Navigation

Rejimin Yeni Saldırı Dalgası

25 Eylül sabahı, HDP’yi merkeze alan ama tüm toplumsal muhalefeti sindirmeyi amaçlayan yeni bir baskı dalgası harekete geçirildi. Aralarında Sırrı Süreyya Önder, Kars Belediyesi Eşbaşkanı Ayhan Bilgen, birçok eski HDP milletvekili ve sosyalist ismin de olduğu 82 kişi ev baskınlarıyla gözaltına alındı. HDP’ye dönük bu ezme operasyonunun gerekçesi 6 yıl önceki Kobanê gösterileriyken; aynı gün Temel Demirer ve Hakan Gülseven gibi sosyalistlerin gözaltına alınmasının gerekçesi ise sosyal medya paylaşımlarıydı. Oysa HDP operasyonuna bahane edilen davalar uzun süre önce görülüp beraatla sonuçlanmıştı. Dolayısıyla bu tümüyle siyasal bir operasyondur. Burjuva muhalefet çevreleri konuyu hukuka aykırılık çerçevesine sıkıştırarak sanki hâlâ olağan, demokratik kurumların şu ya da bu biçimde işlediği burjuva parlamenter sistem geçerliliğini koruyormuş gibi davranmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’de vücut bulan ve “tek adam rejimi” olarak kodlanan, tüm devlet yetkilerini kendisinde toplamış totaliter rejimin kitleler tarafından berrak bir bakış açısıyla kavranmasını da engellemektedir.

HDP’ye dönük yıldırma ve ezme harekâtını son aylarda ardı ardına gelen baroların parçalanmasından, Bahçeli’nin idamı gündeme getirmesinden, “terörist” ilan ettiği Türk Tabipler Birliğinin kapatılmasını isteyen çağrısından, helikopterden atılarak işkence yapılan Kürt köylülerinden, Anayasa Mahkemesine dönük baskıdan, dış siyasal alanda yaratılan gerilimlerden bağımsız düşünemeyiz. Rejim sözcüleri neredeyse her gün muhalefeti “dış mihraklarla” işbirliği yapmakla, “yerli ve milli” olmamakla eleştirip kriminalize etmeye çalışıyor. Yüksek perdeden tehditler savurup gözdağı veriyor. Muhalif basına dönük sansür, baskı ve kapatma cezaları aralıksız sürüyor. Sosyal medya mutlak anlamda zapturapt altına alınmak isteniyor. Kısacası rejim, muhalefetin üzerine bastığı her alanı dinamitleyerek yok etmeye çalışıyor.

Tüm baskı rejimleri en küçük direnişin bile, bir kıvılcımın büyüyerek bir orman yangınına dönüşmesi gibi, bir ayaklanmaya dönüşeceğinden korkarlar. Bu yüzden, yapabildikleri ölçüde tüm muhalefet odaklarını ezmeye çalışır; bu direnişleri ve hak arama mücadelelerini büyük komploların bir parçası olarak sunarlar. Dış güçlerin nasıl büyük oyunlar çevirdiğini güya halka gösterip emekçilerin gözlerini kör etmeye çalışırlar. Bu yaklaşımı ve ruh halini yalnızca yandaş medyada değil, aynı zamanda güya tarihi olayları anlatan ama gerçekte rejimin politikalarını eski kostümlerle propaganda eden dizilerde de görmekteyiz.

Nitekim iktidar, 40 yıl sonra 12 Eylül rejiminin uygulamalarını andıran politikalar izliyor. Bu düzeye ulaşan baskı, zulüm ve toplumsal muhalefeti sindirme operasyonları bu rejimin olağanüstü karakterinden kaynaklanıyor. Ne pahasına olursa olsun varlığını sürdürmek isteyen totaliter rejim; sürekli krizler, olağanüstü durum ve gündemler yaratarak buradan besleniyor. Kriz ve kaos politikalarıyla, provokasyonlarla kitleleri korkutup arkasına yığmak, toplumda vazgeçilmez olduğu düşüncesini yaratmak ve gücünü pekiştirmek istiyor. Bu rejimin varlığını koruma, güçlendirme ve kalıcılaştırma arzusu, aynı zamanda emperyal emellerini ve siyasetini de şekillendiriyor. Kuşkusuz bunun tersi de doğrudur. Rejimin emperyal hedefleri ve bu doğrultuda izlediği dış siyaset ile olağanüstü doğası arasındaki ilişki gözden kaçmamalıdır. Türkiye’nin son beş yılına bakarsak bunu çıplak bir şekilde görürüz: Suriye’ye dönük askeri operasyonlar, Libya’ya asker gönderilmesi, Doğu Akdeniz başta olmak üzere uluslararası siyaset alanında gerilimin tırmandırılması, savaş söyleminin canlı tutulması, topluma militarizm düşüncesinin pompalanması, lümpen ve şoven bir milliyetçiliğin yükseltilmesi! Rejim, olağanüstü durumlarla toplumun gündemini belirleyip kitleleri yönlendirirken, bu başlıklar üzerinden muhalefeti de “yerli ve milli” sorgusuna çekip sıkıştırmakta, üzerinde psikolojik basınç kurmaktadır.

