Emekçilerin ivmeli bir biçimde yoksullaştığı, keyfilik ve zorbalığın arttığı, eğitimden sağlığa pek çok yaşamsal önemi olan alanın kelimenin tam anlamıyla çöktüğü, gençlerin hem bugünlerinin hem de geleceğe dair umutlarının karardığı Türkiye’de, kitlelerdeki hoşnutsuzluğun ve öfkenin iyice büyüdüğü kısa zaman önce açık biçimde görüldü. Rejimin İmamoğlu’na yönelik operasyonlarına karşı, emekçilerde biriken kuvvetli tepkilerin dışa vurulduğu güçlü eylemler yapıldı. İlk ortaya çıkışında bu eylemlerin cesaret bulmasına yol açan önemli etmenlerden biri üniversiteli gençlerin protesto gösterileriydi.
İstanbul Üniversitesinde polis barikatlarını aşarak sonrasındaki eylemlerin yolunu açan öğrencilerin büyük çoğunluğu elbette sosyalist gençlerdi. Ancak sonrasında hem Saraçhane’deki hem de Türkiye’nin değişik illerindeki eylemler çok daha geniş gençlik kesimlerinin katılımıyla büyüyüp yaygınlık kazandı. Bunlar arasında bir başka gençlik grubunun da boy gösterdiği gözlendi. Sırtlarına pelerin gibi bağladıkları Türk bayraklarıyla, keskin milliyetçi bir söylemle kendilerini ortaya koyan bu gençlerin iktidara karşı öfkeli sloganlarına ırkçı-milliyetçi söylemleri, bozkurt işaretleri eşlik etti. Alana kendi simgeleri ile gelen Kürtlere karşı tacizkâr, kışkırtıcı tutumlar sergilediler. Bu milliyetçi genç kitlenin önemli bir kısmının Zafer Partisi etrafında şekillendiği görülüyordu. Ancak önemlice bir kısmı ideolojik olarak Zafer Partisinin düşüncelerine yakın frekansta olsa da örgütlü değildi.
Sosyalist hareketin güçsüz olduğu koşullarda, öfkeli gençliğin bir bölümü, MHP’den kopup kendisini farklı göstermeye çalışan faşist partilere doğru akıyor. Adeta bir milliyetçilik takım adalarından oluşan Türkiye siyasetinde, bir adadan beklediklerini bulamayanlar diğer milliyetçilik adasına atlıyorlar. Türk-İslamcı milliyetçilikten sıtkı sıyrılanlar, daha seküler, modern görünümlü, Turancı milliyetçiliğe yönelebiliyorlar. Muhafazakâr ailelerin çocukları devletin tepesinden dayatılan İslamcılığa duydukları tepkiyle deizme, agnostisizme, ateizme yönelirken, bazıları da tepkilerini Türklerin ata dini olan Tengriciliği benimseyerek gösteriyorlar. Farklı renkler ve tonlar arasındaki milliyetçilikler içinde son dönemde parlatılan ve kahramanlaştırılan İttihatçı liderler de bilhassa sosyal medyada hayli yer buluyor kendine. Televizyonlardaki kimi tarih programlarından, son dönemde basılan kimi kitaplara kadar, İttihatçılığa övgü gözle görünür biçimde artmış durumda.
Bir süredir, özellikle sosyal medya platformları üzerinden Enver, Cemal ve Talat gibi İttihatçı önderlerin efsaneleştirildiği, onlara yönelik övgülerin geniş kitlelere ulaşmasının sağlandığı bir çalışma yürütüldüğünün işaretleri görülebiliyor aslında. Enver Paşa’ya ithaf edilmiş hesaplar, çeşitli görsellerle yapılan capsler vb. ile “İttihatçılık” yeniden inşa edilmekte sosyal medyada. Göçmen karşıtlığının ve Kürt düşmanlığının körüklendiği “düşüncelerin” kışkırtıcı, manipülatif içeriklerine maruz kalan gençlere, bir yandan da yozlaşan devleti kurtarmak için ilham vermek üzere İttihat Terakki ile ilgili mitler anlatılıyor, bu hareketin önde gelenleri “kahraman”lar olarak benimsetilmeye çalışılıyor. Enver Paşa romantize edilerek gençlere bir tür “direniş sembolü” olarak sunuluyor, Türkistan’daki son yılları bir “Türk dünyası mücahidi” olarak yüceltiliyor. “Şanlı kahramanlara” dair yaratılan bu hayal tezgâhının hedefi de açık ki, gençlerin kafasında tarihsel bir idealizm yaratarak onların siyasal yönelimlerini şekillendirmektir.
