Navigation

Kolonyalizmden Emperyalizme

Ulusal Sorunda Tartışmalı Noktalar

Elif Çağlı

Ağustos 2002





2. Bölüm

Emperyalizm ve Sömürge Ülkelerdeki Değişim

“Mali sermaye tekeller çağını yarattı. Tekeller ise her yere kendi ilkelerini götürüyor.”[29] İşte 20. yüzyılın en kısa özeti. Emperyalizm çağında, farklı gelişme düzeyindeki ülkeler arasında işleyen eşitsiz fakat karşılıklı ilişkiler hesaba katılmadan, ne doğru bir emperyalizm çözümlemesi yapılabilir ne de doğru bir anti-emperyalizm anlayışı geliştirilebilir. Oysa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle 1960’larda üçüncü dünyacılık eğilimine kapılan Marksistler, emperyalist sistemin iç işleyiş yasaları konusunda zihinleri bulandırdılar.

Üçüncü dünyacılığa sunulan sempati ve destek nedeniyle, “ulusal” (!) ekonomiyi savunma kılığına bürünen burjuvaca edalar, nazlar bile anti-emperyalizm adına alkışlandı. 1960’lar dünyasının az ya da orta gelişkinlik düzeyindeki kapitalist ülkeleri, bu kez “yeni-sömürge”, “yarı-sömürge” ülkeler olarak nitelenip, ezilen uluslar kategorisinin içine sokuşturuldu. Böylece bu tür ülkelerde sanki hâlâ bir ulusal kurtuluş sorunu olduğu yanılgısı yaratılarak, proletaryanın kapitalist düzene karşı mücadele hedefi (yani gerçek anti-emperyalizm) unutturuldu. Emperyalizmin, her kapitalist ülkenin iç işleyişinde de somutlanan bir ekonomik sistem olduğu gerçeği gölgelendi. Bu sistemin dışına çıkılmadan bile, ekonomik açıdan “ulusal bağımsızlıkçı” bir işleyişin olabileceği yolundaki kof propagandalarla sahte bir anti-emperyalizm yaratıldı. Bu tür siyasal akımların bilinçli yaratıcıları Stalininistler olsa bile, ne yazık ki kendilerini Troçkist olarak adlandıran bazı çevreler de bu bulanıklığın sürüp gitmesine az hizmet etmediler.

Örneğin Mandel ve çevresinin günümüz dünyasına taşıdıkları “sömürge” nitelemesi bu tutumun tipik bir örneğini oluşturur. Sömürgelerin çöktüğü bir dünyada, eski sömürge ülkelerin emperyalist sisteme bağımlılığını hâlâ “sömürge” kavramları eşliğinde açıklamayı sürdürmek hiç doğru değildir. Böyle bir tutum aslında Troçki’nin çözümlemelerine de pek kulak asmamak anlamına gelir. Tıpkı Lenin gibi Troçki de, emperyalizm döneminin sömürgecilik döneminden farklı bir nitelik taşıdığını açıklamıştır. Nitekim Troçki, 1914 tarihli Savaş ve Enternasyonal başlıklı yazısında, emperyalizmin ve emperyalist savaşın dekolonizasyona yol açan genel eğilimine değiniyordu:

Bununla birlikte kapitalist ülkeler arasında kolonilerin yeniden bölüşümü kapitalist gelişimin temelini büyütmez, fakat sadece değiştirir. ... Buna belirleyici önemde diğer bir faktör eklenmelidir: Bu da kolonilerin bu savaştan kazanmış oldukları kendi kapitalist uyanışlarını sağlayan itici güçtür. Dünya ekonomisinin karışıklığı koloni ekonomisinin kökten değişimini gösterir ve bu, onların koloni karakterlerini kaybetmeye başladıklarının belirtisidir.[30]

