Navigation

Bir Kez Daha 1 Mayıs Üzerine: Aynaya Yansıyanlar

Bu yıl İstanbul’da 1 Mayıs gösterilerinin bölünmüşlüğü dolayısıyla ortaya çıkan durum sol ve sendikal çevreler içinde hararetli değerlendirmelere konu oldu. Kuşkusuz 1 Mayıs’ta İstanbul’da yaşananlar basit biçimde geçiştirilecek bir mesele olmadığı gibi, bir “meydan” sorunundan daha derinlere uzanan boyutlar taşımaktadır. Gerçekten de, başka boyutlar bir yana, işin temelinde işçi sınıfına, işçi sınıfı hareketine bakış, nasıl bir devrimcilik anlayışına sahip olunduğu gibi asli sorunlar yatmaktadır.

Yapılan değerlendirmelerin odağını şüphesiz Taksim “hadisesi” oluşturuyordu ve temel olarak iki farklı değerlendirme çizgisi ortaya çıktı. Sosyalist çevrelerin büyük çoğunluğu, Taksim vesilesiyle, bu yılın 1 Mayıs’ını bir “zafer”, “önemli bir kazanım” vb. olarak değerlendirdi. Az sayıda çevre ise, birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs mitinginin gerçekleştirilememesinin olumsuzluğunu ve çok daha etkili bir eylem fırsatının heba edilmesini öne çıkardı. Dolayısıyla bu 1 Mayıs’ın genel muhasebede bir “başarı” olup olmadığı konusunda belirgin bir fikir ayrılığı ortaya çıktı. Biz bu 1 Mayıs’ın bir “başarı” olarak görülemeyeceğini düşünenlerdeniz. Meseleye başka açılardan bakanlar için tablo farklı görünüyor olabilir, ama işçi sınıfı açısından bakanlar için durum budur.

Yaşadığımız topraklarda 1 Mayıs gösterileri sınıf mücadelesinin genel durumunu, işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyini ölçmeye yarayan bir gösterge niteliğini de taşımakta ve aynı zamanda bu noktalarda işçi sınıfının durumunu ilerletme bakımından bir işlev görebilmekte. İşçi sınıfının mücadelesindeki tüm diğer gelişme ve uğraklar için olduğu gibi, önemli bir mücadele geleneği oluşturan 1 Mayıs gösterilerini de doğru değerlendirebilmek için temel bazı ölçütlerimiz olması gereklidir. Neye göre karar veriyoruz? Kendi haletiruhiyemize göre mi, yoksa birtakım nesnel ölçülere göre mi?

Örneğin işçi sınıfının 1 Mayıslara ne ölçüde kitlesel katıldığı; gerçekleştirilen eylemlerin biçimi, canlılığı, militanlığı; sınıfın önündeki acil yakıcı sorunlara ve bunlara dönük taleplere işçilerin ne ölçüde sahip çıktığı; 1 Mayıs öncesinde gerçekleştirilen hazırlık ve örgütlenme çalışmalarının nitelik ve niceliği; sonrasında işçi kitleleri ve toplumun diğer kesimleri üzerinde kalan etki gibi birçok nesnel ölçü ortaya konabilir. Sonuç olarak bunlar 1 Mayıs’ın yaygın tanımı ve anlamında da ifade bulduğu gibi, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışmasının ilerletilip ilerletilemediğini gösterir. 1 Mayıs dolayısıyla ne kadar çok sayıda işçinin sınıf bilincinde ilerleme varsa ve bu ilerleme ne kadar çoksa 1 Mayıslar o kadar başarılıdır.

Elbette tüm bu ölçüler bakımından başarıyı değerlendirebilmek için aynı zamanda verili somut koşulların iyi bilinmesi ve hesaba katılması gerekir. Bu somut koşullar çerçevesinde verili anda mümkün olan vardır, mümkün olmayan vardır. Gerçek bir proleter devrimci siyaset, mümkün olanın azamisini elde etmeye çalışan, onun sınırlarını zorlayan bir taktik çizgi izlemeyi gerektirir. Daima ileride duran, ama ileri çekme olanaklarını yitirecek şekilde alıp başını gitmeyen bir tutumdur bu.