“Türkçülük”, “Turancılık” mücahidi olarak göklere çıkarılan İttihat ve Terakki liderleri, bir başka tarihsel paralellik kurularak da kullanılıyor. Başta rejimin tepesindeki Erdoğan olmak üzere AKP propagandistlerinin büyük bir tutkuyla sahiplendikleri 2. Abdülhamit’i tahttan indiren İttihatçıların liderlerinden Enver Paşa’nın adı “cesaret”, “direniş” kavramlarıyla ilişkilendirilip, yol gösterici olarak sahiplenilmesi sağlanıyor. Böylelikle gençlerin muhaliflik duyguları da tatmin edilmiş oluyor. Bu tür içeriklere maruz bırakılan gençlerin, tarihteki olaylar ile bugünün sorunları arasında duygusal bir bağ kurması sağlanarak “devleti sahiplenme” duygusu pekiştirilmek isteniyor.
İttihat ve Terakki’nin yarattığı yıkımın sorumluluğundan sıyrılmak isteği ve onun liderleriyle giriştiği iktidar kavgası nedeniyle M. Kemal ve ekibi, kendilerini İT’den farklı göstermek, aralarındaki bağı reddetmek üzere büyük çaba sarf ettiler. Buna rağmen, İttihat ve Terakki’nin devletçi, milliyetçi, merkeziyetçi, baskıcı/otoriter politikaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine de önemli ölçüde yansımıştır. Tek partili dönemden günümüze kadar uzanan süreçte, “devletin bekası” ve “milli birlik ve beraberlik” gibi kavramlar, siyasi söylemin hep merkezinde yer almıştır. Güçlü merkeziyetçi devlet geleneği, ordu-siyaset ilişkisi, milli güvenlik devleti anlayışı ve “iç düşman” yaratma eğilimi gibi unsurlar, İttihatçılığın ideolojisinin yansımaları olarak görülebilir.
Bu miras, toplumsal ve siyasal kriz anlarında etkisini arttırabilmekte ve özellikle gençlik içinde karşılık bulabilmektedir. Özellikle derin yoksullaşmayla, gençlerdeki uzun süreli işsizlikle kendini sarsıcı biçimde hissettiren ekonomik belirsizlikler, geleceğe dair derin umutsuzluk duyguları, göçmen sorununun yarattığı etkiler, güvenlik kaygıları gibi faktörler, milliyetçi-devletçi çözüm reçetelerinin gençlere yeniden “pazarlandığı” bir ortam yaratmıştır. Bu durum, egemen sınıf çıkarlarına hizmet eden bir siyasi hatta ait tarihsel hafızanın güncel politikaya aktarılmasının bir örneği olarak üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu nedenle, 20. yüzyıl başlarında İttihat ve Terakki Cemiyetinin yönetici kadroları tarafından uygulanan devletçi, milliyetçi politikaların özünün, eli kanlı liderlerinin yaptıklarının hatırlanması, doğru bir tarih bilincinin oluşması için önemlidir.