Mandel ve benzeri düşüncede olanlar, Troçki’nin eşitsiz ve bileşik gelişme yasasına dair önemli değerlendirmelerinin sanki yalnızca eşitsizlik yönünü kabul edip, bileşik yönünü unutturmak istediler. Bu yolu tutanlar, eski sömürge ülkelerde kapitalist gelişmeyi “engelleyen” (!), “geri bıraktıran” (!) bir emperyalist çağ tanımı geliştirdiler. Mandel’den aktaracağımız satırlar, yaşanan gerçeklerle bağdaşmayan içi boş genellemelere örnek oluşturuyor:

Oysa emperyalist çağın ... başlamasıyla birlikte, kapitalist dünya pazarının işleyişi, az-gelişmiş ülkelerin “normal” kapitalist gelişimini ve özellikle derinlemesine bir sanayileşmeyi kolaylaştırmak şöyle dursun, tersine bu gelişimi engelleyen bir etken oluşturdu. Marx’ın, her gelişmiş ülke daha az gelişmiş bulunan bir ülkeye geleceğinin resmini gösterir, şeklindeki, bütün serbest rekabetçi kapitalizm çağı boyunca anlamını korumuş olan formülü artık geçerliliğini yitirmiş oldu.[31]

Sanki emperyalizm döneminde ulusal bağımsızlığını kazanan eski sömürge ülkeler, gelişmiş kapitalist ülkelerle ekonomik ilişki içine girmeyip yalnız başlarına kalsaydılar, daha çok gelişecekler ve sanayileşeceklerdi! Marx, “her gelişmiş ülke daha az gelişmiş bulunan ülkeye geleceğinin resmini gösterir” derken, kapitalist üretim tarzının temel bir özelliğine işaret ediyordu. Kapitalizm, farklı tarihsel geçmişlere, farklı gelişme düzeylerine sahip her ülkeyi ve bölgeyi önüne katıp bir dünya sistemine doğru ilerleyecekti. Nitekim emperyalizm çağı, kapitalizmin gidişatına ilişkin Marx’ın çözümlemelerini doğruladı. Bu gerçekleri görmezden gelerek, Marx’ın önemli tespitlerini, “serbest rekabetçi kapitalizm boyunca anlamını korumuş formül”ler olarak nitelemenin, “eşitsiz ve bileşik gelişme yasasını Lenin keşfetti” demekten ne farkı var? Boş sözler karşısında lâfı uzatmamanın en iyi yolu, bu türden iddialara verilmiş önemli bir yanıtı hatırlamak olacak:

İhraç edilmiş sermaye, ihraç edildiği ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır. Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun, bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu unutmamalı.[32]

Lenin’in belirttiği gibi, sömürge ülkelere yapılan sermaye ihracının doğurduğu sonuç, oralarda da kapitalist gelişmenin hızlanmasıydı. Peki hızlandı da ne oldu? Bu ülkeler yaşanmakta olan kapitalist gelişme nedeniyle sarsıcı bir değişim geçirirlerken, sömürge statüleri sürgit devam edemezdi. Onlar da eninde sonunda, emperyalist sistemin güçlüleri karşısında eşitsiz birer unsur olarak modern ulus-devletler sülâlesine katılacaklardı. Bu durum, emperyalist ülkelerin sömürge ülkelere siyasal bağımsızlıklarını kolayca lutfetmelerinin bir sonucu muydu? Yoksa mali sermaye çağındaki yayılmacılığın içsel özellikleri nedeniyle, emperyalist ülkeler isteseler de istemeseler de, bu sonucu yaratan maddi zemini bir yerde kendi elleriyle mi döşemiş olmaktaydılar?

Sorduğumuz bu soruların yanıtı, 20. yüzyılın ilerleyen yıllarında yaşanan olaylar ve ulusal kurtuluş mücadeleleri tarafından verilmiş bulunmaktadır. Ne var ki Lenin daha l916’larda, sömürge ülkelerin geleceğinin maddi temelini döşeyen gelişme eğilimine dikkatleri çekmişti: “Emperyalizmin başlıca özelliklerinden biri, en geri ülkelerde kapitalist gelişmeyi hızlandırması ve ulusların ezilmelerine karşı verilen mücadeleyi yaygın hale getirmesi ve şiddetlendirmesidir.”[33] Böylece, kapitalizmin sömürgeci yayılmacılık döneminde yaratılan fakat çözümlenemeyen ulusal bağımsızlık sorunu, emperyalizm döneminde yakıcı biçimde gündeme gelerek çözülüyordu.

