Navigation

Avrupa’da Romanların Sınırdışı Edilmesi ve Yükselen Irkçılık

Onları en çok sokaklarda çiçek satarken veya çaldıkları oynak havalarla ve her daim neşeli halleriyle hatırlarız. Hayatın zorluklarına, çilelerine ve dayattığı zorunluluklara boşvermiş gibidirler. Yüzleri güleçtir, ağız dolusu küfürlerle kavga etmeyi ve bir de bağıra çağıra konuşmayı severler. Kentlerdeki çoğunluk gibi beton yığını apartmanlarda oturmaya alışık değillerdir, daha çok derme çatma barakalarında, çadırlarında yaşarlar. Özgürlüklerine düşkündürler ve belki de bu yüzden seyahat etmeyi biraz severler. Eskiden Çingene denilirdi onlara, şimdiyse Roman. Çünkü yerleşik yaşam ve kültür kalıplarına sığmayan tarzlarıyla hep aşağılama ve küçümseme konusu olmuştur adları. Yani bir yandan sevilir bir yandan da tuhaf bir korku duyulur onlardan.

Tuhaflık olarak görünen farklılıkları yüzünden ve bir türlü “uygarlaşamadıkları” iddiasıyla tarihin hemen her döneminde baskılara, aşağılamalara ve ırkçı yaklaşımlara maruz kalmışlardır. Ortaçağda şehirlere alınmazlardı, 20. yüzyılın başlarında pogromlara uğratıldılar, II. Dünya Savaşı yıllarında ise Yahudilerden çok daha önce toplama kamplarına kapatılıp katledildiler, şimdi de Avrupa’nın medeni ve sözümona insan hakları şampiyonu ülkeleri tarafından oradan oraya sürülüp duruyorlar.

Gazeteler, Fransa’da uçaklara doldurulup sınırdışı edilişlerinin haberleriyle doluydu birkaç gün öncesine kadar. İşleri ve aşları olmadığı için, fakat ceplerinde AB vatandaşı olduklarını gösteren pasaportlar olduğu halde, yoksulluklarına ev sahipliği yapan Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerden kalkarak İtalya ve Fransa gibi yaşam koşullarının görece daha iyi olduğu ülkelere göç etmişlerdi. Tabii ki umduklarını bulamadılar, tıpkı çürüyen kapitalizmin göçe mahkûm ettiği tüm diğer ezilenler ve sömürülenler gibi… Nazi dönemini hatırlatan toplama kamplarına tıkıldılar. Hiçbir konfora sahip olmayan çadırlarda ve barakalarda tutuldular. Avrupa’nın göbeğinde, doğru dürüst suyu ve elektriği bile olmayan, altyapısı bulunmayan, sağlık sorunlarını bile tam anlamıyla gideremedikleri kamplara hapsedildiler. İçlerinden şanslı olan küçük bir azınlık, en kötü ve ağır koşullarda çalışmaya razı gelmeleri kaydıyla şehirlere yerleşme şansı bulabildi. Çünkü 3 ay işsiz kalmaları durumunda, taşıdıkları AB pasaportuna bakılmaksızın, sınırdışı edilme durumları söz konusuydu.

Üstelik bunların hiçbiri yeni değildi. Fransa hükümeti, Romanların hapsedildiği bu kampları birbiri ardına kapatarak 2009’da 10 bin, 2010’da da 8 binden fazla Romanı Romanya ve Bulgaristan’a geri göndermişti. Bugün Fransa’nın sürdürdüğü bu akıma öncülük eden ise İtalya’ydı. İtalya’nın şoven başbakanı Berlusconi, 2008 yılında, ülkede yaşayan 150 bin Roman vatandaşın parmak izleri alınarak fişlenmesi talimatını vermişti. Bunu Romanların yaşadıkları kamplara yönelik polis baskınları ve faşist çetelerin saldırıları izlediğinde, hükümette bakanlık eden burjuva politikacılar, “halk siyasetçilerin yapamadığını yapıyor” diyerek yapılan saldırılara sahip çıkmışlardı. Irkçı uygulamalar bunlarla da sınırlı kalmamış, kuzey İtalya’daki bir belediye Romanlara ayrı otobüsler tahsis ederek, İtalyanlarla aynı araçlarda seyahat etmelerini engellemişti. Ardından da kampların kapatılması ve sınırdışı etmeler gelmişti. Şimdilerde Sarkozy’yi eleştiren AB politikacıları ise, tüm bunlar olup biterken alçak perdeden eleştiriler getirmekle yetineceklerdi, çünkü benzer uygulamalar kendi ülkelerinde de yapılıyordu.

