Navigation

Brexit Kapanında

İngiltere’de sert bir kutuplaşma ve politizasyon altında gidilen ve önemli sonuçlara gebe olmasıyla bir seçimden fazlası olan 12 Aralık seçimleri “Brexit”in galibiyetiyle sonuçlandı. 12 Aralık seçimleri bir baskın erken seçim kararı olarak gündeme gelmişti ve temel konusunu Brexit oluşturuyordu. Corbyn liderliği altındaki İşçi Partisinin bu gündemi kırmak ve işçi sınıfının yakıcı ekonomik-sosyal sorunlarını öne çıkarmak için verdiği uğraşın başarısı sınırlı kaldı ve seçim bir tür ikinci Brexit referandumu olmaktan çıkarılamadı. Bunun doğal sonucu da Brexit’in en güçlü ve net savunucusu olarak sahneye çıkan Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakâr Partinin galibiyeti oldu. Johnson ve şürekâsı, emekçileri Brexit sis bombasıyla aldatmayı büyük oranda başarmıştır. İşte bu nedenle seçimin galibi kimdir diye sorulduğunda yanıtı ilk elde “Brexit” diye vermek doğrudur.

Corbyn’in 2017 seçiminde partiyi daha önce düşmüş olduğu oy düzeyinden neredeyse 10 puan yukarıya taşıyarak Muhafazakâr iktidarı parlamentoda kilitleyen başarısından sonra nasıl oldu da iki yıl içinde bu gerileme geldi? Soruyu böyle sormak doğrudur, çünkü işin aslı, dünya burjuva medyasının Muhafazakâr Parti adeta patlama yapmışçasına kopardığı koca yaygaraya rağmen Muhafazakâr Parti gerçekte geçen seçimden sonra kayda değer bir artış elde etmiş değildir. 63 milyonluk ülkede oyları topu topu 300 bin kişi artmıştır. Ancak İngiltere’nin çarpık seçim sisteminin bir sonucu olarak sandalye sayısı önceki seçime göre çok büyük oranda yükselmiştir. Dolayısıyla asıl mesele İşçi Partisinin yüzde 40 düzeyinden yüzde 32 dolaylarına inişinde somutlanan kaybıdır.

Geçen seçimden bu yana değişen ne olmuştur? İşçi Partisinin o seçimlerde savunduğu ekonomik-toplumsal vaatler programıyla bu seçimlerde savunduğu program arasında pek fark yoktur. Savunulan çizgi aynı çizgi, talepler/vaatler aynı ya da benzer içeriktedir. Hatta denebilir ki bu seçimdeki program geçen seçimde emekçiler arasında büyük yankı ve heyecan yaratan programın daha da ilerisine geçmiştir. Bu durumda sorduğumuz soru daha somut ve anlamlı hale gelmektedir.

2017 seçimlerinden 2019’a

Seçimin galibinin “Brexit” olduğunu söyledik. Ama denilebilir ki Brexit sorunu 2017 seçimlerinin de konusuydu. Hatta o seçim de Brexit sorunu nedeniyle gündeme getirilmiş bir erken seçimdi. Bunların hepsi doğru olmakla beraber Brexit sorunu o günden bugüne birkaç bakımdan farklılık arz eder hale gelmiştir. Birincisi, sorun önceki tıkanıklığın üzerine bir 2 yıl daha bıktırıcı biçimde uzamış ve adeta yılan hikâyesine dönmüştür. Sonuç olarak bir referandum yapılmış ve çoğunluk AB’den çıkma yönünde oy kullanmıştı. Ancak sermayenin önemli kesimleri bir yol kazası olan bu referandum ve sonucunu kabul etmeye yanaşmayıp, sonucu bir şekilde geri çevirme uğraşına girmiştir. Bu zorlama Muhafazakâr Partiyi krizden krize sürüklediği gibi, İşçi Partisi üzerine de hem AB’ci burjuvazinin Blairci kadrolar üzerinden bir basınç bindirmesine hem de işçi sınıfının daha genç, eğitimli, metropolde yaşayan kesimlerinin bir basınç bindirmesine yol açmıştır. İlerleyen zaman içinde bir türlü çözüm bulunamayan bu sorun emekçi yığınların önemli bir bölümünde usanç ve tepki konusu haline gelmiştir. İngiltere’nin AB’den çıkmasını isteyen kitlelerde, bu süreçte “tepedeki birtakım büyük güçlerin” türlü dalaverelerle kendi iradelerini gasp etmeye çalıştığı hissi büyümüştür. Böylesi bir süreçte Johnson gibi birinin “derhal” ve hatta “anlaşma bile olmadan” AB’den çıkma pozisyonunun kararlı bir savunucusu olarak öne çıkması söz konusu kitleler açısından bir cazibe odağı yaratmıştır.