İttihat Terakki’nin trajik mirası
Avrupa’da gelişmeye başlayıp dünyanın önemli başka bölgelerini de etki alanı içine alarak ilerleyen kapitalizm, dünyadaki diğer büyük devletler gibi Osmanlı İmparatorluğunu da zamanla basıncı altına almış ve Asyatik yapıyı deforme etmeye başlamıştı. Bu bozulmalara rağmen 17. ve 18. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu, kapitalist dönüşüme karşı müthiş bir dirençle uzun sayılabilecek bir zaman dilimi boyunca despotik devlet yapısını koruyabilmişti. Yüzyıllar boyunca geniş coğrafyalar üzerinde egemen olan Osmanlı İmparatorluğu, esasen 19. yüzyılın başından itibaren sancılı bir çözülme sürecine girmiş, hem devlet yapısında hem de sosyo-ekonomik yapıda ciddi çözülmeler ve dağılmalar yaşanmıştı.[*]
Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’nın kapitalist güçlerine her bakımdan bağımlı hale geldiği 19. yüzyıl ve yeni bir devletin mayalandığı 20. yüzyıl başları, bu direncin sonunun geldiğinin farkına varan ve arayışlara giren kesimlerin öne çıktığı bir tarihsel kesit oldu. Bu dönüşüm sürecinde etkili olan bu kesimler esasen merkezi bürokrasinin unsurlarındandı ve süreç Jön Türkler denilen bu kesimlerin denetiminde ve güdümünde ilerledi. Özellikle eğitimli gençlerin sürüklediği bu hareketin motivasyonu, onların da varlığının temeli olan devleti kurtarmaktı. Hareketin başlangıç ideolojisi, maksatlarına uygun olarak “Osmanlıcılık” oldu. Osmanlı’nın farklı uluslarını kucaklamaya çalışan bu ideoloji ile Türk, Türk olmayan, Müslüman, gayrimüslim tüm unsurlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu bir arada tutan bir siyaset ortaya konmaya çalışıldı.
1906 yılında Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin 1907’de merkezi Paris’te bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşerek Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını almasıyla kurulan örgüt de başlangıçta bu yaklaşıma sahipti. Ne var ki, Balkan savaşlarıyla ve toprak kayıplarıyla birlikte bu anlayışın kendileri açısından boşa çıktığının görülmesiyle birlikte yeni bir ideolojinin şekillendirildiği ve öne çıktığı bir dönemece girildi ve 1913’ten itibaren artık İttihat ve Terakki Cemiyeti için ikinci bir dönem başladı. Bir ulus devlet projesinin ideolojisi olarak da Türk milliyetçiliği ön plana geçirildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti, “devleti kurtarma” idealiyle hareket eden bir siyasi hareketti. Batılılaşma, modernleşme ve ulus-devlet inşa süreçleriyle şekillenen bu dönemde, İttihatçılar Türkçülük ve Pantürkizm gibi ideolojileri benimseyerek imparatorluğun ayakta kalmasını hedeflediler. Bu hedefe ulaşma yolunda da, devleti merkeze alan, merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim anlayışını sürdürdüler.
İttihat ve Terakki kadroları tarafından yeni bir ulus devleti mayalamak için birçok alanda çalışmalar yürütüldü. Yaratılmak istenen ulusun birleştirici unsuru olacak bir Türk dili ve edebiyatı biçimlendirme çalışmalarının yanı sıra ekonomik alanda da “milli iktisat” politikaları gündeme alındı. Kapitalizmin Osmanlı’ya nüfuz etme sürecini düşünürsek, o günlerin politik olarak hâkim kesimleri Sünni Müslümanlar iken ticaretin ve zanaatın ekonomik hâkimiyeti gayrimüslimlerdeydi. Bu yüzden “milli iktisat”, Türk Müslüman burjuvazisini geliştirerek, gayrimüslimlere karşı güçlendirmek hatta onları zayıflatmak ve de yok etmek üzerine kurulmuş bir politika olarak kurgulandı.
1913 ile birlikte sertleşen ve iyice otoriter bir yapıya dönüşen İttihat ve Terakki Cemiyeti Anadolu’yu Türkleştirmek adına çeşitli nüfus ve iskân politikalarını da uygulamaya başladı. İttihat ve Terakki yönetimi esas olarak, Osmanlı devletinin elde kalan topraklar üzerinde devam edebilmesinin Hıristiyan vatandaşlarından kurtulmakla mümkün olacağına inanmıştı. Bu amaca uygun olarak Anadolu’nun etnik-dinsel temelli homojenleştirilmesini esas alan politikalar geliştirdi ve uyguladı. Talat Paşa’nın “Sevk ve İskân Kanunu” ile Anadolu’nun demografik yapısı altüst edildi. Hayata geçirilen bu politikaların iki önemli ayağı vardı: Hıristiyanların sürülmesi ve/veya imha edilmesi ve buna paralel olarak, Balkanlar ve Anadolu’da Türk olmayan Müslümanların (özellikle Kürt, Arnavut, Boşnak ve Kafkas göçmenlerinin) asimilasyonu.
