İşçi sınıfının ve emekçi gençliğin sorunlarının dünya çapında ortaklaştığını, birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki kıtalarda bile bu sorunlar karşısında meydanlardan benzer sloganların ve taleplerin yükseldiğini, bunun kökeninde de kapitalist sistemin yattığını görmek için yerküremize şöyle bir bakmak yeterli. Tarihsel sistem krizi içinde debelenen kapitalizm, çıkışı olmayan bu krizin yol açtığı ekonomik, sosyal, siyasal çok boyutlu yıkımla emekçilerin hayatını karartıyor. Bunu en derinden hissedense geleceği çalınan emekçi gençlik oluyor. Kapitalizm, işsizliğe, kölece çalışma koşullarına, sefalet ücretlerine, güvencesizliğe ve geleceksizliğe mahkûm edilen gençlere, bu koşulları değiştirmek için mücadele etmek dışında bir seçenek bırakmıyor. Bu yüzden 2008 kriziyle başlayıp 2020 kriziyle hızlanan isyan dalgalarında gençliği en önde görüyoruz. Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya onlarca ülkede birbiri ardına patlak veren isyanlarda emekçi sınıfların gençleri giderek çok daha kitlesel ve çok daha radikal bir şekilde tepkilerini akıtıyorlar meydanlara. Bugünlerde ise isyan ateşi Sırbistan’ın ardından iki Asya ülkesini, Endonezya ve Nepal’i tutuşturdu.
Endonezya: Emekçi gençlik düzenin surlarını dövüyor
285 milyonla sadece Asya’nın değil dünyanın da en kalabalık ülkelerinden biri olan Endonezya, yaklaşık bir ay boyunca kitlesel protestolarla ve nihayetinde isyana varan eylemlerle sarsıldı. 10 Ağustosta Orta Cava’da bir naiplik olan Pati’de, federal hükümetin bütçe kesintisine gitmesi sonucunda yerel yönetimin gelirlerini arttırmak için emlak vergisine %250’lik fahiş zam yapmasının ardından 100 bine yakın emekçi sokağa döküldü. Vergi artışının geri alınmasını ve Naip Sudewo’nun görevden alınmasını isteyen kitle üç gün devam eden mücadelenin ardından taleplerini kazandı.
Geçtiğimiz Şubat ayında da on binlerce öğrenci, hükümetin kemer sıkma saldırılarına karşı sokağa dökülmüştü. 2024 Kasımındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde büyük bir kitle desteğiyle iktidara gelen Prabowo Subianto, pek çok partiyi içeren geniş bir hükümet kurarak parlamentoda %80’i aşan ezici bir çoğunluk elde etmişti. İki ay sonra, bu desteğe güvenerek “tasarruf” ve “devletin verimliliği” adına büyük bir bütçe kesintisine gitme kararı almıştı. Kamu çalışanlarının çalışma koşullarından çok sayıda sözleşmeli çalışanın işten atılmasına, okullardaki kesintilere dek geniş bir alanı etkileyen bu saldırıya karşı ilk tepki öğrencilerden gelmiş ve Prabowo’nun “Altın Endonezya” sloganına karşı “Karanlık Endonezya” sloganıyla bir hafta boyunca sokaklar işgal edilmişti.[1] Hareket o dönemde kısa sürede geri çekilse de toplumsal tepki içten içe büyüyerek devam etti ve nihayetinde bu tepki birkaç ay sonra yeniden ve çok daha güçlü bir patlamayla kendini gösterdi. Üstelik 2019’da[2] patlak veren isyanı da aşıp, 1998’de Suharto diktatörlüğünü deviren ayaklanmadan bu yana görülen en kitlesel isyan olarak tarihe geçerek! Bu arada, bir önceki sağcı hükümette (2019-2024) Savunma Bakanlığı yapan Prabowo’nun, Suharto’nun generali ve damadı olduğunu ve o dönemdeki pek çok katliam ve işkenceden doğrudan sorumlu olduğunu da söyleyelim.