Hatırlayacak olursak bir önceki seçimde Muhafazakâr Partinin başında Theresa May bulunuyordu. AB ile ayrılık müzakerelerini yürüten May de kendisinden önceki Muhafazakâr başbakan Cameron da AB’den ayrılmaya karşı olan figürlerdi. Bu tutarsızlıklar kitlelerdeki şüpheci hissiyatı körükleyen etmenler oldular. İngiltere’nin AB’den ayrılması herhangi bir ilerici yön içermemekle birlikte, emekçi kitlelerin bir bölümünde bunun bir tür ferahlama getireceği algısı, dahası bunun güçlü biçimde momentum kazanması bir vakıadır. Bu durum hiç kuşkusuz işçi sınıfının genelde bilinç ve örgütlülük düzeyinde yaşanan büyük gerilemenin bir eseridir.

Yeri gelmişken, İngiltere’de emekçi kitlelerin bir bölümünde oluşan AB karşıtı tutumun bir istisna olmadığını akıldan çıkarmamak gerekir. AB üyesi ülkelerin birçoğunda buna benzer bir hissiyat vardır ve aslında bu, genel bir düzeyde bakıldığında, AB gibi burjuva birliklerin çelişkilerini ve istikrarsız doğasını gösteren hususlardan birisidir. Çeşitli AB ülkelerindeki bu tür tepkiler genellikle milliyetçi bir kanala akmakta, hatta aşırı sağ ve faşist siyasi eğilimlere mümbit bir toprak sunmakta, can suyu vermektedir.

Her daim kurulup bozulabilecek türden bir burjuva birlik olarak AB’de İngiltere’nin yer alması ya da almaması temel bir fark anlamına gelmemektedir. İngiliz emperyalizmi AB içinde yer alsa da onun dışında konumlansa da İngiliz işçi sınıfı burjuvazi tarafından sömürülmeye ve ezilmeye devam edecek, dahası, yürütülmekte olan aynı saldırı programlarının hedefi olmayı sürdürecektir. Neoliberal etiketli saldırılar ve kemer sıkma politikaları sermaye açısından bir tür kalıcı gündem, hükümetler için de bir “daimi talimat” olmayı sürdürmektedir. Üstüne üstlük İngiltere söz konusu olduğunda, daha önceki değerlendirmelerimizde de belirttiğimiz gibi, sermayenin işçi sınıfını hedef alan saldırıları daha da artacaktır. Kemer sıkma politikaları çeşitli yönlerden ve dolayımlarla daha da ileriye götürülecektir. Boris Johnson’ın sağlık sistemini Amerikan ilaç tekellerinin istilasına açmak üzere gizli kapaklı görüşmeler yaptığı daha seçim öncesinde ifşa olmuştu. Bu her ne kadar apar topar yalanlanıp, yemin billah edilse de köprü geçildikten (seçim kazanıldıktan) sonra işin nereye varacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Aslında yeni Johnson hükümeti saldırılara derhal başlamış ve daha şimdiden yeni grev yasakları ve sınırlamalarını içeren yasal düzenlemeler günışığına çıkmıştır. Ayrıca henüz detayı açıklanmasa da, demokrasi ve haklar konusunda birtakım anayasal değişiklikler yapılacağı duyurulmuştur. Bunların işçi sınıfının hayrına anayasal değişiklikler olmayacağını görmek için müneccim olmaya gerek yoktur.