Avrupalı politikacıların ikiyüzlü tepkisi

Hoşgörülü olmakla, insan haklarına önem vermekle ve demokrasileriyle övünen Avrupalı politikacılar tüm bu yaşananlar karşısında birbirlerine eleştiriler getirmekten ve suç atmaktan öte bir şey yapmıyorlar. Sarkozy Romanları sınırdışı ettiği için Nazi işbirlikçisi Vichy hükümetine benzetildi. Birkaç sene önce de Berlusconi, Mussolini’ye benzetilmişti. Ama “tencere dibin kara seninki benden kara” misali, suçlamayı getirenler de en az suçladıkları kadar kabahatli olduklarından, fazla ileri gitmeden özür dilediler, daha yumuşak eleştiriler yapmaya koyuldular. Neticede, göçmenlere yönelik bu ırkçı yaklaşımlara kapı aralayan da bizzat AB’nin yasaları ve düzenlemeleridir.

Birçok AB ülkesinde “hızlandırılmış sınırdışı prosedürleri” yasa haline getirilmektedir. Bu sayede daha bir avukatla görüşemeden veya korumaya tam olarak erişemeden mülteciler, gece yarısı yatağından alınarak veya daha havaalanındayken jet hızıyla sınırdışı edilebiliyor. AB yasaları gereği çeşitli ülkeler, göç aldıkları ülkelere “yeniden uyum sağlama merkezleri” veya “geri kabul merkezleri” açarak bu sınırdışı işlemlerini arttırmayı planlıyorlar. Örneğin İngiltere’nin Afganistan’da açtığı bu merkez sayesinde, İngiltere’ye iltica etmiş Afganlar ülkelerine geri gönderilerek güya önce bu merkezlerde uyum sağlar hale getirilecek ve sonra da iltica başvuruları tekrar değerlendirilecek.

AB’nin ortak iltica yasasına göre mülteciler, AB’ye ilk adım attığı ülkeye veya AB’nin güvenli kabul ettiği ülkelere başvurmak zorunda. Bunun anlamı Yunanistan, Fransa ve İtalya gibi ülkelere yönelik bir yığılma olmasıdır. Dolayısıyla göçmenlerle en çok sorun yaşayan ülkeler bunlar olmakta ve göçmenlere yönelik ırkçı uygulamalar da en çok bu ülkelerde görülmektedir. Oysa özellikle bu üç ülkede mülteciler berbat koşullarla boğuşmak zorundadır. İltica başvuruları düzenli olarak alınmamaktadır, mülteciler yasal ve sosyal korunmadan uzaktır. İltica başvuruları kabul edilmediği sürece ülke içinde çalışma ve barınma hakkı alamamaktadırlar. Kısacası, derdi göçmenleri kendi içine sokmadan sınırlarında tutmak ve sadece ihtiyaç duyduğu kadarını almak olan AB, topu göçü ilk alan ülkeye atmakta ve gerisine de karışmamaktadır.

Bugün için sadece Romanlara yönelik uygulamalar gündeme gelse de, mesele ne iki ülkeyle ve ne de Romanlarla sınırlıdır. İngiltere’den Almanya’ya, Yunanistan’dan Hollanda’ya kadar pek çok Avrupa ülkesinde benzer ırkçı uygulamalar sürmektedir. Vatandaşlık hakkı elde etmek isteyen göçmenlere “kan bağı” şartı getirilmesi, göçmen erkeklerin hırsız, kadınların ise fahişe diye damgalanması, şehre giriş-çıkışlarının yahut yerleşimlerinin yasaklanması, dini ve kültürel değerlerinin aşağılanması gibi en âlâ ırkçı-faşist uygulamalar bile sıradan hale gelmiştir.

