Navigation

İngiliz Kapitalizminin Sancısı

İngiltere’nin AB’den ayrılışı (Brexit) için tespit edilmiş 31 Ekim tarihi yaklaştıkça konuya ilişkin gelişmeler hızlanıyor, anlaşmazlıklar da yeni boyutlar alarak kızışmaya devam ediyor. Sürecin sancılı ve gelgitli niteliği, son aşamada, İngiltere’ye Trumpvari bir kişinin başbakan olmasıyla sonuçlandı. Daha sıkı göçmen politikaları uygulamaktan, ülkeye “kanun ve nizam” getirmekten söz eden, bunun için polis sayısını vs. arttıracağını, İngiltere’yi “21. yüzyılın süper gücü” haline getireceğini söyleyen Boris Johnson herhangi bir seçim kazanmadan ve halk onayı olmadan, sadece parti üyelerinin gerici çoğunluğunun oylarıyla ülkenin yönetimine getirilmiş oldu. Johnson göreve gelmeden önce de savunduğu “anlaşmasız ayrılık” (“sert ayrılık” da deniyor) fikrinin adeta sembolü olarak ön plana çıkmış durumda. Bu bağlamda son günlerin dikkat çekici bir hadisesi de, “anlaşmasız ayrılık” durumunda İngiltere’de ilaç, gıda ve akaryakıt sıkıntısının yaşanacağına dair ihtimalleri de içeren bir “kaos”a dair hükümet senaryosunun (“Sarı Çekiç Operasyonu”) basına sızması oldu. Bu sızıntı 31 Ekim yaklaştıkça İngiliz burjuvazisi içindeki anlaşmazlığı bir kez daha su yüzüne vurdu.

Uzun gelgitlerden sonra AB ile bir çıkış anlaşması imzalanmış olmasına rağmen bu anlaşma İngiltere parlamentosunda onaylanabilmiş değil. Tüm bu süreç boyunca başbakanlık koltuğunda bulunan Theresa May öncelikle kendi partisine bu anlaşmayı kabul ettiremedi. Oylama üstüne oylama hep ret ile sonuçlandı. Sonuçta, tıpkı Brexit’in çalkantılı sularına kapakları ilk açan önceki başbakan Cameron gibi May de istifa etmek zorunda kaldı. Brexit’in suları altında kalan başbakan sayısı böylece iki oldu. Parlamento oylamaları sırasında, her ne kadar May’in sunduğu taslaklar birbiri ardına reddedilse de, karara bağlanan bir nokta, ayrılığın anlaşmasız olmayacağı idi. Şimdi ise anlaşmasız ayrılığı savunan ve “ne olursa olsun” havasında görünen Johnson’la birlikte neler olacağını göreceğiz. Son olarak parlamentonun, 400 yıllık geçmişi boyunca görülmemiş uzunlukta bir süreyle (beş hafta) askıya alınması, sürecin daha da çalkantılı biçimde devam edeceğinin açık bir göstergesi. Tüm muhalefetin darbe dediği bu hamle İngiliz burjuva demokrasisi tarihinde görülmemiş bir adımdır.

Boris Johnson

Tüm kargaşa içerisinde başbakanlığa Boris Johnson’ın getirilmesini dünya genelinde gelişen otoriter politikacıların güç kazanması eğiliminin yeni bir örneği olarak görmek gerekiyor. Dünyanın bir ucunda Filipinler’deki Duterte’den tutun da diğer ucunda ABD’deki Trump’a ve Brezilya’daki Bolsonaro’ya kadar (Rusya’da Putin, Hindistan’da Modi, Macaristan’da Orban, Polonya’da Kaczynski, Türkiye’de Erdoğan, İtalya’da Salvini vb.) hemen her coğrafyada üç aşağı beş yukarı benzer politik eğilimleri temsil eden bu liderler zincirine şimdi Trump’ın can dostu Johnson’ın da katılması “demokrasinin beşiği” İngiltere’nin de bundan bağışık olmadığını göstermiş oldu.