Sonuçta toplumdaki usanç, referandumdaki sonucun gereğinin yapılmayacağı konusunda büyüyen şüphecilik ve meseleyi halletmede çok daha kararlı görünen bir liderin sahneye çıkması geçen seçimden bu yana gerçekleşen önemli değişiklikler olmuştur. Bir başka yönden söyleyecek olursak, Muhafazakâr Parti cenahında bu sorun üzerinden gelişmiş olan dağınıklık ve irade zaafı tablosu aşılmıştır.

Brexit bağlamında Muhafazakâr Parti cenahında bunlar yaşanırken, İşçi Partisi cenahında da önemli bir değişiklik olmuştur. Yukarıda bahsettiğimiz parti üzerindeki basınçlar (burjuvazinin AB’ci kanadı, parti içindeki Blairciler ve işçi sınıfının AB yanlısı eğilim gösteren kesimleri) nedeniyle İşçi Partisi bu seçimde ikinci bir referandum yapılması tutumunu benimsemiştir. Daha önceki seçim sırasında İşçi Partisi yapılmış referandumun sonucunu kabul ettiğini ve buna saygı göstereceğini beyan ediyordu. Yani tutumu, örneğin net ve keskin biçimde AB yanlısı olan Liberal Demokratlardan açık biçimde ayrılıyordu. Bu tutum değişikliğinin Brexit konusunda daha önce ayrılma yanlısı oy kullanmış İşçi Partisi seçmenlerinin hoşuna gitmediği ortaya çıkmıştır. Bu durum özellikle kimisi asırlık İşçi Partisi kaleleri olan ve referandumda açık biçimde ayrılma yanlısı oy kullanmış seçim bölgelerinde kendisini çarpıcı biçimde göstermiştir. “Kızıl duvar” olarak da anılan ve Britanya adasını batıdan doğuya uzanan bir bantla ortasından kuzey-güney doğrultusunda bölen seçim bölgelerinin sandalyeleri uzun onyıllardan sonra ilk kez Muhafazakâr Partiye geçmiştir. İşçi Partisi açısından özellikle sembolik bir önem taşıyan, partinin geleneksel sınıf kimliğinin en koyu biçimde kendisini gösterdiği “Kızıl Duvar”ın yıkılışı elbette önemli bir şok etkisi yaratmıştır.

Partinin Brexit konusundaki ikircikli tutumunun bir kaynağı burjuvazinin ve Blairciliğin basıncıysa da bir diğer kaynağı seçmen tabanında bu konudaki bölünmüşlük idi. Partinin bu ikiliğe karşı izlediği yol haritası başarılı olmamıştır. Şöyle ki, referandumda AB’den çıkış yanlısı oy kullanmış görece daha eski ve geleneksel işçi kuşaklarının memnuniyetsizliklerine rağmen partiye sadakatlerini koruyacakları, ama AB’de kalma yanlısı görece daha genç ve eğitimli işçi kuşaklarının ise kaybedilmemesi gerektiği hesap edilmişti. Ama bu hesap tutmadı. O bölgelerdeki işçiler muhtemelen bağırlarına taş basarak, ama öfke içinde ya gidip Johnson’a oy verdiler ya da oy vermeye gitmediler.

