Navigation

Kapitalist Bataklığın Ürettiği Müzmin Belâ: Irkçılık

Bazı dönemlerde üzeri küllenmiş gibi görünse de elverişli koşulların oluştuğu her zaman diliminde yeniden hortlayıveren ırkçılık, Almanya’nın Ludwigshafen kentinde Türklerin yaşadığı bir binada çıkan yangında 5’i çocuk 9 Türk’ün hayatını kaybetmesi ile bir kez daha gündeme geldi. 3 Şubat 2008 tarihinde gerçekleşen bu olayı izleyen günlerde benzer kundaklama vakaları Almanya’nın başka şehirlerinde de yaşandı. Son olarak, Alman polisi tarafından dövülerek komaya sokulan bir Türk gencinin ölümüyle, Ludwigshafen’daki olayın hiç de münferit olmadığı, gelişen bir eğilimin ifadesi olduğu ortaya çıktı.

Zaten, Almanya’da son yıllarda ciddi biçimde yükselen ırkçılığın göçmenlerin yaşamlarını tehdit eder boyut kazanması, federal hükümetin konuyla ilgili en son raporunda da kendini gösteriyor. Rapora göre, Almanya Avrupa Birliği ülkeleri içinde ırkçı saldırıların en yoğun yaşandığı ülke. Veriler, geçen yılın Ocak ayından Aralık ayına kadar yaklaşık 20 bin ırkçı suçun kayıtlara geçtiğini, bu olaylarda hastanelik olacak derecede yaralananların sayısının 600’ü bularak rekor kırdığını gösteriyor. Söz konusu veriler, bir önceki yıla kıyasla bazı eyaletlerde yüzde 30’luk artışların yaşandığını, özellikle doğu eyaletlerinde “aşırı sağ eğilimli politik sebepleri olan yasadışı olay” olarak nitelenen suçlarda neredeyse patlama görüldüğünü ortaya koyuyor. Bu olayların kurbanları başta Türkler olmak üzere, Yahudi, Kuzey Afrikalı ve eski Sovyetler Birliği’nden gelen göçmenlerden oluşuyor.

Sahip oldukları dükkân, lokanta ve büfelere yönelik saldırı ve kundaklama olaylarıyla göçmenlerin bezdirilip, bulundukları yerleşim yerlerini terke zorlandıkları Almanya’da, 1990 yılından bu yana en az 130 göçmen, ırkçı saldırılar ve kundaklamalar sonucunda yaşamını yitirdi. Ne var ki, ırkçı hareketlerin ve eylemlerin yükseldiği tek yer Almanya değil. Son dönemde ırkçılık hareketleri, dünyadaki ekonomik krize ve emperyalist savaş konjonktürüne paralel olarak bütün dünyada ivme kazandı. Bu hareketler, Fransa’dan Rusya’ya, Japonya’dan ABD’ye kadar pek çok ülkede yaygınlaşmış durumda.

Bu hareketleri besleyen ırkçı önyargıların ve tutumların geliştiğini ve yaygınlaştığını söylemek için, ırkçı söylemli partilerin aldıkları oy oranlarındaki yükselmelere ya da ölümlerle sonuçlanan neo-Nazi saldırılarına vurgu yapmaya gerek bile yok. Gündelik yaşamın sıradan olayları bize bu durumu çok çarpıcı biçimlerde gösteriyor zaten. Örneğin taraftarların içlerinden geçenleri dizginsiz bir biçimde kusabilmelerini sağlayan futbol maçlarında, siyahi futbolculara karşı sergilenen ırkçı tutumlar bugünlerde sıradan olaylar haline geldi.

Irkçı önyargıların ortaya konması sadece tribünlerin küfürleri ya da aşağılık davranışları ile olmuyor tabiî ki. Bunun daha incelikli ama çok açık göstergesini futbolun yönetiminde görmek mümkün. İngiltere’nin en üst ligi olan Premier ligdeki oyuncuların dörtte biri siyahi veya melez, ama böyle bir tek siyahi veya melez teknik direktör yok. Yönetimde ise beyaz olmayan bir tek kişi var. Teknik elemanlar arasında ise beyaz olmayanlar sadece %2 oranındalar. 14 kişiden oluşan Futbol Federasyonunun her bir üyesi ve aynı şekilde 92 kişilik konseyin de tamamı beyaz. Tahmin edilebileceği gibi bu sektörde istisna teşkil eden bir tek alan var: Yeme-içme, temizlik, turnike görevlileri vb.’nin beşte dördünün siyahi işçilerden oluşması. Yani siyahlar oynayabilir, hizmet edebilir, ama işleri yürütemez veya yönetemezler! Bu, beyazlara ait bir yetenektir!

