Navigation

İsviçre’de Kadın Grevi: Kapitalizm Altında Eşitlik Yok!

İsviçre’de yüz binlerce kadın 14 Haziranda “eşit ücret, yaşamak için zaman, saygı” sloganıyla sokaklara döküldü. “Frauen Streik” yani “Kadın Grevi” adı altında ülke çapında iş bırakma eylemleri, yürüyüşler, mitingler, gösteriler, toplantılar düzenlendi. Kadın Grevine bankacılık, sigortacılık, medya gibi sektörlerde çalışan kimisi orta düzey yönetici pozisyondaki beyaz yakalı kadınlar, her sektörden işçi kadınlar, ev emekçileri, işsiz, göçmen, üniversiteli ve liseli genç kadınlar katıldı. İşçi sendikalarının, kadın örgütlerinin, çeşitli siyasi partilerin ve örgütlerin çağrısıyla 200 ayrı noktada meydanlara çıkan kadınlar ülkenin dört bir yanını eylem alanına çevirdi. Kadınların en temel talepleri arasında eşit işe eşit ücret, emeklilik şartlarının ve part-time çalışanların koşullarının düzeltilmesi, babalara doğum izni, sağlıklı kreşler, ev işlerinin yükünün kadının sırtından alınması, ev içi şiddet başta olmak üzere kadına yönelik şiddetin, tacizin, mobingin, karar mekanizmalarından dışlanmanın son bulması yer aldı. İsviçreli kadınlar, cinsiyet eşitliğinin kâğıt üstünde kalmamasını, hayatın her alanına yansıtılmasını istediler. “Biz olmadan her şey durur”, “eşitlik için grevdeyiz” diye haykırdılar.

Ancak kadınlar 14 Haziranda klasik anlamıyla her şeyi durduran bir grev gerçekleştirmediler. Çünkü grevin çağrısını yapan kadın örgütleri ve sendikalar 14 Haziranı “genel grevden çok bir eylem günü” olarak tasarlamışlardı. 2018 Haziranında çeşitli kadın örgütlerinden, siyasi partilerden, işçi sendikalarından kadınlar bir araya gelmiş, cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve sorunlarının çözümü için harekete geçtiklerini duyurmuş, 14 Haziran 2019’da Kadın Grevi gerçekleştirme kararı almışlardı. Bu kararın ardından İsviçreli kadınlar tüm kantonlarda grev komiteleri kurdular. Toplantılar, buluşmalar, kampanyalar, eğitimler, eylemler düzenlediler, sosyal medya ve sanat etkinlikleri ile seslerini duyurmaya çalıştılar. Çok çeşitli çalışmalarla kadınları greve katılmaya çağırdılar. 22 Eylülde cinsiyet eşitliği talebiyle büyük bir miting düzenlediler, kadınlarla erkekler arasındaki ücret eşitsizliğinin son bulmasını istediler. Bu eylemde 20 bin kadın ülkenin başkenti Bern’de bir araya geldi ve Federal Parlamento önünde protesto gösterisi gerçekleştirdi, “eşit işe eşit ücret” diye haykırdı.

Kadınların büyüyen tepkisi karşısında hükümet, işyerlerinde ücret eşitliğinin sağlanması ve bu konuda denetimler yapılması ile ilgili bir yasa çıkaracağı vaadinde bulundu. Ancak Aralık 2018’de çıkarılan yasa sağcı partilerin ve sermaye örgütlerinin baskısıyla 100’den fazla çalışanı olan işyerleri ile sınırlı tutularak sulandırıldı. Ülkede 100’den fazla çalışanı olan işyeri sayısının toplam işyeri sayısı içindeki oranı sadece %1 ve üstelik yasanın son halinde bu işyerlerinin eşit ücret kuralına uyup uymadığının denetlenmesi konusunda da gevşetmeler yapıldı. Yetersiz olduğu halde yasanın bu şekilde etkisizleştirilmesi kadınların öfkesini daha da arttırdı. Hem açığa çıkan öfke hem de kadın örgütleri tarafından yürütülen çalışmalar nedeniyle bu yıl 8 Mart ve 1 Mayıs önceki yıllara göre daha kalabalık gösterilere sahne oldu.