Bu 1 Mayıs somutluğunda mümkün olanın ne olduğunu ilk yaptığımız değerlendirmede şöyle ortaya koymuştuk: “… sermayenin çok yönlü saldırıları sonucunda ağır bir yıkım tablosunun varlığı belirgin biçimde hissedilmektedir. Hâl böyleyken, bir yandan da, özellikle kriz bağlamında işçi kitlelerinde belirli bir kıpırdanma, çeşitli fabrika ve işyerlerinde grev ve direnişlerin sayısında, sendikalaşma teşebbüslerinde, mitinglere işçi katılımında ve canlılığında artış başlamıştır. Yıllardır emekçi kitlelerin gözünü boyamayı ve popülaritesini artırmayı beceren AKP de son seçimlerde işçi-emekçi tepkisiyle bir gerileme içine girmiştir. İşte bu koşullar altında yaklaşan 1 Mayıs gerçekten de bir fırsattı. Üstelik, birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs için doğru bir hazırlık yapılması ve doğru bir yaklaşım sergilenmesi durumunda, son dönemde bir dinamizm içinde olan Kürt emekçi kitlelerin de 1 Mayıs’a kitlesel katılımını sağlama imkânı vardı.

“Bu çerçevede İstanbul’da son yılların en güçlü, en kitlesel 1 Mayıs’ının örgütlenmesi gerçekten de kuvvetle muhtemeldi. Dahası böylesi bir birleşik 1 Mayıs iradesinin makul bir süre önce oluşması halinde bunun tüm Türkiye’deki 1 Mayıs gösterilerine daha baştan olumlu bir itilim vereceği de aşikârdı. Dolayısıyla işçi hareketinin daha ileriye atılması yolunda önemli bir moral etki yaratacak, onun kendi kitlesel gücünü hissetmesine yardımcı olacak bir 1 Mayıs örgütlemek için oldukça elverişli bir ortam oluşmuştu.” (MT, 1 Mayıs 2009’un Ardından)

Bu ortam ve imkâna rağmen birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs mitingi örgütlenememiş, Taksim ve civarında 5 binin üzerinde ve Kadıköy’de yaklaşık 15 bin olmak üzere İstanbul genelinde toplam 20-25 bin kişinin yer alabildiği eylemler gerçekleşmiştir. Taksim eyleminin tek konusu Taksim’e ayak basmak olurken, Kadıköy mitingi de meydanın önemli ölçüde Türk-İş bürokrasisine kalması nedeniyle zayıf kalmıştır. 1 Mayıs’ı önceleyen aylarda gerçekleşen ve on binlerce işçinin katıldığı kriz konulu mitingler, ardından yüz binlerin katıldığı Newroz mitingleri düşünüldüğünde, yüz binlere ulaşan katılımın gerçekleşebileceği bir 1 Mayıs yerine elimize kalan budur.

Taksim dolayısıyla İstanbul 1 Mayıs’ı hakkında yaşanan kargaşa ve belirsizlik genel motivasyonu düşürmüş, katılımı büyük oranda azaltmıştır. Ama buna rağmen Türkiye genelinde 1 Mayıs oldukça yaygın kutlanılmıştır. Daha önce hiç 1 Mayıs kutlanılmayan yerlerde kutlamalar yapılmış, diğer iki büyük şehir olan Ankara ve İzmir’de görece büyük mitingler gerçekleştirilmiştir. Bu olgular da İstanbul’da son yılların muhtemelen en güçlü 1 Mayıs’ının gerçekleştirilmesinin imkânlarına ışık tutmaktadır.

Diğer taraftan, özellikle kriz dolayısıyla geniş sınıf kitlelerinin ağır biçimde hissettikleri sorunlar başta olmak üzere, birçok önemli sorun hiçbir biçimde gündeme taşınamamış, tek gündem Taksim meydanının kendisi olmuştur. Böylece kapitalist kriz nedeniyle artmakta olan hoşnutsuzluk, Türkiye proletaryasının ana yatağı olan İstanbul’da, 1 Mayıs’ta kendisine bir kanal bulamamış oldu. Sadece bu birkaç temel husus bakımından bile işçi sınıfı açısından burada bir başarı ya da kazanım tablosundan söz etmek mümkün müdür?

