İnsanlık tarihinin serüveni yüz binlerce yıla dayanıyor. İlkel komünal toplumdan sınıflı toplumlara geçiş, insanlık tarihinde medeniyetin başlangıcı olarak yazılır. Bu medeniyet, ayrıcalıklı bir azınlığın geri kalan çoğunluğun üzerinde egemenliğini, zora ve baskılara dayalı yönetenlerin iktidarını, yani devletleri ortaya çıkarmıştır. Bir tarafta çoğunluğun ürettiği emek, diğer tarafta bu emeğe el koyan egemen sınıf. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte emek-sermaye çelişkisi ve sınıfların savaşımı, sınıfımızın gerçek tarihi olmuştur.
Bu mücadele tarihinin içinde toplumların hafızasına kazınmış, en karanlık ve gerici dönemlerde bile inandığı ve savunduğu değerlerden ödün vermemiş insanlar vardır. Yürüttükleri mücadelelerle sadece yaşadıkları döneme değil, gelecek kuşaklara da hayalini kurdukları dünyayı ve yarım kalmış mücadelelerini miras bırakmışlardır. Haziran ayı olunca, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirinde yazdığı gibi “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe” olur. İşçi sınıfının ozanı Nâzım Hikmet altmış iki yıl önce aramızdan ayrıldı. Kendisini ve tüm yoldaşlarını, mücadelemizde yaşatıyoruz.
Ölenler dövüşerek öldüler
Güneşe gömüldüler
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya
Akın var akın, güneşe akın
Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın.
Genç yaşta tanışır sosyalist fikirlerle Nâzım. Devrimi yerinde görmek için gittiği Sovyet Rusya’da bu fikirler ete kemiğe bürünür. Ülkeye dönünce hemen Türkiye Komünist Partisine üye olur. Hem kendisi hem de partisi TKP, sürekli gözetim altındadır ve baskılara maruz kalmaktadır. Gözaltı, baskı, takipler ve hakkında açılan iki davada otuz yıla yakın verilen mahkûmiyet! Kemalist diktatörlük onu kavgasından geriye düşürmemiş aksine mücadele ateşini harlamıştı. Egemenler tarafından yirmi metre kare bir hücreye, küçük bir havalandırma boşluğuna hapsedilmek onun kolektif yönüne, örgütçülüğüne ve mücadelesine de gem vuramamıştı. Hapishane müdürüyle konuşarak cezaevine getirdiği dokuma tezgâhları sadece günlük ihtiyaçlarını karşılayacak parayı sağlamakla kalmamış, diğer mahkûmların da mücadeleye inancını ilmek ilmek dokumuştu. Gençler, öğrenciler, işçiler, yazarlar... Hepsini geliştiriyor, dönüştürüyor, onları sosyalist düşüncelerle tanıştırıyordu. Orhan Kemal, İbrahim Balaban ve onlarca gençle yaptığı sohbetler ve eğitimler, adeta cezaevini devrimci bir okula çevirmişti. Toplamda 13 yıl 5 ay süren cezaevinin zorlu koşulları altında inancını ve umudunu kaybetmemiş, çevresindeki mahkûmlara da bu duyguyu geçirmişti.
Türkiye’de 1946’da çok partili döneme geçilmiş ve 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara gelmişti. Uzun ve zorlu çabalardan sonra çıkan af yasasından yararlanarak özgürlüğüne kavuştu Nâzım Hikmet. Ancak iktidar değişse de egemen zihniyet değişmemiş, devlettin ceberutluğu devam etmişti. 50 yaşından sonra er olarak askere çağrılması ve baskıcı koşulların dayatılmasıyla bir karar vermek zorunda kaldı. Ve çok zor olsa da Karadeniz sularından son kez bakarak veda etti bindiği motorla memleketine. 1951 yılının Haziran ayında hüznü, memleket hasretini ve umudu da götürdü Moskova’ya.
Güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler
Göreceğiz
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere
Süreceğiz
Moskova’da Dünya Barış Konseyine seçildi ve ülke ülke dolaşarak barış elçisi görevini üstlendi. Doğu Bloku ülkelerinde gözlemleri ve tanık oldukları onun için bir hayal kırıklığı oldu. O, sosyalist fikirlerle tanıştığı ilk günden beri üyesi olduğu TKP’nin parti merkezi ile ters düşmesinde hatta uzaklaştırma almasını göze alarak yürüttüğü tartışmalarda, sanatında, şiirlerinde sürekli Marksizmin kılavuzluğunu savunmuştu. Bu nedenle de SSCB ve diğer ülkelerde Stalinist bürokrasinin hâkimiyeti altındaki rejimlerde yaşananlara gözünü kapaması mümkün değildi. Bir taraftan Lenin önderliğinde gerçekleşen Bolşevik Devrimin karşı-devrimle bürokrasi tarafından teslim alınması, diğer taraftan memleket özlemi, ailesiyle görüşmesinin yasaklanması, vatandaşlıktan çıkarılması, yorgun olan kalbini etkilemiş, sağlık koşulları da bozulmaya başlamıştı. Ama yine de mücadelesini tüm olumsuzluklara rağmen sürdürmeye devam etmişti. Burada da Sovyet bürokrasinin takibi ve baskısını hissetmeye, dolaylı yollardan uyarıları gelmeye başlamıştı. “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?” oyunu aslında gözlemlerinin ve düşüncelerinin vücut bulmuş haliydi. Oyunları ve şiirleri Sovyet düşmanlığı olarak ilan edildi ve tıpkı memleketinde olduğu gibi yasaklandı. Nâzım Hikmet’in yaşamının son yılları parti ve devlet bürokrasisiyle mücadeleyle geçmiş, 3 Haziran 1963 yılında kalbi durmuş ve mücadelesi de bizlere miras olarak kalmıştır.
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Nâzım Hikmet’in yaşamı, egemen sınıfa karşı yürüttüğü savaşı ve bizlere bıraktığı miras bir çırpıda yazılacak, anlatılacak türden şeyler değildir. Onun yaşamı ve mücadelesi şartların, oluşabilecek türlü olumsuzlukların asla bizleri yolumuzdan ve kavgamızdan geriye düşürmemesi gerektiğini gösteriyor. Büyük usta adeta “Komünist olmak sözle olmaz. Küsmeden, yürekle, emekle, sabırla, cesaretle, sınıfa sırtını dönmeden, sınıfın içinde dövüşerek” diye sesleniyor bizlere. Yaşamı boyunca sürdürdüğü mücadele, gösterdiği direnç ve işçi sınıfına yazdığı şiirler mücadele azmimizi bilemeye devam ediyor. Bir komünist olarak işçi sınıfı içinde mücadeleyi büyütmek, “Ben yanmazsam, sen yanmazsan, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” diyen komünist ozanımız Nâzım Hikmet’e borcumuzdur.
link: İstanbul’dan MT okuru bir emekli işçi, İşçi Sınıfının Neferi Nâzım Hikmet Mücadelemizde Yaşıyor, 26 Haziran 2025, https://marksist.net/node/8538
Yeni İttihatçılık Safsataları
İktidarın İşçi Düşmanlığı ve Diyanet’in “Kamu Fetvası”