28 Ağustosta bazı sendikalar ve moto taksi/kurye işçileri de eylemlere katıldı. İşçiler asgari ücretin arttırılması, taşeronlaştırmaya son verilmesi ve toplu işten çıkarmanın yasaklanması gibi taleplerle sokağa aktılar. Cakarta’da eylemcileri engellemeye çalışan bir zırhlı polis aracının 21 yaşındaki moto taksi Affan Kurniawan’ı ezerek öldürmesi ise tepkiyi bir üst boyuta taşıdı. Moto taksilik ve moto kuryelik yapan işçilerin önemli bir kısmı, eğitimli oldukları halde başka bir iş bulamayan gençlerden oluşuyor. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Endonezya’da da hayatlarını riske atarak bu işte çalışmak zorunda kalan ve hiçbir güvencesi bulunmayan gençler sıkça tepkilerini dile getiren eylemler yapıyorlardı. Bu kezse kitlesel bir isyanın içinde tepkilerini gösterdiler. Polisin acımasızca saldırması sonucunda en az 11 kişi hayatını kaybetti, binlerce insan yaralandı, 3000 kişi tutuklandı. Buna rağmen polis vahşeti gençleri evlerine göndermeye yetmedi. Öfkeli gençler polis karakollarını bastılar, hükümet binalarını, eyalet parlamentolarını ateşe verdiler. Maliye Bakanının ve halkı aşağılayan bazı milletvekillerinin lüks evleri yağmalandı; bu nedenle korkudan ülkeyi terk eden siyasetçiler oldu.
Kitlelerin kararlılığını gören egemenler, ilk başlarda burunlarından kıl aldırmazken, eylemcileri teröristlikle, yağmacılıkla suçlarken, sonra geri adım atmaya başladılar. Prabowo, ölen kargocu Affan’ın ailesine yüklü miktarda para ve ev hediye ederek ve bunu medya şovuna çevirerek tepkiyi dindirmeye çalışsa da ailenin ve halkın tepkisini azaltmayı başaramadı.
İsyanın sanayi bölgelerine yayılmaması ve sürekli genel grevle desteklenip toplumsal bir devrime dönüşmemesi için sendikalar ve reformistler yoğun bir çaba gösterdiler. Devrimci bir önderliğin eksikliği ve örgütsüzlük nedeniyle bunu başarmakta zorlanmadılar. Endonezya’da isyan şimdilik geri çekilmiş durumda. Ancak ülkenin son birkaç yılına baktığımızda bunun sadece bir moladan ibaret olduğu kolayca görülecektir. Zira işçiler, emekçiler için sorunlar her geçen gün daha da ağırlaşarak sürüyor. Özellikle de gençler için. Tüm dünyada olduğu gibi Endonezya’da da kapitalizmin lanetini iliklerinde hisseden gençler, daha fazla eğitimin kurtuluş getirmeyeceğini yaşayarak görüyorlar. Milyonlarca üniversite mezunu gencin işsiz olduğu, iş bulanların pek çoğunun meslekleri dışındaki işlerde düşük ücretlerle ve güvencesiz bir şekilde çalışmak zorunda kaldıkları Endonezya’da, meslek lisesi mezunu gençler için de durum daha parlak değil. Bu kesimde de işsiz sayısı 1,5 milyonu aşmış durumda. Kapitalizm gençliğe en temel yaşam koşullarını bile sağlayamıyor. Dört beş yılını üniversitede okuyarak geçiren gençler, yaşamak için en sıradan vasıfsız işleri yapmak durumunda kalıyorlar, o da iş bulabilirlerse.
Bu yüzden gençler özellikle 2020 krizinden sonra tüm dünyada hayaller âleminden gerçekler âlemine hızlı bir geçiş yapmaktalar. Bu geçiş, çıkışsızlık hissiyle dolan gençlerin öfke ve tepkisinin de hızla dışa vurmasına yol açıyor. O yüzden Sırbistan’dan Kenya’ya, Fransa’dan Nepal’e, hatta faşizmin estirdiği teröre rağmen geçtiğimiz ilkbaharda gördüğümüz gibi Türkiye’ye, tüm dünyada benzer durumlarla karşı karşıyayız. Bununla birlikte söz konusu hareketlerin bir ortak noktası daha var. İsyana katılanlar işçiler, emekçiler ve öğrenciler, devrimci bir önderlikten yoksun oldukları için kendiliğinden bir hareketin ötesine geçemiyorlar. Bu nedenle isyanlar düzen sınırlarını aşamıyor ve egemenler tarafından kolaylıkla manipüle edilip sönümlendirilebiliyor ne yazık ki. Ancak her halükârda, bu isyanlar veya kitlesel protesto gösterileri, gelecekteki devrimlerin öncü sarsıntıları olarak görülmelidir.