Hollanda’da, Belçika’da ve hatta İsveç’te aşırı sağ oylarda görülen belirgin artış, yine Fransa’da yakın zaman önce yürürlüğe giren “peçe yasağı”, Belçika hükümetinin de aynı yasak doğrultusunda adımlar atması, İsviçre’de referanduma sunulan ve kazanan “minare yasağı”; Alman merkez bankası yöneticisi ve Sosyal Demokrat Parti üyesi Sarrazin’in “Türklerin ve Arapların, Almanların zekâ ortalamasını düşürdükleri”, “Müslüman göçmenlerin dini inanışları yüzünden topluma uyum sağlayamadıkları”, “genleri yüzünden uygarlığa ve Avrupalı değerlere uyum sağlayamadıkları” yönündeki açıklamaları; Avrupa’da giderek hâkim hale gelen ırkçı atmosferin göstergeleridirler.

Hal böyle olunca Berlusconi veya Sarkozy gibi şoven politikacılar da kendilerine yöneltilen eleştirileri fazla ciddiye almamakta ve hatta yavuz hırsız rolüne soyunarak “çok istiyorsanız Romanları sizin ülkenize gönderelim” diyip ırkçı politikalara gaz verebilmektedirler.

Avrupa’yı saran gerici atmosfer ve sebepleri

Başlarda neo-Nazi gruplarının söylemleri ve eylemleriyle sınırlı olduğu ve kalacağı düşünülen ırkçı yaklaşımlar, bugünün Avrupa’sında sanılandan çok daha yaygın ve egemen haldedir. Sağ partilerin başkanlarının, üst düzey bürokratların, politikacıların ve devlet başkanlarının açıklamaları ve hayata geçirdikleri politikalar, tehlikenin çok daha büyük ve yakın olduğunu göstermektedir.

İşin en vahim yanı, bu tehlikenin tam olarak kavranamaması ve gerekli karşı mücadelenin yeterince örgütlenememesidir. Çünkü gerici burjuva politikacılar, yaptıklarının ırkçılık olduğunu reddetmekte ve “hoş olmasa da” birtakım zaruretlerin sonucu olduğunu iddia etmekte, siyasal bilinçten yoksun ve örgütsüz durumdaki işçi emekçi halkın önemli bir kesimi de buna inanmaktadır. Sağcı politikacılar, göçmenlerin topluma uyum sağlayamadıklarını ve hatta buna direndiklerini, tembel ve suça meyilli olduklarını, toplumda çürümeye yol açtıklarını, işsizlik parası veya çocuk yardımı üzerinden devleti ve bu yolla da toplumun çalışan kesimini sömürdüklerini, bu yüzden devlet bütçesinde ciddi açıklara sebebiyet verdiklerini, “gerçek vatandaşların” işlerini çalarak işsizliğe sebep olduklarını söylemektedirler.

Ekonomik krizin devam ettiği ve buna bağlı olarak işsizliğin, işçi sınıfının sosyal haklarına yönelik saldırıların giderek arttığı koşullarda, burjuvazinin bu söylemi kendine önemli bir taban bulabilmektedir. İşsizliğin sebebi bal gibi kapitalizmin kendisi olduğu halde bilinçsiz işçiler, “işlerini çalan” göçmenlere veya “yabancı”lara karşı öfke duymaya başlamaktadırlar. Asıl sebep burjuvazinin saldırı politikaları olduğu halde, işsizlik parası ve çocuk yardımı gibi sosyal haklarının gittikçe kesintiye uğramasının sebebinin de göçmenlerin tembel tembel oturup çalışmadan bu sosyal yardımlarla geçinmesi olduğuna inanmaktadırlar. Burjuva hükümetler, işçi sınıfından topladıkları vergileri ve kesintileri, krizi gerekçe göstererek ve kurtarma operasyonu adı altında sermaye sahiplerinin cebine aktarmakta ve böylece krizin faturasını işçi sınıfına kesmekte, sonra da “bu yabancılar yüzünden devletin kasası boşalıyor” diyerek suçu göçmenlere atmaktadır. İşçi sınıfının geri bilinçli ve örgütsüz geniş kesimleri de bu yalanlara kanabilmekte ve hükümetlerin uygulamaya soktuğu ırkçı politikalara onay verebilmektedirler.

