Navigation

AKP Safsatacılıkta Sınır Tanımıyor

Kendisi safsatadan ibaret olan bir algıyı ancak başka safsata ve martavallarla yaratmak mümkündür. AKP’nin ve Erdoğan’ın bu yola bu denli başvurması da bundandır. Safsataya karşı mücadele hiç kuşkusuz bir söylem mücadelesi değildir. Safsatanın gerçek panzehiri, safsatayla karartılmak istenen gerçekleri esas alan gerçek bir mücadeledir.

Safsata kelimesinin anlamı sözlükte şöyle veriliyor; “bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış çıkarsama”. Devamla, safsataların ilk bakışta geçerli ve ikna edici gibi görünebilecekleri ama yakından bakıldığında sahte argümanlar olduklarının anlaşılabileceği söyleniyor. Safsataları gerçeklikten ayırt etmenin önemli bir eleştirel düşünme becerisi gerektirdiği de ayrıca belirtilmiş.

Safsatayı boş, temelsiz, asılsız söz olarak tanımlamak da mümkün ve bu bağlamda fasarya kelimesi de safsata ile eşanlamlı olarak kullanılabiliyor. Safsatanın ilerlemiş haline de martaval deniyor, “yalan, uydurma söz” anlamında. Peki, bir insan neden safsata uydurmak ihtiyacı hisseder ve bunu nasıl yapar? Bu soruyu da “kişinin fikrini kabul ettirmek, karşısındakini aşağılamak, baskı altına almak için, toplum içindeki konumunu da kullanarak, sahte argümanlar öne sürmesi, karşısındakinin fikrini anlamadan kendisini savunması veya boş sözlerle karşısındakine saldırması” şeklinde cevaplayabiliriz.

Konu mantık biliminin kapsamına girdiğinden, çeşitli mantık kitaplarında temel safsata biçimleri/kalıpları da sıralanmıştır. Örneğin bir argümanın doğruluğunu, argümanı geliştiren şahsın kişiliğine bağlamak. Falanca söylediyse doğrudur ya da yanlıştır gibi. Yani sözün doğruluğunun, o sözü söyleyen kişinin toplumsal konumuna bağlı olarak doğru veya yanlış kabul edilmesi. Böylelikle kişi toplumsal konumunu, sözünün doğruluğuna dayanak haline getirir. Onun her sözü, kendi kendini kanıtlayan bir önermedir. Başka ispata gerek yoktur. Ya da önümüze yanlış ikilemler konur ve bunlardan birini seçmemiz istenir. Yaygın bir deyiş olan kırk katır mı, kırk satır mı örneğinde olduğu gibi. Bu yanlış ikilemlere karşı koyup, önünüze sunulan seçenekleri reddettiğinizde yahut bunların aslında seçenek olmadığını söylediğinizde ise safsatacılar üzerinize saldırırlar. Suçlamalarla, tuzak sorularla sizi sıkıştırmaya çalışırlar.

Safsatacılığın en nadide ve etkili örneklerini ise burjuva siyaset arenasında bolca bulmak mümkündür. Burjuva siyasetçiler halkı kandırmak, insanların kafasını karıştırmak, toplumun algısını yönlendirmek ve gerektiğinde gündem değiştirmek için sık sık safsatalara başvururlar. Bu sebeple burjuva siyaset kurumu yıllar içerisinde çok usta safsatacılar yetiştirmiştir. Tıpkı AKP hükümetinin sözcüleri ve Erdoğan gibi.

AKP ve Erdoğan, iç ve dış politika arenasında köşeye sıkıştıkça safsatalara daha fazla başvurmaktalar. Gelinen noktada AKP’nin neredeyse bütün ideolojisi, propagandası ve topluma yönelik algı operasyonları safsatalara dayanıyor. Her gün ya Erdoğan’ın ağzından ya başbakandan ya hükümet sözcülerinden ya da AKP yanlısı köşe yazarlarından yeni safsatalar duyuyoruz. Türkiye’nin büyümesini istemeyen iç ve dış şer odaklarının sürekli komplolara girişmesi, devletin varlığına yönelik korkunç bir tehdit haline gelmiş bir “paralel” terör örgütünün varlığı, bir türlü bitmeyen darbe tehdidi, Ortadoğu’ya barışın ancak Osmanlı’nın yeniden ihyasıyla geleceği vb. tezlerle liste uzayıp gidiyor.