1 Mayıs’ın üzerinden bir ay geçmiş bulunuyor. Şimdi Taksim “zaferinden” dem vuranlara sormak gerekiyor: Bu “zaferin” işyerlerinde, fabrikalarda işçiler üzerinde ne gibi olumlu etkileri olmuştur? “Zafer” iddiasında bulunanların doğal olarak bu tür verileri ortaya koymaya hevesli olması beklenir, değil mi? Oysa bu konuda hiçbir girişime rastlayamıyoruz. Ya da belki de zafercilerin çoğunun fabrikalarla bağı olmadığı için bu “olumlu etkileri” göremiyorlardır? Hangisi daha kötü, karar vermek zor… İşçi sınıfı içinde uzun soluklu, istikrarlı bir devrimci çalışma içinde olan sınıf devrimcilerinin rahatlıkla görebileceği gibi, fabrikalarda, işçi havzalarında, işçi mahallelerinde böyle bir “olumlu Taksim etkisi” bulunmuyor.

Peki sendikalarda hissedilir bir canlanma var mı? Mesela “zafer sahibi” DİSK ve KESK’te? Ama biz buralarda da bu bir ay zarfında bir şey göremedik. Aksine işçiler arasında ve şubeler düzeyinde konfederasyon yönetimlerine ciddi anlamda bir kızgınlık ve moral bozukluğu olduğunu görüyoruz.

Nitekim Taksimcilerin sonraki değerlendirmelerinde, ilk günlerdeki ölçüsüz zafer çığlıklarının aynı tonda devam etmediğini görüyoruz. İşi ifrata vardırıp, “Taksim kazanıldı, sıra devrimde” diyenler bile çıktığı için olsa gerek, daha sonraki değerlendirmelerinde Taksimciler, özde tutumlarını sürdürmekle beraber, genel olarak biraz daha dengeli bir dil tutturmaya ve “kazanımın” sınırlarına işaret etmeye çalıştılar. Örneğin bunun “moral bir kazanım” olduğunu vurgulama ihtiyacını hissediyor ve topu DİSK ve KESK üzerine atarak bu kazanımın “pratik bir güce dönüştürülmesi, mücadelenin büyütülmesi” gerektiğini hatırlatıyor, kazanımı “geleceğe taşıma görev ve sorumluluğu”ndan söz ediyorlar. Böylece Taksim seferinin somutta (“pratikte”) işçi sınıfı cephesinde hiçbir kazanıma yol açmadığını itiraf etmiş oluyorlar. Bu görevi yerine getirecek olanın esas olarak DİSK ve KESK olması gerektiğinin söylenmesi ise tuhaftır. Bir yandan bu büyük “moral kazanımı” sağlayanın asıl olarak devrimci çevreler olduğu söylenirken diğer yandan bunu “pratik bir güce dönüştürme” görev ve sorumluluğu sendikalara havale edilmektedir. Burada devrimcilerin işçi sınıfından kopukluğunun dolaylı bir itirafı yattığı gibi, devrimcilerin moral cephenin savaşçıları, sendikacıların da pratik cephenin savaşçıları olması gibi hazin bir tasavvur da ortaya çıkıyor.

Ama yeri gelmişken belirtelim ki, burada başka bir tutarsızlık da var. Devrimcilerin ve tabanın DİSK ve KESK yönetimleri üzerindeki etkisinin onları Taksim’e yöneltecek denli büyük olduğu vehmedilirken, 1 Mayıs sonrasında “mücadelenin büyütülmesinde” ve “kazanımın pratik bir güce dönüştürülmesinde” bu etkinin her nasılsa buharlaştığını görüyoruz.

Soruyu somut sormak: Taksim nedir?

Taksim meydanının işçi sınıfı için bir miting ve eylem alanı olarak açılması elbette önemsiz bir mesele değildir. Taksim talebi Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin uzun zamandır dile getirilen bir talebidir. İşçi sınıfının örgütlenmesine ve eylemine yönelik diğer engel, kısıtlama ve yasaklara nasıl karşı çıkıyorsak, düzenin dayattığı Taksim yasağına ve yerleştirmeye çalıştığı Taksim tabusuna da aynı şekilde karşı çıkıyoruz. Ne var ki, işçi sınıfını krize karşı mücadeleye sevketmek, sendikal ve siyasal yasakların kaldırılması, sendikalar kanunu ve iş yasasının değiştirilmesi için mücadele etmek gibi son derece önemli konularda ciddi bir çaba içinde olmayan sendikal bürokrasinin, “Taksim meselesi bir alan meselesi değil demokrasi meselesidir” demesi inandırıcı değildir.

