Navigation

Tekel Direnişi ve Bağımsız Sınıf Çizgisinin Önemi

Tekel direnişi, işçilere 4/C’ye geçmek için tanınan yasal başvuru süresinin dolmasıyla kritik noktaya gelmişti. İşçilerin direniş iradesini tavsatmaya dönük manevraların kritik bir eşiğe geldiği, son günlerin havasından belirgin biçimde sezinleniyordu. Bir yandan dikkatler Danıştay’dan çıkacak karara yönlendiriliyor, bir yandan da bazı kapalı mesajlarla “iyi şeyler olacak” havası veriliyordu. Nitekim hükümet tarafından işçilere tanınan sürenin dolmasına bir gün kala Danıştay, 30 günlük süre hükmünün yürütmesini durdurdu. Ertesi gün ise Gıda-İş başkanı Türkel çadırların söküleceğini ve mücadelenin yerellerde devam edeceğini açıkladı. Bu hamlenin işçiler tarafından nasıl karşılanacağını, sürecin nasıl gelişeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. İşçilerin en azından bir kesiminin bu kararı tepkiyle karşıladığı hemen ortaya çıkmış bulunuyor. Türkel bu kararı direnişçi işçilere açıklarken “Çadırlar kalacak, direniş sürecek!” ve “Çadırlar onurdur onuruna sahip çık!” gibi sloganlar atan öncü işçilerin protestosuyla karşılaştı.

Bürokrasinin ayak oyunlarına rağmen, mücadelede kararlı olan Tekel işçilerinin direnişi, başlangıçta hiçbir şekilde taviz vermeyeceğini söyleyen AKP hükümetine iki kez geri adım attırmıştır. İlkinde işçilerin ücretlerini yükselten ve çalışma sürelerini 10 aydan 11 aya çıkartan hükümet, ikincisinde ise 4/C statüsünde çalışan işçilere yıllık izin ve kıdem tazminatı hakkı tanımak zorunda kalmıştır. Daha da önemlisi, bu mücadele sonucunda 4/C ve 4/B gibi ucube statüler ilk kez işçi hareketi içinde ciddi olarak sorgulanmaya başlanmıştır. Bu durum sendika bürokrasisinin hem özelleştirmelere hem de 4/C’ye ilişkin işbirlikçi ve mücadele kaçkını tutumlarını bir kez daha açığa çıkarmıştır. Bürokrasinin özelleştirme sürecinde takındığı tutum, işçi sınıfının saldırılar karşısında yeterli direnişi sergileyememesinin ve bugün yüz yüze kaldığı sorunların temel nedenidir.

Özelleştirme sürecinde sendikal bürokrasinin devletçi tutumu

Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) özelleştirme sürecinde işten atmaları engelleyecek, kazanılmış sosyal hakların gasp edilmesinin önüne geçecek ve sendikasızlaşmaya izin vermeyecek bir mücadele hattı örmesi gereken sendikalar, işçi hareketinin militan ve bağımsız sınıf çizgisinde gelişmesini baltalayan bürokratlar eliyle tümüyle pasif, teslimiyetçi, devletçi ve milliyetçi bir tutum almaya itildiler. Kapitalist özel işletmeciliğin karşısına kapitalist devlet işletmeciliği çıkartıldı ve bu durumun devam etmesiyle işçilerin kazanımlarının kendiliğinden korunacağı ileri sürüldü. “KİT’ler vatandır, vatan satılmaz” sloganında ifadesini bulan bu milliyetçi ve devletçi yaklaşım üzerinden, burjuva hükümetler sıkıştırılmaya ve özelleştirmeler durdurulmaya çalışıldı. Böylece kamu işletmelerinde çalışan işçiler söz konusu sloganı ve sloganları haykırmaktan ileri gitmeyen, tümüyle beklemeci bir tutuma itildiler. Ne yazık ki, devletçi bir geleneğe sahip olan geleneksel sol da, kapitalist devlet işletmeciliğini burjuvazinin genel saldırılarına karşı sihirli bir değnek olarak ileri sürmekten ve benzeri sloganları benimsemekten ileri gidemedi.

