Navigation

Uludere Katliamında Burjuva Medyanın İbretlik Rolü

28 Aralık akşamı 21:30 civarlarında, Şırnak Uludere’de, aralarında 12-19 yaşlarında çocukların da bulunduğu 34 Kürt köylüsü Türk devletinin savaş uçaklarıyla katledildi. Bir saat süren hava bombardımanı bizzat Genelkurmay emriyle gerçekleştirildi.

Burjuva medya gerçekleştirilen katliam karşısında adeta kör, sağır ve dilsiz oldu. Roboski katliamı bir kez daha milliyetçi-şovenist medyanın gerçekleri nasıl sakladığının, çarpıttığının ve kararttığının ibretlik bir örneği oldu. Genelkurmay’ın “olayın meydana geldiği yer, bölücü örgütün ana kamplarının olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir” şeklindeki açıklamasına kadar, sermaye medyası sessizliğini bozmadı. Genelkurmay’dan yapılan açıklamanın ardından ise yine uzun süre sessiz kalındı ve apoletli medya ne şekilde haber yapacakları emrinin gelmesini bekledi.

Burjuva medyanın Kürt halkının acılarını umursamazlığı ve ikiyüzlülüğü

En ufak bir olayda feryat figan canlı yayına bağlanan burjuva medya Uludere katliamından sonra 12 saati aşkın bir süre boyunca olağan programına devam etti. Katliamın ertesi günü öğlen saatlerinde TV kanallarına baktığımızda, doğru makyaj nasıl yapılır, moda yarışması, evlilik programı gibi şarkılı türkülü eğlence programları vardı. Kürtler acı içinde cenazelerine gözyaşları dökerken, medya ahlâksızca ve vicdansızca bu programlara devam etti. AKP hükümeti, Kıbrıs eski cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın ölümü dolayısıyla ulusal yas ilan ederken, Kürtlerin acıları umurunda değildi.

Devletin gerçekleştirmiş olduğu vahşi katliamı dünyaya Kürt haber ajansları duyurdu. Fırat Haber Ajansı anlık haberler geçti. Bugün egemenler tarafından kapatılmak istenen Roj TV ise, gece 3’te canlı yayınla bölgede yaşanan vahşi katliamı dünyaya duyurdu. Kürtler tüm gece uyumazken, burjuva medya ertesi gün ancak öğlen saatlerinde şu manşetlerle katliamı duyurmaya başladı: “Irak sınırında olay” (Anadolu Ajansı), “TSK’dan açıklama: İdari ve adli inceleme devam ediyor” (Milliyet), “Irak sınırında F-16’lar kaçakçıları vurdu iddiası: 35 ölü” (Zaman)… Sanki ölen 34 can değil de, başka bir şeymiş gibi davranıldı.

İbretlik olaylar bu başlıklarla sınırlı kalmadı elbette ki. Örneğin Show TV’ye canlı bağlanan kanal muhabiri saldırının F-16 savaş uçakları tarafından yapıldığını, ölenlerin sivil olduğunu ve aralarında çocukların da bulunduğunu söylediği anda yayından alındı. Yine CNN Türk’te Medya Mahallesi programını yapan haberci Ayşenur Arslan’ın katliamın ertesi günü henüz daha haber kanallarının olayı duyurmadığı saatlerde canlı yayında Uludere’de yaşananları anlatacağını duyurması ile birlikte CNN Türk yönetiminin apar topar rejiyi basması ve “Uludere olayına girmeyin! Bu haber verilmeyecek” demesi medya patronlarının hangi tarafta yer aldığını göstermesi bakımından çok çarpıcı bir örnektir. Ayşenur Arslan konuğu Can Dündar ile birlikte haberi vermeye devam etmesi üzerine ise, masasına üzerinde “SUS” yazılı bir not bırakılarak susturulmaya çalışıldı. Can Dündar ise katliamın gizlenmesinin kendisini korkuttuğunu şöyle dile getiriyordu: “Bütün yaşananlar bilindiği halde, bunun hâlâ resmi bakanlık açıklaması olmaması tuhaf. Bakanın şiirle, şairle uğraşacağına kendi görev alanına giren bu konuyla ilgili açıklama yapması gerekirdi. Bu olayın 12 saattir televizyonlarda haber olmaması da beni korkutuyor. Resmi açıklama beklenebilir ama; internette bu kadar şey varken, valinin resmi açıklaması varken, internette ölenlerin görüntüleri varken olayın olduğu nereye kadar gizlenebilir.”

Katliamdan bir süre öncesinde Başbakan Erdoğan’ın medya temsilcileri ile yaptığı toplantıda kulakları çektiği ve yapılacak yayınların çizgisi konusunda uyarılarda bulunduğu ortadadır. ANF’nin katliamın ardından bölgeye giden Akşam gazetesi yazarı Serdar Akinan ile yaptığı röportajda, Akinan, yazılı ve görsel medyanın olayı ilk andan duymasına, görsel materyallerin ellerinde olmasına rağmen talimat almadan yayına girmediğini söylüyor. “Haber merkezlerinde çalışan, CNN’de, NTV’e, SKY’da çalışan arkadaşlarımı aradım. Bana verilen cevaplar adeta utanç tablosu gibiydi. Bana söylenen sabahın ilk saatlerinden itibaren gerek İHA’dan gerekse DHA’dan görüntülerin, fotoğrafların kendilerine gelmeye başladığı ancak talimat olduğu için yayınlayamadıklarını söylediler.”