Grev hazırlıklarını yürüten sendika ve kadın örgütlerinden temsilciler 10 Martta, 17 maddelik bir manifesto yayımladılar. Yaşamın tüm alanlarına ilişkin taleplerini ortaya koyan kadınlar evde, işyerinde, sokakta, eğitim sisteminde ve medyada cinsiyet ayrımcı politika ve uygulamalara son verilmesini istediler, çözüm önerileri sundular. Manifestonun bir maddesinde yer alan şu sözler İsviçreli emekçi kadınların en temel taleplerine ışık tutuyordu: “Bizler bakım ve aile/ev işlerinin kamulaştırılmasını istiyoruz. Adil maaş talep ediyoruz! İster başkalarının evlerinde çalışalım, ister inşaatta; güvenceli iş sözleşmeleri istiyoruz. Bizler sübvanse edilen kreşler ve huzurevleri istiyoruz. Gerçek eşitlik ancak insanların hiyerarşilerini alt ederek elde edilebilir. Erkekler de aynı şekilde bakım ve emeğin yeniden üretim sürecinde yer almalıdır. Annelerin, özellikle çocuğunu yalnız başına yetiştiren annelerin yoksulluk çekmelerini artık tolere etmiyoruz. Çocuk bakımı ve anne istihdamının gerçek maliyetlerinin karşılanacağı ebeveyn izni ve babalar için doğum izni istiyoruz.”

Grev günü gelip çattığında bazı kentlerde kadınlar grevlerini gece yarısında başlattılar. 13 Haziran gecesi saat 23.00’dan itibaren sokaklarda bir araya geldiler. Basel’de bulunan ve ülkenin en yüksek binası olan Roche Kulesinden Kadın Grevinin logosu yansıtıldı. Lozan kentinde bulunan bir katedralin çanı 614 yıl sonra ilk defa bir kadın tarafından çalındı, bu yolla tüm kadınlar greve çağrıldı. 14 Haziran sabahı kadınlar eylemlerini yaygınlaştırdılar. Ülkenin finans merkezi Zürih’te yüzlerce kadın anayolları trafiğe kapattı. Göstericilerden bazıları sarı yelekler giydi. Cenevre meydanlarındaki heykeller mora boyandı, tarihsel erkek figürlerin adını taşıyan cadde ve meydanların isimleri kadın isimleriyle değiştirildi. Fribourg’daki gösterilerde de ünlü Georges-Python meydanının adı Georgette-Pythone meydanı olarak değiştirildi. Lozan’da meydanlarda ateşler yakıldı, kadınlar kravat, boyun bağı ve kadın iç çamaşırları yaktı. Lucerne’de yüzlerce kadın Şehir Tiyatrosunun önünde oturma eylemi yaptı. Kadın dağcılar tırmandıkları dağların tepelerinde büyük ateşler yaktı. Restoranlar, mağazalar mor balonlarla ve eylemin logosuyla bezendi. Açık hava toplantıları, piknikler düzenlendi. Buna benzer daha pek çok sembolik eylem gerçekleştirildi.

Grevin örgütlenme yöntemi, sendikal gelenekler, bazı kantonların grevi yasadışı ilan etmesi, işten atılma ve ücret kesintisi ile karşılaşma korkusu nedeniyle çok sayıda kadın 14 Haziranı çalışarak geçirdi. Çalışan kadınlar işyerlerinde mola saatlerini uzatarak, kadın grevi üzerine sohbet ederek, konuşmalar yaparak greve destek verdi. Kadın Grevine tam gün iş bırakarak katılan kadınlarsa çoğunlukla işyerlerinden izinli sayıldı. Cenevre ve Zürih’te ise kreşlerde çalışan kadınlar toplu halde tam gün iş bıraktı. Ancak Cuma gününe denk gelen 14 Haziranda kadınlar esas olarak işgününün neredeyse bitiminde, saat 15.24’te sembolik olarak iş bıraktılar. Çünkü yapılan araştırmalar, ücretleri erkeklerin ücretiyle kıyaslandığında kadınların saat 15.24’ten itibaren çalıştıkları süre için ücret almadıklarını gösteriyor. Gösterilerse saat 17.00’da başlatıldı. Böylece çalışan kadınlar da gösterilerde yerini aldı. Başta Zürih olmak üzere Bern ve Cenevre’de kalabalık gösteriler gerçekleşti. Kadınların öfkeli sloganları sokakları çınlattı.