Bu bir tesadüf olmayıp, çok uzun bir süredir dile getirdiğimiz kriz ve savaş konjonktürünün eğilim ve bileşenlerinden biridir. Tüm bu ülkeler, kendi özgüllükleri içinde de olsa, kapitalizmin genel tarihsel krizini şu ya da bu biçimde yaşıyorlar. Kriz tüm ülkelerde emekçi yığınların çalışma ve yaşam koşullarını kötüleştiriyor. İşsizlik, yoksulluk derinleşiyor ve temelde bu nedenlerle emekçi kitlelerde hoşnutsuzluk artıyor. Bilinç ve örgütlülük düzeyi genel olarak hayli gerilere savrulmuş olan emekçi kitleler, kapitalizmin yarattığı bu sorunlar karşısında gerici burjuva siyasetlerinin de kışkırtmalarıyla kolay hedeflere yönlendirilerek gerçek hedeften saptırılmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde genel olarak göçmenler hedef tahtasında konurken, genelde çeşitli azınlık toplum grupları öfkenin akıtıldığı kanallar haline getirilmekte. Kimlik politikaları, kutuplaştırma, kamplaştırma, siyasetin daha baskın biçimleri olarak güçleniyor. Bunun adeta değişmez kalıbı olarak çeşitli kılıklarıyla milliyetçilik, ırkçılık, faşizm de yükseliyor.

İngiltere özelinde de benzer süreçler Brexit ve Johnson konusunda işlemektedir. Orada da faşist, ırkçı, aşırı sağ hareketler güç kazanmış ve son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bu eğilimlerin bir kolunu temsil eden Brexit Partisi İngiliz siyasetinin geleneksel büyük partilerini geride bırakarak en yüksek oyu almıştır. Önce UKIP (Bileşik Krallık Bağımsızlık Partisi) biçiminde, sonra da ondan ayrılan güçlerin kurduğu Brexit Partisi olarak siyaset alanının ana güçleri arasına giren bu eğilim, Muhafazakâr Parti içinde de güçlenerek, göçmenlik ve Avrupa Birliği karşıtlığının baskın hale gelmesi sonucunu doğurmuştur. Johnson’ın liderliğe gelişinin altında yatan temel siyasi dinamik budur. Günümüz dünyası ılımlı, ortayolcu mesajlar veren siyasal eğilimlerden ziyade daha “net” ve “uçta” çözümler savunan ya da öyle görünen siyasal eğilimleri öne çıkartıyor. Medya ve “saygın” çevreler Muhafazakâr Partideki liderlik yarışında adeta “Boris’e karşı” seferber olmuş gibiydi. Aynı ABD’de Trump’ın önce partinin adayı olmayı, sonrasında da başkanlık seçimini kazanmayı başarmasında olduğu gibi, Johnson da birbiri ardına yapılan parti içi seçim turlarını kazandı.

Brexit’i savunmayan ama Brexit referandumu kumarı oynayan Cameron olsun, yine Brexit’i savunmayan ama AB ile Brexit müzakereleri yürüten May olsun, parti içini de ayrılık yanlısı geniş toplum kesimlerini de tatmin edememişlerdir. Tatmin etmek bir yana, öfke ve alay konusu olduklarını söylemek daha doğru olacaktır. Aksine tüm bu süreçte “derhal çıkalım”, “anlaşma şart değil” diye yaygara koparanlar sürekli olarak puan toplamış ve nihayet dümeni ele geçirmişlerdir. Johnson sadece parti içindeki bir eğilimin temsilcisi değildir, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde adeta patlama yapan göçmen düşmanı milliyetçi Brexit Partisi Johnson’a sempatiyle bakmakta, onun bir bakıma kendi önlerini açan bir işlev gördüğünü düşünmektedir. Johnson’ın bir diğer önemli destekçisinin ise Trump olduğunu vurgulamak gerekiyor. Ayrıca Trump’ın Brexit Partisinin başındaki Nigel Farage’dan da “dostum” diye bahsettiğini ve iki ay önce İngiltere’ye yaptığı resmi ziyarette programda olmamasına rağmen günümüz İngiliz aşırı sağının lideri konumundaki Farage’la görüştüğünü belirtelim. Dahası Farage’ın da Johnson’ın da Trump’ın himayesinde çalışan ve başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada aşırı sağ hareketleri uluslararası düzeyde örgütleme, eşgüdümlü hale getirme işini yürüten Steve Bannon gibileriyle temas halinde olduğu biliniyor.