Devletçilik ile özdeşleştirilen sosyalizm ve solculuk, bu topraklardaki Kemalist devletçi gelenekle de birleştirilmiş ve bu durum, “devletçiliğin makbul olduğu” yanılgısıyla işçi hareketinde yansımasını bulmuştur. Yani sendika bürokratlarının devletçi bir tutum almaları bir tesadüf değildir. Üstelik kamu işyerlerinde ağırlıklı olarak örgütlü olan Türk-İş kadar, solcu geçinen DİSK ve KESK bürokratları da devletçidir. Türk-İş’in ise özel bir konumu vardır. Zira kamu işletmelerinde örgütlü olan Türk-İş, daha baştan bürokratik bir aygıt olarak devlet eliyle kurdurulmuş ve sendika bürokratları aracılığıyla adeta devletin bir kurumu gibi çalışmıştır. Daha da önemlisi, sendikal örgütlenmenin ağırlık noktasını kamu işletmelerinin oluşturması, bürokratların mevki ve ayrıcalıklarının kamu işyerlerindeki örgütlenme üzerinde yükselmesi, onları ayrıca devletçi yapmaktadır. Dolayısıyla da sendika bürokratları için kamu işletmelerinin varlığı, buradaki örgütlenmelerin sürmesi, mevki ve ayrıcalıklarının devam etmesi anlamına gelmektedir. İşte bu nedenle, işçi sınıfına dönük saldırılara karşı topyekûn bir mücadele hattı yaratmak ve sendikaları bu noktada harekete geçirmek yerine, sermaye düzeniyle karşı karşıya gelmeyecek, mevki ve ayrıcalıklarını koruyacak bir yola girmekteler.

On binlerce kamu işçisi işten atılma, sosyal haklarını yitirme ve sendikasızlaşma saldırısıyla karşı karşıya olmasına rağmen, bürokratlar eliyle felç edilen sendikalar gerekli tepkiyi ortaya koyamamışlardır. Oysa devletçi ve milliyetçi yaklaşımlarla işçiler tümüyle beklemeci bir konuma itilmeselerdi, durum bugün bambaşka olabilirdi. Kamu işletmelerinde çalışan yüz binlerce işçiyi kapsayan militan bir mücadele, kısa zamanda özel sektörü de etkisine alabilir ve sermaye hükümetlerinin saldırılarını durdurabilirdi. Ancak sendikalar işçileri kaderlerine terk etmişlerdir. Gerçek bir örgütlenmeye sahip olmayan ve böylece bürokrasinin yönlendirmesinin dışına çıkamayan on binlerce işçi saldırılara boyun eğmek zorunda kalmıştır.

Şimdilerde mücadeleci bir işçi lideri pozları kesen Mustafa Türkel ve onun başında bulunduğu Tek Gıda-İş sendikası da, saldırıları geri püskürtecek bir mücadele örgütlemekten tümüyle kaçınmıştır. 26 binden fazla Tekel işçisini, Tekel’e tütün ya da üzüm üreten on binlerce küçük üreticiyi ve buralarda çalışan on binlerce tarım proleterini içine alan, örgütlü, militan ve sürekliliği olan bir mücadele örgütlemek mümkünken, Türkel ve Tek-Gıda-İş bu doğrultuda hiçbir şey yapmamıştır. 2001’de özelleştirme kapsamına alınan Tekel’de 26 binden fazla işçi çalışmasına rağmen, saldırılara gerekli cevaplar verilemediği için 14 bin işçi tasfiye edilmiştir. 2007’nin sonu ve 2008’in başında son dönemece girilirken, “Tekel vatandır, satılamaz” sloganıyla yapılan bir dizi eylemlilik de süreci geri çevirememiştir. Böylece Tekel tüm bölümleriyle özelleştirilmiş ve geriye kalan 12 bin işçi 4/C statüsüne geçirilmiştir. Fakat kendilerine gelecek tepkileri önlemek isteyen sendika bürokratları, hükümetle giriştikleri pazarlıklarda 12 bin işçinin 4/C statüsüne geçmesini iki yıl erteletmeyi başarmışlardır. Hükümet ise, işçileri sorunsuz bir şekilde tasfiye etmek istediği için bu tavize evet demiştir. İşçiler bu dönemde de bekleme içine sokulmuş ve ancak iki yıllık sürecin dolmasına tamı tamına bir buçuk ay kala Tek Gıda-İş bürokratları alttan gelen basınçla işçileri Ankara’ya çağırmak zorunda kalmış, ama hiçbir hazırlık da yapmamışlardır.

