Türk Burjuvazisinin Demokrasiyle İmtihanı


İşçi sınıfının ve genelde emekçi kitlelerin demokratik özlemleri halen karşılanmış olmaktan uzak olduğu gibi, arada elde edilen bazı kazanımlar da bugünkü otoriterleşme sürecinin ökçesi altında unufak olmuştur. AKP hükümeti Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adım atmak ne kelime bu taleplere savaş politikalarıyla yanıt vermektedir. Siyasi iktidarın “yeni anayasa”yla kastettiği şey tüm yetkiyi tek kişinin elinde toplayan, anti-demokratik özünü olduğu gibi koruyan bir anayasadır. Terörle mücadele yasası ağırlaştırılmış maddeleriyle olduğu yerde durmaktadır. İfade ve basın özgürlüğü katledilmiş durumdadır. İşçi sınıfının sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme özgürlüğü gasp edilmektedir. En ufak bir hak talebi gaddarca muamelelerle yanıtlanmakta, en temel demokratik haklar için yükseltilen mücadeleler ağır cezalarla karşılaşmaktadır. Tüm bunların gösterdiği gerçek şudur ki, Türkiye’de burjuva kapsama giren demokratik hak ve özgürlükler için bile çok güçlü, kitlesel bir işçi sınıfı mücadelesi gerekmektedir.




15 Temmuz darbe girişimi Türkiye siyasi tarihindeki en ciddi siyasal kırılmalardan birini temsil ediyordu. Bu vesileyle ortaya çıkan tablonun çok çeşitli ve önemli yönleri bulunuyor. Bunlardan birisi de Türkiye’deki kronik burjuva demokrasisi sorunudur. Bir yanda, “darbeler devri bitti, artık bir Avrupa demokrasisi olma yolunda, G20 üyesi, dünyanın en büyük 20 ekonomisi içinde” denilen Türkiye’de böylesi ciddi bir darbe girişiminin gerçekleşmiş olması; diğer yanda, darbe girişimi öncesinde zaten yürümekte olan ve sonrasında da devam eden otoriterleşme sürecinin varlığı, Türkiye’deki demokrasi sorununun ne denli derin bir sorun olduğunu bir kez daha çarpıcı biçimde ortaya koymuştur.

Bugün Türkiye, OHAL koşullarında parlamento, yargı ve anayasa denetiminden neredeyse tümüyle azade, gücün tek bir kişinin elinde toplandığı, keyfi bir yürütme erkinin sultası altında yönetilmektedir. Yasama ve yargının yürütmenin kuklası haline geldiği bu tablo açıkça totaliterleşme yolundaki bir gidişatı yansıtmaktadır. Bir dördüncü kuvvet sayılan basın da çok büyük oranda yürütmenin borazanı durumuna getirilmiştir. Gazete ve televizyonların çoğu doğrudan yürütmenin emir ve talimatları altında faaliyet yürütmekte, böyle olmayanların en büyükleri de çeşitli mekanizmalarla sıkı markaj altında kontrol edilmekte ve yönlendirilmektedir. Muhalif ve aykırı basın organları birbiri ardına kapatılmakta, takibata uğramakta, yazarlar, muhabirler, çalışanlar hapse tıkılmakta, mahkemelerde süründürülmekte, işsiz bırakılmaktadır.

Devlette çalışan on binlerce insan büyük ölçüde sorgusuz sualsiz işten atılmakta, tüm bu işlemler yargı denetimi dışına çıkarılmaktadır. Toplamda milyarlarca dolarlık değeri ifade eden şirketlere el konulmaktadır. Halkın oyuyla seçilmiş belediye yönetimlerini görevden almak üzere OHAL kararnamesi çıkarılmış, yerlerine belediye meclisinin atama yapmasının önüne geçilmiş ve kayyum olarak merkezden bürokratlar atanmasının önü açılmıştır.

İşte, 90’lı yılların sonlarında belirgin bir hal alan ve 2000’li yıllarda büyük umut haline getirilen, Türkiye’nin Avrupa standartlarında bir demokrasi ve refaha ulaşacağı hayalleri eşliğinde yürünen yolun sonunda gelinen nokta burasıdır.