Trump nasıl ABD devlet mekanizmasının çeşitli bölümleriyle çatışıyor ve bunlar arasında özellikle Kongreyi de bir ayakbağı olarak görüyorsa, Johnson’ın da benzer eğilimler taşıdığı görülüyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan ifşaat, Johnson’ın, Brexit tarihi olan 31 Ekime kadar parlamentoyu resmen kapatmanın ya da işlevsiz hale getirmenin yollarını aradığını haber veriyordu ki, bunun doğru olduğu çok geçmeden ortaya çıktı ve parlamento gerçekten de 14 Ekime kadar askıya alındı. Böylece 31 Ekime kadar muhalefete parlamentoda sadece 7-8 çalışma günü bırakılmış oluyor. Bunda maksadın, Brexit gerçekleşene kadar parlamentonun herhangi bir engel çıkarması olasılığını bertaraf etmek olduğu açık. Zira daha önce karar altına da alınmış olduğu üzere parlamentonun anlaşmasız bir Brexit’i kabul etmeyeceği görülüyor. Parlamentoyu devre dışı bırakma arayışları Johnson’ın bir oldubitti peşinde olduğunu gösteriyor. Johnson’ın, kendi partisinin milletvekillerine de güvenmediği açık, zira Muhafazakâr vekillerin de bir kısmı anlaşmasız Brexit’e karşı ve Johnson’ı engellemeye çalışıyorlar.

Kişi olarak Johnson medyada da bolca tartışıldığı üzere tartışmalı ve çelişkili bir karakter olsa da, onu siyasette güç kazanmakta olan gerici eğilimin mevcut aşamadaki bir temsilcisi olarak görmek gerekiyor. Onun bu eğilimi ne derece ideal olarak temsil ettiği ikincil bir konudur. Tarihsel olaylar öyle gelişebilir ki, bakarsınız Muhafazakâr Partinin Johnson’ı, faşist Nigel Farage’a ya da şu an için ismi bilinmeyen başkalarına giden yolu açan bir kilometre taşı olmuş. İngiliz ve dünya medyasında Johnson için de Trump hakkında yapılan yakıştırmalar bolca kullanılıyor, bir “soytarı” olduğu vb. söyleniyor. Bunlar liberal ve sol eleştiride sık kullanılsa da emekçi kitleler açısından yararsız ve yanıltıcı argümanlardır.

İngiliz kapitalizminin sancısı

İngiliz kapitalizmi dünya kapitalizminin yaşadığı krizin bir parçası olarak derin bir kriz yaşıyor. Eskiden kapitalizmin hegemon gücü konumundaki İngiliz kapitalizmi bu konumunu 20. yüzyılın ilk yarısında yitirdi. Her ne kadar iki dünya savaşının en başta gelen galiplerinden olduysa da bu onun hegemonik konumunu kaybetmesini önlemedi. İkinci Dünya Savaşının ardından kurulan yeni dünyada artık dünya kapitalizminin efendisi ABD iken, dünyanın diğer yarısının efendisi de SSCB idi. İngiltere de Avrupa’nın diğer galip ve mağlup kapitalist güçleri gibi ABD emperyalizminin şemsiyesi altına sığındı. İşin aslı ABD hariç tüm güçler, ister galipler arasında olsunlar ister mağluplar arasında, savaştan ağır bir yıkımla çıkmışlardı. Fakat başlayan kapitalist yeniden inşa ve yükseliş sürecinde, savaşta fiziki ve beşeri bakımdan çok daha büyük bir yıkım yaşamış olan mağlup Almanya ve Japonya, eskinin en büyük güçleri olan İngiltere ve Fransa’yı hızla yakalayıp geride bıraktılar.