Oysa AB’ye göç veren ülkeler, ya geçmişin sömürgeleri ya da bugün emperyalist savaşın cehenneme çevirdiği bölgelerdir. Bugün bu ülkelerdeki emekçilerin çektiği açlık, sefalet ve yoksullukta Avrupalı emperyalist güçlerin çok büyük payı vardır. Bunun yanı sıra, bu emperyalist güçlerin paylaşım kavgası yüzünden kendi topraklarında yaşayamaz hale gelen insanlardır söz konusu olan göçmenler. Çoğu zaman hayatlarını riske atarak AB ülkelerine göç etmelerinin sebebi, bir parça daha iyi yaşama umududur. Çok azı bir AB ülkesine ulaşabilmekte ve ulaşanların da çok azı ülkeye kabul edilmektedir.

Avrupa çapında yükselen ve göçmenleri hedef alan ırkçılığın temelini kapitalizmin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik konjonktür oluşturmaktadır. Kriz dönemlerinde burjuva hükümetlerin bu türden ırkçı politikalara meylettikleri bilinen bir olgudur. Ekonomik krizin daha da arttırdığı işsizlik ve yoksulluğun kaynağı olarak göçmenlerin yani “yabancı”ların gösterilmesi, hatta daha da ileri gidilerek toplumdaki her türlü kötülüğün, yozlaşmanın, çürümenin suçunun bu göçmenlere yüklenmesi, burjuva hükümetler için en kolay ve etkili çarelerden biridir. Krizin sonuçlarından kaynaklı olarak işçi sınıfında biriken öfkenin boşaltılabileceği bir hedef de tayin edilmekte, milliyetçi, şovenist ve ırkçı fikirlerin propagandası yoluyla işçi sınıfının bu hedefe doğru kışkırtılması mümkün olmaktadır. Burjuva hükümetler böylece kendilerini hedef olmaktan kurtarmakta ve olumsuzlukların asıl failinin kapitalizm olduğu gerçeğini de gizleyebilmektedirler.

11 Eylül’den sonra kızışan hegemonya kavgası ve emperyalist savaş süreci ise meselenin diğer boyutunu oluşturmaktadır. Bu açıdan baktığımızda, Avrupa’da yükselen ırkçı politikaların başlıca konusunun, göçmen nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan Müslüman kesim olması da boşuna değildir. Bu seçicilik, AB’yi peşinden sürükleyen Amerikan emperyalizminin planlarına da uygundur. SSCB’nin çöküşüyle birlikte komünizm öcüsünün yerini alan “uluslararası terörizm” kavramının radikal İslamcı hareketlerle ve hatta Müslümanlıkla özdeşleştirilmesi, “Medeniyetler Savaşı” perspektifinin bir gereğidir. ABD bu sayede Afganistan ve Irak işgallerini kitlelerin gözünde meşrulaştırabilmiş veya en azından kitleleri pasifize edebilmiştir. Avrupa da dâhil olmak üzere Batı toplumlarının hemen hepsinde yaratılan İslamofobi de bu planların sonucudur.

Batı’nın emperyalist metropollerinde estirilen bu İslamofobi rüzgârı, en bilindik ırkçı argümanlarla bezenmiş durumdadır. Avrupa’ya göç etmiş Türklerin, Arapların ve her türden Müslüman kesimin, sahip oldukları dini değerler ve kültürleri yüzünden bir türlü modern toplumun değerlerine uyum sağlayamadıkları, terörizme ve şiddete yatkın oldukları gibi iddialar İslamofobi denilen ideolojik saldırının temel argümanlarıdır. Bu argümanlar, Türklerin, Arapların veya genel olarak Doğulu halkların genlerinde bir problem olduğu yönündeki klasik ırkçı tezlerle de birleştirilmekte ve İslamofobi iyice ırkçı bir nitelik kazanmaktadır.