AKP’li safsatacılara göre, Türkiye’nin büyümesini istemeyenler tarafından kendilerine yönelik güncel bir komplo veya darbe tehdidi söz konusudur ve bu yüzden tüm olumsuzluklara rağmen desteklenmelidirler. Bunlar “dış mihraklı komplo tehdidi”ni yerli yersiz kullanarak kendi varlıklarının sürmesinin doğruluğuna insanları ikna etmeye çalışmaktadırlar. “Paralel yapı” safsatası da bu açıdan aynı kesim için çok kullanışlı olmuştur. Önce “paralel yapı” diye bir safsata uydurulmuş, ardından da tüm kötülüklerin kaynağı olarak bu yapı gösterilmeye başlanmıştır.

Yolsuzluk iddiaları mı var, “paralelcilerin tezgâhıdır”. Ergenekoncularla arayı düzeltmek ihtiyacı mı doğdu, “zaten Ergenekon davası da paralelcilerin işiydi”. Kürt gençlerin polis tarafından vurulması tepki mi çekti, “paralel polisleri ortalığı karıştırmak istiyor” vs, vs. Buna “faiz lobisi” safsatasını da eklemek gerekir. Güya ekonomideki tüm kötü gidişat bu “faiz lobisi”nin işidir.

AKP ve Erdoğan, kendilerine karşı olan her kişi, kurum ve düşünceyi, bu safsatalar aracılığıyla toplumun gözünde mahkûm etmeye, karalamaya, küçük düşürmeye, gayri meşru hale getirmeye uğraşıyorlar. En küçük bir muhalefet gösterisinde bulunanlar, terörist, paralelci, darbeci, dış mihrakların ajanı vs. ilan ediliyor.

Seçim sürecinde bu safsatalara bir de başkanlık sistemi eklenmiştir. Erdoğan’a soracak olursanız başkanlık sistemi tüm dertlerin ilacıdır. Başkanlık sistemine bir geçilse ülkede ne demokrasi sorunu, ne işsizlik ve yoksulluk ve ne de Kürt sorunu kalacak. Ekonomi bir anda düzelecek. Başkanlık sistemi sadece Türkiye için değil, Ortadoğu için de kurtuluş olacak! Türkiye büyüyecek, uçuşa geçecek!

Peki, Erdoğan neye dayanarak bunları iddia ediyor? Gerçekten ciddi bir kanıt, dayanak ya da argüman öne sürebiliyor mu? Tabii ki hayır. Aklı başında herkes biliyor ki, Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi gelirse Erdoğan bir sultan edasıyla başı buyruk hareket edecek, geriye kalanlar da onun tebaası gibi muamele görecek. Biat etmeyenler de türlü zulümlere maruz kalacak. Yani her şey daha beter olacak.

İş o noktaya gelmiştir ki, Erdoğan önce ortaya bir laf atmakta, sonra doğru olduğunu iddia etmekte, itiraz edenlere de “aksini ispatlayın o zaman” diyerek söylediğinin doğru olduğunda ısrar etmekte, hatta işi tehdide kadar vardırmaktadır. Söylediklerinin doğruluğunu ispatlamak için yalan söylemekte, gerçekleri çarpıtmakta, tarihsel olguları tahrif etmekte ve hatta geriye dönük tarih yazımına girişmekte, siyasal, sosyal ve ekonomik olguları tersyüz etmektedir.

Böylelikle de safsatacılıktan bir üst aşamaya, yani martavalcı mertebesine erişilmiş olunmaktadır. Mesela “Amerika kıtasını Müslümanlar keşfetti” ya da “kâğıdı Çinliler buldu ama hakkını bizim ecdadımız verdi” sözleri güzel martaval örnekleri olarak tarihe geçmiştir.

