Navigation

Evden Çalışma: Yaratılan Algı ve Gerçeklik

Koronavirüs salgınıyla birlikte tüm dünyada milyonlarca “beyaz yakalı” işçi evden çalıştırılmaya başladı. Bunların bir bölümü ilerleyen süreçte işyerlerine geri dönse de, başta eğitim sektörü olmak üzere pek çok sektörde çalışanların dönüşümlü ya da devamlı olarak evden çalışmayı sürdürdükleri görülüyor. Bankacılık, sigortacılık, basın-yayın, bilişim gibi alanların yanı sıra hizmet sektörünün diğer bazı kollarında da “evden” ya da daha genel bir terimle “uzaktan” çalıştırma belli bir ivmeyle yaygınlaşırken, burjuvazi kapitalizmin sürüklendiği derin krizde koronavirüs salgınını bahane olarak kullanıp bu süreci alabildiğine hızlandırmıştır.

Şimdiye kadar yaşananlar, çok sayıda şirketin yöneticilerinin beyanları ve bu konuda yapılan saha araştırmaları, evden çalıştırma uygulamasının salgın sona erdikten sonra da artarak yaygınlaşacağını gösteriyor. ABD’de korona salgını öncesinde çalışanların sadece %3,6’sının part-time ya da daha fazla evden çalıştığı belirtilirken, gerçek potansiyelin %40’a yakın olması[1] aslında salgınla birlikte alınan kararlarla geniş bir yolun açıldığına işaret ediyor. Nitekim bazı analizlerde işgücünün %25-30’unun 2021 sonuna kadar haftanın birkaç günü evden çalışmaya geçeceği öngörüsünde bulunuluyor.[2] Örneğin Google evden çalıştırma uygulamasının 30 Haziran 2021’e kadar devam edeceğini duyurarak, 200 bin çalışanından kendilerini buna göre ayarlamalarını istemiştir. Apple’ın ise daha ileri gideceği anlaşılmaktadır. Apple CIO’su Tim Cook, uzaktan çalışmanın fiziksel olarak beraber olmak gibi olmadığını, fakat şirketin önceki haline geri dönmeyeceğini, çünkü bazı şeylerin sanal olarak çok iyi işlediğini keşfettiklerini söylemektedir. Sadece ABD’de değil Avrupa’da da benzer bir durum yaşanıyor. Hollanda yüzde 14’lük evden çalışma oranıyla Avrupa’da ilk sırada yer alırken, merkezi bu ülke olan ING Bank da, birkaç yıldır çeşitli ülkelerde kısmen hayata geçirdiği bu uygulamayı bundan böyle İspanya’da kalıcı hale getireceğini açıklamıştır.

Uzaktan çalışanların oranının son 15 yılda üçe katlandığı ABD’de, haftanın en az bir günü evden çalışanların oranı Çalışma İstatistikleri Bürosuna göre 2018’de %8’e çıkmıştır. Özellikle kamu sektöründe görülen benzer bir artış Avrupa ülkeleri için de geçerlidir:

“ABD’de 2000 yılında, federal hükümet ve bağlı bürolarda istihdam edilen çalışanların, internet aracılığıyla uzaktan çalışmasını zorunlu kılan bir kanun geçti. 2006 yılında federal hükümet adına çalışanların %19’u olan yüz kırk bin kişi, alternatif yerlerden çalışıyordu. … 2009 yılında yirmi dört bin İspanyol memur –toplam sayının %10’u– çalışma sürelerinin yarısını büroda geçirme koşuluyla, kısmen evlerinden çalışıyordu. Uzaktan çalışma … İtalyan kamu sektöründe de uygulamaya konuldu.”[3]

ABD ve Avrupa’da durum buyken, Türkiye’de uzaktan çalışmanın pandemiye dek yaygın bir uygulama olmadığı görülüyor. Pandemi öncesine ait OECD araştırmaları, Türkiye’nin “uzaktan çalışma potansiyeli”nin ortalama %21 ile 28 ülke içinde en düşük orana sahip olduğunu, İstanbul’da ise söz konusu oranın %30’a çıktığını gösteriyor. Avrupa İstatistik Ofisinin (Eurostat) 2018 verileri ise AB ülkelerinde “genellikle evden çalışma” oranının %6’ya yaklaşmasına rağmen, Türkiye’de bu oranın %2’ler düzeyinde olduğuna işaret ediyor. Bununla birlikte pandemiden sonra başta eğitim, bilişim, bankacılık, medya gibi sektörler olmak üzere bu alanda hızlı bir değişim yaşandığı biliniyor.