Sendika bürokratlarının işçilerden farklı hedefleri

Şu tespiti yapmak yanlış olmayacaktır: Tek Gıda-İş yönetimi de Tekel işçileri de direnişin bu denli büyüyeceğini, uzayacağını ve etkili olacağını düşünmemişlerdi. Lakin sendika bürokrasisinden farklı olarak işçiler, umutların söndüğü bir süreçte, canlarını dişlerine takarak ve mücadelede kararlı olarak Ankara’ya geldiler. Bu bağlamda, başlangıçta işçilerin tamamının Ankara’ya gitmediğini belirtmek gerekiyor. Ne yapılacağının belli olmamasına, nerede ve nasıl kalınacağına, nasıl hareket edileceğine dair bir örgütlülüğün bulunmamasına ve ayrıca bir sonuç alınamayacağına dönük moral bozucu havaya ve bu havanın kimi kentlerde şube başkanları düzeyinde yayılmasına rağmen, Ankara’ya giden işçiler, hiç şüphe yok ki daha gözüpek, daha mücadeleci ve daha umutlu olanlardı. Meselenin bu boyutunu özellikle vurguluyoruz: Zira tüm olumsuzluklara ve bürokrasinin farklı hesaplarına karşın, direnişin Ankara’da tutunmasında ve tüm işçileri içine çekmesinde bu işçilerin büyük bir rolü vardır.

Mustafa Türkel’in başını çektiği Tek Gıda-İş bürokratlarının ise, hedefleri ve hesapları işçilerden farklıydı ve direniş süreci bunu gözler önüne sermiştir. Birincisi: Türkel ve şürekâsı, 12 bin Tekel işçisinin blok olarak bir gecede 4/C statüsüne geçmesinin ve tüm özlük haklarını kaybetmesinin yaratacağı sarsıntının bedelini ödememek, son dönemeç alınırken mücadeleci gözükmek, sorunun çözümsüzlüğü noktasında hükümeti suçlayarak kendini hedef tahtasından kurtarmak için Ankara yolunu açmıştır. İkincisi: İşçi mücadelesinin rüzgârıyla statükocu CHP’nin yelkenlerini şişirmek ve AKP’yi işçi hareketi üzerinden sıkıştırmak Ankara çıkartmasının bir başka boyutudur. Yaşanan iktidar kavgasının burjuva kesimler arasında tam bir yarılma yarattığı, üstelik de işçi hareketinin sendikal bürokrasi eliyle burjuva iç kapışma paralelinde bölünerek şu ya da bu cenahın arkasına takıldığı bir süreçte, böyle bir şeyin hesaplanmadığını düşünmek saflık olacaktır.

Üçüncüsü, bürokratik hesaplara dairdir. Mustafa Türkel, 2010’un başında verdiği bir mülakatta, sendikal hareketin kendini yeniden gözden geçirmesi gerektiğinden, demokratikleşmesinden, şeffaflaşmasından, Türkiye işçi sınıfının, ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların artık ayağa kalkmak ve mücadeleyi ortaklaştırmak zorunda olduğundan dem vuruyor. Daha da önemlisi şöyle diyor: “Bir uyanış döneminin başladığına inanıyorum. Biz TEKEL’le bu yolu açıyoruz.” Mücadelenin önündeki engellerden biri olan, işçi hareketini burjuva kesimlerden birinin arkasına takmak isteyen bu bürokratın kafasına taş düştü de birden bire sınıf bilinçli birisi haline mi geldi? Elbette ki hayır! Mücadeleci bir işçi lideri pozları kesen Türkel, kendi şahsında yeni bir Şemsi Denizer yaratma peşindedir. Sosyalist hareketin ve Türk-İş içindeki solcu sendikacıların desteğini almaya dönük bu çıkışların hedefi, yeni bir uyanış döneminin yolunu açan işçi lideri havalarında işçi hareketinin ve elbette ki Türk-İş’in başına oturmaktır. Tekel direnişi ele alınırken bunlar, yani bürokratlar ile işçiler arasındaki amaç farklılığı mutlaka akılda tutulmalıdır.

