Navigation

Yarım Kalan Metal Grevi

Ocak ayı sonunda metal işçilerinin MESS’e karşı başlattığı grev işçi sınıfında ve sosyalist harekette ciddi bir heyecan yaratmıştı. AKP hükümeti grevi ivedilikle yasaklamış olsa da metal işçileri açısından mesele kapanmış değildir. Daha da önemlisi, gerek metal işçilerinin grevi gerekse de takip eden günlerde Anadolu’nun çeşitli kentlerinden yükselen mücadele sesleri göstermektedir ki, sınıfın ruh hali değişmeye başlamıştır.

Ocak ayı sonunda metal işçilerinin MESS’e karşı başlattığı grev işçi sınıfında ve sosyalist harekette ciddi bir heyecan yaratmıştı. AKP hükümeti grevi ivedilikle yasaklamış olsa da metal işçileri açısından mesele kapanmış değildir. Daha da önemlisi, gerek metal işçilerinin grevi gerekse de takip eden günlerde Anadolu’nun çeşitli kentlerinden yükselen mücadele sesleri göstermektedir ki, sınıfın ruh hali değişmeye başlamıştır. Bu yüzden Selüloz-İş sendikasına bağlı Olmuksan işçilerinin grevi, Çalışma Bakanı Çelik’in apar topar araya girmesi ve işçilerin taleplerinin önemli ölçüde karşılanmasıyla başlamadan bitirilmiştir.

Son bir aylık süreçte yaşanan bu gelişmeler, henüz sınıf hareketinde güçlü bir uyanışa delâlet etmese de, işaret ettiği dinamikler itibariyle son derece önemli potansiyellerin varlığını göz önüne sermektedir.

Bu kavga burada bitMESS!

Altı çizilmesi gereken temel husus şudur: Tekel işçilerinin 2010’da Ankara’da gerçekleştirdikleri direniş gibi, metal işçilerinin kısa süreli grevi de bir kez daha göstermiştir ki, toplumsal mücadelelerin asıl dinamiği sanayi proletaryasının mücadelesidir. Bunu, grevin yarattığı atmosferden anlamak mümkündür. İki günü hafta sonuna denk gelen üç günlük grev bile, başta İstanbul olmak üzere birçok sanayi kentinde ve çeşitli sektörlerden işçiler arasında belli bir etki yaratmıştır. Başta metal sektöründekiler olmak üzere pek çok fabrikada işçiler grev hakkında konuşmaya başlamış ve grevcilerin talepleri destek görmüştür.

Greve Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin bir kısmı çıkmış olsa da, gerek diğer Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin gerekse de Türk Metal ve Çelik-iş üyesi metal işçilerinin gözü baştan sona bu süreçte olmuştur. Çünkü Türk Metal ve Çelik-iş’in tabanını oluşturan metal işçileri, çarçabuk imzalanan MESS sözleşmesinden hiç de memnun değildir. Bu iki sendikanın tabanında, tepedeki işbirlikçi bürokrasiye karşı ciddi bir tepki birikmektedir. İşçilerin çoğunluğu sendika bürokrasisinin ihanetinin farkındadır, ama örgütsüzlükten kaynaklı bir şey yapamamaktadır.

Söylemek gerekir ki, eğer metal işçilerinin grevi sürseydi ve belirli ölçüde başarıya ulaşsaydı, bu durum sınıf hareketinde genel bir canlanmaya ve mücadele dalgasına yol açabilirdi. En başta Türk Metal ve Çelik-iş üyesi işçiler ayağa kalkıp tepelerindeki sendika bürokrasisine tepkilerini göstermeye başlayabilirlerdi. Ardından da bu dalga işçi sınıfının diğer kesimlerine hızla sirayet edebilirdi. Çünkü metal işçilerinin uğruna greve çıktıkları talepler onların sorunlarına da denk düşüyordu ve mücadele yoluyla bu taleplerin elde edilebildiğinin görülmesi, sınıf hareketinde canlanmaya yol açacak bir kıvılcım olabilirdi. Sınıfın içinde faaliyet yürüten tüm devrimciler bu havayı hissetmişlerdir.