Bu konudaki yasal düzenlemelerin ilk kez 2016’da yapıldığı Türkiye’de, İş Kanununun 14. maddesine eklenen fıkralarda uzaktan çalışma şöyle tanımlanıyor:

“Uzaktan çalışma; işçinin, işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesi esasına dayalı ve yazılı olarak kurulan iş ilişkisidir.

“Dördüncü fıkraya göre yapılacak iş sözleşmesinde; işin tanımı, yapılma şekli, işin süresi ve yeri, ücret ve ücretin ödenmesine ilişkin hususlar, işveren tarafından sağlanan ekipman ve bunların korunmasına ilişkin yükümlülükler, işverenin işçiyle iletişim kurması ile genel ve özel çalışma şartlarına ilişkin hükümler yer alır.

“Uzaktan çalışmada işçiler, esaslı neden olmadıkça salt iş sözleşmesinin niteliğinden ötürü emsal işçiye göre farklı işleme tabi tutulamaz. İşveren, uzaktan çalışma ilişkisiyle iş verdiği çalışanın yaptığı işin niteliğini dikkate alarak iş sağlığı ve güvenliği önlemleri hususunda çalışanı bilgilendirmek, gerekli eğitimi vermek, sağlık gözetimini sağlamak ve sağladığı ekipmanla ilgili gerekli iş güvenliği tedbirlerini almakla yükümlüdür.

“Uzaktan çalışmanın usul ve esasları, işin niteliği dikkate alınarak hangi işlerde uzaktan çalışmanın yapılamayacağı, verilerin korunması ve paylaşılmasına ilişkin işletme kurallarının uygulanması ile diğer hususlar Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmelikle belirlenir.”

Her ne kadar ikinci fıkrada bahsedilen iş sözleşmesi, dördüncü fıkrada sözü edilen yönetmeliğe atfen tanımlansa da, böyle bir yönetmelik halen çıkarılmamıştır. Bu durum korona salgını sırasında bu çalışma modeline geçirilen işçileri de büyük bir yasal boşlukla yüz yüze bırakmıştır. Tüm ülkelerde yaygınlaşması görece yeni olan bu çalışma biçiminin hukuki boşlukları elbette patronlara yaramaktadır. Örneğin evde çalışan işçinin geçirdiği kazalar iş kazasından sayılmamaktadır. Fazla çalışma süresinin tespit edilmesindeki zorluklar da patronlar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır.

Dünya evden çalışanlara mı güzel?

Uzaktan çalışmaya uygun işlerin yoğunluğu, sektörel dağılıma, işgücünün bileşimine, şirketlerin yapısına, internet altyapısına vb. bağlı olarak ülkeden ülkeye değişse de, işçileri evden çalıştırmanın burjuvazi açısından belli sektörlerde son derece kârlı bir uygulama olduğu şüphe götürmüyor. Her şeyden önce bu sayede kira, elektrik, su, mobilya, araç-gereç, yemek, servis, ısınma gibi kalemlerde maliyetler büyük oranda azalıyor. Bunun yanı sıra, evden çalıştırılan işçilerin önemli bir bölümünde verimin arttığı (daha doğrusu arttırıldığı) da biliniyor. Tüm bunlarla birlikte, örneğin ABD’de ortalama bir işyerinde patronun haftanın yarısında evden çalıştırdığı işçi başına 11 bin dolarlık bir yıllık kazancı olacağı hesaplanıyor.

Evden çalışma işçilere de “kıyafetten, yoldan, yemekten tasarruf edeceksiniz”, “rahat bir ortamda çalışacaksınız”, “trafikten kurtulacaksınız”, “çalışma sürenizi ve yoğunluğunuzu ayarlarken esnek davranabileceksiniz”, “işyerindeki gibi konsantrasyonunuzu bozacak unsurlar olmayacak”, “kendinize ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırabileceksiniz” denerek pazarlanıyor. Fakat gerçek hayata geldiğimizde kazın ayağının hiç de reklâmlardaki gibi olmadığını görüyoruz.