Tekel direnişi ve sendikal bürokrasinin ihaneti

Direnişin ilk günlerinde işçiler ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Sendika bürokratları işçileri öylece Ankara’nın soğuğuna terk etmişlerdi. İşçilerin ilk gün AKP Genel Merkezi önünde gecelemesi, ikinci günün akşamında ise spor salonuna götürülmeleri bu terkedilmişliğin bir yansımasıydı. Ankara’ya gelen işçiler mücadelede kararlı olmakla birlikte, AKP Genel Merkezi önünde yapacakları bir dizi eylemin ve muhalefet partilerinin devreye girmesinin yaratacağı etkinin hükümete geri adım attıracağını düşünüyorlardı. Ya da en azından bu yönde bir umut besliyorlardı. Lakin durum böyle gelişmedi: Tüm burjuva partileri gibi işçi düşmanı olan, kitlelerin hak arama mücadelesine tahammül edemeyen ve Tekel direnişinin toplumsal muhalefetin odağı haline gelmesini istemeyen AKP hükümeti, eylemin üçüncü gününde işçilere acımasızca saldırdı ve dağıttı. Eğer o gün işçiler dağılıp evlerinin yolunu tutsalardı, sendika bürokratları ellerinden gelen her şeyi yapmış mücadeleci liderler olarak pozlar kesecek ve böylece kendileri açısından meseleyi kapatmış olacaklardı. Ama geri dönmemek gerektiğini sezen işçiler, kendi deyimleriyle bütün gün Ankara’da ne yapacaklarını bilmeden dolaştılar ve sonra da Türk-İş’in önüne gittiler. Böylece dağılmayıp tekrar bir araya gelmelerinin, direnmek gerektiğine dair adı konmamış bir karar olduğunu bilince çıkaran işçiler, Türk-İş binası önünü direniş alanına çevirdiler.

Bu noktada önemli bir hususun altını çizerek ilerleyelim. İşçilerin dağılmamasında sendika bürokratlarının gerçekte bir gayreti ve öncülüğü olmamıştır. Ancak Tekel işçilerinin bağımsız bir örgütlenmesi olmadığı için, direnişin hegemonyası bürokratlarda kalmaya devam etmiş ve Tek Gıda-İş bürokrasisi ortaya çıkan bu yeni durumu kendi hedefleri doğrultusunda manipüle etmeye çalışmıştır. Tekel direnişinin Ankara’da tutunabilmesi ve bir etki yaratması, genelde statükocu güçlerin, özelde ise onların CHP ve MHP gibi partilerinin ve burjuva basının bir kesiminin direnişe olan ilgisini ilk günlere kıyasla bir hayli artırmıştır. İşyerlerine sendika girmesine tahammül edemeyen Doğan ya da Karamehmet medya grupları ne hikmetse birden bire işçi dostu kesilmişlerdir. Milletvekillerinin yanı sıra bizzat CHP lideri Deniz Baykal Tekel direniş alanında boy göstermeye başlarken, AKP karşıtı geniş yazar-çizer taifesi işçilerin haklarından ve hukuklarından söz etmeye başlamış, hatta kimileri dayanışma grupları bile kurmuşlardır. Böylece bir tarafta Tekel işçilerinin yürüttüğü haklı, meşru, kararlı ve etkili direniş, öte tarafta ise Tek Gıda-İş bürokratları üzerinden bu direnişi AKP’yi sıkıştıracak ve CHP’yi parlatacak kanallara yönlendirme çabaları yer almıştır.

Bu durum doğrudan doğruya Türk-İş bürokrasisi içinde de yankısını bulmuştur. Burjuvazi içindeki yarılmaya paralel bir bölünme yaşayan sendikal bürokrasi, işçi hareketini şu ya da bu kesimin peşine takmaya çalışmaktadır. Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu çizgisi işçi hareketini AKP’ye, Türk-İş Genel Sekreteri olan Mustafa Türkel çizgisi ise CHP’ye doğru çekme peşindedir. Ayrıca Tekel direnişi Türk-İş bürokrasisi içindeki koltuk kavgasını da kızıştırmıştır. İşçiler, Türk-İş Genel Merkezinin önünü direniş alanına çevirerek daha başından beri Tekel direnişinden uzak duran ve onu sahiplenmeyen Türk-İş’i fiili olarak sürecin bir parçası haline getirmişlerdir. Tekel işçilerinin yarattığı bu fiili durumun ve direnişin üzerine basan Türkel, Kumlu çizgisini sıkıştırmaya ve kendi önünü açacak şekilde yıpratmaya başlamıştır. Süreci tümüyle Türkel çizgisinin eline teslim etmek istemeyen Kumlu çizgisi ise direnişi kerhen sahiplenmek zorunda kalmıştır. Türk-İş bürokrasisinin burjuva kesimler arasındaki yarılma çizgisi üzerinden kapışması ve aynı zamanda koltuk kavgasına tutuşması, Tekel direnişini zayıf düşürmüştür.