Emperyalizm Dönemi ve Ulusal Kurtuluş Mücadelesi

Daha 1905 yılından itibaren Rus devriminin yarattığı etkinin, İran, Türkiye, Çin gibi ülkelerde burjuva demokratik hareketleri ve ulusal uyanışı hızlandırması Lenin’in dikkatini bu gelişmeye çekmiştir. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ulusal uyanış, dünya devrimi açısından patlayıcı maddelerle yüklüydü. Bu dönem içinde yazdığı makalelerde[34], Asya’daki uyanışı ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişini değerlendirdi Lenin. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ulusal uyanışta, sömürgecilik sistemine darbe indirecek potansiyeli gördü. Ve daha da önemlisi, Asya’daki uyanış ile Batı’daki proleter devrim arasındaki bağlantıyı kurmaya çalıştı:

Toplumsal devrim, ancak, ileri ülkelerde proletaryanın burjuvaziye karşı iç savaşıyla, gelişmemiş, geri ve ezilen uluslarda, ulusal kurtuluş hareketi dahil, bir dizi demokratik ve devrimci hareketi içinde birleştiren bir çağ biçiminde sökün edebilir.[35]

Görüldüğü gibi, Lenin, sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerini, dünya genelinde proletaryanın devrimci mücadelesinden kopuk, ondan etkilenmeyen ya da onun üzerinde etki yaratmayan bir olgu olarak ele almıyordu. Tersine, toplumsal devrimlerin, dünya genelinde çeşitli düzeylerde yürüyen devrimci mücadelelerin karşılıklı etkileşimi içinde yol alabileceği görüşünü savunmaktaydı. O günün dünyasının koşulları da hesaba katıldığında, saf toplumsal devrimlerin gerçekleşebileceği beklentisinin önemli bir yanılgı olacağına işaret etmekteydi:

Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da ayaklanmalar olmadan, bütün önyargılarıyla küçük burjuvazinin bir kesiminin devrimci patlaması olmadan, siyasal bakımdan bilinçsiz olan proleter ve yarı-proleter yığınların, toprak beyliği, kilise, krallık boyunduruğuna karşı, ulusal vb. boyunduruğa karşı hareketi olmadan düşünülebileceğini sanmak, toplumsal devrimi reddetmektir. Bu bir ordunun belirlenmiş bir noktada mevziye girerek “biz sosyalizmden yanayız” ve bir başka ordunun da bir başka noktada saf tutarak “biz emperyalizmden yanayız” diyeceğini ve o zaman toplumsal devrim olacağını sanmak olur![36]

Tarihsel sürecin eşitsiz gelişimi gerçeğinden hareket eden Lenin, ulusal sorunu ele alırken, farklı tarih basamaklarında bulunan ülkeleri ayırt etmekte ve başlıca üç grupta toplamaktaydı.[37] Dünyanın bugünkü somut koşullarında, bu tür ayrımların genelde artık geride kaldığını biliyoruz. Ancak yine de tartıştığımız konuda dünden bugüne uzanan devrimci çizgiyi kavrayabilmek için, Lenin’in soruna yaklaşımını irdelemek önemlidir. Ulusal sorunun artık geçmişe mal olduğu kapitalist ülkelerle ilgili olarak şöyle diyordu Lenin:

Batı ülkelerinde ulusal hareket, uzak geçmişe ait bir şeydir. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, vb. “ata toprakları” ölü bir sözdür; tarihsel rolünü tamamlamıştır, yani ulusal hareket buralarda ilerici herhangi bir şey ortaya çıkaramaz, yani yığınları yeni bir iktisadi ve siyasal yaşama yüceltecek herhangi bir şey ortaya koyamaz. Buralarda tarihin bundan sonraki adımı, feodalizmden ya da ataerkil zulümden ulusal ilerlemeye, olgun, siyasal yönden özgür bir ata toprağına dönüşüm değil, ama ömrünü doldurmuş olan “ata toprağı” olma durumundan, fazla olgunlaşmış kapitalizmden, sosyalizme dönüşümdür.[38]