Zaten AKP hükümeti de, bu tehlikeyi görmüş olan MESS’in isteğiyle grevi yasaklamıştır. AKP hükümetinin grevi yasaklamasındaki bir başka etken de, genel seçimlere gidilen süreçte kendisini iyice köşeye sıkıştıracak biçimde toplumsal muhalefetin yükselmesini istememesi olmuştur. AKP, işçiler ve emekçiler nezdindeki desteğinin azalmakta olduğunun farkındadır. Ve bunun temel sebebi, tam da metal işçilerinin taleplerine yansıdığı gibi, yaşanan hak gaspları ve işçilerin ekonomik durumundaki kötüleşmedir. Bugüne kadar AKP’ye oy vermiş olan işçiler birçok siyasi meselede halen AKP’ye desteklerini sürdürseler de, işçilerin haklarına yönelik saldırılar, artan iş cinayetleri, düşen ücretler, uzayan iş saatleri, gittikçe ağırlaşan çalışma koşulları gibi konularda tam aksi pozisyondadırlar. Gittikçe artan sayıda işçiden, “AKP’ye oy verdim ama” diye başlayan cümlelerle bu konulardaki tepkisini ortaya koyan sözler işitmek mümkündür.

Metal grevinin, sınıf hareketinde yeni bir dinamizm yaratma potansiyeli taşıdığının pekâlâ farkında olan AKP hükümeti, işçilerin tepkisini çekmek pahasına grevi yasaklama yoluna gitmiştir. Böylece işçi düşmanı kimliği işçi sınıfının geneli nezdinde bir parça daha teşhir olmuştur. Kendini AKP’li olarak tanımlayan işçilerin dahi önemli bir kısmı greve ve taleplere olumlu baktığından, grev yasağı, bizzat bu işçilerde de olumsuz tepkiye neden olmuş ve AKP hükümetinin gittikçe otoriterleştiği yönündeki algıyı pekiştirmiştir. AKP’nin, Birleşik Metal-İş üyesi binlerce işçinin ve onların ailelerinin, yakınlarının oylarını kaybettiğinin söylenmesi boşuna değildir.

Yaşanan bu sürecin işaret ettiği bir diğer husus da, yine metal işçileri örneği üzerinden, görünürdeki atıllığına rağmen işçi sınıfının aslında nasıl da ciddi bir mücadele potansiyeline ve arzusuna sahip olduğudur. Solun önemli bir kesiminin umudunu kestiği sanayi proletaryası, yarattığı basınçla Birleşik Metal-İş ve DİSK yönetimini greve gitmeye ve “her bedeli ödemeye hazırız” türünden açıklamalar yapmaya mecbur bırakmıştır. Üstelik metal işçileri, kendileri açısından meselenin sadece ücret artışı vb. olmadığını, asıl kavgalarının burjuvazinin sınıf örgütlerinden biri olan MESS’e karşı olduğunu da açıkça dile getirmişlerdir. Sendikanın ciddi manada bir hazırlığı olmamasına rağmen metal işçileri mücadelede kararlı olduklarını ortaya koymuşlardır. Grev oylaması yapılan fabrikalarda AKP’li ve MHP’li işçilerin ya da “idari kadro”, “kapsam dışı” vb. denilen işçilerin ezici çoğunluğunun da greve “evet” demesi bu açıdan önemli bir gösterge olmuştur.