Osmanlı’nın son yüzyılındaki ıslahat çabaları ve hamlelerinden bu yana, neredeyse 150 yıldır yaşanan onca çalkantı ve değişimler içinde demokrasi sorununun daima kilit siyasal sorunlardan biri olageldiği düşünüldüğünde, bu sorun daha belirgin, daha çarpıcı bir görünüm kazanmaktadır. Tüm bu süreç içinde güya demokrasi ve özgürlük bayraktarlığına soyunarak iktidara gelen farklı egemen sınıf kesimleri istisnasız biçimde bu vaadi çiğnemiş ve şu ya da bu biçimde otoriter geleneklere rücû etmekte büyük bir istikrar göstermişlerdir. 20. yüzyılın başlarındaki İttihat-Terakki’sinden 1950’lerdeki Demokrat Parti’sine, 1980’lerdeki Özal’ından 90’lardaki Demirel’ine ve nihayet 2000’lerin AKP’sine varıncaya değin tüm örneklerin ortaya koyduğu gerçeklik budur. Üstelik Mehmet Sinan’ın da AB süreci ve egemen sınıf içi çatışmayı ele alırken dediği gibi, sözü edilen demokrasi, “hepi topu Avrupa’daki gibi olacak burjuva demokrasisi”ydi, daha ötesi değil.

Türkiye’nin özgünlüğü

Peki burjuva kapsamı aşmayan türde bir demokrasi bile neden Türkiye’de bir türlü gerçekleşemiyor? Bunun derin tarihsel nedenleri olduğu açıktır ve Mehmet Sinan’ın çalışmaları bu konuda geniş bir açıklık sunmaktadır. Bu noktayı aşağıda ele alacağız. Ancak bu açıklamaların ve Türkiye’deki sorunun gerçek boyutlarının ya da daha doğrusu vahametinin daha iyi anlaşılabilmesi için önce birkaç noktayı tespit etmekte fayda var.

Şunu belirtmek gerekiyor ki, Türkiye’deki kronik burjuva demokrasisi defosu, kestirme biçimde genel iktisadi gelişmişlik düzeyine indirgenemez. Yani, Türkiye kapitalizmi henüz yeteri kadar gelişmediği için burjuva demokrasisinin asgari temel normları da getirilememektedir deme kolaycılığına kaçmamak gerekiyor. Kapitalist iktisadi gelişmişlik düzeyi ile burjuva demokrasisi arasında genel çizgileriyle bir ilişki olduğuna şüphe yoktur. Nitekim bu konuda az çok fikir verici bir endeks olan Demokrasi Endeksinin 2015 verilerine göre “tam demokrasi” olarak gruplandırılan en yüksek puanlı 20 ülkenin neredeyse tamamı gelişmiş kapitalist ülkelerden oluşmaktadır.[*]

Ancak somut tarihsel ve siyasal gelişmeleri hakkında bilgi sahibi olduğumuz ve gelişmiş kapitalist ülkeler kategorisinde yer aldığını söyleyemeyeceğimiz kimi ülkelerde de burjuva demokrasisinin asgari bazı ölçülerinin hayat bulabildiğini görüyoruz. Darbe ve cunta rejimlerinden çıkış dönemlerinde henüz gelişmiş kapitalist ülke denemeyecek olan Yunanistan ve Portekiz örneklerinden tutun, yine daha sonraki yıllarda faşist askeri rejimlerin çözülüş süreçlerini yaşayan kimi Latin Amerika ülkelerinde (Şili, Arjantin, Brezilya, Uruguay), keza Apartheid rejiminden kurtulan Güney Afrika Cumhuriyeti gibi bir ülkede genel ölçüleriyle burjuva demokrasisinin asgari standartları getirilebilmiştir. Nitekim Demokrasi Endeksinde de bu ülkeler Türkiye’nin çok üstünde yer almaktadırlar.

Kürt sorununun çözümü için, benzer sorunların yaşandığı ve çözüm süreçlerinin işletildiği farklı ülke deneyimleri üzerine inceleme yapıp raporlar hazırlayan liberal aydın ve akademisyenler, aynı şekilde, yukarıda bahsettiğimiz ülkelerdeki cunta rejimlerinin çözülüş süreçlerini inceleyerek buralarda temel normları itibariyle burjuva demokrasisine geçiş süreçlerinin örnek alınabileceğini vurgulayan raporlar da hazırlamışlardır.