Futbolun geneline sirayet etmiş ırkçı önyargılardan futbolcular da muaf değil elbette. Geçtiğimiz yıl, İngiltere’de futbol oynayan Türk futbolcu Emre Belözoğlu da bir maçta siyahi bir oyuncuya ırkçı hakaretlerde bulunduğu için soruşturmaya uğramıştı. Sonunda çoğunluğun “tuhaf” karşıladığı bir kararla suçsuz bulunan Emre Belözoğlu’na yöneltilen ırkçılık suçlamasının ardından futbol âleminin birçok tanınmış ismi, birçok yazar, birçok taraftar Emre’nin savunmasına koştu. Ancak söylenenlerin çoğu Emre Belözoğlu’nun suçsuzluğunu kanıtlayacak argümanlar ile ilgili değildi. Büyük bir inançla söylenen, aslında Türkiyeli pek çok insanın da Türkiye ile ilgili olarak söylemeye bayıldığı bir yanılsamaydı: Türkiye’de böyle şeyler olmaz.

“Bizde ırkçılık olmaz” mı?

Nisyan ile malûl bulunan hafızaları yüzünden pek çok kişinin, dönemin Trabzonspor başkanı Mehmet Ali Yılmaz’ın kendi takımının oyuncusu Kevin Campbell’a yönelttiği “yamyam” hakaretini unutmasını garip karşılamıyoruz. Ama daha geçen sene, Trabzonsporlu taraftarların, “Ayağa kalkmayan Ermeni olsun!” tezahüratını dillendirdikleri de mi unutuldu acaba? Ya da ikinci ligde oynanan Malatyaspor-Elazığspor maçında, deplasmana giden Elazığspor taraftarının, öldürülen Hrant Dink’in Malatyalı olmasından hareketle “Ermeni Malatya!” diye bağırması. Türkiye’nin iki stadında, hem de topluca ifade edilen iki güzide ırkçılık örneği!

Irkçılığın bundan daha berrak bir örneği olabilir mi acaba? Her iki tezahüratta da, “Ermeni” sözcüğü kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, hakaret amaçlı olarak kullanılıyor. Her ikisinde de açıkça, “Ermeni” olmak bir biçimde yeriliyor ya da başka bir hakaret sözcüğünün yerine kullanılıyor. Hrant Dink’in katledilmesinin ardından, istisnai bir örnek olarak, Adana Demirspor “Hepimiz Ermeniyiz!” pankartı açmak istemiş ve federasyon yöneticileri buna izin vermemişti. Bu durum, tribünlerdeki ırkçı tutumlarla federasyonun tavırlarının nasıl da birbirini tamamladığını göstermektedir.

Türkiye’deki ırkçı düşünceler ve önyargılar futbol tribünleri ile sınırlı değil elbette. Burjuva medyanın her biriminde ırkçılığın çeşitli düzey ve incelikteki biçimlerine sıklıkla rastlanıyor. Hele de söz konusu olan Kürt halkı olduğunda. Örneğin kalemli kuvvetlerin önde gelen kurmaylarından Ertuğrul Özkök, Hürriyet gazetesindeki köşesinde “namus” cinayetlerinin Türkiye’nin değil “Doğu ve Güneydoğu”nun, daha açık bir ifade ile de Kürtlerin sorunu olduğunu yazdı. Ona göre “asıl Kürt sorunu” da buydu. Özkök’ün bu ifadesi açıkça ırkçıydı. Çünkü başta Ortadoğu ve Türkiye olmak üzere geniş bir kültürel coğrafyada görülen “namus” cinayetlerini Kürtlükle özdeşleştiriyordu. Oysa Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafya içindeki kadınlar, etnik kökenlerinden bağımsız olarak “namus” adına işlenen cinayetlere kurban gitmekteydi.

Bir başka kalemli kuvvetler muharibi Hikmet Çetinkaya da, 30 Kasım 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısında şöyle diyordu: “İzmir Konak Belediye Meclisinde meclis üyelerinin çoğunluğu Mardinli... İzmir’de Mardinliler Konak’ı işgal etmiş. Dönerciler, kokoreççiler o güzelim Halit Ziya Bulvarı’nın içine etmişler... Bir süre önce İzmir’de o çirkin görüntüleri görünce çok üzüldüm... O güzelim kent giderek İzmirlilerden uzaklaşıyordu.”

Bu satırlardaki Mardinliler (siz Kürtler diye anlayın) yerine, Fransa’da “göçmenler”, yani özellikle Kuzey Afrika ülkelerinden gelenler; Almanya’da başta mülteciler ve Türkler olmak üzere yabancılar; Hollanda’da Müslümanlar ve Surinamlılar; İtalya’nın genelinde Afrikalı göçmenler ibarelerini koyduğunuzda, benzer içerikteki ırkçı yazıları tüm bu ülkelerde de bulmak mümkündür.