Nepal: “Munis” halkın çiftesi pek oldu!
Aslında yaklaşık yirmi yıl önce, 2006 yılında, bizzat krallığı hedef alan devrimci bir ayaklanmayla, bunun manipülatif bir safsata olduğunu tüm dünyaya göstermişti Nepalli emekçiler. Üstelik iktidarını ilelebet koruyacağını sanan monarşiyi tarihe gömmeyi başarmışlardı. Bu ayaklanmaya öncülük eden Nepal Komünist Partisi (Maoist), 2008’de yapılan seçimlerde iktidara gelmiş ve gelir gelmez de parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak krallığı tasfiye edip federatif bir cumhuriyet ilan etmişti. Fakat devrimi bilinçli olarak burjuva sınırlarda tutarak, emekçileri kapitalist sömürü, eşitsizlik ve adaletsizlik sarmalına hapsetmişti. Hedefini burjuva cumhuriyetle sınırlayan NKP(M)’nin sahip olduğu Stalinist/Maoist aşamalı devrim anlayışının gerçekte devrime ihanet demek olduğu Nepal’de bir kez daha görülmüştü. O günlerde Marksist Tutum’da yapılan bir değerlendirmede bu gerçeklik şöyle dile getirilmişti:
“… işçi sınıfı devrimciliği ile küçük-burjuva devrimciliğinin ayrımlarının kendini gösterdiği en önemli noktalardan biri olan devrim perspektifleri konusunda, geçen yüzyılın başlarında devrimci Marksizmin mahkûm ettiği Stalinist (ve onun devamcısı Maoist) aşamacı anlayış, bugün Nepal örneğinde de Marksizm adına öne sürülmekte, hatta uygulanmaktadır. İşçi sınıfının ve yoksul köylülerin devrimci mücadelesinin ortaya çıkardığı yapıların ve birikimin burjuva kurumların eline teslim edilmesi sessizce geçiştirilmekte, üstelik de tüm bunlar Marksizm adına yapılmaktadır. … işçilerin ve yoksul köylülerin komiteleri yerine ikame edilen Kurucu Meclis, devrime ilerleyen bu kesimlerin kaderinin cellâtlarının eline bırakılması, biriken bütün devrimci enerjinin boşa gitmesi demektir.”[3]
Nitekim öyle de oldu. Doruk noktasına ulaşan devrimci enerjiyi heba eden NKP(M)’nin “Yeni Demokratik Devrim”i işçilere, köylülere ve gençlere, yoksulluk, işsizlik, geleceksizliğin sürüp gitmesinden başka bir şey getirmedi. NKP(M) 2008’den bu yana pek çok hükümette yer almasına rağmen, burjuvazinin çıkarları dışında hareket etmedi. Burjuvazi sefahat içinde yaşamaya devam etti ve yolsuzluklar alıp başını gitti. Bu arada sözde KP’lerin başında bulunduğu hükümetlerin hiçbiri ekonomik krizin yükünü emekçilere bindirmekten başka bir şey yapmadı.
Nüfusun %25’inin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, işgücünün %70’e yakınının tarımda çalıştığı Nepal’de, gençler arasında işsizlik oranı %25’e yaklaşıyor. Ortalama aylık ücret ise 120 dolar civarında. Bu nedenle yüz binlerce genç, son derece kötü koşullarda çalışmalarına rağmen Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelere gitmek zorunda kalıyor. Nepal’de ailelerin yarısının en önemli gelir kaynağını da onların gönderdiği paralar oluşturuyor.
İşte bugün bir kez daha yaşanan devrimci isyanın nedeni tam da bu tablodur. Burjuva siyasetçilerin asalak çocuklarının lüks içindeki yaşamlarını, pahalı arabalarla, pahalı markalı giysilerle, pahalı restoranlarda yenen yemeklerle çektirdikleri resimler eşliğinde teşhir etmeleri yoksul emekçileri çileden çıkarmıştır. Tepkilerin #nepokids etiketiyle sosyal medya üzerinden yayılması karşısında Sharma Oli[4] hükümetinin 4 Eylülde sosyal medya platformlarını yasaklaması bardağı taşıran son damla olmuştur.