Hal böyleyken, dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alan, kişi başına milli geliri 10 bin dolarlar düzeyine yaklaşmış, resmen AB üyelik müzakereleri yürüten bir ülke olarak Türkiye’nin, neden en azından bahsi geçen Latin Amerika ülkeleri kadar yol alamadığı, AB süreci yürüten Balkan ülkeleri kadar olamadığı sorusu daha çarpıcı bir nitelik kazanmaktadır. Mehmet Sinan Marksist Tutum’da yayınlanan çalışmalarında bunun derin tarihsel nedenlerini ayrıntılı biçimde ele almıştır. Bu ayrıntıları tüm yönleriyle aktarmak ve ele almak bu yazının boyutlarını aştığı için burada sadece temel düşünceyi veren bir aktarma yapmakla yetineceğiz.

“Türkiye’deki cumhuriyet rejimi, Batı’da olduğu gibi alttan gelen gerçek bir halk devrimiyle değil, Osmanlı asker-sivil bürokrasisinin geleneksel önderliği altında, tepeden bir düzenlemeyle kuruldu ve bu nedenle de, daha baştan bu «kurucu» bürokrasinin siyasal vesayeti altına girdi. Böylece, daha kuruluş aşamasında bürokratik-otoriter bir kimliğe bürünen ve tüm kurumları bu otoriter kimliğe göre biçimlenmiş olan bizdeki burjuva cumhuriyet rejimi, ne Batı’daki cumhuriyet rejimlerinin burjuva demokratik içeriğine sahip olabildi, ne de toplumda Batı’daki gibi bir yurttaşlık bilinci ve demokrasi kültürü gelişebildi. Osmanlı’nın yüzyıllar süren asyatik-despotik rejimi altında halk kitlelerinin bilincine kazınmış olan devletin tebaası olma (reaya) kültürü, otoriter burjuva cumhuriyet rejimi altında da ne yazık ki devam etti. Nitekim böyle olduğu içindir ki, Türkiye’de çok partili burjuva parlamenter rejimin son 50 yıl içinde sık sık askerî müdahalelerle kesintiye uğraması toplum tarafından çok fazla yadırganmamış, hatta bu durum neredeyse «olağan bir işleyiş» olarak kabul görmüştür.” (Paşalar Cumhuriyetinden Burjuva Cumhuriyetine TC’nin Sivilleşme Sancısı, marksist.com)

Sorunun tarihsel boyutunun tüm temel unsurlarının berrak biçimde serimlendiği bu satırlar Türkiye’nin özgünlüklerini ortaya koymaktadır: yüzyıllar süren asyatik-despotik geçmiş, halk devriminin olmayışı (tepeden devrim), tebaa kültürü, bürokratik vesayet… Tüm bu temel unsurlar temel demokratik mevzilerin kazanılması açısından en önemli unsur olan kitle mücadeleleri dinamiğinin zayıf ve kırılgan olması sonucunu doğurmaktadır. Bu nokta hayati derecede önemlidir, çünkü kapitalizmin emperyalist aşamaya geçtiği çağda, ileri olmayan kapitalist ülkelerde genel olarak demokratik dönüşümler her ne kadar çok daha zorlaşmış olsa da, emekçilerin etkili kitle mücadeleleri olduğunda ve her şeye rağmen belirli düzeyde bir kapitalist temel de söz konusuysa, kimi önemli demokratik kazanımlar elde edilebilmektedir. Nitekim yukarıda zikrettiğimiz ülke örneklerinde önemli kitle mücadeleleri yaşanmış ve egemenler o ülkelerde kitlelerin kimi demokratik taleplerini kabul etmek zorunda kalmışlardır.

“Hürriyet” bayraktarlarının tıyneti

Mehmet Sinan’ın özetlediği tarihsel-toplumsal-siyasal arkaplan üzerinde Türkiye’de egemen sınıf fraksiyonlarının mücadelelerinden hiçbir zaman temel burjuva demokratik standartların hayat bulduğu bir siyasal alan oluşmadı. Bunun yerine çoğu zaman Türkiye’nin yaşadığı macera otoriter bir çerçevede seyreden iktidar mücadeleleri oldu. Bu iktidar mücadelelerinde çoğu zaman özgürlük ve demokrasi bayrağını taşıdığı iddiasındakiler birçok durumda eskiyi aratır zorbalıklar yaptılar.