MESS’e ve bir yandan da sendika bürokrasisine tepkili olan metal işçileri, kuşkusuz greve çıktıklarında neyle karşılaşacaklarını da az çok bilmekteydiler. Ama bu kez sendikalarının ve DİSK’in “sonuna kadar gideceğine” inanıyorlardı. Bu yüzden de son derece militan bir havada greve çıktılar, hükümetin grev yasağı kararını “grev biz ne zaman istersek o zaman biter” diyerek karşıladılar ve geri adım atmak istemediklerini gösterdiler. Dolayısıyla da, işçilerden gelen basınçla AKP hükümetinin ve MESS’in basıncı arasında kalan sendika yönetiminin grev yasağına uyma kararı, grevci işçilerin genelinde ciddi bir hayal kırıklığı, moral bozukluğu ve öfke yarattı. Birçok fabrikada işçiler ancak uzun tartışmalar sonucu grevi bitirmeye ikna oldular ve “grevi ancak biz bitiririz” diyerek oylamalar yaptılar. Sonuçta da grevi sonlandırma ama üretimi düşük tempoda sürdürme kararı aldılar. Daha doğrusu örgütsüzlükleri ve hazırlıksızlıkları, onları daha ileri adımlar atmaktan alıkoydu. Bir kez daha ortaya çıktı ki, eksik olan şey işçilerin mücadele azmi ve coşkusu ya da cesareti değildi, eksik olan şey işçilerin tabandaki örgütsüzlüğü, gerçek manada birliklerini sağlamamış oluşları ve mücadelede kendilerine öncülük edecek ve sonuna kadar güvenebilecekleri bir önderliğin olmayışıydı. Bu yüzden geri adım atmak ve grevi bitirmek zorunda kaldılar, ama kendileri açısından meselenin kapanmadığını, sürecin henüz sona ermediğini de ifade ettiler.

Anadolu’da artan mücadele sesleri

Metal işçilerindeki bu ruh halinin aslında sanayi işçilerinin genelinde de mevcut olduğunu söylemek mümkündür. Grevi takip eden günlerde, çeşitli sanayi kentlerinde yaşanan mücadele örneklerinde bu görülmüştür. Özellikle Kayseri’de binlerce işçinin üretimi durdurarak sokağa dökülmesi ve hem patrona hem de uzlaşmacı sendika yönetimine kafa tutarak hakkını araması önemli bir örnek olmuştur. İstanbul ve İzmit’deki metal işçileri gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki sanayi işçileri de artan bir hoşnutsuzluk içindedirler ve öfkelidirler. Bu ruh hali de mücadelelerine yansımaktadır.

Bilecik’te seramik ve Yozgat’ta maden işçileri uğradıkları haksızlık karşısında susmayıp, patronun cevabıyla yetinmeyip belediye başkanına veya kaymakama gitmişler, sorunlarına çözüm bulunmasını talep etmişler, aksi halde eylemlerini sürdüreceklerini söylemişlerdir. Ayrıca yöre halkını ve esnafı da kendilerine destek vermeye çağırmışlardır. Ve Bilecik’te esnaf bu çağrıya cevap vermiş, işçiler ve emekçiler bir arada eylemler düzenlemişlerdir. Gaziantep ve Kastamonu’da işçiler yolları keserek taleplerini haykırmışlardır. Sivas’ta işçiler artık makine yerine konulmak istemediklerini, kölece çalışmaya boyun eğmeyeceklerini söyleyerek tüm Sivas halkını da mücadelelerine destek olmaya çağırmışlar, polisin müdahalelerine karşı koymuşlardır. Kayseri’de Boydak işçileri uzlaşmacı sendika yönetimini de aşarak holding yönetimine taleplerini bizzat iletmişlerdir. Bu taleplerin içinde yer alan sözleşmenin 3 yıla çıkartılmaması, zorla mesaiye kalma uygulamasının kaldırılması ve sendikayla görüşmelerin gizli değil açık yapılması gibi hususlar önemlidir. Bu taleplerini kabul ettirebilmek için Boydak işçileri fabrika fabrika dolaşarak binlerce işçinin üretimi durdurmasını ve sokağa dökülmesini sağlayabilmişlerdir.