Türk-İş, Tekel direnişinin kendisini içine çekmesiyle ve işçilerin bindirdiği basıncın zorlamasıyla harekete geçmek zorunda kaldı. O güne kadar toplanmayan başkanlar kurulu toplandı, Türk-İş direnişi resmen sahiplenmek zorunda kaldı ve bir ay boyunca her Cuma, bir saatle başlayıp dört saate çıkacak şekilde iş bırakma kararı aldı. Ancak bu Cuma eylemlerinin mücadeleyi büyüttüğü ve Tekel direnişini ilerlettiği söylenemez. Bu göstermelik eylem kararına çok az sayıda kamu ve belediye işçisi katılmış ve dördüncü haftanın sonunda dört saatlik bir iş bırakma tabii ki yaşanmamıştır. Zira bu iş bırakma eylemi bile bürokrasi tarafından savsaklanmış, hiçbir ciddi örgütlenme yapılmamış, Tek Gıda-İş’in örgütlü olduğu işyerleri de dâhil olmak üzere özel sektördeki işçiler tümüyle sürecin dışında bırakılmışlardır. Oysa çok daha geniş ve etkili eylemler yapılmadan, Tekel direnişi genel bir mücadele düzeyine yükseltilmeden 4/C saldırısının tümüyle geri püskürtülmesi mümkün değildi. Bu gerçeğin farkında olan Tekel işçileri, daha direniş sürecinin başından itibaren “genel grev, genel direniş” şiarını yükseltiyorlardı. Nitekim 17 Ocakta Ankara’da yapılan ve 70 bin kişinin katıldığı mitinge de bu slogan ve beklenti damgasını bastı. Bu yönde bir karar alınmaması üzerine, Tekel işçileri kürsüyü bir süreliğine işgal ederek Türk-İş yönetimine yönelik tepkilerini ortaya koydular.

Ancak Türk-İş bürokrasisi buna rağmen bu yönde bir karar almamıştır ve üstelik de böyle bir karara ne Kumlu ne de Türkel çizgisi yanaşmıştır. Bir taraftan mücadeleden ve geri dönüş olmayacağından dem vuran Türkel’in, öte taraftan başında bulunduğu sendikayı harekete geçirmemesi onun gerçekte samimi olmadığının bir delilidir. Sanki kendisi işçilerin “genel grev, genel direniş” talebini kabul ediyormuş da Kumlu ve Türk-İş bunu istemiyormuş havası yaratan Türkel’in derdi, gerçekte mücadeleyi genişletmek değil, sorumluluğu kendi üzerinden atarak karşı tarafı sıkıştırmaktı. AKP yandaşı Kumlu ise, bir genel grevde gerçekte tüm üretimi durdurup durduramayacaklarını sendika başkanlarına sorarak ve onlardan aldığı “hayır” cevabı üzerinden karşı tarafı sıkıştırarak kendi payına düşen sorumluluğu üzerinden atmıştır. Bürokratların mücadele yollarını tıkaması sonucunda umutsuzluk hissine kapılan Tekel işçisi, sınıf mücadelesinin yöntemleriyle pek de bağdaşmayan açlık grevi ve ölüm orucu gibi yöntemlere başvurmak zorunda kalmıştır. Ancak bu eylemin sonuç getirmeyeceği kısa sürede açığa çıkmış ve açlık grevleri sona erdirilmiştir.

Sendikal bürokrasinin oyalayıcı ve mücadele kaçkını tutumu, 4 Şubatta yapılan genel iş bırakma eyleminde bir kez daha cisimleşti. AKP hükümetinin ikinci kez küçük tavizler vermesi ama tümüyle geri adım atmaması üzerine, 4 Şubatta bir günlük genel iş bırakma kararı alan Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK, Kamu-Sen ve Memur-Sen başkanları “hayatın duracağını” ilan ettiler. Öylesine bir hava ve beklenti yaratıldı ki, sanki söz konusu olan bir genel grevdi ve gerçekten de hayat duracaktı! Oysa iş bırakmaya, buna işçi ailelerini ve toplumun geniş kesimlerini katmaya dönük hiçbir çaba ve örgütlenme hazırlığının olmaması, etkili bir iş bırakma eyleminin olmayacağının bir göstergesiydi. Nitekim 4 Şubatta bu tüm çıplaklığıyla açığa çıktı. “Hayatı durduracak” beklentisi yaratılan 4 Şubat fiili dayanışma grevi, kamuda ve belediyelerde çalışan sendikalı işçilerin ve memurların bir bölümüyle sınırlı kalmış ve sonuç aldırıcı bir eylemin çok çok altında kalmıştır.

