Navigation

Bir Tuhaf Kapitalizm…

Londra’dan notlar

Dostlar, bu mektubu sizlere finans kapitalin başkentlerinden Londra’dan bir MT okuru olarak yazıyorum. Pandemi sürecinde bıraktık ülkeler arası gidiş gelişleri, şehirlerarası yolculuklar bile epey sınırlanmış durumda. Pandemi sürecinde Londra’daki görüntüler gerçekten de şaşırtıcıydı. Avrupa’nın en kalabalık ve canlı şehirlerinden Londra’yı hiç böyle görmemiştim.

Gözünüze ilk çarpan şey Londra’nın alışılageldik canlılığının yerini belirgin bir durgunluğa bırakmış oluşu. Normalde kalabalıktan geçilmeyen şehir merkezinde bile çok az sayıda turist ve insan görüyorsunuz. Zaten gezilip görülecek yerlerin çoğu da salgın gerekçesiyle kapalı. Müzeler ve tarihi yerlerin yanı sıra Londra’nın pek çok bilinen mekânı da bundan nasibini almış durumda. Hasbelkader sohbet edebildiğim esnafların hemen hepsi de bu gözlemimi doğrulayan şeyler anlattılar. Hatta benim “durgunluk” lafımı az bulup, “ne durgunluğu, şehir ölü gibi” diyenlerin sayısı az değildi.

Bilenler vardır mutlaka, Londra, geçmişten farklı olarak, öyle imalat sanayiinin bulunduğu bir şehir değildir. Asıl olarak finans merkezlerinin, hizmet sektörünün ağırlıkta olduğu bir şehirdir. Yani bolca beyaz yakalıya rastlamak mümkündür. Ama bu salgın sürecinde beyaz yakalıların da çoğu evden çalışmaya sevk edilmiş durumda. Dolayısıyla plaza veya ofis tarzı işyerlerinin de çoğu boş. Sadece bina görevlileri gidip geliyor. Evden çalışanlar yüksek kiralar ve ulaşım giderlerinden dolayı şehrin dışına doğru kaymışlar. Daha çok Londra’nın 6. ve daha dış bölgelerine çekilmişler.

Yaptıkları işler evden çalışmaya müsait olanları bir yana bırakırsak, geri kalan milyonlarca işçi ise her şeye rağmen çalışmaya devam ediyor. Özellikle kargo, ulaşım ve sağlık çalışanlarının hali perişan. Gece yarıları bile hâlâ sokaklarda bisikletiyle kargo taşıyan işçileri, korkunç sirenleriyle hızla geçip giden ambulansları veya yorgunluktan bitap düşmüş otobüs şoförlerini görebilirsiniz. Ama bir işi olup da çalışanlar her şeye rağmen fazlaca şikâyet etmiyorlar, çünkü belki de çalışandan çok daha fazla insan işsiz kalmış durumda. Bunların yanı sıra sokaklar evsiz insanlarla dolu. Bunların önemli bir kısmını da göçmenler oluşturuyor. Evsizlerin sayısındaki ciddi artış herkesin ifade ettiği bir olgu.

Devlet şimdilik karşılıksız para basıp (tıpkı ABD ve diğer AB ülkeleri gibi) işsizlere ve özellikle de esnafa dağıtıyor. Tabii işsizlere daha az, esnafa biraz daha fazla… Bir restorana veya kafeye girmek istediğinizde önce online bir şekilde form dolduruyorsunuz, böylece devlet de sizin adınıza yani her bir müşteri adına o işletmeye belli bir para yardımında bulunuyor. Bir nevi hesabın bir kısmını siz, bir kısmını da devlet ödemiş oluyor. Ayrıca esnafa karşılıksız olarak yapılan para yardımları da söz konusu. İşsizlere yapılan yardımlar ise çok daha cüzi miktarlarda. Onlar daha ziyade alçak sürünmedeler denilebilir. Devletin verdiği para öldürmüyor ama süründürüyor…

Şehrin cansızlığı ve durgunluğu insanlara da yansımış durumda. Akşam 18.00 veya 19.00’dan sonra sokaklar boşalıyor, herkes evlerine çekiliyor. Cuma ve Cumartesi akşamları bile… Ama bu sadece akşam vakitlerine mahsus bir hal değil. Gündüzleri de kimsenin yüzünde neşe veya sıcak gülümseyen bakışlar göremiyorsunuz. Herkes “eh, ne yapalım idare ediyoruz” modunda sanki. Belli ki herkeste bir ümitsizlik, bir karamsarlık. Eskiden olsa toplu ulaşım araçlarında gençlerin, çocukların neşe dolu gürültüsünden duramazdınız, şimdiyse her yerde özellikle de gençlerde derin bir sessizlik hâkim. Sokaklarda en çok göreceğiniz manzara inşaat ve bakım-onarım işçilerinin çalışmaları. Adeta her yer onlara terk edilmiş durumda ya da genel boşluktan onlar daha fazla gözüme çarptılar.