Grevin uygulanışına, gösterilerin biçimine, taleplerin çeşitliliğine bakıldığında Kadın Grevinin İsviçre’nin çeşitli özgünlüklerinin damga vurduğu; renk, söylem ve yöntemleriyle feminist hareketlerin öne çıktığı bir genel eylem olduğunu söylemek mümkündür. Bu eylem bazı temel hususlara işaret ediyor ve üzerinde durulmayı hak ediyor. 14 Haziran Kadın Grevinin hazırlıkları aylar öncesinden başladı. Bu sayede grev yaygınlık kazandı, destek gördü ve tüm Avrupa’nın gündemine girdi. Yüz binlerce kadının katıldığı Kadın Grevi İsviçre’deki en büyük eylemlerden biri olarak tarihe geçti. Bu hususlar önemlidir. Öte yandan vurgulamak gerekir ki Kadın Grevinin esas önemi Avrupa’nın göbeğinde, İsviçre gibi ileri bir kapitalist ülkede gerçekleşmiş olmasıdır. İsviçre Kadın Grevi, sınıf siyaseti yerine kimlik siyasetini, emekçi kadın mücadelesi yerine sınıflar üstü bir kadın mücadelesini öne çıkaran hareketlerin temel yanılgısını daha da belirtik hale getirmiştir. İsviçre gibi bir ülkede gerçekleştirilen bu grev, nedenleri, kapsamı ve talepleriyle kapitalizm altında gerçek eşitlik olamayacağını bir kez daha ortaya koymuştur. En demokratik haliyle bile kapitalizmin emekçilere eşitlik, refah ve özgürlük sağlayamayacağını, kadınların kurtuluşunun kapitalizmin yıkılmasında olduğunu bir kez daha tartışmasız biçimde gözler önüne sermiştir.

Salyangoz hızıyla ilerleyen kadın hakları

İsviçre’de kadınların mücadelesi çok eskilere dayansa da hakların ilerletilmesi hiç de kolay olmadı. İsviçreli kadınlar henüz 1928 yılında başta oy hakkı olmak üzere ekonomik ve demokratik hakları için ayağa kalkmış, başkent Bern’de büyük bir yürüyüş gerçekleştirmişlerdi. Kadın haklarının hangi hızla ilerlediğini anlatmak için o gösteride dev bir salyangoz taşımışlardı. Ne yazık ki 1928’den sonra da kadın haklarındaki ilerleme salyangoz hızını geçemedi. Kâğıt üzerindeki değişimler uzun yıllar hayata yansımadı. İsviçre’de kadınlar federal düzeyde seçme ve seçilme hakkını 1971 gibi çok geç bir tarihte elde ettiler. Bu hakkın tüm kantonlarda uygulanması on yıllar aldı. Kadının çocukları üzerinde ebeveynlik haklarının tanınması 1978’i, kadın ile erkeğin eşit olduğu ilkesinin anayasaya geçmesi 1981’i buldu. Kürtaj üzerindeki yasağın kalkması 2002’de, ücretli annelik izninin yasalara geçmesi 2004’te mümkün olabildi.[1]

İsviçre’de 14 Haziran 1981’de yapılan referandum sonucunda cinsiyet eşitliğinin anayasaya girmesi nihayet mümkün olmuştu. Ancak aradan yıllar geçse de kadınların çalışma ve yaşam koşullarında bir iyileşme olmuyordu. Bunun üzerine kadınlar bir kez daha harekete geçtiler. Sendikaların, kadın örgütlerinin öncülüğünde bir araya geldiler ve referandumun 10. yıldönümünde, 14 Haziran 1991’de grev gerçekleştirme kararı aldılar.