Bunun doğduran doğruya sorumlusu, sendikaların başına çöreklenen bürokratlardır. Daha iş bırakma kararı sıcaklığını korurken, AKP’nin yan kuruluşu misyonunu üstlenen Memur-Sen süreçten çekildiğini açıklamış, ondan pek de farkı olmayan Hak-İş ise eyleme kâğıt üzerinde katılmıştır. Ancak Türk-İş’e bağlı sendikaların ya da DİSK ve KESK’in durumu da daha ileri değildir. Geçerken, DİSK’e dair bir hususun altını çizmek gerekiyor. Hak-İş’in, Memur-Sen’in ve Türk-İş bürokrasisinin sınıf işbirlikçi tutumları malum! Ancak solcu geçinen ve mücadeleci gözüken DİSK hakkında da yanılgıya sürüklenmeme uyanıklığını göstermek lazımdır. Esip gürleyen, hükümetin hesap vermesi gerektiğini söyleyen, “bu saldırıyı aşmak boynumuzun borcudur” diyen Çelebi önderliğindeki DİSK bürokratlarını asıl motive eden şey, mücadelenin genişletilmesi ve işçi sınıfına dönük saldırılara topyekûn bir cevap verilmesi değil, Tekel direnişi üzerinden gelişen işçi hareketini CHP’nin dümenine bağlama arzusudur. Bu noktada Türkel ve Çelebi’nin statükocu yoldaşlığı dikkat çekicidir ve bu ikilinin geçen senelerdeki 1 Mayıslarda oynadıkları uğursuz rolü bu sene de aynen oynaması ihtimaline karşı uyanık olunmalıdır.

4 Şubat eyleminin bir kez daha gözler önüne serdiği diğer bir gerçek şudur: Sendika bürokrasisi, ya üzerine binen basıncı hafifletmek ya da hükümeti sıkıştırmak söz konusu olduğunda kamuda ve belediyelerde çalışan işçileri ve memurları ileri sürmektedir. Zira bürokrasi, özel sektördeki gibi, kapitalistlerle karşı karşıya gelmeyeceğini, hükümetin ve belediye yönetimlerinin iş bırakma eyleminden dolayı kapsamlı bir saldırıyı göze alamayacağını bildiğinden, bu alanda daha rahattır. Sendikal bürokrasi iş bırakma eylemlerini özel sektöre yayma ve patronlarla karşı karşıya gelmeyi göze almamaktadır. Çünkü sendika bürokratlarının işçi sınıfının mücadelesini ilerletmek gibi bir amacı ve hedefi yoktur. Onların asıl kaygısı koltuklarını tehlikeye atmamaktır. Bu nedenle, ne Türk-İş’e bağlı sendikalar, ne Tekel işçilerinin örgütlü olduğu Tek Gıda-İş, ne de “genel greve” hazır olduğunu söyleyen DİSK, özel sektörde iş bırakmaya yanaşmıştır.

Gerekli etkiyi göstermeyen 4 Şubat eylemi, denilebilir ki Tekel direnişinin geriye çekilmesinin de başlangıcıdır. 4 Şubattaki genel iş bırakmaya büyük umutlar bağlayan Tekel direnişçileri ve dayanışma eylemlerinde yer alan işçi kitleleri moral bozukluğuna sürüklenmişlerdir. AKP hükümeti ve Başbakan Erdoğan ise karşısında etkili bir “grev” bulamayınca saldırıya geçmiştir. Erdoğan, yapılan eylemlere Türk-İş’in bile sahip çıkmadığını söyleyerek alay etmiştir. O güne kadar direnişin geleceği hakkında temkinli konuşmayı seçen Erdoğan, 28 Şubattan sonra direniş çadırlarının kaldırılacağını ve işçilerin dağıtılacağını söyleyerek açıktan tehditler savurmaya girişmiştir. Sendikal bürokrasi ise, “genel grev, genel direniş” talebinin karşısına 4 Şubat eylemini çıkartarak ve istenen şeyin yapıldığını söyleyerek, zaten kararsız olan adımlarını geriye doğru atmaya başlamıştır. 12 Şubatta toplanan sendika konfederasyonları başkanları, işçileri oyalamaktan ve süreci pörsütmekten ileri gitmeyecek kararlar aldılar. 4/C’nin iptal edilmesi için Danıştay’a iptal davası açılmasına karar verilmesi ve mücadelenin adliye koridorlarında beklemeye doğru kaydırılması bunun tipik bir örneğidir.