Sağcı-gerici burjuva hükümetler tarafından bilinçli olarak yaratılan İslamofobi sonucu, toplumda Müslüman-Arap-Doğulu insanlara, göçmenlere karşı bir korku ve tepki oluşturulmaktadır. Geriye dönük kısa bir tarih hatırlatması İslamofobinin nasıl da bilinçli bir biçimde tırmandırıldığını açık biçimde göz önüne serecektir. Önce Fransa’nın eski cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın başörtüsünü Fransız okullarında yasaklama kararı gelmişti. Ardından 11 Eylül olayı patlak verdi ve İslamofobi adeta sıçrama yaptı. Karalama kampanyaları patlak verdi; bir Danimarka gazetesinde yayınlanan karikatürler aracılığıyla Müslümanların peygamberi Muhammed’e hakaret edildi. Tabii karşılığında Müslüman dünyada ciddi tepkiler oluştu. Bu süreçte, İslam’a saldırmak Batı’da normal bir durum haline geldi. Papa 16. Benediktus İslam’ı kötüledi. Ardından buna Hollandalı bir milletvekilinin yüzsüzlüğü katıldı. İslam’a ve Kuran’a hakaret kampanyasına liderlik eden bu vekil Avrupa’daki aşırı sağ muhalefetin lideri haline geldi. Sonrasında İsviçre’de minare, Belçika ve Fransa’da da peçe yasakları başgösterdi. Son olarak New York’ta bir İslam merkezi inşa edilmesiyle ilgili bir kriz yaşandı ve buna 11 Eylül’ün yıldönümünde Kuran’ın yakılmasını amaçlayan bir kampanya eşlik etti. Açıktır ki, İslamofobi rüzgârları giderek daha sert ve kalıcı hale gelmektedir ve kapitalizmin tarihsel bunalımı derinleştikçe ve bununla bağlantılı olarak Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaş kızıştıkça bu rüzgârın şiddetlenmesi de kaçınılmazdır. Geçmişin Yahudi karşıtlığının yerini şimdi İslamofobi almıştır.

Kapitalizmi ehlileştirme hayalleri

İslamofobi ve göçmenlere karşı yürütülen bu ırkçı politikalar, burjuva hükümetler tarafından bilinçli biçimde yükseltildiği halde, kimileri bunu önlemenin yolu olarak kapitalizmi ehlileştirmeye dönük liberal hayalleri öne sürüyorlar. Avrupalı reformistler ve liberal solcular, göçmenlere yapılan ırkçı saldırılara ve uygulamalara karşı çıkmakla birlikte, burjuva devletlerin göçmenleri sınırdışı etme hakkının korunması gerektiğini ve (AB pasaportu taşısalar dahi) seyahat özgürlüğüne belirli kısıtlamalar getirilmesinin normal olduğunu savunuyorlar. Öte yandan, nüfusu giderek yaşlanan ve azalan Avrupa’nın göçmen işgücüne ihtiyacı olduğundan dem vurarak, burjuva hükümetleri göçmen politikaları konusunda daha insaflı ve “akılcı” davranmaya çağırıyorlar.

AB anlayışının temelinde dinsel, dilsel ve etnik çeşitliliğin, farklılıklara karşı hoşgörünün olduğunu iddia eden bu mantık, Avrupa ekonomisinin ihtiyaç duyduğu göçmen işgücünün neden sınırdışı edildiğini ve neden gittikçe daha katı göçmen yasalarının hayata geçirildiğini de bir türlü anlayamıyor. Onlara göre AB’nin göç politikasını insancıl bir rotaya çekmek ve göçmenlerin lehine politikalar üretilmesini sağlamak o kadar da zor değildir. Bunun için burjuva hükümetlere doğru yolu göstermek ve AB genelinde birtakım yasal düzenlemeleri hazırlamak yeterlidir. Bunlar, burjuva hükümetleri göç veren ülkelere yatırımlar yapmaya, bu ülkelerdeki sosyal ve ekonomik hayatı desteklemeye çağırıyorlar. Ve bu arada da “göçmenlerin barınma ve çalışma taleplerinin karşılanması bir lütuf değil, haklarının yerine getirilmesidir” yollu açıklamalarla politikacıların kulağını çekmeyi ihmal etmiyorlar. Ardından ise burjuva hükümetleri çok fazla zorlamanın yanlış olduğunu, göçmenlerin kültürel farklılıklar ve gerilikler nedeniyle topluma uyum sağlamalarının zor olduğunu, göçmenlere verilen sosyal yardımların işe yaramadığını, onun yerine göçmen çocuklarının eğitimine daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğini ekliyorlar.