Bu perspektiften bakarsak; Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesi (kuşkusuz bu adımın amacı aynı zamanda siyasal İslamın özlemlerini de karşılamaktı) ve bunun “ülkenin düşman işgalinden kurtuluşu” havasında sunulması, Yunanistan’la çatışmanın eşiğine gelecek şekilde hareket edilmesi, Karadeniz’de bulunduğu söylenen doğalgazın Türkiye’yi “eksen ülke”, “küresel güç” haline getireceği biçimindeki sansasyonel “müjde” daha iyi anlaşılır. Yalan, sansasyon, gerçeklerin çarpıtılması, manipülasyon, hamaset, efsanelere dayalı siyaset bu rejimin tipik özelliğidir. Altını çizdiğimiz üzere, yukarıdaki hususlar, rejimin basit şekilde gündem değiştirmesini değil, tam da doğasına uygun olarak ülkeyi olağanüstü tarzda yönetmesini anlatır.

Rejim, içeride ardı ardına gelen ekonomik çöküşlerin, dışarıda ise gerçeklerden kopuk, hayaller üzerinde yükselen emperyal politikasının yol açtığı gerilimlerin baskısı altındadır. Türkiye, hem uluslararası sözleşmeleri imzalamadığı hem de İslam ülkelerinin lideri olma, modern dünyanın Osmanlısı olarak yükselme doğrultusunda izlediği hırslı emperyal politikadan ve Kıbrıs sorununda aldığı tutumdan dolayı, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon paylaşımından dışlanmıştır. Rejimin, bu dışlanmışlığı aşmak üzere bölünmüş haldeki Libya’da Trablus hükümetiyle yaptığı deniz alanlarının belirlenmesine dair mutabakat da çare olmamıştır. Zira bu mutabakatın uluslararası bir geçerliliği yoktur. Libya’daki savaşa doğrudan müdahale eden Türkiye’nin buradaki İhvancı güçler üzerinden kendisine bir alan açtığı doğrudur ama arzu ettiği düzeyde ileriye gidememiştir. Diğer taraftan Doğu Akdeniz’de kendisine belirli bir alan açmak, elde ettiği güç ve üstünlükle masaya oturmak için mevcut konjonktürde askeri sınırları sonuna kadar zorlamıştır. Fakat askeri güç gösterine ve şantaja rağmen, verili koşullarda arzu ettiği sonucu alamamıştır. Hâlihazırda Türkiye, emperyalist güçlerin baskısı sonucunda geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu tornistan elbette şaşırtıcı değil. Çünkü emperyalist rekabette son tahlilde belirleyici olan ekonomik ve askeri güçtür. Rejimin izlediği son derece hırslı ve pervasız emperyal politika, Türkiye’nin ekonomik gücünün ötesindedir. Üstelik krizlerle sarsılan ekonomi kırılgandır. Nitekim ekonomi ile izlenen emperyal politika arasındaki açı ve çelişki, rejim sözcülerini uluslararası alanda histerik bir tutum almaya itiyor.

Rejimin dış politikada iddialı söylemlerine rağmen istediği başarıları elde edememesi, içeride kitle algısını yönetme noktasında boşluklar oluşması demektir. Böyle bir durumda dış siyasal gerilimlerle zihni meşgul edilen kitlelerin ilgisinin kaçınılmaz olarak, en yakıcı soruna yani ekonomideki yıkıma döneceği açıktır. Oysa rejim, iç ve dış siyasal gerilimleri olağanüstü bir boyuta yükselterek ve medya gücünü kullanarak ekonomideki yıkımın derinliğinin ülke gündemini işgal etmesini, bu temelde yürütülecek kapsamlı tartışmaların emekçilerin bilincini belirlemesini ve hoşnutsuzluğun bir tepkiye dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Yani yeni olağanüstü gelişmeler eşliğinde siyasal süreci şekillendirmek rejim açısından bir zorunluluktur. Dolayısıyla yalnızca HDP’ye dönük sindirme operasyonu değil, yukarıda sıraladığımız birçok gelişmeyi ve önümüzdeki günlerde toplumun önüne getirilecek yeni başlıkları ve saldırıları bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Bu operasyonun, KCK’nın Eylül ayı itibariyle yeni bir hamle başlatacağını açıklamasının, ABD ve Rusya’nın Suriye’de Kürtlere dönük girişimlerinin olduğu bir konjonktürde gerçekleştiğini de belirtmek lazım.

Kuşkusuz HDP’ye saldırının bir başka boyutunu da birleşik bir muhalefet cephesinin kurulmasını engelleme hedefi oluşturuyor. Bu operasyonun Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden demokrasi ve ittifaklar doğrultusundaki açıklamalarının, rejim karşısında tüm kesimlerin birleşmesi çağrısının hemen ardından gelmesi bir tesadüf değil. Rejim, Kürtleri hedefe koyarak toplumdaki milliyetçi dinamikleri harekete geçirmeye, CHP başta olmak üzere burjuva muhalefetini milliyetçiliğini ispatlama tuzağına çekerek pasifize etmeye ve HDP’yi yalnız bırakmaya çalışıyor. Ezilen ulusun boyunduruk altında tutulması, aslında ezen ulusun boynuna da bir değirmen taşı asılması anlamına gelir. Elbette ezilen bir ulusun baskı altında tutulması, en çok ezen ulusun işçi sınıfını vurmakta, onun sınıf kardeşleriyle birleşmesinin önüne engel olarak dikilmektedir. Türkiye’de gördüğümüz üzere, Kürt sorununun çözümsüz kalması burjuva siyasetinde tuzaklı alan oluşmasına neden oluyor ve totaliter rejimin elinde daima bir sıkıştırma politikası olarak iş görüyor.