22 Şubatta bir kez daha toplanan konfederasyon başkanları, aldıkları kararlarla Tekel işçilerini tümüyle yalnızlığa terk ettiler. İşyerlerinde kokart takılması, sokaklara pankart asılması, meşaleli yürüyüşler düzenlenmesi ve oturma eylemleri yapılması gibi son derece pasif eylem kararları, bürokrasinin mücadele kaçkını tutumunun somut bir göstergesidir. Ya 26 Mayısta genel iş bırakma kararına ne demeli! Sıralanan bir dizi talep yerine getirilmezse, güya genel iş bırakma eylemi yapılacakmış! Neden 26 Mart ya da Nisan değil de Mayıs? Yani başta Türk-İş olmak üzere sendika bürokrasisi Tekel direnişini terk ederek süreçten çekilmiştir. Bu durum, direnişin başından beri Türkel ve işçiler arasında var olan çelişkinin keskinleşmesine neden oldu. Kumlu önderliğindeki Türk-İş bürokrasisinin geriye çekilmesiyle Türkel ve ekibi, direnişi başından atmaya dönük manevralara girişti. Türkel’in, ay sonunda “çadırları kaldıracağız”, eylemi ülke geneline yayacağız demesi bu manevranın bir parçasıdır. Şurası bir gerçek ki, başlangıçta, ülke genelinde sürekliliği sağlanmış etkili eylemler örgütlemek mümkünken, Tek Gıda-İş bürokratları buna yanaşmamışlardır. Şimdi ise durum başkadır. Tekel işçilerinin dağıtılması demek, bir daha asla bugünkü düzeyde bir güce ve etkiye ulaşamamaları, birbirinden kopan işçilerin bürokrasi tarafından rahatlıkla denetim altına alınması ve süreç içinde mücadelenin pörsütülmesi demektir.

Bürokrasi, bu gerçekliğin farkında olan ve çadırların dağıtılmasına izin vermeyeceklerini söyleyen işçileri içeriden çökertmek amacıyla harekete geçmiştir. Ancak bu manevralar işçilerin tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu tepkiyi yatıştırmak isteyen şube başkanlarının örgütlediği bir grup işçinin Türkel lehine slogan atması, başka bir grup işçininse “en büyük başkan değil işçidir” biçiminde karşılık vermesi bunun bir göstergesidir. Bürokrasinin oyunları yeterli etkiyi göstermediğinden, direnişin olası yenilgisinin sorumluluğunu üzerinden atmak amacıyla Türkel, Türk-İş Genel Sekreterliğinden istifa etti. Bu istifa, sorumluluğu Türk-İş yönetimine yıkmak doğrultusunda yapılmış bir manevraydı. Bu manevrayla Türkel, önü kesilen “başkan” imajı yaratarak, Türk-İş’in tepesine güreşmek için zemin hazırlamak istemiştir.

Tekel direnişi ve bağımsız sınıf çizgisi

Binlerce Tekel işçisinin Ankara’nın merkezinde sürdürdüğü direnişin kısa zamanda geriye çekilmeyerek süreklileşmesi ve işçi sınıfının sendikalı kesimlerinin bir bölümünün dayanışma eylemleri kapsamında harekete geçmesi, uzun durgunluk yıllarından sonra işçi hareketinde canlandırıcı bir havanın esmesine neden olmuştur. Binlerce işçinin başlattığı direniş etrafında oluşmaya başlayan hareketliliğin, fiili dayanışma grevleriyle, mitinglerle, yürüyüşlerle ve çeşitli etkinliklerle devam etmesi ve bu eylemlilik sürecinin birkaç aya yayılması işçi hareketinin gündemini canlı tutmuştur.