Özetle toplumda, Muhafazakâr Partide ve İşçi Partisinde son iki yıl içinde Brexit bağlamında yaşanan değişimler 12 Aralık seçimlerinin önceki seçimlere nazaran önemli farkının başlıca sorumlusu olmuştur. Seçimin bir Brexit seçimi oluşunu anlatan diğer birkaç göstergeye de değinmek yerinde olacaktır. Örneğin nasıl İşçi Partisi, tutum değişikliğinin bir sonucu olarak tarihsel önemi olan Kızıl Duvar’ı kaybettiyse, tersine olarak Brexit karşıtı kitlelerin ağırlıkta olduğu Londra ve civarındaki neredeyse tüm seçim çevrelerinde kazanmıştır. Keza Brexit’e en net ve keskin biçimde karşı olan Liberal Demokratlar seçim öncesi anketlerin de gösterdiği gibi adeta sahneden silinmişlerdir. O derece ki partinin lideri bile kendi seçim bölgesinde seçilememiştir. Öte yandan İskoçya’daki özel durum da somut şartlarda tümüyle Brexit meselesine bağlandığı için burada AB yanlısı İskoç milliyetçiliği temelinde Brexit karşıtlığı adeta patlama yapmış ve İskoç Ulusal Partisi (SNP) İskoçya sandalyelerinin çok büyük bölümünü silip süpürmüştür. Benzer bir durum keza Kuzey İrlanda’da yaşanmış ve buradaki büyük tarihsel bölünmüşlüğe rağmen halkın nerdeyse yüzde 70’i AB’de kalma yanlısı partilere oy vermiş, Muhafazakâr Partinin hükümet ortağı konumundaki Birlikçi partinin lideri bile kendi seçim bölgesinde seçilememiştir.

Brexit sorunu bağlamında iki yıl içinde yaşanan değişimlerin 12 Aralık seçimlerinde İşçi Partisini vurduğu açıktır. Ancak geçen seçimden bu yana bir de Corbyn’e karşı burjuva medyanın karalama ve saldırganlığında deyim yerindeyse gemin azıya alınması etmeninden söz etmek gerekiyor. Evet Corbyn’e ve savunduğu programa karşı parti liderliğine seçildiği 2015’ten beri sistemli bir saldırı vardı. Ama genelde ülkede çelişkilerin sertleşen birikimi ve özel olarak da iddialı bir reform programının iktidar şansının çok somut olarak belirmesi karşısında burjuvazi Brexit konusundaki iç anlaşmazlığını bir bakıma kenara koyarak yekvücut olmuş ve yürüttüğü saldırı ölçüsüz düzeylere ulaşmıştır. Denebilirse Türkiye’de kısmen Selahattin Demirtaş’ın yaşadığına benzer bir durum yaşanmıştır. İnsanların önemli bir bölümü bir tür sistemli beyin yıkama faaliyetinin sonucu olarak Corbyn’i “sevmediğini” söylemekte, ama sebebi sorulduğunda ya cevap verememekte ya da kırık dökük boş yaveleri gevelemektedir. Dört bir koldan çalışan bu birikimli etkinin seçim sonuçlarındaki rolü az değildir.

“Corbynciliğin” sonu mu?

Sorulması gereken önemli bir soru geniş emekçi yığınların acil sorunlarına çözüm sunma iddiasıyla ileri sürülen Corbynci programın kitlelerde gerçekten karşılık bulup bulmadığı sorusudur. Sermayenin uzun onyıllar boyunca sürdürdüğü saldırılar altında önemli kayıplara uğrayan işçi sınıfı bu saldırıları geri püskürtme ve eski kazanımları yeniden elde etme doğrultusunda bir yönelişi temsil eden Corbynci çizgiye rağbet göstermemiş midir?

Burjuva medyanın Corbynci çizgideki İşçi Partisini hedef alan yıkıcı saldırılarının odağında her ne kadar Corbyn’in şahsı yer alsa da, onu hedef tahtasına koyanlar oklarını onun programına ve çizgisine yöneltmekten geri durmamışlardır. Bu programın sorumsuzca bir kamu harcamaları programı olduğu, bunun gereklerinin yerine getirilmesi için kaynağın olmadığı, bol keseden atıp tutulduğu, gerçekçi olmadığı, yani dolaylı olarak, bunun işçilerin gözünü boyamak için ileri sürülen aldatmaca vaatler olduğu söylenmiştir. Seçim sonrasında da özellikle bu programın “radikal” ya da “fazla radikal” olduğu için, “70’li yıllarda kalmış” olduğu için halkta rağbet görmediğini söylüyorlar ya da öyle demeye getiriyorlar. Ancak bunlar tümüyle manipülatif amaçlı aldatmacalardır. Hepsi seçim yenilgisinin Corbynci programın ve çizginin yenilgisi olduğunu telkin etme girişimlerini ve bu çizginin bir an önce partiden tasfiye edilmesi çabalarını temsil etmektedir. Oysa yenilginin temelde Brexit meselesi üzerinden geldiğini yukarıda açıklamış bulunuyoruz.