Taksim sorununun tarihsel kökeni ve anlamını burada uzun boylu anlatmaya gerek bulunmuyor. Burada önemli olan “Taksim’i kazanmaktan” ne anlamak gerektiği ve işçi sınıfının mücadelesinin mevcut şartları içinde yeri, ağırlığı ve önceliğini doğru tayin etmektir. Bize göre şu anki vahim örgütsüzlük koşullarında Taksim talebi, bıraktık en acil taleplerini sınıfın demokratik taleplerinin ilk sırasında bile yer almamaktadır. Örneğin, sınıfın yakıcı sorunlarının ve bu sorunlara sınıfsal çözüm önerilerinin ortaya konup kitlelerin seferber edilmesinin bir aracı haline getirilmiş birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs mitingi yapmak, bugünün koşullarında Taksim’de eylem yapmaktan çok daha önemlidir. İşçi sınıfının mevcut bilinç ve örgütlülük düzeyi aynı kaldığı ölçüde, Taksim’in işçi mitinglerine açılmasının, sınıf hareketinin ilerlemesi açısından belirleyici bir rolünün olmadığı açıktır. Yani, diğer koşullar sabit kalmak üzere, biz aynı mitingi, diyelim Kadıköy yerine Taksim’de yaptığımızda, sırf bundan dolayı, işçiler mücadele konusu olan sorunlarda dişe dokunur bir ilerleme sağlayacak değillerdir.

Çokça dile getirildiği gibi Taksim bir semboldür. Ama eğer Taksim bir sembolün ötesinde anlam ifade edecekse, bu anlam nedir? Bu anlam, çok açık ki, 1977 1 Mayıs’ını yaratan ve bu nedenle düzenin yüreğine korku salan düzeyde bir işçi hareketinin ve örgütlülüğünün yaratılmasıdır. O 1 Mayıs ve Taksim bu sayede ortaya çıkmıştır.

O yıllarda böylesi bir bilinç ve örgütlülük düzeyi olduğu içindir ki, şimdilerde gözden saklanmak istense de, işçi sınıfı o Taksim katliamına rağmen aynı alanı tekrar yüzbinlerle doldurmaktan geri durmamıştır. O katliamın amacı, bilindiği gibi işçi-emekçi kitleleri sindirerek pasifize etmek ve bir daha bu tür mitinglere, gösterilere gitmemeye sevk etmekti. Oysa işçi-emekçi kitleler bu kitle pasifikasyonu saldırısı sonucu korkup sinmediler, bir ay sonra işçi-emekçi dostu bildikleri Ecevit’in yaptığı miting vesilesiyle sendikaların da yönlendirmesiyle Taksim’e yaklaşık 300 bin kişiyle tekrar çıktılar. Üstelik bu miting de, öncesinde Ecevit’e suikast düzenleneceği ve bir ay önce yaşananlara benzer şeylerin olacağı yolunda psikolojik savaş operasyonlarına rağmen gerçekleşmişti. Burada önemli olan işçi-emekçi kitlelerin sindirme operasyonuna boyun eğmemeleriydi. Daha önemlisi, bir yıl sonra 1978 1 Mayıs’ında da işçi kitleler militan bir biçimde Taksim’i doldurmuşlardır. Araya giren dönemde kanlı sermaye düzeninin yürüttüğü terör kampanyasına, cinayetlere rağmen yüzbinler tekrar Taksim’e akın etmiştir. İstanbul’da 1 Mayısların ve dolayısıyla Taksim’in işçilere yasaklanması ancak CHP hükümeti döneminde kentte sıkıyönetimin ilan edilmesiyle 1979’da başlamıştır. Bu gerçekler ne yazık ki unutulmakta, hasıraltı edilmektedir.

DİSK neden ısrar ediyor?