Ancak bu sevindirici gelişmeler, kimseyi olup biteni gerçeklerin ötesinde değerlendiren bir körleşmeye götürmemelidir. İşçi hareketinin çok ciddi sorunları ve zaafları vardır: Eğer bunlar aşılamazsa, işçi hareketinin önünü açmakta önemli bir rol oynayabilecek Tekel benzeri direnişler, belirli kazanımlar elde etse bile, ileriye sürükleme potansiyelini kısa zamanda tüketecek; işçi hareketi bir kısır döngü halinde başladığı noktaya geri dönecektir. Bugün en önemli sorun, işçi sınıfına yol gösterecek güçlü bir devrimci örgütlülüğün olmamasıdır. Bu eksikliğin yarattığı boşlukta sendikal bürokrasi işçi hareketini tam anlamıyla felç etmektedir. Diğer bir önemli sorun ise, küçük-burjuva sosyalist hareketin bir bölümünün, özünde sendikal bürokrasinin üstlendiği misyonla örtüşen bir tutum içinde olması ve hedefe yalnızca AKP’yi oturtarak işçi hareketini bağımsız sınıf çizgisinden uzaklaştırmasıdır. Tekel direnişi vesilesiyle, küçük-burjuva solun milliyetçi, devletçi ve reformist çizgisi daha da belirginleşmiştir. Statükocu-devletçi Kemalist kesimlerin AKP’yi yıpratmak amacıyla Tekel direnişine yoğun ilgi göstermesi, medyanın bir kesiminin işçi dostu pozlarına bürünerek direnişi normalde yapmayacağı kadar gündemde tutması bu küçük-burjuva sol kesimlerin fazladan şevklenmesinde önemli bir etken olmuştur.

Statükocu kesimlerin yoğun ilgisinin sebebi ise bu direnişin, çok umutlar bağladıkları Cumhuriyet mitinglerinden bile daha etkili olabilmesidir. Hükümet, darbecilerin düzenlediği bu mitingleri rahatlıkla toplumun gözünde teşhir edebilmekte, etkisini savuşturabilmekte, ama kadınıyla erkeğiyle, başı kapalısıyla açığıyla, Türküyle Kürdüyle işçilerin giriştiği haklı bir mücadelenin etkisini aynı şekilde pasifize edememektedir. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın şu ifadeleri başka bir izahatı gerektirmiyor: “Ben, toplumsal muhalefetin genişlemesinden, büyümesinden, bir cephe haline gelip sokaklara çıkmasından memnun değilim. Bir siyasi iktidar bundan memnun olmaz. Parlamentonun içindeki siyasi partilerin eleştirisi veya bizi yıpratmasına biz gülüp geçiyoruz. Çünkü hiç etkili değiller, ama karşımızdaki muhalefet sokağa çıkar da bunun içerisinde hanım kardeşlerimiz, gençler, onların yavruları çıkar ve bunlar üzerinden iktidar yıpratılmaya çalışılırsa, ben bir siyasetçi olarak bundan çekinirim, endişe ederim.”

Kemalizmin değirmenine su taşıma yolunda sendikal bürokrasinin ve devletçi, milliyetçi, reformist sol kesimlerin yoldaşlığı da dikkat çekicidir. Bu sol kesimler, Tekel direnişini Tek Gıda-İş ile birlikte yürütüyormuş havalarına girmekle kalmadılar: Bürokrasinin tüm ayak oyunlarını görmezden geldiler, direnişin liderliğinin bürokraside kalmasına hizmet edecek şekilde işçiler arasında propaganda yürüttüler. Daha önemlisi, çeşitli biçimlerde Mustafa Türkel’e “mücadeleci başkan” övgülerinin düzülmesi ve yeni bir Şemsi Denizer fenomeninin yaratılmasına hizmet edilmesidir.

Tekel benzeri direnişlerin, işçi hareketinde yaratacağı etkinin kalıcı olması ve daha canlanma aşamasında işçi hareketinin boğulmaması için mutlaka bağımsız sınıf hattına çekilmesi gerekmektedir. İşçi hareketinin bağımsız sınıf çizgisine çekilmesi ve mücadeleye girdikten sonra, sınıf bilinçli işçiler olma yolunda ilerleyen Tekel işçilerinin değişiminin kalıcı olması için, sınıf devrimcilerine büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bağımsız sınıf çizgisine çekilen işçi hareketinin hedefi, burjuva kesimlerden birisinin ya da ötekisinin peşinden yürümek değil, onların düzeni olan kapitalizmi onlarla birlikte ortadan kaldırmak için kendi yolunda yürümek olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:60, Mart 2010