Gelişmemiş ülkelerde ise durum farklıydı:

Doğu Avrupa’nın tümü, bütün sömürgeler ve yarı-sömürgeler bu gruba girer. ... Bu bölgelerde, kural olarak, hâlâ ezilen ve kapitalist açıdan gelişmemiş uluslar vardır. Nesnel olarak, bu ulusların önünde henüz başarmaları gereken genel ulusal amaçlar, özellikle demokratik amaçlar, yabancı baskısının ortadan kaldırılması amaçları vardır.[39]

Marx’ın 1848 devrim deneyiminden çıkardığı derslerin de gösterdiği gibi; Avrupa burjuvazisi, artık işçi sınıfının tarih sahnesine çıkmış olmasından dolayı korkuya kapılmıştı ve burjuva demokratik dönüşümlere devrimci tarzda önderlik edemezdi. Bundan böyle bu görevi de, devrimin sürekliliği kapsamında proletarya üstlenecekti. Fakat Lenin’e göre, Asya henüz Avrupa’nın katetmiş olduğu yoldan geçmemişti ve Asya’nın çeşitli ülkelerinde tarihsel gerçeklik daha farklıydı:

İleri Avrupa, geri her şeyi destekleyen bir burjuvazinin buyurganlığı altındadır. ... Asya’nın her yerinde güçlü bir demokratik hareket büyüyor, yayılıyor, kuvvet kazanıyor. Oradaki burjuvazi, şimdilik gericiliğe karşı halkın yanında yer alıyor.[40]

Kapitalizmin ve dolayısıyla işçi sınıfının gelişme düzeyi bakımından, çeşitli Asya ülkelerinin Rusya’nın bile bir hayli gerisinde olduğunu düşünüyordu Lenin. Dolayısıyla bu tür ülkelerde, 18. yüzyıl Avrupa’sındaki ilerici burjuvazinin rolünü bir ölçüde oynayabilecek bir burjuvazinin var olduğu söylenebilirdi. Ulusal sorunda tarihsel farklılıkları hesaba katan Lenin, sömürgelerdeki ulusal uyanışı burjuva demokratik nitelikte ileri bir adım olarak değerlendirip destekledi. Lenin’e egemen olan bu düşünce, Komintern’in İkinci Kongresinde ele alınan ulusal sorun ve sömürgeler sorununda da ön plana çıkacak ve günümüze uzanan tartışmalara kaynak oluşturacaktı.

Aslında kimi iddiaların aksine, Lenin’in ulusal sorundaki bu yaklaşımı genel hatlarıyla doğrudur ve proleter devrimin sürekliliği fikriyle çelişmez. Ve bu nedenle, onun bu konudaki çözümlemelerini belli bir tarihten itibaren değiştirdiği yolundaki değerlendirmeler de biraz zorlama yorumlardır. Çünkü Lenin, işçi sınıfının hegemonyasında ilerlemesi gereken devrim sürecini farklı iktidar aşamalarına bölmemekte, geri ülkelerde işçi sınıfının yolunu açacak zorunlu bir tarihsel gelişime dikkat çekmekteydi.