Öncelikle şunu belirtelim ki, korona salgınıyla birlikte çok sayıda şirketin aldığı evden çalışma kararına, “evdeki işçilerin gerçekten çalışıp çalışmadıkları nereden bilinecek?” sorusu eşlik etmiştir. Öyle ya, insan doğası tembellikle, istismarla, kötü niyetle malûldür! Oysa son süreçte hızla artan evden çalışma uygulamaları, tüm bunların sermaye düzeninin yarattığı algılar olduğunu, istismar ve kötü niyet söz konusu olduğunda kimsenin burjuvazinin eline su dökemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Evden çalışma dayatmasına maruz kalan işçilerin büyük bölümü, bıraktık tembelliği, 24 saat patronların kölesi haline gelmişlerdir. Her an görüntülü toplantı/konuşma tacizine uğrayınca, “pijamayla çalışma” hayalleri kısa sürede sona ermiştir. Elinde kahvesi, kucağında bilgisayarı, yanı başında gülücükler dağıtan bebeği ya da kedisi-köpeğiyle evindeki yumuşacık halısına uzanarak çalışan mutlu işçi görüntüleri yalandan ibarettir. Evde kesintisiz açık bırakılmaları zorunlu hale getirilen telefonlar ve bilgisayarlar aracılığıyla çalışanların günün 24 saati izlenmesi ve emre amade durumda tutulması, işçi sınıfının yüzlerce yıllık mücadeleleriyle elde ettiği günlük ve haftalık dinlenme süresi kazanımlarının, mahremiyet haklarının gasp edilmesi anlamına gelmektedir. Öyle ki, evde küçük çocuğuyla rahatça ilgilenme fırsatına kavuştuğunu düşünen kadın çalışanlar, evde oldukları halde iş yoğunluğundan dolayı bakıcı tutmak zorunda bile kalabilmektedirler. İşte “verim artışı” denen şey tüm bunlar pahasına gerçekleşmektedir.

Evden çalışmanın burjuvazi gibi işçilere de tasarruf sağlayacağı, mesela haftanın yarısını evden çalışarak geçiren bir Amerikan işçisinin yılda 3-4 bin dolar kazancı olacağı, kiraların daha ucuz olduğu yerleşim yerlerinde ikamet edilmesi ve tam zamanlı uzaktan çalışılması durumunda bunun daha da artacağı iddia edilmektedir. Oysa bu kazancın burjuvazinin söz konusu durumdaki kazancının dörtte birine denk geldiğini göz ardı etsek bile, bunun koca bir yalan balonu olduğunu görüyoruz. İşyerindeki yemek ve ulaşım masraflarının tümüyle işçiye ait olduğu durumlar ele alınarak yapılan bu maliyet hesaplarında, işçinin evde çalışmaktan kaynaklı olarak artan elektrik, su, telefon, ısıtma, kırtasiye gibi oldukça yüklü bir meblâğ tutan giderleri de hiç hesaba katılmamaktadır. Üstelik uzaktan çalışma için şart olan bilgisayar, cep telefonu, internet bağlantısı vb. çoğu durumda şirketler tarafından karşılanmazken, şirketler çalışanların bu tür araçlarını fiilen gasp edip kendi üretim araçlarına dönüştürmektedir. Öte yandan pek çok işçinin evi, bu tür bir iş için zorunlu olan çalışma koşullarını (ayrı bir oda, rahat bir çalışma ortamı, hızlı internet altyapısı gibi) sağlamaktan son derece uzaktır ve bu koşulları yaratmanın maliyeti de son derece yüksektir.