Oysa AB anlayışının temelini oluşturan kavramlar bu kesimlerin iddia ettiği gibi insanlığın evrensel değerleri değil, burjuva sınıfın ekonomik ve siyasi çıkarlarıdır. Bu yüzden de burjuva hükümetlerin göçmenlere karşı uyguladığı politikalar insani değerlere göre değil, bu çıkarlara göre ayarlanmaktadır. Burjuva hükümetlerden insancıl göçmen politikaları beklemek ham hayaldir. AB nezdinde yasalara geçirilecek göçmen lehindeki maddelerin de bir faydası olmayacaktır, çünkü halihazırdaki maddelere kimsenin uyduğu yoktur. Fransa, AB pasaportuna sahip oldukları halde Romanları sınırdışı etmektedir. Avrupa ülkeleri, göç veren ülkelere zaten çeşitli düzeylerde sermaye yatırımları yapmaktadırlar, ama bu yatırımların o ülkedeki işçi-emekçi halkın daha fazla yoksullaşmasını engellemesi mümkün değildir ve olmayacaktır. Çünkü kapitalizmin böyle bir işlevi hiçbir zaman olmamıştır. Görüldüğü üzere AB ülkeleri, göçmenleri geldikleri ülkelere geri postalamak ya da ihtiyaç duydukları kadarını içeri alarak posası çıkana dek sömürmekten başka hiçbir şey yapmamaktadırlar.

Bugün Batılı değerlere uyum sağlayamamakla suçlanan ve aforoz edilen göçmenler, günde 16 saat, haftada 7 gün, asgari ücretin bile altında, çoğunlukla da kaçak işçi olarak çalıştırılmaktadırlar. İnsanlık dışı koşullarda toplama kamplarında yaşamaya mahkûm edilmiş emekçilerin, iş, aş ve gelecek umudundan yoksun bir biçimde yaşadıkları düşünülürse, neden bir türlü o çok övülen Batılı değerlere uyum sağlayamadıkları daha iyi anlaşılacaktır. Kaldı ki, burjuva hükümetler göçmenlerin uyum sorunlarını gidermek için hiçbir zaman yeterli ve samimi bir çaba göstermemişlerdir. Ayrıca göçmenlere verilen sosyal yardımların, kriz gerekçesiyle burjuvaziye aktarılan paraların yanında devede kulak kaldığı da açıktır. Asimilasyon politikalarıyla, yasaklamalarla, baskıcı uygulamalarla insanların kültürlerinin geliştiği, insanlığın evrensel değerlerine daha fazla sahip çıktıkları görülmüş değildir.

Reformist bakış açısıyla meseleye çözüm getirilemeyeceği açıktır. Ancak burjuva hükümetlerin, sınırlarını kapatarak veya içeri girmişleri sınırdışı ederek bu göçmen akınından kurtulamayacakları da açıktır. Afrika’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar dünyanın çok geniş bir coğrafyasında yaşayan emekçi halkların sefaletin pençesinde yaşamasının temel sebebi kapitalizmdir, onun eşitsiz gelişmesidir. Bu sistemin kaymağını yiyenler de bu göçmenleri sınırdışı eden emperyalist ülkelerdir. Dolayısıyla tüm bu yapısal özellikleriyle kapitalizm devam ettiği sürece bu akın durmayacaktır.

İşçi sınıfı ırkçılığa karşı mücadele etmek zorundadır

Batılı ülkelerde yükselen ırkçılığa, ırkçı göçmen politikalarına ve İslamofobiye karşı işçi sınıfının kendi bağımsız hattında, örgütlü mücadelesini yükseltmesi şarttır. Fransa’da, sol partilerin ve sendikaların öncülük ettiği ve “Hoşgörüsüzlüğe Karşı Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganıyla 130 şehir ve kasabada düzenlenen protesto gösterilerinin, burjuva hükümetlere verilen kuru öğütlerden çok daha etkili olduğu kesindir. Sarkozy gibi ırkçı burjuvalara geri adım attıracak olan da budur. Protestocuların açtığı, “Irkçılığa Son, Sarkozy’nin İnsanlık Dışı Politikalarına Hayır” pankartının arkasında, Romanların ve çeşitli milliyetlerden işçilerin yan yana yürümesi, enternasyonal dayanışmanın güzel bir örneğidir.