Grevin hazırlıkları sırasında “kadınlar kollarını kavuşturduğunda her şey durur!” başlıklı bildiriler dağıtılıyordu. Afişler asılıyor, pankartlar hazırlanıyordu. 1981’deki yasa değişikliğinin hayata yansımadığı, eşitliğin sağlanmadığı anlatılıyordu. Kadınlar greve katılmaya çağrılıyordu. Ama çağrı o gün de klasik bir genel grev çağrısı değildi. Kadınlara ayrımcılığa karşı hoşnutsuzluklarını dile getirmek, seslerini yükseltmek için yeni ve yaratıcı yollar bulmaları çağrısı yapılıyordu. Kadınlar mor giysiler giyiyor, bayraklarla sokaklara dökülüyor, geçit törenleri, piknikler organize ediyordu. Kafe ve restoranlara mor balonlar asılıyordu. Evlerin pencerelerinden süpürgeler, paspaslar, kirli çamaşırlar, alışveriş poşetleri, bulaşık süngerleri sarkıtılıyor, böylelikle o evdeki emekçi kadın “grevdeyim” demiş oluyordu. Genç öğrenci kadınlarsa dersliklerde bir araya geliyor, cinsiyet eşitliği üzerine tartışmalar yürütüyordu. Grevin ardından, geç işbaşı yaparak, mola saatini uzatarak, işe gitmeyerek greve katılan kadın sayısının 500 binden, gösterilere katılan kadın sayısınınsa 200 binden fazla olduğu ortaya çıkmıştı ve bu ülke tarihinin en büyük kadın eylemiydi.

Eşitlik referandumunun üzerinden 38 yıl, kadınların gerçek değişim isteğiyle yüz binler olup sokaklara döküldüğü grevin üzerinden 28 yıl geçti. O günden bu yana İsviçre büyüyüp gelişirken kadınlar açısından çok az şey değişti. Kadınların çalışma ve yaşam koşullarında iyileşme salyangoz hızında kaldı, hatta gerileme yaşandı. İşte 2019’da Kadın Grevi için aynı şekilde 14 Haziran tarihinin seçilmesinin nedeni de buydu. Kadınlar bu yolla 28 yıl aradan sonra bir kez daha hiçbir şeyin değişmediğini dile getirmiş oluyordu. Değişim ve eşitlik istediklerini, sabırlarının tükendiğini ortaya koyuyor, artık yeter diyorlardı.

İsviçre bugün dünyada “refah seviyesinin” en yüksek olduğu ülkeler arasında sayılıyor. İşsizlik oranlarının %3 ilâ 5 arası düşük oranlarda seyrettiği 8,5 milyon nüfuslu bu ülkede kadınların, hatta çocuklu kadınların istihdamdaki yeri dünya ortalamasının üzerinde bulunuyor. Ancak İsviçre cinsiyet eşitliği konusunda Avrupa’nın en kötü durumdaki ülkeleri arasında yer alıyor. Dünya Bankasının verilerine göre ülkede 15 yaş üstü kadınlarda istihdam oranı %63.[2] Küçük çocuğu olan kadınlar çocuk bakımı ve ev işleri için haftada ortalama 46 saat harcıyor. Bu ağır yükün de etkisiyle istihdamdaki kadınların yüzde 60’ı part-time işlerde çalışıyor. Doğum izni sadece 14 hafta ve çoğu Avrupa ülkesinin aksine babaların doğum izni yok. Okulların pek çoğu çocukların öğle tatili için okuldan alınmasını talep ediyor, bazıları Çarşamba günlerinde tatil uygulaması yapıyor. Üstelik İsviçre çocuk bakımının en pahalı olduğu ülkeler arasında bulunuyor. Aileler çocuklarını bırakacak kreşler bulamıyorlar. Bu nedenle çocuk bakımı için ebeveynlerden biri işten çıkmak zorunda kaldığında daha düşük ücret alan ebeveyn, yani genellikle anne işten çıkıyor.

