık kuruluşlarının bu birimle işbirliği yapması zorunlu tutuldu. Yeni Alman yasalarına göre mükerrer kürtaj durumunda kadına ölüm cezası veriliyordu. Yasa maddesi şöyle diyordu: “Suçlu, bu yolla Alman milletinin canlılığını sürekli engellerse ölüm cezasına çarptırılır.” Nürnberg Yasaları diye adlandırılan yasalar kimin kiminle evlenebileceğine, kimlerin şerefli Alman olduğuna, doğum kontrol uygulamalarının nasıl engelleneceğine ve çok çocuk doğuranların nasıl ödüllendirileceğine kadar pek çok şeye “açıklık” getiriyordu. Annelik artık özel hayatın alanına değil, devlete ve millete karşı vazifeler alanına giriyordu. Çok çocuk doğuran “şerefli” Alman anneleri stadyum törenlerinde madalyalarla ödüllendiriliyordu.

Tüm bu uygulamaların sonucunda yaşanansa Alman kadınlarının doğurganlık oranında keskin bir düşüş olmuş. 1920’de kurulan aileler ortalama 2,3 çocuk dünyaya getirirken, bu oran 1940’ta 1,8’e kadar gerilemiş. Üstelik bu uygulamalar muhafazakâr olmakla övünen Türkiyeli egemenleri şaşırtacak şekilde evlilik içi değil ama evlilik dışı çocuk sayısını arttırmış.

Naziler, en azgın tarafı oldukları ve her milletten on milyonlarca insanın “canlılığını sürekli engelledikleri” 2. Dünya Savaşının sonlarına doğru kürtaj politikalarında değişiklik yaptılar. Buna göre “aşağı ırklardan” askerlerin ve “komünizm hastalığını” bulaştırma ihtimali olan düşman Sovyet askerlerinin tecavüzüne uğrayan kadınlar kürtaj olacaktı. Ancak “yüksek ırklardan” askerlerin tecavüz ettiği Alman kadınlar bebeklerini doğurmak zorundaydılar. Devlet, o çocukların doğumunu ve bakımını sağlamak için “Yaşam Evleri” denilen evler açtı. Alman devleti tıpkı Sağlık Bakanı Akdağ’ın heves ettiği gibi tecavüze uğramış kadınların çocuklarına baktı. Ama sadece “yüksek ırklardan” ve engelsiz olanlarına! Diğerleri daha doğar doğmaz öldürülmek üzere “Yaşam Evlerinden” çeşitli merkezlere gönderildi.

Ruhsal ve bedensel engelliler, Naziler tarafından tecavüze uğramış “aşağı ırklardan” kadınlar, “aşağı ırklardan” erkekler tarafından tecavüze uğramış “şerefli” Alman kadınlar, komünistlere oy vermiş mahallelerin kadınları kürtaja zorlanıyorlardı. Kısa süre sonra kürtajın yanı sıra bu kesimlere yönelik zorla kısırlaştırma da Nazilerin genel bir politikası haline gelecek ve acımasızca uygulanacaktı. Nazilerin kan dondurucu arşivlerinden, zorla kısırlaştırılan, kısırlaştırılırken sakat kalan, ölen yüz binlerce kadın ve erkeğin acıları fışkırmaktadır. Savaş bittiğinde, belgelere göre en iyimser rakamla 400 bin insanın zorla kısırlaştırıldığı ortaya çıkacaktı.

Emekçi kadınlar bedenlerine, evlatlarına ve kürtaj hakkına sahip çıkacak

Kürtaj, egemenlerin iddialarının aksine kadınların doğum kontrolü için kullandıkları ya da sefih hayatlarının sonucunda mecbur kaldıkları bir uygulama değildir. Kürtaj, pek çok kadının doğum kontrol yöntemlerine ulaşamamasından, erkek egemen zihniyetin baskısı altında bu yöntemleri kullanamamasından, çocuklara bakamayacak kadar yoksulluğundan, işten atılma korkusundan ya da tecavüzden dolayı başvurmak zorunda kaldığı bir yöntemdir. Bu yüzden, eğer bir cinayetten bahsedilecekse asıl cinayet emekçi kadınların kürtaj hakkından yoksun bırakılmasıdır.

Kürtaj aslında binyıllardır geleneksel yöntemlerle uygulanıyor. Ancak kapitalizmin tarihi boyunca kürtaj hakkı kadınlar açısından ciddi mücadelelerin konusu olmuştur. Kürtaj yasalarda bir hak olarak tanındığında bile kolaylıkla geri alınabilmiş, hem kürtaj hakkı için verilen mücadelelerin hem de kürtaj karşıtı kampanyaların ve yasaklamaların sonu gelmemiştir. Avrupa’da kürtajın yasalaşması mücadelesi, 1960’lı ve 70’li yıllarda yeniden canlanmıştır. Çünkü neredeyse yüzyılın başından beri, kürtaj bir hak değil suçtu. O tarihten bu yana kürtaj, Avrupa’nın pek çok ülkesinde kimi zaman yasaklanarak, kimi zaman yasaklar gevşetilerek hep gündemde kaldı. Örneğin İspanya’da ağır kısıtlamalar nedeniyle kamu kliniklerinde kürtaj oranları sadece %2,9’dur. İrlanda’da ise kürtaj tamamen yasaktır.