Mevcut DİSK yönetiminin Taksim ısrarının gerçekte nereden kaynaklandığı sorusu kritik bir önem taşımaktadır. Çünkü Taksim meselesi gündemin ilk sırasına Süleyman Çelebi ve şürekâsı tarafından yerleştirilmiştir. Eğer böylesi bir gelişme olmasaydı, normal olarak DİSK (ve KESK) diğer mitinglerde olduğu gibi Türk-İş’le birlikte bir miting çalışması içinde olacaktı ve sosyalist çevrelerin hemen tamamı da, daha önce yaptıkları gibi, o mitinge katılacaklardı. Kriz konulu mitinglerde olduğu gibi, 2005 ve 2006 1 Mayıs mitinglerinde olduğu gibi.

Bu konuda Taksimci sosyalist çevreler nasıl bir tahlil yapıyorlar? Bakıyoruz, bir şey yok! Toplamı yüzlerce-binlerce sayfa eden 1 Mayıs değerlendirmelerinde (öncesi ve sonrasıyla) gerçekten de dişe dokunur bir kelam yok. DİSK’in ısrarının asıl sebebi konusundaki bu genel suskunluk, aslında gerçeğin iyi bilinmesinden ya da sezinlenmesinden geliyor. Herkes bal gibi DİSK’in bu işi niye yaptığının farkında.

Ama biz yine de sora sora gidelim. DİSK bünyesinde alttan sınıf hareketinden gelen ciddi bir gelişme mi vardır? DİSK’in, söz gelimi 15-16 Haziranları yaratan ilk doğuş dönemlerindeki ya da 1 Mayıs geleneğini de yaratan 70’lerin ortaları ve ikinci yarısındaki mücadelesinde olduğu gibi gelişmeler mi vardır? DİSK kimselerin görmediği bir örgütsel atılım yapmıştır da bunun sonucunda bir güç denemesine mi girmektedir? Sözü uzatmaya hiç gerek yok, bu soruların yanıtları bellidir. Diğer taraftan kelimenin gerçek anlamında Taksim’i fethetmek için tam da böylesi çapta gelişmeler olması gerektiği de açık olduğuna göre… Demek ki CHP’ci Çelebi kuşatmasındaki DİSK yönetiminin hamlesi sınıf mücadelesi ve örgütlüğünün geldiği bir tür zorunlu gelişme aşamasının ürünü değildir, bu kesin.

Peki, tüm bu tabloya rağmen, DİSK yönetimi hiç olmazsa mevcut işçi tabanının ve/veya sosyalist çevrelerin bindirdiği bir “dayanılmaz basıncın” etkisiyle mi hareket etmiştir? Taksimci sosyalist çevreler hiçbir kanıt ileri sürmeksizin, DİSK yönetiminin tutumunu bir cümleyle buna bağlayıp geçiyorlar. Ama cümle âlem biliyor ki böyle bir şey söz konusu değildir. Fabrikalardaki ve sendika şubelerindeki durumun farkında olanlar bunu çok daha iyi bilirler. Fabrikalardan, tabandan yükselen ve DİSK yönetimini köşeye sıkıştıran bir Taksim talebi yoktur! Diğer taraftan Çelebi ve şürekâsının, devrimci çevrelerin basıncına dayanamayıp Taksim’e yönelmek zorunda kaldığını söylemek de gerçeklerle alay etmek, kendini dev aynasında görmektir.

O halde sebebi tüm bunların dışındaki başka etmenlerde aramak gerekiyor. Doğrusu bu da bir bilmece değildir. Çelebi yönetiminin fırsatını bulduğu her durumda esasen ulusalcı-Kemalist CHP çizgisinde hareket ettiği gerçekten de bir sır değildir. Daha önce 28 Şubat askeri müdahalesi sürecinde Rıdvan Budak yönetimindeki DİSK’in, “post-modern” hükümet darbesinin sivil-işçi ayağına aktif bir katılım sağlama yönünde hareket ettiğini biliyoruz. Budak’ın milletvekilliğine zıplamasının ardından, onun çömezi olarak DİSK yönetimine gelen CHP’li Çelebi’nin de, AKP’nin gayrimeşru yollardan devrilmesi için yürütülen çok yönlü darbeci siyasete paralel bir yönelim içinde olduğu da bir sır değil.

