Navigation

Yalnızlık Sarılarak Giderilebilir mi?

“Bu nasıl bir toplum, insan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşıyor; hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyor? Bu toplum toplum değildir… vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür.” Yaklaşık üç asır önce yaşadığı toplumu bu şekilde tanımlamıştı Rousseau. O günlerde gördüğü tablo, kişilerdeki umutsuzluk ve yalnızlık hissi, bu çarpıcı kelimelerde karşılığını bulmuştu. Bugün gelinen noktada, olanaklar açısından son derece zengin fakat topluma olumlu anlamda verdikleriyle bir o kadar kısır bir dönemdeyiz. Üretim araçlarının gelişmişlik düzeyinin bizlere alabildiğine kolaylık sağlaması mümkünken aksine hayata tutunmak daha da zorlaşıyor. Sömürüye dayalı olan bu kapitalist sistem toplumları paralize ediyor, kişileri yalnızlaştırarak hayatı çileye dönüştürüyor. Yalnızlık kişinin kendisini değersiz hissetmesini, mutsuzluğu ve intiharları da beraberinde getiriyor.

Birçok ülkede intihar oranları çarpıcı bir şekilde artıyor. Yaşadığımız topraklarda da son zamanlarda intihar eden emekçi haberlerine sıklıkla şahit oluyoruz. Çocuğunun en temel ihtiyaçlarını yerine getiremeyen, kendini değersiz ve çaresiz hissedip bir çıkmazın içine giren emekçiler... Bu düzenin yarattığı sorunlardan dolayı başka türlüsünün mümkün olduğunu göremeyen, dolayısıyla umudu olmayan gencecik insanlarımız ve daha nicesi hayatlarına son verebiliyor. İntihar oranları açısından en dikkat çeken ülkelerden biri Japonya. Eylül ayında 1800’den fazla kişi intihar etti. Daha doğru bir ifadeyle 1800 emekçi, bu düzen tarafından hayattan kopartıldı. Hükümet ise ölümleri gençlerin kişisel sorunlarına bağlayarak esas sorunu gizlemek, gerçekliği çarpıtmak istiyor. 1990’lardan bu yana yapılan araştırmaların sonuçları, intihar eden emekçilerin çoğunluğunun, işini kaybettiği için bunalıma düşen orta yaş ve üstü erkeklerden oluştuğunu gösteriyor. Başlı başına bu sonuç bile hükümet sözcülerinin iddialarını çürütüyor. Öte yandan intihar eden kadınların oranında da çok hızlı bir yükseliş yaşanıyor. Ocak ayından beri 30 yaş ve altı genç kadınlarda intihar vakaları yüzde 74 artmış durumda. Eylül ayında ise 20 yaşın altındaki kadınların intihar oranı geçen yıla göre dört kat daha fazla olmuş. Tıpkı erkeklerde olduğu gibi kadın işçilerde de intihar vakalarında işsizliğin büyük rolü bulunuyor. Yarı zamanlı işlerde çalışmak zorunda bırakılanlar çoğunlukla kadın işçiler oluyor ve salgın nedeniyle işlerini en erken kaybeden de yine onlar oldular. Yani hükümetin iddia ettiği gibi intiharların kişisel sorunlardan değil, aksine düzenin yarattığı türlü sorunlardan kaynaklandığı gün gibi ortada duruyor.

“İnsanların bireysel sorunlarından dolayı kendilerini yalnız hissetmemeleri için birbirimizi sıcak bir şekilde kucakladığımız bir toplum yaratmalıyız” diyen Japonya hükümet temsilcisi Katsunobu Kato gibiler, çözümü hemen de bulmuşlar! Kendini kötü hissedenlere “sarılma odaları” kurmuşlar. “Kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz, sorunlarla nasıl baş edeceğinizi bilmiyor musunuz, işyerindeki ya da okuldaki stresten kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman size çare: sarılarak rahatlayın! Ama bunun için belli bir ücret de ödemelisiniz.” Muktedirler sadece yüzeydeki sorunlara odaklanmamız için ellerinden geleni yaparlar. Çözüm olarak sunulan yöntemlerde bile emekçiler üzerinden kazanç elde ederler. Öyle ya onlara göre sorun bireysel. O zaman çözüm de bireysel olmalıdır. Ne kadar para ayırabilirsen o kadar sarılabilir ve kendini iyi hissedebilirsin. Eğer mutlu olamıyorsan, o da senin sorunun!