İngiliz kapitalizmi eski konumundan miras bazı avantajlardan da faydalanarak bir kolu Avrupa’da bir kolu Amerika’da nispeten esnek bir pozisyon sağlamayı denedi hep. Ancak ABD, Almanya ve Japonya’nın yükselişi İngiltere’nin ayrı bir baş çekme yeteneğinde olmadığını gösterdiği gibi, onu yeni bocalamalara ve tercihlere sürükledi. Bu durum, esasen Almanya ekseninde yükselen kıta Avrupa’sı karşısında kendisini daha belirgin biçimde gösterdi. Cazip görünen Avrupa pazarı ve kaynakları nedeniyle, “AB trenine atlasam mı, yoksa talihimi başka sularda mı arasam” sorusu İngiliz emperyalizminin yirminci yüzyılın ortalarından bu yana kurtulamadığı soruydu. Bu nedenle, ilk dönemlerde davetlere rağmen Avrupa’nın entegrasyon sürecine burun kıvırırken, sonradan telaşla katılmaya çalışmış ama reddedilmiş, en sonunda ise kabul görmüştü. Böylece Avrupa içindeki büyük güçler arasında sürece en geç katılan ülke oldu. Katılımını motive eden en büyük etmen hiç kuşkusuz Avrupa’da yoğunlaşmaya başlamış olan güçten faydalanmak ve dahası kendi geçmiş üstünlüklerine dayanarak bu gücün dümenini ele geçirmeyi denemekti. Böylelikle, başarılı olunursa, İngiltere yeni bir zeminde tekrar dünyanın bir lider gücü konumuna yükselecekti.

Ancak katılım nedeniyle her ne kadar bazı ekonomik kazanımlar elde ettiyse de, İngiltere hiçbir zaman AB içinde belirleyici bir güç konumuna gelemedi, Almanya’nın yükselen hegemonyasını kıramadı. Hatta zaman içinde kendisini daha ziyade Almanya’nın ABD karşısındaki yükselişini kesmenin bir aracısı olarak konumlandırmaya çalıştı. ABD’nin “fino köpeği” benzetmeleri çeşitli vesilelerle yapıldı. Avrupa’nın entegrasyonunu arttıran her yeni düzenleme adımında buna en çok direnen, sorun çıkaran, kendisine özel statü ve ayrıcalıklar talep eden ülke oldu İngiltere. O nedenle katılış hikâyesi nasıl nazlı ve kaprisli olduysa, bu tür tutumlar esasen katılım sonrasında da sürdü. Hikâyenin bütününü bir cümleyle anlatmak gerekirse, İngiltere’nin AB’ye katılışı da, oradaki mevcudiyeti de sancılı olmuştur, şimdi ayrılışı da öyle olmaktadır.

İngiliz burjuvazisi bir kavşak noktasına gelmiştir ve bölünmüş durumdadır. Bütün bu gelgitlerin, sallantıların, alay konusu olan beceriksizliklerin, referandumdan bu yana 3,5 yıl geçmesine rağmen parlamentodan ayrılmanın nasıl olacağı konusunda asgari bir uzlaşmanın bile çıkmamasının, birbiri ardına liderlerin düşmesinin, referandumun yeniden yapılması yönünde talepler yükselmesinin vs. altında yatan ana neden hep budur. Bunlar iş bitirici ve yetkin olarak bilinen İngiliz siyaset sınıfının tel tel döküldüğü bir manzara ortaya çıkarırken, İngiliz kapitalizminin dünyaya çizmeye çalıştığı genel profili de zedeliyor. Bugün hükümette ayrılık yanlısı güçlerin olmasına rağmen basında daha ziyade AB yanlılarının hâkim olması da bunun bir uzantısıdır.

AB konusundaki bölünmüşlük sadece sermaye cephesinde değil işçi sınıfında da mevcuttur. İngiltere siyasetinin en büyük ve köklü iki partisinde de bunun yansımaları ve krizleri kendisini uzun süredir gösteriyor. Yani hem Muhafazakâr Partide hem de İşçi Partisinde AB konusunda açıkça zıt pozisyonlara sahip kesimler var. Bu konuda net olan iki parti, sırasıyla birisi AB karşıtı diğeri AB yandaşı olmak üzere, Brexit Partisi ve Liberal Parti. Nitekim son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde en yüksek oyları alan partiler, diğer seçimlerin aksine, bu partiler oldu ve İşçi Partisi de Muhafazakâr Parti de büyük oy kayıplarına uğradılar.