Örneğin, Abdülhamid istibdadına karşı ülkede gelişmeye başlayan hürriyet özlemlerinin bayraktarlığına İttihat-Terakki (İT) soyunmuştu. Ermeniler başta olmak üzere demokratik talepleri olan birçok kesimin örgütlenmelerini bünyesine katan ya da bunlarla güç birliği yapan İT, güç kazandıkça, ilerleyen yıllar içinde diğer tüm muhalif kesimleri acımasızca tasfiye etmiştir. İstibdada karşı mücadele, sonunda 1908’de Abdülhamid’in İkinci Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmasına yol açmıştı. Meşrutiyetle birlikte ülkenin özellikle batı kentlerinde o zamana kadar görülmedik tarzda bir özgürlük havası esmişti. Ancak iktidarı dışarıdan kontrol eden bir yapı oluşturan İT, bir süre sonra bu havayı dağıtacak ve nihayet 1913’te bir darbeyle (Bâb-ı Âli baskını) kendi doğrudan iktidarını kuracaktı. 1913’ten sonrası ise devasa kitle kıyımlarını da içeren korkunç bir baskı rejimi oldu.

Daha sonra cumhuriyetin kuruluş sürecinde de benzer bir tablo yaşandı. Çoğu eski İT paşaları olan cumhuriyetin kurucuları, Milli Mücadele ve yeni devletin kuruluşu sürecinde Kürtler başta olmak üzere ülkedeki çeşitli kesimlere vaatlerde bulunarak onların desteğini almış, ama hem mücadele süreci içinde hem de sonrasında bu kesimlere karşı tasfiye ve bastırma hareketleri yürütmekten geri durmamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki iktidar mücadelelerinin genel karakterini ise Mehmet Sinan’dan aktarabiliriz:

“TC’nin kuruluşundan itibaren devlet erkini paylaşmakta olan ve politik alanı adeta kendi tekelleri altına almış bulunan düzenin egemenleri (cumhuriyetin kuruluşundan beri kendilerini devletin aslî sahibi olarak gören asker-sivil yüksek bürokrasi ile iktisadi gücü elinde tutan büyük toprak sahipleri ve burjuvalar), öteden beri kendi aralarında bir hegemonya mücadelesini yürütegelmişlerdir. Devlet iktidarının ele geçirilmesi ve «nimetlerinden» yararlanılmasına yönelik olan bu hegemonya mücadelesinin, burjuva rejimde nasıl siyasal krizlere ve askerî darbelere yol açtığı herkesin malûmudur. Örneğin 27 Mayıs 1960’taki darbe gibi, post-modern darbe olarak nitelenen 28 Şubat 1997 müdahalesi de böyle bir çatışmanın ürünüydüler.” (age)

İkinci emperyalist dünya savaşı sonrası uluslararası koşulların zorlamasıyla çok partili hayata geçildiğinde, bu kez hürriyet bayraktarlığını yapma sırası Demokrat Parti’ye gelmişti. “Yeter, söz milletin” türü “hürriyet” sloganlarıyla halkın sempatisini arkasına alan DP, 1950’de iktidara geldikten sonra işçi sınıfı ve sosyalistler üzerindeki baskıları azaltmadığı gibi yeni baskı dalgaları kabartmakta hiç eskiyi aratmadı. İlerleyen yıllarda baskıcı karakteri daha da artan ve burjuva muhalefete yönelik olarak da baskıcı ve keyfi tedbirleri hızlandıran DP, sonunda 1960’ta bir darbeyle alaşağı edildi.

Bu kez darbeyle gelenler özgürlükçü kesilmişlerdi. Gerçekten de belirli bir süre kısmen özgürlükçü bir hava esti. Bu atmosferde sol ve işçi sınıfı hareketi güçlü bir yükseliş yaşadı. Yine de darbecilerin getirdiği anayasa ve seçim yasalarının, TİP gibi hiç hesapta olmayan sol partilerin işine yaradığı ortaya çıkınca egemenlerin sözcüleri “bu kadar demokrasi Türkiye’ye fazla”, “sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçti” dediler. Seçim yasaları değiştirildi, anayasada gerici düzenlemeler yapıldı, DİSK kapatılmaya çalışıldı ve bunlar da yetmedi 1971’de yarı-faşist nitelikli bir darbe yapıldı. Aslına bakılırsa, 1971 darbesiyle kısa bir kesintiye uğramakla beraber, 70’lerin sonlarına kadar süren bu hava Türkiye tarihinin görüp görebildiği en özgürlükçü ortamı ifade ediyordu. Brüt olarak 20 yıl sürdüğünü söyleyebileceğimiz bu dönem 1980’deki faşist darbeyle son buldu.