Azınlıkları yeni devletin birliğinin oluşmasının önünde engel, daha da ötesi bir tehdit olarak algılayan bu siyasi anlayışın önde gelen kadroları, istikrarı bozacağını, devletin hayatta kalma şansını düşüreceğini düşündükleri unsurları, soykırım, tehcir, zorunlu göç, iskân ve mübadele yoluyla tasfiyeye giriştiler. Bu politikalarıyla da halkların yüzlerce yıl iç içe yaşadığı Balkanlar’da ve Anadolu’da muazzam acıların yaşanmasına, etkileri bugünlere kadar süren sorunların oluşmasına yol açtılar. Uygulanan bu politikalarla, azınlık olarak değerlendirilen Anadolu’nun kadim halklarının tasfiyesiyle onlardan kalan mallar, mülkler Türklerin ve Kürtlerin eline geçti. Azınlıkların tasfiyesi projesiyle boşaltılan yerlere de Müslüman muhacirler yerleştirilerek o yıllarda söz konusu bölgelerdeki tüm etnik yapı değiştirildi.
İttihat ve Terakki Cemiyetinin özellikle lider kadrosu sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflığını giderip durumunu tahkim etmeyi, bunun için de devleti ve kurumlarını modernleştirmeyi değil aynı zamanda yeni topraklar elde etmeyi arzuluyordu. Zamanla İttihat ve Terakki Cemiyetinin liderleri pozisyonuna gelen Enver ve Talat Paşalar, Kafkasya, Orta Asya vb. bölgelerdeki Müslüman ve Türk unsurların ayağa kalkarak Osmanlı’nın cihat savaşına katıldıkları bir Turan hayali kuruyorlardı. Yeni topraklar elde etme, Osmanlı devletini ihya etme hayaliyle gözlerini kırpmadan ülkeyi 1. Emperyalist Paylaşım Savaşına soktular. Bilindiği gibi bu savaşta, İttihatçıların hayalleri uğruna milyonlarca insan öldü, yerlerinden edildi ve toplum çok büyük bir yıkım yaşadı. 1918’de bu savaşın yenilgiyle bitmesi, Turan hayalleri içindeki İttihat ve Terakki Cemiyetinin de sonunu da getirdi. Cemiyetin feshini ilan ettiği son kongresi 1-5 Ekim 1918 tarihleri arasında yapılmış ve Mondros Mütarekesinin (30 Ekim 1918) imzalanmasından iki gün sonra İttihatçı önderler yurtdışına kaçmışlardır. İttihatçı önderler daha sonra yapılan yargılamalar sonucunda gıyaplarında suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılmışlardır.
İttihat ve Terakki Cemiyetinin 1913-1918 arasındaki Anadolu’yu homojenleştirme, Türkleştirme politikalarının sonuçları nihayetinde çok ağır oldu. Tam bir altüst oluş yaşandı. Bu iskân politikalarını basit bir mühendislik hesabı olarak düşünenler, emperyalist savaşın bir tarafı olarak yeni topraklar kazanacakları hayalini görenler, çok büyük acıların üzerine bir tarih yazmak isteyenler olağanüstü bir yıkımın sorumlusu oldular. Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa gibi isimler, yaşanan trajik olayların baş sorumluları olarak tarihe geçtiler.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetici kadroları da İttihatçı seleflerinden farklı davranmadılar. Yeni devleti bir arada tutacağını düşündükleri etnik ve kültürel homojenliği sağlamak için İttihatçıların politikalarını elbette başka koşullar altında ama aynı öze sahip olacak biçimde sürdürdüler. Gayrimüslimlerin Anadolu’dan gönderilmesine ve farklı kimliklerden Müslümanların farklılıklarının Türk kimliği altında bastırılıp asimile edilmesine yönelik politikaların uygulanmasına Kemalistler tarafından da devam edildi. Sistemli olarak sürdürülen baskılarla, tavizsiz biçimde hayata geçirilen eğitim programlarıyla ve uzun yıllar boyunca değişik araçlarla aralıksız uygulanan propaganda bombardımanıyla gerçeklerin üzeri örtüldü.