Brexit İngiliz kapitalizmine derman olacak mı?

İngiliz kapitalizminin yeni bir yükseliş içine girmesi, eski şaşaalı günlerine dönmesi, AB içinde olması ya da onun dışında olmasıyla ilgili değildir. Brexit’in İngiltere’yi abat edeceğini söyleyen burjuva ideologları ve politikacıları yalan söylüyorlar. AB’nin içinde de olsa dışında da olsa değişmeyen bir gerçek var, o da İngiltere’nin çok uzun zamandan bu yana gerileyen bir emperyalist güç olduğudur. Zaten bütün meselenin özü budur. Bu gerileme, nasıl geçmişte İngiliz kapitalizminin bocalamalar içinde AB’ye katılmasının sebebini oluşturduysa, şimdilerde çıksak mı çıkmasak mı diye sancılar çekmesinin de sebebidir. Özetle İngiliz kapitalizmi bu gerilemeyi durdurmak veya telafi etmek için umarsızca çıkış yolları aramaktadır.

İngiliz sermayesinin bir bölümü AB regülasyonlarından kurtulmanın kendilerine daha esnek hareket etme imkânı sağlayacağını düşünüyor, bunu da halka, tüm ülkeye daha fazla refah, daha fazla zenginlik geleceği şeklinde pompalıyor. Sermayenin diğer bölümü ise, AB’nin dünyanın en büyük birleşik pazarı ve ekonomik bölgesi olduğunu, buradan çıkmanın bu alan üzerinde söz hakkını yitirmek, onunla ilgili gelişmeleri etkileme olanağını kaybetmek anlamına geldiğini düşünüyor. Bu kesim şu anda inisiyatifi ele geçirmiş olan AB karşıtı kesimin bir kumar oynadığını savunuyor. Buna karşı Brexitçi sermaye çevreleri de AB’den çıkışla birlikte yeni yatırımlar geleceğini söylüyor. Ama tam da bu çıkış nedeniyle belli oranda bir sermaye göçü olacağını gerçeğini ise gizlemeyi tercih ediyorlar. Bir örnek olarak, İngiltere’nin AB üyesi olması nedeniyle, Avrupa operasyonlarını yürütmek üzere orayı üs seçen kimi büyük küresel şirketlerin kıta Avrupa’sına taşınmayı tercih edecekleri söyleniyor. Son yapılan bazı hesaplama ve öngörüler 1,3 trilyon euro büyüklüğünde bir sermayenin ve 24 bankanın Londra’dan AB’ye transfer olacağına işaret ediyor.

Diğer taraftan İngiliz sermayesinin genel olarak serbest dolaşım ve çalışma hakkı dolayısıyla Avrupa’nın özellikle yoksul ülkelerinden gelen yetişmiş genç işgücünden tepe tepe yararlandığı da bir gerçektir. Bu ucuz işgücü kaynağının sekteye uğraması sermaye için yükselen maliyetler demektir. Elbette bunun telafisi için işçi sınıfına daha fazla saldırı yapılması da gündeme gelecektir.