Peki DİSK Taksim seferine çıkarken ve bu seferin çok ciddi bir kitle desteğini, çok ciddi bir örgütlü hazırlığı gerektirdiği de açıkken, bu yolda neler yapmıştır? Kendi üyelerinin ne kadarını Taksim’e taşımış, bunun için ne gibi ciddi örgütlü hazırlıklar yapmıştır? (Sahi, bu konu neden Taksimcilerin hiç ilgi alanına girmez?) Bu soruların cevabının kocaman bir hiç olduğu iyi biliniyor. Bir tarafta göğü fethe çıkan bir DİSK, diğer tarafta bunun için kendi üyelerini bile harekete geçirmeyen bir DİSK! Bütün bu tablo Çelebi şürekâsının gerçekten “Taksim’i kazanmak” için yola çıkmış olamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Çelebi ve şürekâsının tek yapmak istediğinin bir biçimde AKP hükümetini yıpratmak, ama özellikle de Avrupa nezdinde müşkül durumda bırakmak olduğu açıktır. Bu işte Ergenekonsever medyanın kirli desteğini almak da cabası. Kendi üyelerini Taksim’e getirmek için hazırlık yapmayan DİSK, bir uçak dolusu Avrupalı sendikacı ve parlamenteri getirmeyi kendisine asıl iş edinmiştir. Örgütlü olduğu fabrikalarda Taksim çalışması yapmayı değil, Beyoğlu’ndaki kibar kamuoyuna seslenmek için az sayıda temsilciyle yürüyüş yapmak gibi aktiviteleri seçmiştir. Zaten Çelebi’nin “önemli olan sayı değil, Taksim’de olmamız” demesi yeterince şey anlatmaktadır.

Sosyalist solun durumu

Peki bir kez daha Çelebi ve şürekâsının oyununa gelerek onların peşine takılan sosyalist solun tutumunu nasıl açıklamak gerekiyor? Görünen o ki, bir kısmının sorunu, ideolojik ve politik düzlemde Kemalizmin etkisinden kurtulamama; diğerlerinin sorunu ise, tıkanma ve çıkışsızlık içinde, kadroların motivasyonunu sağlayacak heyecan verici gelişmelere duyulan ihtiyaçtır. Her iki sebep de son tahlilde proleter sınıf temelinden yoksunluğa bağlanan küçük-burjuva sosyalizminin tezahürleridir.

Solun büyük bölümü madden ve ruhen işçi sınıfının içinde değildir ve o nedenle ayakları yere basmamakta, saha içinde olmanın, yani sırtında “yumurta küfesi” taşımanın gerektirdiği sorumluluk ve ciddiyetten uzak davranmaktadır. Bu durum kaçınılmaz olarak onu tribündeki adamın hafif tutumlarına, taşkınlıklarına sürüklemektedir. Sosyalist düşüncenin maruz kaldığı onca saldırının ardından sosyalistlerin genel anlamda içinde bulunduğu bu durum her samimi devrimci için gerçekten üzüntü vericidir. İşçi sınıfı içinde, hele de günümüz Türkiye’sinde, devrimci çalışma yürütmenin ne denli çetin bir iş olduğu açıktır. Ama bu zorluklar nedeniyle ter akıtmaktan kaçmayı mazur görmek olanaksızdır.

Taksimciler, maruz kaldıkları “sınıftan kopukluk” eleştirileri karşısında feveran ediyorlar. Tabii onların bu tutumu eleştiriyi önemseme ve cevaplama saikinden kaynaklanmıyor, aslında iliklerine kadar hissettikleri acı bir gerçekliğin ifşa olmasına kızıyorlar. Bir yandan gürültü çıkarıyor ve duygu yüklü Taksim güzellemelerine başvuruyorlar, bir yandan da, bu gerçek açık sinir uçlarına dokunduğu için olsa gerek, meseleyi tümüyle çarpıtarak savuşturmayı tercih ediyorlar.