Nepal'de gençliğin öfkesi egemenlerin barikatını yıkarken... pic.twitter.com/Y2bm2Rytnl
— Marksist Tutum (@MarksistTutum) September 15, 2025
8 Eylülde sokağa dökülen gençler, kendilerini sefalete mahkûm edenlerin hırsızlığına, yolsuzluğuna, yasaklarına, baskılarına, zulmüne karşı ayağa kalktılar. “Sosyal medyayı değil, yolsuzluğu kapatın”, “hırsız Oli, ülkeden defol”, “değişim istiyoruz”, “geleceğimiz için buradayız” diye haykıran gençler, parlamentoya yürüdüklerinde karşılarında polisi buldular. Oli hükümeti isyan eden gençleri polis terörüyle durdurabileceğini sandı ama bunu başaramadı. Onlarca ölü (ölü sayısının 70’i aştığı belirtiliyor) ve 2000’den fazla yaralıya rağmen emekçiler birleşe birleşe sel olup sokaklara akmaya devam etti.
Aynı gün İçişleri Bakanı istifa edip sosyal medya yasağı kaldırılsa da ok bir kez yaydan çıkmıştı. Hükümetin koyduğu sokağa çıkma yasağını hiçe sayan gençler polis barikatlarını birer birer yıkıp parlamentoyu, Yüksek Mahkemeyi, devlet binalarını, çok sayıda parti binasını ve üst düzey politikacıların evlerini ateşe verdiler. Politikacıların askeri helikopterlerle güvenli yerlere kaçırıldığı haberinin gelmesi üzerine havaalanı da basılıp yakıldı. Ertesi gün Oli istifa ettiğini duyurdu, ama bu istifa isyanı söndürmeye yetmedi. 12 Eylülde ise Cumhurbaşkanı Ramchandra Paudel, parlamentonun feshedildiğini ve 5 Mart 2026’da erken seçime gidileceğini açıkladı. “Yolsuzlukla mücadele”yle adını duyuran ve gençlerin sempatiyle yaklaştıkları eski Yüksek Mahkeme Başkanı Sushila Karki, geçici hükümetin başbakanı olarak atandı.
Kitleleri yatıştırmış görünen bu atamanın ardından hemen “Nepal’in ilk kadın başbakanı” denerek köpürtülmeye başlanan Karki’nin şimdi oynayacağı tek bir rol vardır: Devrimci isyanı yatıştırıp emekçi kitlelere umut vaadiyle altı ay daha oyalamak! Nepalli emekçilerin de gençlerin de tüm sorunlarının gerçek kaynağı kapitalizmdir ve emekçilerin sefaleti pahasına zengini daha zengin hale getiren bu sömürü sistemi ortadan kaldırılmadan emekçilere huzur yoktur. O yüzden tüm dünyada olduğu gibi Nepal’de de önümüz kavga yeridir! Emekçilere huzurun olmadığı yerde burjuvaziye de huzur yoktur.
[1] Suna Akaltan, Endonezya’nın İsyanı: “Geriye Tek Söz Kaldı: Kavga!”, 28 Aralık 2020, https://marksist.net/node/7139
[2] Ezgi Şanlı, İsyan Dalgasının Endonezya Halkası, 25 Kasım 2019, https://marksist.net/node/6789
[3] Selim Fuat, Nepal: Maoculuk ve “Sosyalist” Yönelimli Ulusal Kapitalizm!, Haziran 2008, https://marksist.net/node/1818
[4] 2024’te dördüncü kez başbakanlık koltuğuna oturan Sharma Oli, Nepal Kongre Partisiyle koalisyon halinde iktidarda bulunan NKP-UML’nin (Nepal Komünist Partisi-Birleşik Marksist-Leninist) lideridir. Bu partinin adındaki “Komünist” sıfatına aldanılmamalıdır. NKP-UML, krallık dönemi de dâhil olmak üzere her dönem düzenin işbirlikçisi olan bir reformist partidir. 2006’daki devrimci ayaklanma döneminde de tümüyle karşı-devrimci bir rol oynamıştır.
link: İlkay Meriç, Endonezya ve Nepal: İsyan Ateşi Asya’da, 14 Eylül 2025, https://marksist.net/node/8600
Sözde Askeri Vesayet Karşıtlığından Sivil Faşizme