“Şu an sarılamayız, sosyal mesafeye dikkat etmeliyiz” de denilebilir. Dert etmeyin, onun da çaresi bulundu. İtalya’da bir huzurevinde ya da esas adıyla kimsesiz bırakılan yaşlılar yurdunda, moral seviyesinin “tehlikeli bir biçimde düşmesi” üzerine kişiler arasına konulan cam ve plastik bölmelerle “sarılma odası” kuruldu. Sermaye birikimine bir katkısı olmadığı için yaşlıları parazit olarak gören bu düzen, şimdi de onları düşündüğünü iddia ederek olaya “müdahale” etmiş. Oysa Covid-19 dolayısıyla gündeme yansıyanlar huzurevi olarak tabir edilen yerlerin nasıl da ölüm evleri haline geldiğini gösterdi. Farklı kuşakların iç içe yaşaması, yaşlıların tecrübelerini daha genç kuşaklara aktarabilmelerinin olanaklarının sağlanması gerekirken aksine yaşlılar olabildiğince yalnızlaştırılıyor. Geniş sofralar kurarak birlikte eğlenmeleri, kendilerini bir yük olarak görmedikleri bir düzende yaşayabilmeleri mümkün. Fakat araya bir perde koyarak “sarılın” ve böylece dertlerinizden kurtulun” diyorlar onlara.

Umutsuzluğun yaygınlaşmasının, intihar oranlarının artmasının esas kaynağını göstermesi açısından Elif Çağlı “Yabancılaşma Üzerine” adlı makalesinde bu sorunu farklı boyutlarıyla ele alıyor. İşçinin ürettiğinin yine işçiyi nasıl ezdiğini, güzellikler yaratırken payına düşenin çirkinlikler olduğunu Marx’ın 1844 El Yazmaları üzerinden işliyor. Kapitalist üretimin çarpıcı çelişkisini ortaya çıkarmak için işçinin ürettiği ürünü sahiplenme tarzının yabancılaşmanın somut bir göstergesi olduğunu söylüyor. “Çünkü işçi kendi yarattığı ürünle aslında sermayeyi yaratır ve işçi ne kadar çok üretirse, o kadar da çok sermayenin egemenliği altına girer. İşçi ne kadar çok meta yaratırsa kendi işgücü bir meta olarak o kadar çok ucuzlar. Metalar dünyasının değeri arttıkça insanlar dünyası değersizleşir.” Özellikle Japonya’da intihar edenlerin önemli bir kısmı işsizlikle boğuşanlar veya işsiz kalma korkusu içinde olan kimselerdi. Elif Çağlı, yine aynı makalesinde, kapitalizmde işçinin çalışma dolayımıyla kendini olumlamadığını, tam tersine varoluşunu inkâr ettiğini belirtmektedir. “Çalışmak kapitalizmde işçi için yaşamın doğallığı olmaktan çıkmıştır, yaşayabilmesi için kendine dayatılan yabancı bir zorunluluğa dönüşmüştür. Bu koşullardan türeyen sonuç ise, işçiyi içten içe kemiren derin bir mutsuzluktur. İnsanı kendine yabancılaştıran emek, Marx’ın deyişiyle kendini kurban etme, kendini alçaltmadır.”

Bu sorunlar hiç de iddia edildiği gibi bireysel problemlerden kaynaklı olmayıp tam da kapitalist toplumun yarattığı nesnellikten kaynaklıdır. Fakat bizler umutsuz değiliz. Yaşadıklarımızın değişmez bir alınyazısı olmadığını biliyoruz. Çünkü biliyoruz ki kapitalizm yıkıldığı takdirde insanlar ürettikleriyle kendilerini var edeceklerdir, bu düzenden kaynaklanan sorunları bir bir aşacaklardır. Elbette emekçiler bugün tüm olumsuzluklara karşı pasif bir şekilde yapılanları izlemiyorlar. Pek çok ülkede sokaklara dökülerek öfkelerini ve tepkilerini dile getiriyorlar. Bu haykırışlar bize değişimin olacağını gösteriyor. Bizler de o güne kadar bu düzene karşı öfkemizi biliyor ama en önemlisi de yeni bir dünyaya olan özlemimizi büyütmeye ve bunun için birbirimizle kucaklaşmaya devam ediyoruz.