12 Eylül sonrası: Değişen bayraktarlar ve ittifaklar, değişmeyen sonuç

1960-1980 arası dönemde iktisadi gücü elinde tutan burjuvaların siyasi gücü artmış, asker-sivil bürokrasinin siyasi ağırlığı ise buna paralel biçimde tedrici olarak azalmıştı. Ancak 1980 darbesiyle askeri-sivil bürokrasinin iktidar bloku içindeki rolünde yeni bir yükseliş yaşandı. 12 Eylül faşizminin çözülme süreci ise sermayenin bazı kesimlerinin hayli palazlandığı ve uluslararası bağlarının sıçramalı biçimde geliştiği bir dönem oldu. 12 Eylül’ü desteklemiş olan bu sermaye kesimlerinin bir bölümü, asıl dertleri olan işçi sınıfı mücadelesinin ve devrimci hareketin bastırılmasından sonra, artık Avrupa ile yakınlaşma ve AB çerçevesine girme zamanının geldiğini düşünüyordu. 2004 yılındaki bir yazısında Mehmet Sinan bu durumu şöyle ifade ediyordu:

“… iktisadi egemenliği elinde tutan burjuvazinin ve burjuva devletin sadık bir hizmetkârı olması gereken (Batı’da olduğu gibi) asker-sivil yönetici bürokrasinin, sanki iktidarın gerçek sahibi ya da devletin gerçek efendisiymiş gibi davranması ve adeta burjuvaziden bağımsız bir sınıfmış gibi tavırlar sergilemesi, kapitalist Avrupa’nın kapısında bekleşen büyük burjuvaziyi artık iyiden iyiye rahatsız ediyor. Burjuva düzenin kendi işlevleri açısından bile rahatsızlık yaratan bu durumun nasıl olup da aşılacağı ve özellikle de TSK’nın iktidar mekanizması ve siyaset üzerindeki ağırlığının «makul sınırlar içerisine» nasıl çekilebileceği sorusu, burjuva kamp içinde ciddi tartışmalara neden oluyor.” (AB Süreci ve Burjuva İktidar Bloku İçindeki Çatışma, marksist.com)

Söz konusu büyük sermaye kesimleri izledikleri yeni çizgi bakımından uluslararası sermaye odaklarından da destek görüyorlardı. Bu çerçevede bir liberal aydın katman da şekillenecek ve bu kapışmada statükocu burjuva güçlere karşı büyük sermayenin AB süreci üzerine kurulan yeni programının fikir kuvvetlerini oluşturacaklardı. Ancak statükocu burjuva kesimler ise iktisadi plandaki değişiklikleri kabullenmekle beraber, siyasi planda Avrupa tarzı bazı burjuva demokrasisi adımlarının atılmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı.

Türkiye’deki siyasal gelişmelerin 12 Eylül faşizminin çözülüş sürecinin başlamasından itibaren temel belirleyenlerinden biri olan bu kapışma sürecinin, AKP’nin 2002’de iktidara gelişine kadar, kabaca dört halkadan geçtiği söylenebilir. İlk halkayı Özal dönemi oluşturuyordu. Özal genel otoriter çizgileri fazla değiştirmeden askeri bürokrasiyi geriletmek için bazı adımlar atmaya çalıştı. Bu girişimlerin kapsamı sınırlı olduğu gibi, Özal da işçi sınıfı ve Kürt halkının sırtından sopayı eksik etmedi. Ancak bu sınırlı girişimler dahi statükocu düzen güçleri açısından fazlasıyla tehdit olarak görüldü ve Özal’ın macerası şaibeli bir ölümle son buldu.