Trump ABD’si kuşkusuz Johnson’ı ve onun Brexit politikasını adeta amigo gibi destekliyor. Johnson da bunu hem pazarlıklarda hem de anlaşmasız bir Brexit’i halka satmakta demagojik argümanlarından biri olarak kullanıyor. Ancak bir ticaret anlaşması söz konusu ise, ABD’nin elinin, AB şemsiyesi dışına çıkmış bir İngiltere karşısında müzakerelerde çok daha güçlü olacağını ve çok daha kolay dayatmalarda bulunacağını görmek zor değildir. Trump yönetimi Brexit halinde İngiltere’yle yeni bir serbest ticaret anlaşması havucunu sallıyor. Ancak böylesi bir anlaşmanın İngiltere’yi ne derece abat edeceği şüpheli görünüyor. Nitekim geçenlerde medyaya sızan bir bilgiye göre ABD bir anlaşma için büyük Amerikan teknoloji şirketlerine (Amazon, Google, Twitter vb.) İngiltere’nin vergi düzenlemeleri getirmemesini dayatmakta. Ama bunun dışında bir başka nokta da, bu tür anlaşmaların tek başına yönetimin isteğine bağlı olmaması. Nitekim ABD’de Kongrede hâkim konumda olan Demokratların başındaki isim Nancy Pelosi, ne şekilde olduğundan bağımsız olarak Brexit’in Kuzey İrlanda’nın konumunu belirleyen 1998 tarihli Belfast Anlaşmasını (Hayırlı Cuma Anlaşması) zaafa sokması durumunda Kongreden İngiltere’yle bir serbest ticaret anlaşmasının geçmesine izin vermeyeceklerini şimdiden söyledi. Bu nokta önemli, çünkü bütün Brexit görüşmelerinin en sıkıntılı konusu tam da bu Kuzey İrlanda’nın durumuydu. Geçtiğimiz günlerde Johnson’ın AB’ye gönderdiği mektupta AB’nin Kuzey İrlanda’yla ilgili tedbir maddesinden vazgeçmesini, imzalanmış anlaşmadan bununla ilgili hususların düşürülmesini istediği düşünülürse bir ABD-İngiltere serbest ticaret anlaşmasının pek öyle göründüğü kadar kolay kotarılamayacağı anlaşılacaktır.

Ama ortaya çıkacak başka problemler de var. İngiliz milliyetçiliğinin yükseltildiği Birleşik Krallık’ta buna tepki olarak dağılma yönündeki dinamiklerin güçlenmesi çok muhtemeldir. Örneğin İskoçya’da yeni bir ayrılık referandumunun gündeme geleceğine, dolayısıyla yeni gerilimlerin ortaya çıkacağına kesin gözüyle bakılmaktadır. Kuzey İrlanda sorunu kendi başına yeniden büyük bir sorun olarak sahneye çıkabilir. Genel sonucun tersine, referandumda Kuzey İrlanda’da AB’de kalma yanlısı oylar daha yüksek çıkmıştı, tıpkı İskoçya’da olduğu gibi. Kuzey İrlandalıların çoğunluğunun iradesinin aksine Johnson’un vaaz ettiği tarzda sert bir Brexit, orada uzun süredir yatışmış olan sorunun yeniden depreşmesine yol açabilir. “Hayırlı Cuma” Anlaşması ve AB sayesinde ortadan fiilen kalkan sınırlardan biri de Kuzey İrlanda’nın bağımsız İrlanda Cumhuriyeti’yle arasındaki sınırdı. Bu İrlanda sorununun pratikte epeyce hafiflemesini sağlayan bir etmendi. Ne var ki ayrılıkla birlikte “Hayırlı Cuma” Anlaşması bu noktada belirsizliğe düşerken, bu sınırın da yeniden yükselmesi ve İrlandaların yine bölünmesi gündeme gelmiş olacaktır. Dolayısıyla her halükârda Kuzey İrlandalılar AB’den böylesi bir kopuşu sessizce kabullenmeyeceklerdir. Öte yandan AB kendi üyesi olan İrlanda Cumhuriyetini İngiltere karşısında destekleyecek ve bu da yeni uluslararası gerilimler doğuracaktır. Johnson ve tayfasının bu noktada özellikle ABD’ye güvendikleri görülebiliyor. Ama bunun ne derece işe yarayacağı şüphelidir. Aslında sadece bu bile, bırakalım “21. yüzyılın süper gücü” olmayı, İngiliz emperyalizminin düştüğü zavallı duruma ışık tutmaktadır.

İngiliz işçi sınıfı

İngiliz işçi sınıfının bir kısmının Brexit’i desteklediği biliniyor. Söz konusu işçi sınıfı kesimleri kötüleşen çalışma ve yaşam koşullarının temel nedeni olarak İngiltere’nin AB üyeliğini ve onun kurallarına tabi olmasını görüyorlar. Özellikle görece yoksul Avrupa ülkelerinden ve yine dolaylı olarak Avrupa üzerinden İngiltere’ye fazla göç olduğunu ve bunun İngiliz işçilerinin iş kayıplarına ve yoksullaşmasına sebep olduğunu düşünüyorlar. Yapılan araştırmalar bu kesimlerin genelde daha yaşlı, daha az eğitimli ve geleneksel sektörlerde çalışan işçilerden oluştuğuna işaret ediyor. Bunun aksine daha genç ve eğitimli işçi kesimleri arasında AB yanlısı tutumun daha güçlü olduğu görülüyor. İşçi Partisi de bir yandan parti üzerindeki doğrudan burjuva etkisi nedeniyle, bir yandan da tabandaki bu farklılıklar nedeniyle bünyesinde çelişik eğilimler taşıyor.