Gerçek şu ki, Brexit gündeminin çok zehirli biçimde politik tartışmanın gündemini esir aldığı şartlarda, aksine İşçi Partisi bundan daha geri, kapsamı daha dar, “daha ılımlı” vs. bir program savunmaya kalkacak olsaydı belki de alınan yenilgi Liberal Demokratlarınki düzeyinde bir hezimet olurdu. Yani bu program İşçi Partisinin çok daha beter bir seçim yenilgisinin önünü kesmiştir demek daha doğru olacaktır. Programın içerdiği talep/vaatlere işçi-emekçilerin ilgisiz olması değildir sorun. Nitekim örneğin bu seçimin Brexit sorunundan sonra belki de en büyük spot konusu olarak gündeme gelen sağlık sistemi konusunda Muhafazakârlar ve Johnson da ilgisiz görünme riskini göze almamış, her fırsatta sisteme büyük yatırımlar yapılacağını, yeni hastanelerin inşa edileceğini vs. ilan/vaat etmek zorunda kalmıştır.

Partinin seçim programının ve Corbyn’in çizgisinin adeta Nuh nebiden kalma köhne bir şeymiş gibi resmedilmesi de bir aldatmacadır. Gerçekte bu çizgi ve program gençler arasında büyük bir rağbet görmüştür. 35 yaş altı seçmenlerde İşçi Partisi açık ara öndedir. Bu çizgi, daha önce kendisini “yenilikçi” çizgi diye partiye dayatmış olan Blairciliğin yıllar içinde yarattığı tahribata karşı bir tepki olarak gelişmiş ve asıl olarak partiye yönelen yeni genç kuşakların dinamiği üzerinden yükselmiştir. Bu yeni kuşak İngiltere’ye özgü değildir. Özellikle 2008 kriziyle birlikte gelişmiş kapitalist ülkelerde mücadeleye atılmaya başlayan bir kuşak söz konusudur. Bu kuşak farklı ülkelerde bu ülkelerin özgüllüklerine bağlı olarak farklı kanallar üzerinden, farklı örgütsel çerçeveler içinde hareket etmekte. Yunanistan ve İspanya’da yeni sol partiler kuruldu, ABD’de en belirgin olarak Demokrat Parti çevresinde faaliyet gösteren ve Bernie Sanders’in başkan adaylığı üzerinden kendisini sembolik olarak ifade eden bir “sosyalist eğilim” şekillendi, İngiltere’de ise İşçi Partisi içinden akan bir hareketlilik ortaya çıktı. Elbette 2008 krizinin politik düzeyde kaynaklık ettiği ya da tetiklediği tüm ilerici sonuçlar bu görünümlere indirgenemez. Ancak bu saydıklarımız şimdiye kadarki süreçte en büyük ve belirgin kolları oluşturmaktadırlar.

Şu anda seçim yenilgisi dolayısıyla hareketin bir moral bozukluğu yaşaması olasıdır. Ama bu dinamiğin ortadan kalkması için hiçbir sebep olmadığı gibi, aksine bunu daha da körükleyecek nesnel ve öznel koşulların hazırlandığı bir sürece girilmiştir. Burjuvazi Corbyn’den, onun temsil ettiği çizgiden ve bu çizginin taşıyıcısı olan hareketten partiyi temizlemek için var gücüyle bastırmaktadır. Seçim yenilgisi bu kampanya için özellikle arzulanan bir sonuçtu ve fırsat sonuna kadar zorlanacaktır. Financial Times çok sevip üstüne titrediği (!) İşçi Partisinin “bir an önce aşırı soldan kurtulması gerektiği” telkinini veriyor. Tüm İngiliz medyası ve elbette özellikle Blaircilik bu yönden bastırıyor. Corbynciliğin adeta bir “çılgınlık nöbeti" olarak geride kalması, bir daha yaşanmaması için (“maceranın son bulması” için) abanıyorlar.