Uzaktan çalışma işçilere “ister bir kafeden, ister gittiğiniz tatil beldelerinden; istediğiniz her yerden çalışabileceksiniz” palavralarıyla pazarlanıyor. Fakat şirketler uzaktan çalışmayı çoğu kez evden çalışma olarak sınırlandırıyorlar. İş saatleri açısından da benzer bir kandırmaca yürüyor. İşçilere, “işinizi yetiştirdiğiniz süreyi siz ayarlayabilirsiniz, mesainize istediğiniz saatte başlayıp istediğiniz saatte bitirebilirsiniz” deniyor. Oysa şirketler iş saatlerinde esnekliği “üst sınırı diledikleri gibi esnetme” biçiminde uyguluyorlar! Dahası, işçiler evde masa başında olduklarını kanıtlamak zorunda bırakılıyor, kameralı ya da kamerasız sürekli denetleniyorlar. Bu durum da çalışanlar üzerinde çok büyük bir psikolojik basınç yaratıyor. İşçilerin anlatıları, uzaktan çalışma fikrinin pek çok beyaz yakalıya ilk başlarda çok cazip geldiğini, fakat birkaç hafta sonra hiç de umdukları gibi bir tabloyla karşı karşıya olmadıklarını gördüklerinde bu sevincin yerini hayal kırıklığının ve gerginliğin aldığını gösteriyor.

CTrip adlı büyük bir Çinli seyahat firmasının kendi çağrı merkezindeki işçiler üzerinde gerçekleştirdiği evden çalışma denemesi üzerine bir inceleme yayınlayan (söz konusu yayın evden çalışmayı teşvik etmek üzere burjuva âlemde sıkça kullanılıyor) akademisyenlerden biri olan Nicholas Bloom’un Covid-19 salgını sonrasında söyledikleri çeşitli bakımlardan dikkat çekicidir. 2014 tarihli çalışmasında, verimlilik artışı ve çeşitli tasarrufların şirkete sağladığı çıkarın yanı sıra işçilerin önemli bir bölümünün de evden çalışmaktan memnun olduğuna vurgu yapan Bloom, “evden çalışmanın çok yönlü faydaları”na övgüler düzülmesinin önünü açmıştır. Lakin ekonomi profesörü Bloom, salgın sonrası yaşamak zorunda kaldığı evden çalışma deneyimi daha bir ayı doldurmadan şunları söylemektedir: “Evde, çocuklarımızla birlikte, uygun olmayan mekânlarda, hiçbir seçeneğimiz ve ofiste çalışma günümüz olmadan çalışıyoruz. Bu durum şirketler için bir üretkenlik felâketi yaratacaktır. 4 yaşındaki kızım, konferans konuşmalarımın ortasında, benimle oyun oynama ümidiyle ‘doodoo’ diye bağırarak odaya dalıyor. Görüştüğüm pek çok insan, yatak odalarında ya da partnerleriyle, aileleriyle, ev arkadaşlarıyla paylaştıkları gürültülü ortak alanlarda çalışıyor.”[4]

CTrip dâhil olmak üzere evden çalışma uygulamalarının çoğu, haftanın en az bir günü ofiste çalışmayı içermektedir. Zira zihinsel üretim söz konusu olduğunda çalışmanın tamamen evden yürütülmesinin yaratıcılıkta ciddi bir düşüşe yol açtığı, kolektif çalışma ve yüz yüze fikir alışverişi olanağı ortadan kalktığında üretkenliğin de azaldığı biliniyor. Tam da bu yüzdendir ki, IBM ve Yahoo gibi dev şirketler, uzaktan çalışma politikalarını tersine çevirmişlerdir. 2009 yılında, 173 ülkedeki 386 bin çalışanın %40’ını uzaktan çalıştırdığını açıklayan IBM, pek çok ofis binası satarak 2 milyar dolara yakın kâr etmekle övünüyordu. Ne var ki aradan sekiz yıl geçtiğinde, tıpkı Yahoo ve benzeri birkaç şirket gibi o da binlerce çalışanını işyerine geri çağırdığını duyurdu. Sebep, bireysel çaba en üst düzeyde bile olsa, yüz yüze iletişim ve kolektif çalışma ortamı olmadan üretkenliğin bariz bir şekilde düştüğünün görülmesiydi.