İşçiler, insanların “Çingene” veya “Müslüman-Arap-Doğulu” olduğu için aşağılanmasına asla prim vermemelidirler. Aşağılanan ve işçi sınıfının başındaki belâların kaynağı olarak düşmanlaştırılmaya çalışılan göçmenler uluslararası işçi sınıfının bir parçasıdır. Burjuvazinin söylemlerine kanmak, sınıfın birliğinin ve gücünün bölünmesine razı gelmektir. Bugün devletler arasındaki sınırların varlığını sürdürmesinde de işçi sınıfının bir çıkarı yoktur. İşçi sınıfının sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum kurmak yolundaki sosyalizm mücadelesi, bu sınırların toptan kaldırılmasının da mücadelesidir. Bu yüzden işçi sınıfı, serbest dolaşım hakkını ve isteyenin istediği ülkede çalışma ve inançları ve kültürleri doğrultusunda yaşama hakkına sahip olması gerektiğini yüksek sesle savunmalıdır.

Elbette daha geri ülkelerden ileri ülkelere doğru yaşanan göç, bu yoksul ve sefil durumdaki işçi-emekçi halklar için gerçek ve kalıcı çözüm değildir. Gerçek çözüm bu sorunlara yol açan kapitalizmin yıkılmasıdır. Böylece işçi sınıfının iktidarı altında uluslar arasındaki eşitsizlik ortadan kalkacak ve sosyalist bir dünya kurulabilecektir.

İşçi sınıfı, burjuva hükümetlerin ve partilerin yaydığı milliyetçi, şoven zehre karşı uyanık olmalıdır. Sorun sadece marjinal faşist çetelerden, yahut aşırı sağcı partilerden ibaret değildir. Milliyetçi propagandanın dozunun artmasına paralel olarak, ırkçı fikirler de toplumun daha geniş kesimlerine yayılmakta, bilhassa göçmenlere yönelik ırkçı uygulamalar kabul görmektedir. Oysa tarih, bugün göçmenlerin, “yabancıların”, Romanların başına gelenlere kayıtsız kalmanın bedelinin ağır olacağını, sıranın hızla söz konusu ülkelerin işçi sınıfına geleceğini acı derslerle göstermektedir.

Kapitalizmin içine girmiş olduğu ekonomik kriz ve yürüyen emperyalist savaş, burjuva hükümetleri giderek olağanüstü rejimlere has tedbirleri almaya itmekte, milliyetçiliğin, şovenizmin, ırkçılığın dozu giderek artmaktadır. Bu durumda Avrupa işçi sınıfına düşen, göçmen veya “yabancı” denilerek dışlanmaya çalışılan işçilere de sahip çıkarak, onları da kendi saflarında örgütleyerek, burjuvaziye yani ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmektir. İşçi sınıfının enternasyonal örgütlülüğüne, mücadele birliğine güç katmaktır. Afrika’nın, Ortadoğu’nun ve Asya’nın ezilen halklarının, işçi-emekçi sınıflarının sorunlarına da sahip çıkmak, onlar için ve onlarla beraber mücadeleyi örgütleyebilmektir. Bataklığı kurutmanın tek gerçek çözüm olduğunu bilerek, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleyi yükseltmektir.

Aksi takdirde, yükselen ırkçılığa, İslamofobiye, ırkçı göçmen politikalarına karşı mücadele verilmezse, işçi sınıfını nasıl bir belânın beklediğini görmek için, II. Dünya Savaşı yıllarına bakmak yeterlidir. Yetmiyorsa çok daha yakın zamanda Balkanlar’da yaşanan kan banyosu hatırlanmalıdır. Faşizmin bir daha gelmeyeceğini düşünmek ahmaklıktır. Bugünkü ırkçılığın, 6 milyon Yahudiyi fırınlarda yakan, gaz odalarında boğan Nazizmden özde farklı olmadığını görmek gerekir. Irkçılığa ve onu temsil eden faşist partilere karşı tek geçerli mücadele, işçi sınıfının enternasyonalist ve devrimci anlayışıyla verilecek olandır. Çünkü faşizmi ancak işçiler ezer!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 67, Ekim 2010