Bu ırkçı propagandanın sadece İzmir’deki Mardinlilerle sınırlı tutulmadığını da biliyoruz. Büyük şehirlerdeki kapkaççıların, hırsızların, tinercilerin hepsinin Kürt olduğunu, “bu marazların Kürtlerin kanında bulunduğunu” açıkça yazıp çizen çok sayıda dergi, gazete, internet sitesi de var. Çetinkaya ve benzerleri ırkçılık suçlamasıyla karşılaşmamak için Kürt yerine Mardinli ya da güneydoğulu gibi kasıtlı sözcükleri seçiyorlar ve kendilerince daha incelikli bir ırkçı söylem tutturmuş oluyorlar. Böylelikle de daha açık sözlülerin önünü açmış oluyorlar. Nitekim birkaç yıl önce “Türkçü Toplumcu Budun Derneği” adlı ırkçı örgütün, İzmir’de “Kürt nüfus azaltılsın, Kürtler kısırlaştırılsın!” sloganlarıyla yürüttüğü kampanya hatırlanırsa, Çetinkaya’nın söyleminin bir üst tonunun ne olduğu açıkça görülmüş olur.

Bu yüzden “kahraman ırkına” seslenen İstiklal Marşı ile, “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk İleri” diyen 10. Yıl Marşı ile ya da “muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” gibi vecizelerle büyütülen ve yetiştirilen Türkiye insanında ırkçılığın olmayacağını savunmak, anlatılanlarla birlikte düşünülürse en hafif tabirle ikiyüzlülükten başka bir anlama gelmez. Ludwigshafen’daki olayın ardından Almanya’da yaptığı konuşmada başbakan Erdoğan’ın söylediği “asimilasyon insanlık suçudur” sözü bu nedenle sonuna kadar haklı, ama aynı zamanda da ikiyüzlü bir ifadedir.

Irkçılık kapitalizmle birlikte tarihin çöplüğünü boylayacak

Nazi Almanya’sının 2. emperyalist paylaşım savaşından yenilgiyle ayrılmasının ardından, ırkçılık fikri ve hareketi, yaşananların acı hatırası yüzünden artık bir daha canlanmaz zannediliyordu. Ancak bu fikirler ve hareketler, kendisini besleyen ve büyüten kapitalist bataklık sayesinde savaş sonrasında da dünyanın pek çok yerinde tekrar tekrar toplumsal hayatta boy gösterdi. Göstermeye de devam ediyor.

Burjuvazi ırkçı hareketleri ihtiyaç duyduğunda ayağa kaldırmak için ırkçı önyargıları toplumda her daim diri tutmuştur. Bu yüzden burjuva medyanın yayınlarından, okullarda kullanılan kitaplara kadar pek çok alanda insanları ırkçı düşüncelere yönlendiren bir dil ve bakış açısı kullanılagelir. Normal dönemlerde bu ideolojik etkileme araçlarında daha çok örtülü biçimlerde yer alan ırkçı fikirler, ihtiyaç duyulduğunda daha açık biçimlerde ortaya konmaya başlanır. Genelde bu düşünceler de sözde bilimsel buluşlarla desteklenir.

Tüm çelişkileri ve saçmalıklarıyla irrasyonel bir düşünme biçimi olan ırkçılık, toplumun hiyerarşik ve eşitlikçilikten uzak bir biçimde yapılanmasından çıkarı olan egemen sınıflar tarafından neredeyse sınıflı toplumların tarihi boyunca yaşatılmış ve yeniden üretilmiştir. Ancak ırkçı düşüncelerin tarihi Platon’a kadar uzansa da, ırkçılığın siyasal bir harekete temel oluşturması kapitalizm ile birlikte olmuştur. Bu yüzden bugün sorun salt ırkçı düşüncelerle mücadele etme sorunu değildir. Irkçılık, onun nesnel zeminini sağlayan, büyüten ve semirten kapitalizm yok olmadan ortadan kalkmaz. Ünlü analojiyi kullanırsak, bataklığı kurutmadan sivrisineklerden kurtulmak bu hususta da mümkün değildir.

Kapitalizmin kriz konjonktürü, faşizm tehlikesini ve beraberinde emperyalist savaşları insanlığın önüne yeniden koymuştur. Bu koşullar da egemen sınıfın işçi sınıfını daha fazla kontrol altına almasını sağlayacak mekanizmaları hayata geçirmesini zorunlu kılar. Bu yüzden işçi sınıfını bölen ve bönleştiren ırkçı ve şoven düşünceler ve hareketler kapitalistlerin yine gündeminde olacaktır. Tüm dünyada ortaya çıkan ırkçı hareketlere dair emareler bu yüzden geçici ve önemsiz olarak algılanmamalıdır. Akıldışı düzen kendi varlığını sürdürmek için her türlü akıl dışılığı yaygınlaştırmaktan geri durmadığı gibi, insanlığa büyük bedeller ödetmiş ırkçı hareketleri geliştirmekten de kaçınmayacaktır. Buna karşı gerçek bir mücadele de ancak proletarya enternasyonalizmi temelinde geliştirilebilir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:37, Nisan 2008
... önceki yazı
Amerikan Demokrasisi!
sonraki yazı ...
Kan Pazarında Ölmek