İlginçtir, “hayır, biz sınıftan kopuk değiliz” demiyorlar, diyemiyorlar. Bunun yerine, “Ne yani, işçi sınıfı Türk-İş mi demek oluyor” ya da “Türk-İş’in peşine takılmak mı sınıfla birlikte olmak oluyor” diye karşı saldırıya geçiyorlar. Yani eleştiriye yanıt yok, bunun yerine topu karşıya atma var. Oysa sınıftan kopukluk, kitle ilişkilerinden kopukluk ya da var olduğu ölçüde bunları ciddiye almamadır. 1 Mayıs’ı sadece politik olarak motive olmuş bir avuç sosyalistin eylemi haline sokup, yaşadığı yakıcı sorunlar nedeniyle eyleme geçmesi mümkün olan geniş işçi kesimlerini kendi haline terk etmektir. Sınıfın gerçek durumu ve ihtiyaçlarından kopukluktur vb.

Küçük-burjuva sol Taksim sorununu bu sorunların üzerini örtmenin bir aracı olarak görmektedir. Taksimcilerin de övünerek belirttikleri gibi bu yıl 70 küsur örgüt Taksimciydi. Buna mukabil Türk-İş’in Kadıköy mitingine yönelen yapıların sayısı ise bir elin parmakları kadar bile değildi. Buna rağmen Taksimciler neden ve kime kendilerini anlatmak için bu denli çırpınıyorlar? Bunun tek makul açıklaması var. Yaptıklarının sınıftan kopukluğunun, Çelebi ve şürekâsının Taksim meselesini ne diye kaşıdığının için için farkındalar. O nedenle bu yüksek perdeden hamasetle dolu yazılıp çizilenlerin, sağa sola atıp tutmaların büyük bölümü gerçekte bir tür iman tazelemeden, kendi yaptığını kendine kanıtlama çabasından başka bir şey değildir.

Hele bir de senenin 364 günü parmağını kıpırdatmayıp, 1 Mayıs geldiğinde Taksim pozları kesen ve bu topraklarda sayıları hiç de az olmayan “örgütsüzler partisinin” yalancı pehlivanları var ki sormayın. Bunların yazar-çizer olanları sosyalist medyada edebi söylemle, şiirsel-duygusal afra tafralarla gerçeğin üzerini örtme çabasının bayraktarlığına soyunuyorlar. Lenin hep böylesi hamasi ve kof coşkulu tutumlardan duyduğu nefreti dile getirmişti. İş sınıf mücadelesinin kirine pasına elini sokmaya ve örgütlü mücadeleye geldiğinde köşe bucak kaçanların, Taksim nedeniyle en keskin söylemlerle bu işte bayraktarlığa soyunması gerçekten mide bulandırıcıdır. Bu topraklarda, bir grup “devrimci” eskisi için 1 Mayıs, yılda bir kez “hacca” gidip vicdan rahatlatma, hele de kendilerinin dışardan seyrettikleri çatışmalı bir “hac”sa bütün bir yıl etrafındakilere bunu ballandıra ballandıra anlatma vesilesi haline gelmiştir ne yazık ki.

Dikkat edilecek olursa bütün 1 Mayıs ve Taksim meselesi hiçbir biçimde bir örgütsel sorun olarak ele alınmamaktadır. Genelinde sol hareketin işçi sınıfından neredeyse tümüyle kopuk ve yaşanan durumda da bunun temel bir belirleyici olduğu gerçeği sessizlikle geçiştirilmektedir. Hâlbuki bu sorun sosyalist solun en büyük ve kronik sorunudur.

Sosyalizm bir işçi hareketi hüviyeti kazanmadıkça bu tür savrulmalara, hastalıklara ne yazık ki daima tanık olacağız. Bu akımların, mevcut anlayışları ve duruşlarıyla işçi sınıfının mücadelesine verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Proleter devrimciler ekonomik ve sosyal planda yaşanan tüm proleterleşmeye rağmen bu topraklarda çok güçlü olan küçük-burjuva ruhun kendini yeniden üretme potansiyelini asla küçümsememelidirler. Her halükârda, nasıl ki Türkiye’de 1 Mayıs geleneğini ve Taksim’i yaratan küçük-burjuva devrimciliği olmamışsa, Taksim’in işçi sınıfı tarafından gerçek anlamda yeniden kazanılmasını sağlayacak olan da yine küçük-burjuva devrimciliği olmayacaktır. Bu görev işçi sınıfından kopmadan onu ileri çekmeye çaba harcayan proletarya devrimcilerinin gösterişten uzak emeğiyle olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 51, Haziran 2009