Navigation

Tayland’da İsyan Büyüyor

Tayland’da egemen sınıfın en gerici unsurlarının somutlandığı monarşinin ortadan kaldırılarak demokratik bir rejime geçilmesinin işçi sınıfının da temel taleplerinden biri olması gerektiği muhakkaktır. Fakat sadece biri! Zira işçi sınıfının ve yoksul emekçilerin çıkarlarının sadece monarşiyle değil bir bütün olarak kapitalizmle uzlaşmaz çelişki içinde olduğu aşikârdır. Dolayısıyla emekçi kitleler her geçen gün daha da derinleşen sorunlarını gerçekten çözmek istiyorlarsa, monarşiyi reforme etmek, hatta daha ileriye gidip ortadan kaldırmakla sınırlı bir politik programla yetinmemeleri gerektiğini attıkları her adımda büyük bedeller pahasına göreceklerdir.

Tayland’da monarşi ve Prayut Çan-oça’nın başbakanlığındaki hükümet, dört aydır devam eden protestolar nedeniyle köşeye sıkışmış durumda. Geçtiğimiz Temmuz ayında öğrenci gençliğin başlattığı protesto eylemleri birkaç gün içinde tüm ülkeye yayılmıştı. Hükümet o günlerde ülkede hiçbir vakanın görülmemesine rağmen Covid-19 bahanesiyle yeniden toplantı yasağı ilan etse de protestoların önüne geçemedi. Başbakan Prayut Çan-oça’nın istifa etmesi, erken seçime gidilmesi, muhaliflere yönelik baskılara son verilmesi, ordunun siyaset üzerindeki gölgesini kalıcı kılan darbe anayasasının lağvedilip kralın da üstünde olan demokratik bir anayasa yapılması gibi taleplerle sokağa dökülenlerin sayısı kısa sürede on binlere ulaştı.

Tayland’da eski genelkurmay başkanı Prayut Çan-oça 2014’te bir askeri darbeyle[1] yönetime el koymuş, 2019 Martında bu cuntanın yaptığı anayasayla gidilen ve her türlü hilenin yapıldığı anti-demokratik seçimlerin ardından ise parlamento tarafından “dışarıdan başbakan” olarak atanmıştı.[2] Yani askeri cuntanın şefi, üniformasını çıkarıp, monarşinin has temsilcisi olarak yönetimde kalmaya devam etmişti. Bu seçimlerin ardından ülkenin ikinci büyük muhalefet partisi (Gelecek İleride Partisi -FFP) hakkında kapatma davası açılmış ve yeni kurulan bir parti olarak beklenenin çok üstünde bir başarı yakalayan bu parti düzmece iddialarla 2020 başında kapatılmıştı. Hareketin yükselmesinde buna duyulan tepki büyük bir rol oynuyor.

Ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti, ücretsiz kreş, emeklilik sisteminde iyileştirme, asgari ücretin arttırılması, 40 saatlik iş haftası, adaletli vergi sistemi gibi ekonomik ve sosyal reformların yanı sıra başta cunta anayasasının değiştirilmesi olmak üzere demokratik reformlar da vaat eden FFP, emekçilerden ve gençlerden önemli bir destek almıştı. Her ne kadar burjuva liberal bir çizgiye sahip olsa da, bu vaatleriyle Şinavatra’nın Pheu Thai (Taylandlılar İçin) partisinin daha solunda yer alıyordu. Thanathorn Juangroongruangkit[3] liderliğindeki bu parti kapatıldıktan sonra 16 milletvekiline siyaset yasağı getirilirken, 50’yi aşkın milletvekili İleri Hareket Partisi (MFP) çatısı altında parlamentoda kalmaya devam etmişti. Bununla birlikte Thanathorn, parlamento içinde olduğu gibi parlamento dışında da mücadele edeceklerini açıklamıştı. Kapatma davasının sonuca bağlanması öncesinde 2019 Aralığında başlayan kitlesel gösteriler Covid-19 bahanesiyle yasaklanmıştı. Fakat 2020 Temmuzunda binlerce öğrencinin sokağa dökülmesiyle muhalefet hareketi yeniden canlandı.