Corbyn’in çekileceğini açıklamasıyla yeni liderlik yarışı başlamış bulunuyor. Hemen sökün eden adayların çoğu daha sağ çizgideki unsurlar. Corbyn çizgisini temsil eden adayların da olacağı görülüyor. Corbyn’in parti liderliğine seçilmesi sonucunu getiren süreçten bu yana parti tabanında bu çizgi yayılmış ve en güçlü eğilim durumuna gelmiştir. Sağ eğilim daha ziyade partinin milletvekilleri içinde yani parlamento alanında baskın bir varlığa sahip. Parti örgütleri içinde ise son yıllarda genel olarak Corbyn çizgisinin baskın hale geldiği biliniyor. Ortada Corbyn’in şahsından ibaret olmayan ve zayıf olduğu söylenemeyecek bir dinamik olduğu açıktır. Bugünlerde ve önümüzdeki yakın süreçte İşçi Partisi içinde sert bir iç mücadelenin yaşanacağı görülüyor. Az çok belli olan takvim gereği sonuçları görmek için çok beklemek gerekmeyecek. Ancak burjuvazinin doğrudan temsilcisi ve uzantısı olan Blaircilerin başarı şansları yüksek görünmemektedir. Nitekim daha serinkanlı finans-kapital gazetelerinde “Corbynciliğin” en azından mevcut aşamada partiden temizlenmesi konusunda fazla ümit olmadığına, bu tür beklentilerin gerçekçi görünmediğine dair yorumlar yapılmaktadır. Her halükârda burjuvazinin parti ve Corbynci çizgi üzerindeki baskısı sendikalar da dahil çeşitli kanallardan ve çeşitli yöntemlerle sürecektir. Hâlâ sağ kanat unsurların çok olduğu parlamento grubunun yeni bir Corbynci lidere karşı kazan kaldırıp parti içinde yeni krizler yaratmaları mümkündür. Basında bu tür sabotaj perspektifleri çizilmektedir. Bunları göreceğiz.

Seçim öncesinde yaptığımız değerlendirmede parti içindeki sabotajcı Blaircilerin tüm suçlarına rağmen yeterli derecede tasfiye edilmemelerinin bir soru işareti olduğunu ifade etmiştik. Bu nokta bir zaaf alanı olarak partinin yenilgisinde rol oynamıştır. Aslında çatlak seslerin tasfiyesi konusunda Johnson şürekâsının Muhafazakâr Parti içinde yaptığı sert ve kapsamlı temizlik anlamlıdır. Johnson hayat memat meselesi olarak gördükleri bir seçime gidilirken parti içinde Brexit konusundaki zıtlaşmaların yarattığı düğümü kılıç darbesiyle bertaraf etmekte tereddüt etmemişti. Bu ona Muhafazakâr Partideki krizi ve dağınıklığı aşma, bütünlüğü sağlanmış bir örgütle seçime gitme şansı vermiştir. Corbyn ise bu tasfiyeyi gerçekleştirmemesinin bedelini seçim sonuçlarıyla ödemiştir. Söz konusu milletvekilleri hemen her fırsatta partinin bir liderlik sorunu olduğunu ima eden, Corbyn’in liderlik kapasitesini sorgulayan ve kitlelerin de bunu sorgulamasına hizmet eden çıkışlar yapmışlardır. Corbyn hakkında topluma yayılan “dürüst bir adam ama lider olamaz, ülkeyi yönetemez” imgesinin oluşturulmasında bunlar kilit bir rol üstlenmişlerdir.