Ardından sözde “demokratikleşme” bayrağını Demirel devraldı. Hatırlanırsa Demirel kendileri hakkındaki siyaset yasağının kaldırılması öncesinde ve daha sonra da iktidara gelmesinin öncesinde, “bir darbe daha görse sosyalist olacak” türü esprilere konu olacak kadar “özgürlükçü ve demokrat” kesilmişti. Ancak Demirel Özal’ın bile gerisinde kalarak, suya sabuna pek dokunmadı. Özal ve Demirel deneyiminden sonra eski tipte sağ partilerden ümidini kesen büyük sermaye, 90’ların ortalarına doğru mevcut sağ burjuva partilere alternatifler de yaratmaya çalıştı. Kendisi büyük bir sermaye grubunun başında olan Cem Boyner’in liderliğini yaptığı Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) deneyi bu çabayı somutluyordu. Ancak siyaset sahnesine bir meteor gibi gelen YDH büyük iddialarla girdiği 1995 seçimlerinden tam bir fiyaskoyla çıkınca deneye hızla son verildi. En son deneme ise, kriz sürecinde Amerikalardan getirilen Kemal Derviş’in liderliğinde yeni bir siyasal oluşum yaratma ve bu olmayınca da son evrede onun CHP’nin başına getirilmesi çabasının başarısızlıkla sonuçlanması oldu.

Bu dört halka ya da moment, AB yanlısı TÜSİAD’çı sermaye fraksiyonlarının AKP öncesi girişimlerini temsil ediyordu. Bu girişimler sonuç olarak iflas etti. Bir yandan da Kürt sorunuyla, ekonomik çalkantılarla ve her türlü mafyatik yapılarla iç içe devletin yağması ile örülü olan bu süreç sahnedeki tüm burjuva partilerin hızla çürümesine ve halkın gözünde itibar yitirmesine yol açtı. İşte bu şartlarda bir diğer burjuva güç olarak İslamcı-muhafazakâr Milli Görüş hareketi yeniden öne çıktı.

Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’nin 1995 seçimlerinde az farkla da olsa birinci parti haline gelmesiyle açığa çıkan durum, sadece statükocu burjuva cenahta değil TÜSİAD’çı burjuva cenahta da rahatsızlık yarattı. Nitekim sonu 28 Şubat’a (1997) varan bir yıpratma ve sıkıştırma süreci içinde Erbakan ve Refah Partisi iktidardan düşürüldü. Erbakan ve Refah Partisi o günlerdeki haliyle TÜSİAD’çı sermaye açısından da maksada uygun bir siyasi aktör durumunda değildi.

Refah Partisi, deyim yerindeyse içinde eski ve yeniyi bir arada barındırıyordu. 28 Şubatçı baskı ve zorlamalar sadece bir hükümet devirme ve İslamcı çevreleri hedef alan kovuşturmaları getirmedi. İlerleyen günlerde kurulan yeni parti içinde kısa sürede eski ve yeninin kavgası patlak verdi. Böylece 28 Şubat, Milli Görüş hareketinde mevcut iki ana eğilim arasındaki rekabeti hızlı biçimde bir bölünme noktasına da taşımış ve bir ebelik yapmış oldu. Bu şekilde hayata gelen AKP, yeni kuşak liderliğiyle, hem Türkiye’deki geleneksel muhafazakâr sağ burjuva partisi ihtiyacını karşılayacak bir potansiyel taşıyor, hem de daha önemlisi artık belli bir nitelik sıçramasının eşiğine gelmiş olan İslamcı burjuvazinin bu sıçramayı yapabilmesi için elverişli siyasi araç niteliğini taşıyordu.

İşte bu kriz ve kokuşma şartlarında ve Milli Görüş çizgisinden kopma temelinde kurulmuş bir parti olarak AKP, TÜSİAD’çı sermayenin, sadece onun değil, uluslararası sermayenin de ilgi alanına girdi. Seçim barajının da yardımıyla 2002 seçimlerini tek parti hükümeti kurabilecek kadar büyük sandalye sayısıyla kazanan AKP, Avrupa Birliği’ne giriş stratejisini benimsiyor ve bunu kendisine siyaset sahnesinde bir meşruiyet alanı açmakta kullanıyordu. Ama bu sadece araçsal bir ilişki değildi, palazlanmış İslamcı sermaye kesimleri de kendi gelişimlerini sürdürebilmek için buna ihtiyaç duyuyorlardı. İslamcı-muhafazakâr burjuva kesimlerin partisi olarak AKP, süreç içinde statükocu burjuva kesimlere karşı TÜSİAD sermayesiyle bir ittifak kurdu. Özgürlük ve demokrasi söyleminin yeni şampiyonu, burjuvazinin sonu gelmez “demokrasi” oyununun yeni bayraktarı AKP olacaktı.