Bir diğer belirgin şey ise kâğıt paranın neredeyse tedavülden kalkmış olması. Hemen her yer salgın gerekçesiyle sadece karttan ödeme kabul ediyor. Kasanın önünde “cash” dediğiniz zaman yüzünüze, “kâğıt para da ne ki” dercesine boş boş bakıyorlar. Sanki yüzyıllardır kâğıt para kullanılmıyormuş gibi. Kâğıt para ancak mahalle aralarındaki küçük bakkal tarzı yerlerde geçiyor, tabii birkaç istisnayı saymazsak. Bir anlamda çaktırmadan dijital paraya geçilmiş durumda. Kâğıt paranın virüs taşıdığını söylüyorlar ama banka kartları da elden ele dolaşmasına rağmen nedense hijyenik kabul ediliyor!

Maske kullanımı ise Türkiye’ye göre epeyce gevşek durumda. Sokaklarda ve pek çok kapalı mekânda maske takma zorunluluğu yok. Asıl olarak ulaşım araçlarında ve kamuya ait bazı kapalı mekânlarda zorunluluk var. Anlaşılan sonradan ağız değiştirmesine rağmen Boris Johnson sürü bağışıklığı politikasını ısrarla devam ettiriyor. Öte yandan bugüne kadar sadece Londra’da 100 bine yakın insanın, özellikle de bakımevlerindeki yaşlıların, hayatını salgından kaynaklı kaybettiği kulaktan kulağa anlatılıyor. Tabii bu bakımevi sakini yaşlıların bu denli yüksek oranda ölmesinin arkasında sadece koronavirüs olmadığı da malûm… Bu insanlar aslında koronavirüsten değil bakımsızlıktan ve yalnızlıktan öldüler, ölüme terk edildiler. Hani diyorlar ya “biz toplumu ve insanı düşünüyoruz” diye, işte kapitalizmin insan sevgisi böyle oluyor!

Sağlık sistemi yani NHS ise tam anlamıyla çökmüş vaziyette. Güya pek çok insanı kapsayan bir sağlık sistemi var ama işin aslı tek verilen parasız hizmet muayene olma hakkı. İlaç yazdırmak için bile katkı payı ödemeniz gerekiyor. Zaten hastaneler Allahlık durumda ve sağlık çalışanları da perişan vaziyette. Sık sık da eylem yapıyorlar ama Boris efendi pek de kulak asmıyor. Herkesin özel sağlık sigortasına geçmesi için medya aracılığıyla yoğun bir kampanya yürütülüyor. Yani salgını kullanarak sağlık hizmetlerini özelleştirmek istiyorlar. Krizi fırsata çevirmek budur işte! 

Anlayacağınız emperyalizmin başkentlerinden Londra’da bir tuhaf kapitalizm hüküm sürüyor şu günlerde. Sistem insanları işten eve evden işe modunda tutarak sokaklardan çekmiş durumda. Kimisi zaten evden çalışıyor ve çok az dışarı çıkıyor, kimi de sadece çalışmak için dışarı çıkıp işi bittiğinde hemen eve dönüyor. Koca koca plazalar, gökdelenler, binalar bomboş duruyorlar. Sanki bir distopya filminin sahnesi gibi. Ekonominin berbat durumda olduğu çok belli ama şimdilik hükümet para basarak durumu idare etmeye çalışıyor. Ama tabii bunun nereye kadar sürdürülebileceği belli değil. Sistemin efendileri bir anlamda ekonomiyi ve toplumu yoğun bakımda tutarak, yani bir nevi düşük yoğunluklu kapitalizm uygulayarak hayatta tutmaya çalışıyorlar. Bunun ters tepip ekonomiyi yani burjuvaları vurduğu açık ama yapacak pek fazla şeyleri de seçenekleri de yok. Çünkü kapitalizm tarihinde benzeri olmadık bir krizle sarsılıyor. Dünya ekonomisi çöküyor ve belirsizlik çok fazla. Tarihsel olarak tıkanmış sistemin insanlığı getirdiği nokta, alabildiğine çelişkili, karmaşık ve belirsizliklerle dolu bir süreç.

Bu belirsizlik sürecinde burjuvazinin bir kesimi “küreselci” eğilimden yana tavır koyup kapitalizme büyük reset atmayı savunurken, burjuvazinin bir kesimi de ulus-devlet eksenli bir direniş eğilimi gösteriyor. Ama bu noktada da işler çok karışık, çünkü küreselleşip organik bir dünya ekonomisi yaratan kapitalizmin bugün geldiği düzeyden geri düşmesi düşünülemez. Aslında tüm bu çelişkiler, kapitalizmin çıkışsızlığına işaret ediyor. Dolayısıyla çok açık ki, tek çözüm, sistemi toptan çöpe atıp yeni bir dünya kurmakla mümkündür.