Gençler Temmuz ayı ortalarında rejimin yasaklarını hiçe sayarak “üç parmak selamı” ve “kahrolsun diktatörlük, yaşasın demokrasi” sloganıyla sokağa döküldüler.[4] Lise öğrencileri okulları kışlaya çeviren baskıcı kuralları protesto edip eğitim reformu ve eğitim bakanının istifasını isterken, üniversite öğrencileri de demokratik reformlar talep eden on maddelik bir bildiri açıkladılar. Ağustos ayındaki eylemler sırasında açıklanan bu bildiri, kraliyet ailesinin dokunulmazlığının ve özgürce eleştirilebilmesinin önündeki yasakların kaldırılması, monarşinin politik görüş açıklamasının yasaklanması, kraliyet bütçesinin ülkenin ekonomik şartlarına göre belirlenmesi gibi talepler içeriyordu ve 100’den fazla akademisyen de bu bildiriye destek açıklamasında bulunmuştu. Bu eylemlerde öğrenciler, hisselerinin dörtte biri Krala ait olan Siyam Ticaret Bankasını protesto ederek, halka monarşinin para kaynağı olan bu bankadaki paralarını çekme çağrısı da yapmışlardı.

Açık ki tüm bunlar monarşik rejimi fazlasıyla rahatsız etti. Duruma müdahale eden Prayut Çan-oça, monarşinin tartışılmasına izin verilemeyeceğini söylerken, 30’a yakın öğrenci lideri tutuklandı, yüzlerce web sitesi ve sosyal medya hesabı kapatıldı. Ama rejimin saldırgan tutumu hareketi geriletmek bir yana daha da yaygınlaşmasına yol açtı. Bazı sendikalar harekete katılma nedenlerini açıklayan bir bildiri yayınlarken, 2006 ve 2014’te askeri darbeyle iktidardan alaşağı edilen Taksin ve kardeşi Yingluk Şinavatra’nın Pheu Thai partisinin taraftarlarından oluşan Kırmızı Gömlekliler de protestolara katılmaya başladı. Bunun karşısında rejim güçleriyse polis baskısını arttırmanın yanı sıra Sarı Gömleklileri seferber etmeye koyuldu. Tayland burjuvazisinin en gerici kesimini temsil eden Halk İktidarı Partisi (PAD) yanlısı Sarı Gömlekliler, 2006’da ve 2014’te de muhalefetin üstüne salınmış ve bunlara açıktan darbe çığırtkanlığı yaptırılmıştı. Fakat şimdilerde bu tabanın da güç kaybettiği görülüyor. Kuşkusuz bunda, kapitalizmin içine girdiği derin kriz koşulları çok büyük bir rol oynuyor.

Dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Tayland’da da küresel kriz sınıf çelişkilerini alabildiğine keskinleştirmiş durumda. Pandemiyle birlikte getirilen kapatma kararlarının ardından başta turizm sektöründe çalışanlar olmak üzere milyonlarca işçi işsiz kaldı. Bu yıl ekonomide %8’e yakın bir küçülmenin olacağı hesaplanan Tayland’da, yoksulların ve işsizlerin sayısı giderek artıyor. Emekçiler borç batağına saplanırken, devlet bütçesinden saraya milyarlarca dolar akmaya devam ediyor. Nüfusun %10’unun kronik yoksulluk içinde olduğu Tayland, dünyada gelir dağılımındaki eşitsizliğin en derin olduğu üçüncü ülke konumunda. Tüm bunlar rejimin dayandığı tabanı da zayıflatıyor ve her türlü yasak ve baskıya rağmen gerek hükümete gerekse monarşiye yönelik tepkiler giderek daha geniş bir halk kitlesine yayılıyor. Nitekim kamuoyu araştırmaları halkın %60’ına yakınının meydanlarda yükseltilen demokratik talepleri desteklediğini gösteriyor.

Eylül ayındaki gösterilerde, eylemciler, 1973’teki öğrenci ayaklanmasının yıldönümü olan 14 Ekimde genel greve gidilerek kitlesel protestolar gerçekleştirilmesi çağrısında bulunmuşlardı. Genel grev olmadı fakat bir kez daha sokağa dökülen gençler polis barikatlarını yıkarak hükümet binasını kuşatıp Prayut Çan-oça’nın istifasını istediler. Eylemciler polisin azgın saldırısıyla karşı karşıya kalsalar da hareket geri çekilmedi.