Ancak 12 Eylül faşizminin çözülüş sürecinin başından beri burjuvazi içinde yürüyen kapışmanın kalıbında aslında önemli bir değişiklik olmuştu. Buradaki değişiklik, başlangıçta büyüklüğü ve etkinliği yeteri kadar fark edilemeyen İslamcı sermayenin farklı bir sermaye odağı olarak denkleme girmesiydi. AKP diğer burjuva partiler gibi genelde sermayenin çıkarlarının partisi olmanın dışında, oldukça örgütlü yeni bir sermaye odağının dolaysız anlamda siyasi partisiydi. Dolayısıyla, evet burjuva kamp içinde eski kapışma sürüyordu, ama artık denkleme yeni bir unsur eklenmişti.

Dahası sonraki yıllarda daha net biçimde anlaşılacağı üzere, İslamcı sermaye de kendi içinde iki büyük temel grup oluşturuyordu. AKP liderliği genel politik program itibariyle ve fikir sahasında, TÜSİAD’çı sermaye kesimlerinin ve liberal aydınların desteğini alırken, devlet içindeki mücadelesinde de Gülenci kadroların, yani Gülenci İslamcı sermaye odağının desteğine muhtaçtı. Bu da, zaman içinde daha iyi ortaya çıkacağı üzere, aslında statükocu burjuva kesimlere karşı ittifakın ikili değil üçlü bir sermaye ittifakı olduğu anlamına geliyordu. Bu üç sermaye odağının doğrudan sermaye kimlikleriyle örgütlenmeleri olarak, TÜSİAD, MÜSİAD ve TUSKON sahnedeydi.

Büyük emperyalist güçlerin de desteğini alan bu ittifak karşısında genel bir gerileme ve zemin kaybı yaşayan statükocu devlet güçleri ise, gidişat karşısında paniğe kapılarak süreci tersine çevirmek için, başta darbe hazırlıkları olmak üzere muhtelif hamle ve girişimlerde bulundu. Ancak bu kez, Gülencilerin devlet içindeki yaygın ve güçlü örgütlenmesinin ve ABD’nin faaliyetiyle, statükocu güçlerin darbe hazırlıkları boşa çıkarıldı. Böylece gitgide daha ağır darbeler alan statükocuların gerilemesi büyük bir ivme kazandı. Bu süreçte kilit bir rol oynayan Gülenciler ise, güçlerine her alanda muazzam güç kattılar, sıçramalarla büyüdüler.

Bu arada statükocu burjuva kesimlere karşı mücadelenin temel bir parçası olarak AB üyelik süreci bağlamında bazı ürkek ve çelişik demokrasi adımları da atıldı. Ancak, emperyalist savaş sürecindeki ve Kürt sorunundaki gelişmelerin belirleyici etkisi altında, süreç başlangıçta tarafların hiçbirinin öngörmediği bambaşka bir noktaya geldi. Başlangıçta sürecin patronu gibi görünen TÜSİAD’çı sermaye kesimlerinin süngüsü büyük oranda düştü, İslamcı sermaye kesimleri karşısında siyasi planda büyük güç kaybettiler. İş bu kadarla kalmadı, İslamcı sermaye güçlerinin birbiri ardına kazandıkları zaferler ve atlattıkları badirelerle artan özgüveni karşısında, iktisadi planda da İslamcı sermayenin yükselişini ve karşı ataklarını sineye çekmek zorunda kaldılar. TÜSİAD’la gitgide zayıflayan ittifak, denilebilir ki esas olarak 2011’den itibaren bozuldu. Ama sadece TÜSİAD ve AKP ittifakı değil, Gülenciler ve AKP ittifakı da bozuldu.