Tarihsel açıdan gecikmiş sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde, burjuvazi ulusal bağımsızlığın kazanılması çerçevesinde hâlâ ilerici bir rol oynayabilirdi; ama emperyalizm döneminde bu rol acaba ne derece kapsamlı ya da istikrarlı olabilirdi? Göz ardı edilmemesi gereken nokta şudur ki, Lenin, bu tür ülkeler burjuvazisine mutlak anlamda ya da kararlı nitelikte bir ilerici misyon atfetmemiş, tersine onun ne denli kaypak olabileceğine dikkat çekmiş, bu konuda komünistleri uyarmıştır:

Ezilen ulus burjuvazisinin ... bir yanda pratikte, kendi halkından gizli olarak ve ona karşı, ezen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalara girerken, bir yandan da ulusal ayaklanmadan sözetmesi hiç de seyrek görülen bir şey değildir.[41]

Emperyalizm döneminde kendi ulus-devletlerini kurmak için mücadele yürüten sömürge ve yarı-sömürge ülkeler burjuvazisinin, ikili, kaypak tutumunu, çeşitli Asya ve Afrika ülkelerindeki ulusal kurtuluş mücadeleleri gerçekten de yeterince gözler önüne sermiştir. Fakat unutmamalıyız ki, bir ulusal kurtuluş savaşı tarihsel ve siyasal kapsamı bakımından neyse odur, daha fazlası değil. Böyle bir mücadele pekâlâ burjuvazinin önderliğinde de yürüyebilir; dolayısıyla emperyalistlerle çeşitli uzlaşmaları da içerebilir. Böyledir diye, yığınların katıldığı haklı bir ulusal ayaklanma, haksız bir mücadele düzeyine indirgenmiş olmaz. Lenin’in bu konuda yaptığı uyarı önemlidir:

...bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka “büyük” devlet tarafından aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.[42]

Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ulusal hareketlerle ilgili olarak bir de şu önemli değerlendirmeyi yapmaktadır Lenin:

...Çin, İran ve Türkiye gibi yarı-sömürge ülkeler ve tüm sömürgeler, ki bunlar bir milyarlık bir nüfusu barındırmaktadır. Bu ülkelerde, burjuva demokratik hareketler ya henüz başlamıştır, ya da bu hareketlerin aşacakları daha uzun bir yol vardır. Sosyalistler, yalnızca sömürgelerin ödünsüz olarak derhal ve kayıtsız şartsız kurtuluşunu istemekle kalmamalıdırlar (ki böyle bir istem, siyasal ifadesinde, ulusların kaderlerini tayin hakkını tanımaktan başka bir anlam taşımaz), onlar bu ülkelerdeki ulusal kurtuluşu amaçlayan burjuva demokratik hareketlerdeki daha devrimci olan öğeleri en kararlı bir biçimde desteklemeli, bu öğelerin kendilerini ezen emperyalist devletlere karşı ayaklanışına (eğer böyle bir şey varsa, devrimci savaşına) yardımcı olmalıdırlar.[43]

Lenin’in derdi, ulusal kurtuluş hareketlerinin burjuva demokratik karakterine dikkat çekmekle yetinmek değildir. Asıl olarak, “burjuva demokratik hareket” içindeki farklı kesimlerin ayırt edilmesi gereği üzerinde durur. Ona göre, daha devrimci öğelerin (yani küçük-burjuva radikalleri ve köylü kitleleri) kendilerini ezen emperyalist devletlere karşı ayaklanışlarına yardımcı olunmalıdır. Fakat bu ne anlama gelir? Komünistler demokratik istemleri proleter devrim hedefinden kopartmaksızın ele almalı ve mücadeleyi bu anlayışla yürütmelidirler. Komünistlerin, ezilen ulusların haklı mücadelesi temelinde ulusal kurtuluş hareketlerine sunacakları destek, proletaryanın devrimci mücadelesi açısından ikincil bir sorundur. Çünkü ulusların kaderini tayin hakkının savunulması da dahil, tüm diğer demokratik istemlerde proletaryanın birincil sorunu, bunların doğrudan doğruya iktidar mücadelesinin bir parçası kılınmasıdır. Zaten Lenin de, ulusların kaderini tayin hakkının kabulü bağlamında bu önemli hususa değinmektedir. Vurguyu, “...söz konusu olan istemin ve siyasal demokrasinin tüm temel istemlerinin, burjuva hükümetleri devirmek ve sosyalizmi gerçekleştirmek uğruna devrimci yığın savaşına doğrudan doğruya bağlı kılınması gereği”ne yapmaktadır.[44]