Emekçi gençler Marksizme sarılmalı
Türkiye’de milliyetçi, devletçi her türden ideoloji kolayca etki sağlayıp, hızla yaygınlaşma olanağı bulabiliyor ne yazık ki. Siyaset toprağında emekçiler için zararlı bu tohumların sürgün vermesi için burjuvazi uygun koşulları yaratıp duruyor. Bu yüzden İttihatçılık benzeri yaklaşımlar onu var eden örgüt fesholalı yüz yıldan fazla zaman geçtiği halde yaşamaya devam edebiliyor, yeni kisvelerle peydah olabiliyor. Aksiyoner bir hareket olarak tarih sahnesine çıkmış İttihatçılık üzerinden üretilen anlatılar, özellikle bazı gençleri cezbedip kendisine çekebiliyor. Oysa İttihatçılık geçmişte olduğu gibi bugün de karanlık bir siyaseti ifade etmektedir. O karanlığı yine büyütmeye çalışan egemen sınıfın uğursuz gayretleridir. Karanlığı dağıtacak olan da sosyalistlerin mücadelesidir.
Türkiye’de uzun bir suskunluk döneminin ardından gençlerin seslerini yükseltmeye başlamaları, değişim isteklerini ortaya koymaları ve bunun için barikatları aşacak cesaretle sokakları doldurmaları çok anlamlı ve değerlidir şüphesiz. Gençler enerjileriyle, dinamizmleriyle, yaratıcılıklarıyla zorbalara karşı mücadeleye her zaman büyük güç katarlar. Ancak eğer iyi bir kılavuzun yönlendiriciliğinde hareket etmiyorlarsa, acelecilikleri, tecrübesizlikleri ve bilgi yetersizlikleri nedeniyle kolayca savrulabilirler. Bu nedenle Marksizmin kılavuzluğunda hareket etmeleri, örgütlü bir mücadelenin parçası olmaları zorunludur. Burjuvazi, işçi sınıfının gençlerinin yanılsamalara kapılmaları, kendi sınıf çıkarlarına ters ideolojileri benimsemeleri için türlü tuzaklar kurar. Onlar için sahte kahramanlar, idealler kurgular ve duygularını sömürür. Bunlar sınıf egemenliğini sürdürmek için yapmaktan hiçbir zaman geri durmayacağı şeylerdir. Emekçi gençler burjuvazinin bu “yalan dünyası”na kapılmamak için uyanık olmalıdır.
Siyaset boşluk kabul etmez. Sosyalist mücadelenin doldurmaya gücünün yetmediği alanları mutlaka burjuvazinin siyaseti doldurur ve emekçi gençlerin kafasını ve duygularını safsatalarla biçimlendirir. Emekçi gençlerin burjuvazinin bu tuzaklarına kapılmasının önüne geçebilecek en etkili yol ise, devrimci Marksist bilinçle donanmış örgütlü sosyalist gençlerin, sınıf kardeşlerini mücadele saflarına katmak için sabırla, ısrarla yürütecekleri çalışmalardır.
[*] Bu tarihsel dönüşüm sürecinin derinliğine kavranabilmesi için Mehmet Sinan’ın “Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı” adlı yazı dizisi mutlaka okunmalıdır. https://marksist.net/mehmet-sinan/modernlesen-despotizmin-sivillesme-sancisi
link: Selim Fuat, Yeni İttihatçılık Safsataları, 20 Mayıs 2025, https://marksist.net/node/8536
Son Nefesimize Kadar İnsan Gibi Yaşamak İçin
İşçi Sınıfının Neferi Nâzım Hikmet Mücadelemizde Yaşıyor