Daha seçimden bir gün önce İşçi Partisinin gölge kabinesindeki gölge sağlık bakanının, Muhafazakâr Partiden “bir dost”la yaptığı telefon görüşmesinin ses kayıtları medyaya sızdırılmıştır. Bu gölge bakan o görüşmede özetle “Corbyn’in beceremediğini, onunla yol alınamayacağını, seçimi kazanmalarına imkân olmadığını” vs. söylemektedir. Tüm görüşmenin ve sızdırmanın Corbyn’e darbe vurmaya yönelik bir danışıklı dövüş olduğu şüphesizdir. Bundan bir gün önce Johnson’ın seçim kampanyasında patlak veren ve onun yoksul halk kitlelerine nasıl düşman bir kibre sahip olduğunu gösteren skandal bununla medyada geri plana itilip gözden uzaklaştırılmıştır. Son gün bile sabotaj girişimlerine devam eden böylesi unsurların hâlâ partide vekil konumunda önemli roller oynamaları, önümüzdeki günlerde partide yeni krizler için mümbit bir zemin olduğu anlamına gelmektedir. Yeni lider adaylarının resmen aday olabilmesi için bile vekillerin en az yüzde 10’unun onları önermesi şartının olduğunu hatırlatalım.

Günün sonunda

12 Aralık seçimleri bir seçimden fazlasıydı ve önümüzdeki süreçte bunu artan oranda göreceğiz. Hatta diyebiliriz ki önemli sonuçların ortaya çıkmaya başlaması için çok zaman geçmesi gerekmeyecek. Bu çarpık seçim sistemiyle birlikte parlamentoda net bir sandalye çoğunluğu sağlayan Johnson şürekâsı Brexit’in hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesi için zaman kaybetmeyecek. Ancak konunun şimdiye kadar çözümsüz kalmasının da önemli bir sebebini oluşturan birtakım önemli sorunlar, üzerlerine indirilen kılıç darbesiyle çözülmüş olmayacaklar. Çözülmek bir yana çok daha şiddetli ve acılı bir hal alacaklar. Kuzey İrlanda sorunu ve İskoçya sorunu önümüzdeki yıllarda çok ciddi sarsıntılara yol açabilecek potansiyelleri taşımaktadır. AB’den milliyetçi bir hamleyle ayrılan İngiltere’nin kendi içinde ulusal birliğini koruması bile şüpheli hale gelmiştir. Seçimde İskoçya sandalyelerini silip süpüren İskoç milliyetçi partisi yeni bir bağımsızlık referandumu talebini kuvvetli biçimde tekrar ileri sürmüştür. Seçim sürecinin arttırdığı gerilimler İskoçya’da ayrılık ve AB’ye katılım doğrultusundaki eğilimleri güçlendirmiştir. AB’den çıkılmasını isteyen partiler bu seçimde toplam olarak sadece yüzde 25 dolayında oy alabilmişlerdir. 2014’te yapılan ilk bağımsızlık referandumunda bağımsızlık yanlıları yüzde 45 almışlardı. Johnson’ın yönetimindeki bir İngiltere’de yapılacak bir referandumda bunun yüzde 50’yi aşması büyük olasılık olarak görünüyor. Elbette Johnson böyle bir referanduma izin vermeyecektir ve bu da gerilimin yeni boyutlar alarak tırmanmasına yol açacaktır. AB ile İngiltere arasındaki sınır çizgisini belirleyecek olan Kuzey İrlanda sorununun ise nasıl çözüleceği hâlâ belirsizdir. Johnson şürekâsı her düğüm gördüğü yerde kılıçla çözüm getireceğini sanıyor, ama tarihte belli durumlarda iş gören bu yöntemin bazen de niyetlenenden çok farklı ve felâketli ters sonuçlar doğurabileceğinden habersiz görünüyor. Aslında bu da çokça dikkat çektiğimiz gibi dünya kapitalizminin derin tarihsel krizinin belirtilerinden birisidir. Trump ve Johnson gibi liderler sahnede yükseliyor ve bunlar eski usul, teamül ve kuralları yıkıp sonuç almaya çalışıyorlar. Ancak bunlar çelişkileri ve çatışmaları azdırıyor, böylece aslında kapitalizmin krizi daha da derinleşiyor.