İsviçre’de kadınlar erkeklerden özel sektörde ortalama %20, kamu sektöründeyse %16 oranında daha düşük ücret alıyor. Eşitsizlik emeklilik ücretlerine de yansıyor. Kadınlar emekli olduklarında erkeklere göre %30 ilâ %40 arasında daha düşük ücret alıyor. Bu durum kadını daha güvencesiz ve daha yoksul bir konuma itiyor. Dolayısıyla erkeğe bağımlılığını da arttırıyor. İsviçre’de ev içi şiddet oranları son derece yüksek ve 2002’den bu yana bu oran %12’lik bir artış gösterdi. Ayda iki kadın, kadın cinayetlerinin kurbanı oluyor. Bu cinayetlerde fail genellikle kadının sevgilisi, eşi ya da ayrıldığı eşi oluyor. Her beş kadından biri hayatı boyunca en az bir kere fiziki veya cinsel şiddete, tacize maruz kalıyor. Öte yandan mahkemeler kadınların eşit olmayan ücretlerle ilgili şikâyetlerinin pek çoğunu geri çeviriyor. Şiddete ya da cinsel tacize uğrayan kadınların çoğunluğu utandıkları ya da sorunlarının çözüleceğine inanmadıkları için polise başvurmuyor.

Ülkede kadınlar kolay kolay yönetici pozisyonlara getirilmiyor, getirildiklerinde büyük baskıyla karşılaşıyor hatta doğum sonrası işbaşı yaptıklarında aynı pozisyonda görevlendirilmiyorlar. Doğum izninin ardından işe dönmek isteyen kadınlar sıklıkla işten atılıyorlar. Sermaye örgütleri ve sağcı partiler koro halinde ücret eşitliğinin sağlanmasının ekonomiye zarar vereceğini, geleneklere ve aile yapısına ters düşeceğini tekrarlamaktan geri durmuyorlar. Cinsiyet eşitsizliği o boyutta ki bazı spor dalları kadınlar için tehlikeli bulunuyor, kadınların bu sporları yapmasına izin verilmiyor. Aynı gün ve aynı koşullarda yapılan yarışmalarda bile kadın sporculara yarı yarıya daha az para ödülü veriliyor.

Egemenlerin, sendika bürokratlarının ve feministlerin grev fobisi

Biriken sorunlara ve öfkeye rağmen kadınların pek çoğunun 14 Haziranı çalışarak geçirmesi sendikal ve siyasal alanda kangrenleşmiş sorunlara işaret etmektedir. İsviçre’de yasalar demokratik bir hak olarak grevin çerçevesini son derece sınırlandırmış durumda. Buna karşı esaslı bir mücadele yürütmesi gereken sendikaların toplu sözleşme dönemlerinde bile işyerlerinde eylemler örgütleme, bir mücadele yöntemi olarak greve başvurma, üretimi durdurma geleneği son derece zayıf. Özellikle kimi Avrupa ülkelerinde görüldüğü gibi şalterlerin indiği, ulaşımın durduğu, okulların, mağazaların kapandığı, ofislerin boşaldığı genel grevlere sık rastlanmıyor.[3] İsviçreli egemenler bu durumla fazlasıyla övünüyorlar. Birleşmiş Milletler, Uluslararası Çalışma Örgütü gibi uluslararası kurumların merkezlerine, çok büyük finans kuruluşlarına ev sahipliği yapan bir ülkeye yakışanın da zaten bu olduğunu söylüyorlar. Ülkelerinin “sorunlarını çözmüş, stabil bir ülke” olduğunu ileri sürüyorlar. “Referandumlar yoluyla doğrudan demokrasiyi uyguladıklarını, hatta bu yöntemle parlamentonun ve elitlerin kontrol altında tutulduğunu” savunuyorlar.