Tüm bu örnekler, sınıf hareketindeki canlanma potansiyelinin metal işçileriyle sınırlı olmadığını ortaya koymaktadır. Gerek metal işçilerinin gerekse de işçi sınıfının genelinin sorunları aynıdır; düşük ücretler, uzayan iş saatleri, taşeronlaştırma, örgütsüzleştirme. Anadolu’da yaşanan mücadelelerin hemen hepsi de bu başlıklar altında toplanmaktadır. Bu yüzden son birkaç ay içinde Gaziantep’te, Kastamonu’da, Sivas’ta, Bilecik’te, Kayseri’de ve Uşak’ta işçiler; ücretlerini alamadıkları, asgari ücrete veya buna yakın düşük ücretlere mahkûm edildikleri, sürekli ağırlaşan çalışma koşullarına artık dayanamadıkları, haksız yere işten çıkartılıp işsizliğe ve dolayısıyla yoksulluğa itildikleri, sendikaya üye oldukları ve taşerondan kadroya geçmek istedikleri için patronlara karşı mücadele başlattılar. Patronlarla uğraştıkları yetmiyormuş gibi polis baskısıyla karşı karşıya kaldılar, işten atıldılar veya atılmakla tehdit edildiler. Hatta sendika yönetiminin mücadele kaçkını, uzlaşmacı tutumuna karşı kavga vermek zorunda kaldılar.

Türkiye’nin her yerinde giderek artan oranda işçilerin kendilerine reva görülen ve dayatılan bu koşullara karşı tepkilerini ortaya koymaları, patronlara karşı seslerini yükseltmeleri, henüz sınırlı düzeyde de olsa mücadeleye atılmaları, dikkate değer gelişmelerdir. Yaşanan her örnek işçilere örgütlülüğün ve hazırlıklı olmanın önemini, geçmiş mücadelelerden çıkartılmış derslerin kıymetini, sadece tek bir işyerinde veya sektörde harekete geçmenin yetmediğini, taban örgütlülüğü ve denetimi olmadığı sürece sendikalaşmış olmanın yeterli olmadığını; polisiyle, valisiyle, kaymakamıyla devletin ve AKP hükümetinin kimin hizmetinde olduğunu tekrar tekrar göstermektedir. Bu açılardan bakıldığında, Anadolu’daki mücadele örneklerinin artması, işçi sınıfının giderek artan oranda mücadeleye atılması, deneyim kazanması ve gözünün açılması anlamında önemlidir.

Çözüm örgütlü mücadelededir!

Sınıfın ruh halindeki bu değişimden ve İstanbul, Marmara haricindeki sanayi kentlerinden de sınıf mücadelesine dair artan haberler gelmesinden çıkartılması gereken önemli sonuçlar bulunmaktadır. Hele ki önümüzdeki dönemde ekonomideki kötü gidişatın devam edeceği ve siyasi gerilimin daha da artacağı düşünülürse…

Kapitalizmin küresel krizinde yeni bir yıkıcı dalganın gelmekte olduğu artık herkesin malûmudur. Krizin Türkiye kapitalizmini “teğet geçmeyeceği” de açıktır. Bunun kaçınılmaz sonucu kapanan, iflas eden fabrikalar, artan işsizlik ve yoksulluk olacaktır. Bu durum da işçi sınıfının üzerindeki ölü toprağını hızlı biçimde atmasının ve zaten biriken öfkesini dışa vurmasının önünü açacaktır. Şimdiye kadar AKP’yi ve Erdoğan’ı desteklemeyi sürdürmüş olan işçilerin, tepkilerini giderek AKP hükümetine yöneltmeleri mümkündür.

Kuşkusuz AKP hükümeti ve Erdoğan da bunun farkındadır ve önlem almaya çalışmaktadır. İç Güvenlik Paketinin ısrarla ve bir an önce geçirilmeye çalışılmasının sebeplerinden birisi de budur. Gerek iç gerekse de dış siyasette gittikçe köşeye sıkışan AKP hükümeti ve Erdoğan’ın, bir de işçi sınıfından gelecek tepki dalgasıyla baş etmesi zordur. Türkiye burjuvazisinin emperyalist planlarının bozulmasının, giderek artan otoriterleşmenin önünün kesilmesinin, demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesinin ilerletilmesinin ve krizin faturasının işçi-emekçilere kesilmesini önlemenin yolu işçi sınıfının örgütlü mücadelesinden geçmektedir. İşte tam da bu yüzden sosyalistlere düşen görev, sınıf hareketine duyarlı olmak ve işçilerin taban örgütlülüğünü sağlamak yönünde azami çabayı sarf etmektir.