Monarşiye yönelik eleştirilerin “krala hakaret” addedilip 15 yıl hapisle cezalandırıldığı Tayland’da göstericilerin bu konuda da tabuları yıkmaya başladıkları görülüyor. Nitekim Ekim ayındaki gösterilerde eylemcilerin Limuzinle yakınlarından geçen Kraliçeye parmak işareti yapmaları ve slogan atmaları hazreti şoke etti. Bu “edepsiz” hareketin hemen ardından Prayut Çan-oça olağanüstü hal ilan ederek beşten fazla kişinin bir araya gelmesini yasakladı. Buna rağmen ertesi gün iki binden fazla genç, tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılmasını isteyerek Bangkok’da sokağa döküldü. Polis boyalı su sıkarak gençleri yıldırmaya çalışsa da bunu başaramadı ve birkaç gün sonra, şemsiye ve yağmurluklarıyla gardlarını alan çok daha kalabalık bir kitleyle karşı karşıya kaldı. Hareketin daha fazla radikalleşmemesi için Prayut Çan-oça olağanüstü halin kaldırıldığını ve eylemcilerin taleplerinin bir kısmını karşılanacağını açıkladı. Bunlardan biri de, genel seçimlerin ardından parlamentoda yapılan başbakanlık oylamasına Senato üyelerinin katılmasını sağlayan düzenlemenin kaldırılmasıydı. Ne var ki polis saldırıları sürerken, yapılacağı açıklanan yasal düzenlemeler de parlamentodan birer birer geri dönüyor. Monarşik rejim muhalefet hareketini pörsütüp sönümlendirmek için ara ara geri adım atar görünse de, talep edilen reformların rejimin sonu olabileceğinden duyduğu korkunun çok daha ağır bastığı anlaşılıyor.

Uzun yıllar Almanya’da kraliyet ailesinin geleneksel yapısına aykırı bir yaşam süren Maha Vajiralongkorn, 2016’da babasının ölümüyle tahta oturmasının ardından, liberal beklentilerin tam tersi bir tutum takındı. Demokratik reformlara girişmek bir yana, yetkilerini daha da arttırdı. Üstelik kraliyet ailesine ait olan on binlerce gayrimenkulü doğrudan kendi kontrolü altına aldı ve vergiden muaf kıldı. Maha Vajiralongkorn bugün 30 milyar dolara ulaşan servetiyle dünyanın en zengin kralı. Kendisi gerek Tayland’da gerekse yılın büyük bir bölümünü ailesiyle birlikte geçirdiği Almanya’da lüks içinde yaşarken, Taylandlı yoksul emekçiler krizin daha da ağırlaştırdığı ekonomik koşullar altında yaşam savaşı veriyorlar.

İşte tüm bunlara tepki olarak, “Kahrolsun feodalizm, yaşasın halk”, “Bu ülke halka aittir, kralın mülkü değildir” gibi sloganlar kitleler tarafından her mitingde büyük bir öfkeyle atılıyor. Ayağa kalkan gençler, “biz ayağınızın altındaki toz olarak gördüğünüz halkız, ama bizim haklarımız ve sesimiz de var” diyerek, “feodalizm” olarak kodladıkları çürümüş monarşiye ve onun yardakçılarına baş kaldırıyorlar. Bununla birlikte hareket henüz “monarşinin lağvedilmesi” gibi çok daha radikal bir talep ileri sürmüyor. Kimi kesimlerin düşüncesi bu olsa da söz konusu talep iki temel nedenle hareketin bütününe yayılabilmiş ya da öne çıkarılmış değildir. Öncelikle faşizan baskıların hüküm sürdüğü monarşik rejim altında bu talebin çok ağır cezai yaptırımları bulunmaktadır. Ama bundan da önemlisi, hareketin başını çeken burjuva güçler, dizginleyememekten duydukları korkuyla kitleleri bu kadar radikal bir noktaya sürüklemekten kaçınmaktadırlar. Rejime karşı liberal muhalefetin başını çeken Taksin Şinavatra da, FFP lideri de Tayland’ın en zengin ailelerinden gelen multimilyarderlerdir ve bunlar için son tahlilde önemli olan kapitalist düzenin bekasıdır. Monarşinin yanında saf tutan burjuva kesimler gibi bunlar da, kapitalizmin tarihsel bir çıkışsızlık içinde debelendiği kriz koşullarında ayağa kalkan emekçi kitlelerin her an düzen sınırlarının dışına çıkabileceklerinin bilincindedirler ve bu tehlikeye karşı ayaklarını sürekli frende tutmaktadırlar.