Dayatılan koşullar sonucu ev hapsine dönen bu çalışma biçiminin işçiler üzerindeki tahribatı da son derece ağırdır. Sadece zihinsel değil fiziksel hastalıklara da zemin hazırlayan yalıtılmışlık ortamında işçiler bir süre sonra yalnızlık duygusuna kapılmakta, sorunlar karşısında kendilerini çok daha çaresiz hissetmekte ve bu süreç ağır depresyonlara doğru ilerleyebilmektedir. Kapitalizm nasıl kullanım değerine değil değişim değerine endeksli bir üretimle emek faaliyetinin tüm doğal niteliğini bozuyorsa, insanı da doğallığından bir o kadar uzaklaştırıyor. Düsturu, gece, gündüz, mevsim, iklim farkı gözetmeden biteviye çalışmaya zorlanan işçinin sırtından olabildiğince fazla kâr etmek olan bu sistem, onu hem fiziksel hem de zihinsel olarak yıkıma uğratıyor.

Üretici güçlerin günümüzde geldiği gelişim düzeyi ortadayken, bizzat emeğin yarattığı bu olanaklarla bunların emeğin çalışma ve yaşam koşullarına yansıması arasında devasa bir uçurum bulunuyor. Meselâ makinelerin gelişmesiyle birlikte işçilerin iş yüklerinin azalması gerekirken, tam tersi bir gerçeklikle yüz yüze kalınmış, ücretler düşmüş, çalışma saatleri uzamış, işçiler sadece gündüzleri değil geceleri de sermayenin esiri olmuşlardır. Günümüzde de esnek çalışma adı altında hayata geçirilen pek çok uygulama, işçilerin çıkarına bir esnekliği değil kölelik koşullarını ağırlaştıran dayatmaları içermektedir.

Evden çalışmanın yaygınlaşmasının uzun vadede ücretlerde belirgin bir düşüşe ve büyük kentlerde işsizliğin daha da artmasına yol açması da muhtemeldir. Zira ofise gitme zorunluluğu ortadan kalktığında “uzaktan çalışan”ın ne kadar uzakta olduğu önemini yitirmekte ve bu da önemli bir dönüşümün önünü açmaktadır. Yakın bir gelecekte, büyük kentlerde görece dolgun ücretlerle çalışanların yerine, yaşam maliyetinin çok daha düşük olduğu küçük kentlerdeki işçilerin istihdam edilmesinin yaygın bir hal alması şaşırtıcı olmayacaktır. Açıktır ki, bu durumda ortalama ücretler de bu düşük maliyetli işçilerin ücretine doğru geri çekilecektir.

Covid-19 salgını bahanesiyle artan evden çalıştırma uygulamaları aslında şimdiden yer değişimini hızlandırmış durumdadır. Örneğin beyaz yakalıların %90’ına yakınının halen evden çalışmaya devam ettiği ve şirketlerin yarısının 2021 Temmuzuna kadar ofis çalışmasına dönmeyi düşünmediği New York’ta ofisler kitlesel bir şekilde boşaltılmıştır. Çalışanların bir bölümüyse evlerini şimdiden daha ucuz bölgelere taşımışlardır. Aynı durumun Londra için de geçerli olduğu biliniyor.[5] Bu değişim sadece uzaktan çalışmaya geçen işyerlerini, sektörleri etkilemekle kalmıyor elbette. New York ya da Londra gibi metropollerde eskisi gibi büyük ve pahalı ofislere ihtiyacı kalmayan çok sayıda şirketin ofislerini kapaması ve yüz binlerce işçinin bu bölgeyi terk etmesi, boş ofis bolluğuna, bunların kiralanamamasına, satılamamasına yol açmıştır. Dahası bu bölgedeki çalışanlara hizmet veren restoranlar, marketler, mağazalar, taksiler vb. de birden çöküş girdabına sürüklenmişlerdir. Ayrıca tüm bunların yaşanmakta olan ekonomik krizin etkilerini derinleştirici bir çarpan işlevi gördüğü şüphesizdir.

Kapitalizm altında işin uzaktan çalışma biçiminde gerçekleştirilmesinin işçi sınıfı açısından en yıkıcı sonuçlarından biri de birbirlerinden yalıtılan işçilerin burjuvazi karşısında güçsüz düşmesidir. Sendikasız büyük çoğunluk açısından bu durum aynı zamanda örgütlenmenin önüne de devasa bir engel olarak dikilmektedir. Sendikal örgütlülük söz konusu olduğunda, sınıf bilincinin en geri düzeylerde seyretmesi başta olmak üzere çeşitli bakımlardan zaten dezavantajlı konumda olan beyaz yakalı işçilerin, yalıtılıp yalnızlaşacakları koşullarda çok daha derin bir atomizasyona uğrayacakları açıktır. Örgütlenme, dayanışma ve ortak mücadele koşulları iyice daralan işçiler, sermaye karşısında tümüyle savunmasız duruma düşeceklerdir. Burjuvazinin uzaktan çalışmanın yaygınlaştırılmasındaki amaçlarından biri de işte budur.