Sendika bürokratları da referandumlara işaret ederek “sorunları çatışmacı yöntemlerle değil konuşarak çözmek bizim genlerimizde var”[4] diyorlar. 14 Haziranda da görüldüğü gibi militan mücadeleden kaçma tutumlarını sürdürüyorlar. Sendikaların tepesine çöreklenen bürokratlar, grevi işyerlerinden başlayarak örgütlemek ve olabildiğince çok sayıda kadının üretimi durdurarak greve katılmasını sağlamak yerine “ülkenin ve kadınların greve hazır olmadığı” gibi bahaneler ürettiler. “Kanunlara göre yasal olmamasına rağmen kadınların 14 Haziran grevine katılabileceğini” hukuksal zeminde açıklamaya giriştiler. Kendi üyelerinin iş bırakması durumunda o gün için kesilen ücretlerini karşılayacaklarını taahhüt etmekle yetindiler. Sendikalı kadın işçi oranının zaten son derece düşük olduğu düşünüldüğünde bu vaadin greve katılım oranını büyük ölçülerde etkilemediği açıktır. Ülkede sendikalılık oranı son yıllarda iyice geriledi ve %20 sınırına dayandı. Geleneksel olarak kadınların yoğun biçimde çalıştığı eğitim, temizlik, çocuk, hasta ve yaşlı bakımı gibi işlerde ise sendikalaşma oranları %3 ilâ 6 arasında değişiyor!

Öte yandan belirginleşen sınıfsal ayrımlar ve emekçi kadınların ağırlaşan sorunları karşısında feminist hareket 14 Haziranda işçi sınıfının mücadele yöntemlerine başvurmak, “grev” demek zorunda kalmıştır. Ancak “feministlerin işçi hareketinden grev geleneğini ödünç aldığını, onu genişletip dönüştürdüğünü, feminist hareketin ihtiyaçlarına uyarlayarak etkinleştirdiğini”[5] iddia edenlerin aksine grev sulandırılmış, etkisizleştirilmiştir. Feminist hareketler “kadınların yaşadığı sorunların işyerleriyle sınırlı olmadığı” gerekçesiyle gerçek bir grev çağrısı yapmadılar. Ev içinde grevin daha önemli olduğunu propaganda ettiler. “Kadınların görünür olması gerektiğini” söyleyerek sokaklarda yaratıcı eylemler yapılması çağrısında bulundular. Bu yolla kadınların her alanda baskı gördüğünü anlatacaklarını ve kadınların güvencesizliğine vurgu yapacaklarını dile getirdiler. 14 Haziranı “grev değil eylem günü olarak tasarladıklarını” her fırsatta vurguladılar.

Sendika bürokratlarının ve feminist örgütlerin yaklaşımları federal hükümetin ve bazı kanton yöneticilerinin greve karşı yasakçı ve sert tutumlarını yumuşatmasına neden oldu. Kanton yöneticileri grevi yasadışı ilan etmekten vazgeçerken işverenler kadınların “greve” katılabilmesi için ara formüller önerdiler! “Çalışanlarının greve mola ve paydos saatlerinde katılmasını beklediklerini, o gün için izin isteyen kadın çalışanlarına ise daha sonra telafi çalışması yaptıracaklarını” bildirdiler. Bazı büyük sermaye grupları kadın grevine destek açıklamaları yaparak insan ve kadın haklarına ne kadar saygılı olduklarını gösterme yarışına girdiler. Bu sermaye grupları tüm çalışanlarına “Kadın Grevi ruhuna destek ve ortak olma” çağrısında bulundular! Kısacası “eşitlik, hemen şimdi” diye haykıran kadınların taleplerini on yıllardır duymazlıktan gelen tutucu ve gerici İsviçre burjuvazisi, sendika bürokratlarının ve feministlerin yaklaşımları nedeniyle rahatlamış ve Kadın Grevinin destekçisi pozlarına girebilmiştir.