İngiliz kapitalizmi AB’den ayrılarak abat olmayacak, içinde debelendiği gerilim ve krizden kurtulamayacaktır. Bağımsızlıkçılık taslayan ve kitlelerin gözünü boyayan Johnson şürekâsının gittiği yer ABD’nin kucağında daha utanç verici bir konumdan başkası değildir. Johnson’ın kucağına koştuğu Trump Amerikan tekellerinin çıkarlarını düşünerek nasıl Çin’le ticaret görüşmelerini krizden krize sürüklüyorsa, İngiltere’yle ön görüşmeleri yapılan yeni serbest ticaret anlaşmasında da İngiliz dostlarını abat etmeyi düşünecek değildir. Benzer bir durum, İngiltere’nin ekonomisinin önemli ölçüde bağlantılı olduğu kıta Avrupa’sıyla ekonomik ilişkiler bağlamında da geçerlidir. Bu ilişkiler de artık eskiye göre çok daha masraflı olacak. Öte yandan AB’den kopmuş bir İngiltere’nin finans merkezi olarak kapasitesi azalacaktır. Tüm bunlar işçi sınıfına verilen sahte vaatlerin yerine getirilmesinin pek mümkün olmadığı anlamına da geliyor. Sağlık sistemi sorunu çok ön plana çıktığı için bu alanda göz boyayıcı birkaç adım atılabilirse de, bu manzaranın genelini değiştirmeyecektir.

Bilinç ve örgütlülük eksikliği nedeniyle Brexit’in ferahlama getireceği yalanına inandırılan işçi sınıfı katmanları büyük hayal kırıklığı yaşayacaklar. Brexit’in adeta bir tür kurtuluş reçetesi olduğu yanılsaması tuz buz olacaktır. Ferahlama bir yana işçi sınıfının uzun yıllardır maruz kaldığı saldırılar daha da boyutlanacaktır. Çünkü sorun AB içinde ya da dışında olmak değil, her iki halde de varlığını sürdüren kapitalizm sorunudur. Günümüzün kapitalizmi de işçi sınıfı için bir reform ve refah kapitalizmi değil kemer sıkma kapitalizmidir. Bu temel gerçekliklerin anlaşılması bakımından İngiltere’nin AB’den çıkışının resmen tamamlanması, yani bu anlamda Brexit sorununun geride bırakılacak olması her halükârda hayırlıdır. Diğer AB ülkelerindeki işçi sınıfları açısından da buradan önemli dersler çıkacaktır. Öte yandan, yürütülecek saldırılar karşısında kuşkusuz dünyanın geri kalanında olduğu gibi İngiliz işçi sınıfı cephesinden yeni bir tepki dalgasının yükselmesi de olağan bir sonuç olacaktır.

12 Aralık seçimleriyle ilgili belki de en önemli sonuçlardan birisi, İngiltere gibi emperyalist-kapitalist sistemin ana kalelerinden olan bir ülkede, teorik çerçevesi itibariyle ılımlı bir reform programı ve bunu temel alan geniş bir siyasal hareketin bile günümüz kapitalizminin somut şartlarında sistem tarafından nasıl da bir ölüm-kalım meselesi gibi muamele gördüğünün çarpıcı biçimde ortaya konmasıdır. Bu durum hem kapitalist sistemin günümüzde içinde olduğu derin tarihsel krizin bir kanıtını sunuyor hem de mütevazı reformlar için bile ne denli sert ve örgütlü mücadeleler vermek gerektiğini gösteriyor. Hiç kuşkusuz bu durum mücadeleye atılan yeni kuşaklar içinde burjuva düzenin bu acımasız ve tahammülsüz durumu karşısında daha ileri ve devrimci arayışlara zemin hazırlamaktadır.