İşçi sınıfı evden, ofisten, fabrikadan dört bir koldan çalışıp kapitalizmi yıkmak zorundadır!

Kapitalizm neresinden bakılırsa bakılsın çelişkiler ve açmazlarla yüklü bir sistemdir. Milyonlarca insanın toplumsal çıkarlar gözetildiğinde hiç de o kadar uzun süre çalışması ve her gün işe gitmesi gerekmiyorken sırf sermayenin çıkarları nedeniyle bunu yapmak zorunda bırakılmasının insanlığa ve doğaya maliyeti devasa boyutlardadır: Yüz milyonlarca işsize rağmen yüz milyonların ölesiye çalıştırılması, hiçbir toplumsal faydası bulunmayan işlerde milyonlarca insanın çalışmasının getirdiği emek ve hammadde israfı, korkunç bir trafik ve hava kirliliği ve tüm bu nedenlerle doğanın yağmalanması… Covid-19 salgını bahanesiyle kapitalizmin çarklarının birkaç hafta düşük viteste çalışmasının bile bu tablodaki pek çok unsurda olumlu değişimler yaratması, bu sistemin canlı yaşam için nasıl bir tehdit haline geldiğini görmek için yeterlidir.

Peki, ofis ortamına sürekli bağımlılık çalışanların çıkarları doğrultusunda ortadan kaldırılamaz mı? Üretim faaliyeti kapitalist çıkarları değil toplumsal çıkarları gözeterek düzenlenemez mi? Neyin ne kadar üretileceği bizzat üretenler tarafından, toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda belirlenirken, bu üretimin koşullarının ergonomik ve ekolojik olması da sağlanamaz mı? Aslında kapitalizm tüm bunların koşullarını bizzat yaratmış, ama aynı zamanda da bunun gerçekleşmesinin önündeki yegâne engele dönüşmüş durumdadır. “Burjuvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan devrimcileştirmeksizin var olamaz. … Üretimin durmadan altüst edilmesi, bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı burjuva dönemini öteki bütün dönemlerden ayırt eder.” Komünist Manifesto’nun bu satırları, kapitalizmin gerek üretim araçlarındaki muazzam gelişmelerin yaşandığı gerekse tarihsel sistem krizinin çıkışsızlığı içinde debelendiği içinden geçtiğimiz dönemini dört dörtlük anlatmaktadır. Bilgisayar sistemleriyle, robotlarla, yapay zekâyla ve diğer gelişmelerle bilim ve teknolojinin ulaştığı mevcut düzey insanca yaşanabilecek bir düzenin tüm olanaklarını sağlamaya hazırken, kapitalist sistem altında bunlar üretenlerin kâbusuna dönüşebiliyor. Bu olanaklar örneğin iş saatlerinin düşürülmesi değil uzatılması için kullanılıyor, dolayısıyla işsizlik azalmak yerine artıyor; çalışma koşulları insanileşmek yerine insanlıktan çıkarılıyor; emekçiler için hayat ucuzlamak yerine daha pahalı hale geliyor.

Kapitalizm sadece üretim alanını değil toplumsal hayatın her alanını insanlıktan çıkarmaktadır. İşin organize edilme biçimleri ve üretim mekânları ne olursa olsun şu gerçeklik değişmemektedir: Bu sistem, üretim araçlarının mülkiyetinin bir grup azınlık tarafından gaspına ve artı-değer sömürüsüne dayanmaktadır. Tam da bu yüzdendir ki, işçi sınıfının toplumsal kurtuluşa giden yolu açması, kapitalist sömürü sistemini “daha insani hale getirme” hayalleriyle oyalanmasından değil, onu bir bütün olarak ortadan kaldırmasından geçmektedir. Bunun için evden, ofisten, fabrikadan dört bir koldan çalışmak gerekiyor!


[3]      Guy Standing, Prekarya, İletişim Yay., s.97-98