Devlet ve AKP hükümeti açıkça ortada olan bir katliamı medyayı da kullanarak manipüle etmeye çalıştı. Burjuva medya olayı sadece gizlemeye çalışmakla kalmadı, sonrasında PKK’nin üzerine yıkmaya ya da öldürülenlerin PKK sempatizanları olduğunu öne sürerek katliamı meşru göstermeye uğraştı. Örneğin, katledilen kafile içinde olduğu ileri sürülen Segvan Encü’nün Facebook’ta PKK propagandası yaptığı öne sürülerek katliam aklanmaya çalışıldı. “Şırnak’ın Uludere İlçesi’nin sınırında TSK’nın bombardımanında yaşamını yitirenlerden Segvan Encü’nün Facebook sayfası PKK propagandasıyla dolu. PKK’lı yöneticilerin fotoğraflarıyla dolu sayfa ‘PKK’lı değillerdi’ görüşünü çürütüyor” şeklinde haberler pervasızca yapılabildi. Oysa Segvan Encü’nün ailesi 1992’de binlerce Kürt köylüsü gibi devletin zulmünden kaçarak, Mahmur Kampına yerleşmek zorunda kalmıştı ve akrabalarından uzaktaydı. Yani yalan üstüne yalan haberler yapıldı. AKP’nin gizli ödeneğinden faydalandığı iddia edilen Sabah gazetesi ise, 25 Ocakta istihbarat birimlerinden aldığını iddia ettiği bilgiye göre ölenler arasında 6 PKK’linin olduğunu ve PKK tarafından köylüler gelene kadar cenazelerin kaçırıldığını öne sürerek, bu aşikâr yalanla devletin gerçekleştirdiği vahşeti aklamaya girişti. Keza Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yapan, CIA ve Pentagon’da eğitim gördüğü söylenen Emre Uslu da bu konuda yalan makinesine gaz verenler arasında bulunuyor.

Kapitalist düzenin bekasının temel araçlarından birisi olan burjuva medyanın oynadığı uğursuz rol bugüne has bir durum değildir. Ne yazık ki, geçmişte de binlerce faili meçhul cinayete göz yumulmuş, özellikle 90’lı yıllarda yaşanan katliamlar gizlenmiş veya PKK’nin üzerine yıkılmaya çalışılmıştır.

Uludere katliamının üzerinden bir ay geçmesine rağmen henüz insansız savaş uçaklarının kaydettikleri görüntüler de medyaya yansımamış ve bir sürü soru cevapsız bırakılmıştır.

Kapitalist düzende medyanın rolü

Gerek görsel, gerek yazılı medya egemenler için bulunmaz bir güçtür ve ideolojik bir silahtır. Medya burjuvazi için dizilerinden filmlerine, reklâmlarından haberlerine kadar tüm programlarıyla kitlelere ulaşma ve onları etkisi altına almada oldukça başarılı bir araçtır. Korkmaz Yiğit, Kanal E’yi satın aldığında, nedenini şöyle açıklıyordu: “Elimin altında güçlü bir silah olmasını istiyorum. Kullanmak şart değil. Amerika’nın elinde atom bombası var ama kullanması gerekmiyor. Atom bombasının varlığı, olabilecek tehditleri ortadan kaldırıyor.”

Devletin “dördüncü kuvveti” olarak nitelendirilebilecek olan medya sadece ezilen Kürt halkına karşı inkârcı ve manipülatif davranmıyor. Aynı zamanda işçi ve emekçilerin yaşadıkları sorunlara ve eylemlere yönelik olarak da benzer bir durum geçerlidir. Hatırlayacak olursak, Tekel direnişinde ve Telekom grevinde de işçiler, patronlar sınıfının medyası aracılığıyla “terörist” olarak yaftalanmış, sabotaj yapmakla suçlanmış ve haklı mücadelelerine gölge düşürülmeye çalışılmıştı. Telekom grevi burjuva basına şöyle yansımıştı:

Yeni Şafak: “Sabotaj kilitledi.” Bugün: “Greve sabotaj gölgesi.” Referans: “Telekom grevine sabotaj eklendi, iletişim koptu.” Akşam: “Grev ve sabotaj hayatı felç etti.” Hürriyet: “Telekom grevine sabotaj karıştı.” Posta: “Sabotaj felç etti.” Star: “Telekom grevinde sabotaj skandalı.” Vatan: “Greve sabotaj karıştı.” Zaman: “Telekom’un kabloları kesildi, şüpheler sendikanın üzerinde.” Radikal: “Grev sabotajla başladı.”

Medya patronlarının Kürt halkına yönelik devlet zulmünü ya da işçilerin mücadelelerini ekranlara taşımalarını beklemek hamhayaldir. Kendi içlerindeki kapışmalardan dolayı zaman zaman pisliklerini ortaya saçsalar da, işçi sınıfının ya da ezilen Kürt halkının çıkarları doğrultusunda yayın yapmayacakları aşikârdır. Bu düzenin parçası olanlar ya da binbir bağla bu düzene bağlı olanlar ezilenlerin sesi olamazlar.