Şu çok açık ki İsviçreli işçi kadınlar yalanlara, baskı ve yasaklara, sendika bürokratlarının ve feminist hareketlerin tutumlarına rağmen ülke tarihindeki en büyük eylemlerden birine imza atmışlardır. Kendi sınıflarının taleplerini sahiplenmiş ve öne çıkarmışlardır. Dünya kadınlarının kapitalist sömürüye ve erkek-egemen zihniyete karşı yükselttiği mücadeleye İsviçre’den cesurca güç vermişlerdir. Sendika bürokratlarının ve feministlerin çizmeye çalıştığı çerçeveye sığmadıklarını, daha fazlasını yapmaya hazır olduklarını göstermişlerdir. Nitekim burjuva sınıfın kadınları grev gününü seçkin semtlerinin seçkin mağazalarında alışverişle geçirirken, kariyer yollarında yaşadıkları zorluklardan şikâyet eden orta düzey yönetici pozisyonundaki kadınlar günü ya çalışarak geçirmiş ya da işyerlerinde telafi çalışması yapmayı kabul etmişlerdir. Eylemlere genel olarak feministlerin bayrağı altında katılmışlardır. Oysa işçi kadınlar 14 Haziran grevinde genel olarak daha çok iş durdurmayı tercih etmiş, pek çok işyerinde erkek işçilerle dayanışma içinde olmuş, etkili eylemler yapmış, erkeklerin eylemlere katılımını sevinçle karşılamışlardır.

2018 8 Mart’ında İspanya’da gerçekleşen ve 6 milyon kadının katıldığı grev, Hindistan’da 8-9 Ocakta 200 milyonu aşkın işçinin katıldığı ve kadın işçilerin etkin olduğu genel grev, İran’da baskıcı molla rejimine karşı özgürlükleri için mücadele eden kadınlar, ABD’nin pek çok eyaletini sarsan öğretmen grevlerinde öne çıkan kadınlar, sarı yelekleriyle Fransa sokaklarında yerini alan kadınlar, Sudan ve Cezayir’de diktatörler deviren mücadelelerde başı çeken emekçi kadınlar, İsviçre’de yüz binler olup “artık yeter” diyen kadınlar… Bugün cinsiyet ayrımcılığına, sömürüye, yoksulluğa, tacize, şiddete karşı korkusuzca mücadele edenler emekçi sınıfların kadınlarıdır. Değişim yaratabilecek olan işçi sınıfının kadınlarıdır. Tam da bu nedenle emekçi kadınların sorunlarına odaklanmayan, işçi sınıfının mücadele yöntemlerini benimsemeyen, işyerlerinde, işçi sınıfı saflarında anlamlı bir örgütlenme çalışması yürütmeyen, hedefine kapitalizmi koymayan hareketlerin kadın haklarında anlamlı bir ilerleme sağlaması mümkün değildir.


[1]      Burada Cumhuriyetin kuruluşunun ardından erkeği evin reisi kabul eden Aile Hukukunu da içeren Türkiye Medeni Kanununun, İsviçre Medeni Kanunu esas alınarak hazırlandığını ve 1926’da hayata geçtiğini hatırlatalım.

[2]      Bazı kaynaklar bu oranı daha da yüksek açıklıyor, hatta OECD İsviçre’de 2018 yılı için 15-64 yaş arası kadınlarda istihdam oranını %84’ün üzerinde açıklıyor.

[3]      Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsünün raporuna göre Avrupa’da grevlerin en nadir görüldüğü iki ülke Avusturya ve İsviçre. Bu iki ülkede 2006-2015 arası dönemde grevler nedeniyle 1000 işçi başına yılda 2 işgünü kaybı görüldü. Bu rakam İspanya’da 62, Belçika’da 71 Fransa’da ise sadece özel sektör için 123 olarak tespit edildi.

[4]      Hansjörg Schmid, İsviçre İşçi Birliği sözcüsü