Gülenciler statükocu güçlerin defterinin büyük oranda dürülmesinden sonra, iktidardan daha büyük pay talep ettikleri ve bu yolda özellikle Erdoğan’ı tasfiye etmeye çalıştıkları için köprüler atıldı. Erdoğan kontrolündeki AKP kazandığı güç ve özgüven temelinde dış politikada da büyük emperyalist güçlerle ters düşen siyasetleriyle artık tek tabanca ilerliyordu. Kazandığı güç, aynı zamanda, tüm demokratik mehter yürüyüşünün geri çevrilmesi anlamına gelecek şekilde bir otoriterleşme süreci halini aldı. Burjuva kesimler de dâhil olmak üzere tüm muhalefet üzerindeki baskılar çeşitli boyutlar kazanarak arttı. Bu gidişat elbette rejimin çivilerinin yerinden oynadığı büyük bir siyasi kriz sürecini tetikledi. Bu kriz sürecinin geldiği son noktada ise, AKP dışındaki iç ve dış çeşitli sermaye güçlerinin son ve en büyük hamlesi 15 Temmuzdaki darbe girişimi oldu.

* * *

Bütün bu tarihsel süreçten ortaya çıkan en önemli sonuç şudur ki, Türkiye’de tüm çeşitliliği içinde ve farklı arkaplanlarına rağmen burjuva fraksiyonların hiçbiri demokratik bir fıtrata ya da kapasiteye sahip değildir. Birbiri ardına demokrasi bayrağını sallayan bayraktarlar değişmiş, halkın önüne farklı kılıklar içinde çıkmış, “demokrasi ve özgürlükleri ben getireceğim” demişlerdir. Fakat sonuç burjuvazi ve burjuva demokrasisi açısından tam bir fiyaskodur. Genelde İslamcılık, özelde AKP ve Gülenci hareket vs. hepsi acınası bir demokrasi sınavı vererek tarihsel anlamda meşruiyetlerini tüketmişlerdir. Burjuva kesimler arasında bugün kirlenmemiş olan, lekesiz olan yoktur.

İşçi sınıfının ve genelde emekçi kitlelerin demokratik özlemleri halen karşılanmış olmaktan uzak olduğu gibi, arada elde edilen bazı kazanımlar da bugünkü otoriterleşme sürecinin ökçesi altında unufak olmuştur. AKP hükümeti Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adım atmak ne kelime bu taleplere savaş politikalarıyla yanıt vermektedir. Siyasi iktidarın “yeni anayasa”yla kastettiği şey tüm yetkiyi tek kişinin elinde toplayan, anti-demokratik özünü olduğu gibi koruyan bir anayasadır. Terörle mücadele yasası ağırlaştırılmış maddeleriyle olduğu yerde durmaktadır. İfade ve basın özgürlüğü katledilmiş durumdadır. İşçi sınıfının sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme özgürlüğü gasp edilmektedir. En ufak bir hak talebi gaddarca muamelelerle yanıtlanmakta, en temel demokratik haklar için yükseltilen mücadeleler ağır cezalarla karşılaşmaktadır. Tüm bunların gösterdiği gerçek şudur ki, Türkiye’de burjuva kapsama giren demokratik hak ve özgürlükler için bile çok güçlü, kitlesel bir işçi sınıfı mücadelesi gerekmektedir. Ancak böylesi bir mücadele hayati önem taşıyan demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesinin önünü açabilir. Ama daha ötesi, işçi sınıfı böylesi bir bilinç ve örgütlülük düzeyine yükseldiğinde, mücadelesi kaçınılmaz olarak dar burjuva demokratik kalıpları aşacak ve daha yüksek bir demokrasi olarak işçi demokrasisinin sularına açılacaktır.



[*] Demokrasi Endeksi dünya ölçeğinde 167 ülkenin 0-10 arası bir puanla sıralandıkları bir endeks. Endekste ülkeler basın özgürlüğünden, seçimlerin güvenli şekilde yapılmasına, çoğulculuğa kadar birçok ölçüte (60 kadar ölçüt) bakılarak derecelendiriliyorlar. Buna göre ülkeler tam demokrasi, kusurlu demokrasi, hibrid rejim, otoriter rejim olmak üzere dört ana kategoride gruplandırılıyorlar. Türkiye şu anda bu listede 5,12 puanla 97. sırada yer alıyor ve bu haliyle hibrid rejim olarak sınıflandırılıyor.