Amerika’da ise 1880’li yıllardan sonra kürtajın pek çok eyalette yasaklanması gündeme gelmiştir ve bu yasak 1973 yılına kadar devam etmiştir. Ancak yasaklar kürtaj oranlarını düşürmemiştir. 1967-1973 yılları arasında yürüyen mücadeleler sonucu kürtaj hakkı bazı eyaletlerde yasalara girerken, bazı eyaletlerde ise yasaklar kısmen gevşemiştir. Ancak Türkiye örneğinde görüldüğü gibi kürtaj, erkek egemen, milliyetçiliği ve militarizmi besleyen kapitalizm altında, yasal bir hak olduğu ülkelerde bile tehdit altındadır.

Kürtajın bir kadın hakkı olduğunu inkâr eden, Nazilerin nüfus politikalarına özenen Türkiyeli egemenler, “büyük devlet” olma sevdasıyla gerçekleri karartmaya devam ediyorlar. Cenini yok etmenin cinayet olduğunu iddia edip kendi cinayetlerinin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Korumaya çalışır göründükleri ceninler, fabrikalardaki çalışma şartları yüzünden yok olduğunda gerekli önlemleri aldırmak için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. O ceninler çocuk ya da insan sayılabilecek duruma geldiğinde ve artık onları öldürmek gerçek bir cinayet olarak görülebileceğinden, insanca bir yaşam sürmelerinin önüne her türlü engel çıkarılıyor. Ya yaşamlarını acı ve kahırla sürdürüyorlar, ya da kapitalizmin bin türlü belâsı yüzünden yaşamlarını kaybediyorlar. Egemenlerin damarlarında kan yerine yalan ve ikiyüzlülüğün irini akıyor.

İşte tam da bu nedenle, kadının kendi bedeni üzerindeki sorgulanamaz bir tasarrufu ve hakkı olan kürtaja, gerçek katiller tarafından engel konulmasına izin vermemelidir işçi kadınlar. Kendi adına konuşabilmek için kendi adına savaşmak zorundaki bir sınıfın evlâtları olan ve o sınıfın evlâtlarını doğuran kadınlar, işçi sınıfının kahırlı kadınları, erkek egemen kapitalist sisteme, sınıfsal, ulusal, cinsel her türlü sömürüye karşı mücadelede yerlerini aldıkça kendi adlarına konuşanları susturacak ve kendileri konuşacaklar.

İşçi kadınlar konuştukça, yaratıcı güçlerini, yeni nesiller yaratan hünerlerini yeni bir dünya kurmak için ortaya koydukça, binyılların ezilmişliğini üzerlerinden atacaklar. Ezilmeyen insanın, ezilmeyen kadının, ezmeyi öğrenmemiş erkeğin, özgür kadın ve erkeğin kirletilmemiş ilişkisinin, ırzına geçilmemiş bir doğanın olduğu bir dünyaya doğurdukları çocuklar tüm toplum tarafından kucaklanacaklardır. O çocuklar neşeli bir dünyaya açacaklar gözlerini ve uzun, mutlu bir yaşamın ardından esefsiz göçüp gidecekler. O dünyanın bir hayal olmaktan çıkması, o çocukların insanca yaşaması, mücadeleci kadınların yüreğinde bir hasrettir. Mücadeleci işçi kadınların yüreğini dağlayan ateş böyle bir dünyanın özlemidir.

Kürtaj yasağı değil, emekçi kadınların talepleri için yasa!

Emekçi kadınlar bugünden kapitalist sömürüye ve erkek egemen zihniyete karşı somut talepleri için mücadele etmelidirler:

Kadına yönelik ayrımcı yasa ve uygulamalar kaldırılmalı, kadını ikinci sınıf insan olarak gören zihniyetle hayatın her alanında mücadele edilmelidir.

Kürtajı yasaklamak da dâhil, kadına yönelik şiddetin önüne geçilmelidir. Kadın cinayetlerini kışkırtan ahlâk anlayışı ve politikalarla mücadele edilmelidir.

Doğum kontrol uygulamalarını ve çocuk bakımını kadının üzerine yıkan erkek egemen anlayışla mücadele edilmelidir. Hem kadınlara hem de erkeklere kolay erişebilecekleri, ücretsiz ve sağlıklı doğum kontrol hizmetleri verilmelidir. Çocuk bakımının toplumsallaştırılması için gerekli tüm önlemler alınmalıdır.

Kadın ve erkek için doğum izni uzatılmalı, her işyerinde kreş olmalıdır. Hamile kadınların işten atılması yasaklanmalı, çalışma şartlarında derhal düzeltmeye gidilmelidir. Eşit işe eşit ücret verilmelidir.

Kürtaj hakkı temel bir kadın hakkı olarak görülmeli ve korunmalıdır. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkını engelleyen zihniyetle mücadele edilmelidir. Erkeğin, devletin, egemenlerin kadın bedenine müdahalesine derhal son verilmelidir!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 88, Temmuz 2012