AB karşıtı işçi kesimleri, Brexit’i savunan sermaye kesimlerinin bu pozisyonunun tümüyle keskin bir işçi sınıfı düşmanlığına dayandığını pek görememekte. AB “cenderesinden” kurtulunca, küresel sermaye için çok daha esnek koşullar sunabileceğini düşünen söz konusu İngiliz sermayesi kesimleri bunu hiç kuşkusuz işçi sınıfının sırtına daha da basarak sağlayacaklar. Küresel sermaye için cennet koşulları sunan ülkelerdeki işçi sınıfının koşulları ortadadır. İşin aslı Johnson da sermayenin daha çok sayıda unsurunu cezbetmek ve kendi yanına çekebilmek için bu kartı adeta bir rüşvet gibi kullanıyor. İşçi sınıfına karşı yürütülen tarihsel önemdeki ağır saldırıların başlıca mimarı Thatcher’ın kabinesindeki Hazine Bakanı (Nigel Lawson) referandum sonrası Financial Times’a yazdığı bir yazıda Brexit’in “Thatcher devrimini tamamlama fırsatı vereceğini” söylüyor. Yapılacak yeni düzenlemelerin hem içteki sermayeye hem de dışarıdan çekilmesi istenilen sermayeye yeni vergi indirimleri ve teşvikler olacağı zaten açık açık Johnson tarafından da diğer sözcüler tarafından da belirtiliyor.

Brexit’in en hararetli savunucusu ve destekçilerinin İngiliz ırkçıları, faşistleri ve aşırı sağcıları olduğunu da göz ardı etmek işçi sınıfı için bir başka tehlikeyi ihmal etmek olacaktır. Johnson, Nigel Farage’la, Trump’la, Steve Bannon’la kol kola işçi sınıfının başına yeni belâlar açacak bir çizgiyi temsil etmektedir. Vaat ettiği “kanun ve nizam” devleti olsun, “ülkenin birliğini sağlama” vurguları olsun hep işçi sınıfının ve ilerici güçlerin üstüne yeni baskılar geleceğinin işaretleridir.

Brexit’in getireceği yeni sorunlar aslında AB konusunda sosyalist çevrelerin geniş bir bölümünde de hâkim olan milliyetçi yaklaşımların yeni bir sınaması da olacaktır. AB konusunda çeşitli ülkelerdeki sosyalistler çoğunlukla AB’ye katılmamayı ya da AB’den çıkmayı ilerici ya da sosyalist bir politika adına savundular. Bu pozisyonlar aslında çoğu durumda devletçi, ulusalcı, reformist hastalıkların dışa vurumuydu. Eğer tutarlı olacaklarsa bu kesimler açısından İngiltere’nin şimdi AB’den çıkışının hayırlı bir şey olması gerekiyor. Bu temellerde AB karşıtlığı yapan kesimler, demokrasi, işçi hakları ve emperyalizm gibi konularda “solo” İngiliz emperyalizminin yapacaklarına bakalım ne diyecekler. AB konusunda darkafalı milliyetçi önyargılara teslim olmayan sağlam bir tutumun önemi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır. AB’den çıkmanın kendi başına İngiliz işçi sınıfına elle tutulur hiçbir faydası görünmemektedir. Yüz binlerle sayılan İngiltere’deki Avrupalı ve diğer çalışanların önemli kayıplara uğrayacakları zaten biliniyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde sınıfın enternasyonalist çıkarları temelinde bir tutumun önemi bir kez daha görülmektedir. İşçi sınıfı açısından meselenin özü, ister AB içinde olsun ister AB dışında sermayenin hiç değişmeyen işçi düşmanı politikalarına, saldırılarına karşı kararlı bir mücadele ve örgütlenme çizgisinin tutturulmasıdır.