Aslında Tayland’da 1932’den beri 12 askeri darbenin yaşanmış olması da liberal burjuvazinin bu korkaklığından kaynaklanmaktadır. Kritik her noktada monarşi kılıcını sallamış, liberal burjuvazi de kitleleri evlerine geri sokmuştur. Tepkinin öğrenci gençlikle sınırlı kalıp işçi sınıfına fazlaca sıçramaması için de elinden geleni yapmıştır. Bugün de monarşinin bir kez daha darbe silahına başvurması olasılık dâhilindedir. Bunu engelleyebilecek tek güçse işçi sınıfıdır. Ne var ki mevcut hareket henüz işçi sınıfının geniş kesimlerinin grevlerde ve sokak gösterilerine katılımda somutlanacak olan aktif desteğinden yoksundur. Bazı fabrikalarda işçilerin iş durdurup protesto eylemlerine katıldıkları görülse de bu örnekler en azından şimdilik sınırlıdır.

Tayland’da egemen sınıfın en gerici unsurlarının somutlandığı monarşinin ortadan kaldırılarak demokratik bir rejime geçilmesinin işçi sınıfının da temel taleplerinden biri olması gerektiği muhakkaktır. Fakat sadece biri! Zira işçi sınıfının ve yoksul emekçilerin çıkarlarının sadece monarşiyle değil bir bütün olarak kapitalizmle uzlaşmaz çelişki içinde olduğu aşikârdır. Dolayısıyla emekçi kitleler her geçen gün daha da derinleşen sorunlarını gerçekten çözmek istiyorlarsa, monarşiyi reforme etmek, hatta daha ileriye gidip ortadan kaldırmakla sınırlı bir politik programla yetinmemeleri gerektiğini attıkları her adımda büyük bedeller pahasına göreceklerdir. Demokrasi ama kimin için, devrim ama kimin için? Onlar için kilit soru budur. Onyıllardır her ayağa kalktıklarında monarşinin sopasını yiyen gençler, işçiler, iktidarı liberal burjuvaziye teslim etmek için mi bu zorbalığa katlanacaklardır yoksa kendi ellerine alarak ekonomik ve demokratik sorunlarını kökten çözmek için mi? Bu soruyla her kalkışmada yeniden ve yeniden karşı karşıya kalacaklardır. Ve kuşkusuz ancak devrimci bir örgütlülüğe sahip olduklarında buna pratikte devrimci bir yanıt verebileceklerdir.


[1]      Tayland’ın sosyo-politik yapısına ve bu darbe sürecine ilişkin daha ayrıntılı bilgi için bkz. Kemal Erdem, Tayland’da Burjuva Kapışma (17 Ocak 2014) ve Ezgi Şanlı, Tayland’da 12. Askeri Darbe (Haziran 2014), marksist.com

[2]      Tayland’da, 250 üyeli Senato ve 500 üyeli Temsilciler Meclisinden oluşan iki meclisli bir yapı bulunuyor. Senatonun tüm üyelerini ordu atıyor ve bir yasanın ya da önergenin parlamentodan geçmesi için oyların çoğunluğu yetmeyip, Senatonun da en az üçte birinin oyunu alması gerekiyor. Muhalefet bu anti-demokratik yapının da ortadan kaldırılmasını istiyor.

[3]      40 yaşındaki Thanathorn Juangroongruangkit, Tayland’ın en büyük otomobil parçaları üreticisi olan aile şirketi Thai Summit Group’un başkan yardımcısıyken, FFP’nin başına geçtikten sonra bu görevinden ayrılmıştı. Juangroongruangkit uluslararası alanda da güçlü ekonomik (örneğin Elon Musk’ın Tesla otomobilleri, Thai Summit Group’un ABD’de kurduğu fabrikalarda üretiliyor) ve politik ilişkilere sahip.

[4]      2014’teki askeri darbenin ardından gençler, Açlık Oyunları filminden esinlenerek kullanmaya başladıkları “üç parmak selamı”nı baskıya karşı direnişin simgesine dönüştürmüşlerdi. Tam da bu nedenle bu “selam” rejim tarafından yasaklanmıştı.

... önceki yazı
Açız!