“Atatürk’ü İnönü zehirlettirdi”

Son haftalarda Yeni Şafak tarafından ortaya atılan “Atatürk’ü İnönü zehirlemişti” iddiası da, bu safsataların ne amaçla ve ne şekilde kullanıldığına güncel bir örnek oluşturmuştur. Yeni Şafak’a göre Atatürk doktorları tarafından zehirlenmiştir ve bu olay bizzat İnönü tarafından tezgâhlanmıştır. Güya Yeni Şafak gazetesi çok gizli belgelere ulaşmış ve 77 yıldır kulaktan kulağa dolaşan bu söylentiyi kanıtlamıştır.

Kanıt diye gösterilen ise “TBMM Özel” ve “Cumhuriyet Halk Partisi” antetli iki mektup. Tabii bunların asılları ortada yok, sadece Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmış fotoğrafları var. Bu mektupların ilkinde dönemin “dâhiliye vekili” Şükrü Kaya “tahsis ettiğimiz doktor görevini layıkıyla yapıyor”, “her şey yolunda ve mecrasında seyretmektedir” diyor. İkincisinde ise, yine Yeni Şafak’ın iddiasına göre mason olan Kasım Gülek (ki mason olması her türlü melaneti yapabileceğine delil olarak sunulmaktadır), olayı ortaya çıkaran Hıfzı Oğuz Bekata’yı tehdit ederek “MAH’ta hâlâ çok iyi adamları var. İşini bitirirler” diye yazıyor. Yani Yeni Şafak’a göre durum çok açık ve net!

Bu sözde belgelerin geçerliliğinden tutun da, Yeni Şafak’ın ortaya attığı bu iddianın elle tutulur bir yanı olup olmadığına dair medyada yeterince tartışma yürüdüğü ve bizim açımızdan iddianın asılsızlığını ispata lüzum olmadığı için, işin bu faslını geçelim. Asıl olarak bu örnek üzerinden bu tür safsatalara neden ihtiyaç duyuluyor, ne amaçlanıyor ona bakalım.

AKP’yi ve Erdoğan’ın başkan olmasını sonuna kadar destekleyen Yeni Şafak gazetesi, ortaya böyle bir safsata atmakla, evvelâ kendilerinin Atatürk’e karşı olmadıkları (İslamcıların Atatürk’ü pek sevmediği herkesin malumû olduğundan Yeni Şafak bunun aksini vurgulama ihtiyacı hissediyor) hatta ona sahip çıktıkları, asıl CHP’lilerin Atatürk’ü öldürtecek kadar ona düşman oldukları algısını yaratmaya çalışıyor. Çünkü ortaya konulan sözde belgelerde İnönü ve üst düzey CHP’liler arasındaki yazışmalar söz konusu.

Tabii iş sadece bu safsatayı ortaya atmakla bitmiyor. Bir de dolgu malzemesi olarak kullanılan ve açıktan söylenmeyip yandan yandan ortaya sürülen tezler var. Öyle bir algı yaratılmaya çalışılıyor ki, sanırsınız Atatürk de tıpkı bugün Erdoğan’ın yapmak istediklerini yapmaya çalışıyordu ve en yakınındakiler tarafından engellenmeye çalışıldı, hatta ihanete uğradı. Yani “paralel yapı”yla CHP, İnönü’yle Gülen arasında özdeşlik kurulmaya çalışılıyor.

Toplumun bu kadar basit ve mesnetsiz, hatta gülünç iddialara inanacağına inanmayabilirisiniz elbet. Ancak bilinçsiz ve örgütsüz durumdaki insanların kafasını karıştırmak o kadar da zor değildir ve onlara kahve muhabbetlerinde malzeme olacak bu tür argümanlar vermekle Yeni Şafak bakın hangi sohbetlerin önünü açıyor:

-          Duydun mu Atatürk’ü İnönü zehirlemiş!

-          Zehirletir tabii, çünkü Atatürk de başkanlık sistemini istiyordu.

-          Bakma sen bugün CHP’lilerin bu kadar Atatürk’ü sever göründüklerine, aslında Atatürk dini bütün ve inançlı birisiydi. Osmanlı’yı tekrar yüceltmek istiyordu, ama dinsiz İnönü ve CHP’liler ona engel oldular, en sonunda da zehirlediler.

-          Zaten İnönü de masonmuş! Fethullah Gülen de mason olduğuna göre demek ki İnönü de paralelciydi!

-          Elbette, Fenerbahçe otobüsüne yapılan saldırının arkasında dahi CHP-paralel yapı işbirliği var!

-          Onu bırak, Atatürk’ü içkiye, sigaraya da İnönü alıştırmış, dinden çıkarmış!

Bu diyaloglar bizi belki güldürüyor ama AKP yandaşı medyanın her gün ortaya attığı bu ve benzeri onlarca safsatanın hiç etkisi olmadığını söylemek mümkün değildir. Bir yalanı kırk kere tekrarlarsanız, hele de gazete ve televizyonlarda, insanlar bir süre sonra inanmaya başlarlar. Kafalar karışmaya başlar, insanlar ağızlarına sakız olarak verilen bu safsataları konuşa konuşa asıl sorgulanması ve kafa yorulması gereken hususlar üzerine düşünmezler. Gündemleri bu safsatalarla dolar.

AKP’nin son dönemde bu ve benzeri safsatalarla yaratmaya çalıştığı algı açıktır. Şöyle özetleyebiliriz: “Ecdadımız yani Osmanlı zamanında tüm Ortadoğu’da ve İslam coğrafyasında barış ve huzur hüküm sürüyordu, farklı milletler ve dinler barış içinde bir aradaydılar, zenginlik ve refah vardı. Sonra Batılı ve Hıristiyan sömürgeci emperyalistler geldiler ve bizi önce içten çökerttiler, sonra da savaşa soktular. Müttefikimiz Almanya yenildiği için biz de yenik sayıldık ve topraklarımızı kendi aralarında paylaştılar. Çünkü Osmanlı’nın son zamanlarında Müslümanların dini ve ahlâkı zayıflamıştı, ayrıca o kadar iyi davrandığımız gayri Müslimler de dış mihrakların oyununa gelerek bize ihanet ettiler. Atatürk cumhuriyeti kurarak devleti kurtardı ama çok şey kaybettik. Zaten Atatürk de dini ikinci plana itip laikliği, yani dinsizliği öne çıkarttığı için Türkiye bir türlü toparlanamadı. Şimdi ise AKP ve Erdoğan liderliğinde İslam tekrar hâkim olmuştur. Ortadoğu’nun halkları Türkiye’nin öncülüğünde İslam coğrafyasının tekrar dirilişi için yanıp tutuşmaktadır. Türkiye her geçen gün büyük ülke olma yolunda ilerlemektedir. Ama tıpkı Osmanlı zamanında olduğu gibi bugün de Hıristiyan Batılılar bizi içten çökertmek ve karıştırmak için fırsat kollamaktadırlar. Yine içimizden bazı hainler ve Aleviler, Kürtler gibi Batı’nın oyununa gelen kesimler çıkmıştır. Fakat evelallah Erdoğan’ın başkan olması sayesinde her şey hallolacak, Türkiye düzlüğe çıkacak, bir cihan devleti olacaktır.”

Kendisi safsatadan ibaret olan böylesi bir algıyı ancak başka safsata ve martavallarla yaratmak mümkündür. AKP’nin ve Erdoğan’ın bu yola bu denli başvurması da bundandır. Safsataya karşı mücadele hiç kuşkusuz bir söylem mücadelesi değildir. Safsatanın gerçek panzehiri, safsatayla karartılmak istenen gerçekleri esas alan gerçek bir mücadeledir.