Önemli hususlardan biri de, ulusal kurtuluş mücadelelerinin desteklenmesinden ne anlaşılması gerektiğidir. Bir kere, her destek ancak içinde bulunulan somut koşullarda bir anlam ifade eder; dolayısıyla kimin, nasıl destekleneceği konusu ilkesel bir sorun olmayıp koşullu taktik bir sorundur. İkincisi, devrimci proletarya desteğini asıl olarak ezilen ulusun haklı mücadelesine sunar ve bu desteğin somutlanması da proletaryanın devrimci örgütlülük düzeyine bağlıdır. Örneğin, işçi hareketinin uykuda olduğu ya da işçi sınıfının devrimci siyasal örgütlülüğünün çeşitli nedenlerle alabildiğine gerilediği koşullarda da haklı bir ulusal mücadele pekâlâ öne atılabilir. Ama böyle bir durumda devrimci proletaryanın sunabileceği destek, anlaşılacağı gibi biraz ilkesel düzeyde kalır. Fakat proletaryanın devrimci mücadelesinin yükselişe geçtiği koşullarda görev, ezilen ulusun kaderini tayin hakkını bizzat savunmak ve ulusal kurtuluş istemiyle ayağa kalkan emekçi yığınlar içinde işçi sınıfının hegemonyasını tesis etmeye çalışmaktır. Kısaca tekrarlayacak olursak, işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından bir ulusun kaderini tayin hakkının savunulması, bu demokratik istemin proletaryanın iktidar mücadelesine doğrudan bağlı olarak dile getirilmesi demektir.

İşte, herhangi bir ülkede ulusal kurtuluş istemiyle yükselen emekçi kitle hareketi, ancak bu temelde ve ancak proletaryanın hegemonyası altında gerçekten anti-emperyalist bir yönelime girebilir. Eğer bu koşullar gerçekleşmemişse, bir ulusal kurtuluş mücadelesi kendi sınırlarından öteye geçemez. Ve bu sınırlar içinde onun emperyalist-kapitalist sistemden değil, sömürge statüsünden kurtuluşu esas aldığı asla unutulmamalıdır. Bu nedenle, ulusal kurtuluş mücadelelerini özü itibarıyla anti-sömürgeci mücadeleler olarak değerlendiriyoruz. Böyle bir mücadelenin, 20. yüzyılda artık emperyalist bir devlete karşı yürütülmesi durumunda da bu gerçek değişmez.

Lenin’in ulusal kurtuluş mücadelelerinin önemine ilişkin değerlendirmeleri, 1917 Ekim Devriminin zaferi ve ardından da Sovyet cumhuriyetlerinin kuruluşu sürecinde yeni bir boyut kazandı. Proletaryanın dünyanın bir parçasında iktidarı fethettiği bu yeni tarihsel koşullarda, ulusal kurtuluş mücadelesi içindeki emekçi kitlelerin muzaffer proletaryanın yanına çekilmesi hedefi doğruydu. Böylece proletaryanın önderliği altında emperyalist sisteme karşı dünya ölçeğinde geniş bir mücadele bloku oluşturulabilirdi. Üstelik Sovyet proletaryasının emperyalist güçlerin saldırısıyla yüz yüze bulunduğu bir durumda bu daha da önemliydi. Asya’nın ve genelde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin emekçi kitlelerinin Ekim Devrimi saflarına kazanılmak istenmesi, ulusal düzeyde savunulan işçi-köylü bağlaşıklığının dünya ölçeğindeki bir yansımasıydı. Lenin’in ulusal kurtuluş mücadelelerine verdiği önem de, işte bu çerçevede yorumlanmalıydı. Oysa bazı tarih araştırmacıları, Asya ülkelerindeki devrimci gelişmelerle yakından ilgilenmesine bakarak, Lenin’in giderek “Avrupa-merkezci” devrim anlayışından uzaklaştığını iddia ettiler. Onlara göre, Lenin, köylü uluslardan hareketle Doğu’dan esecek bir fırtınanın kapitalizmi yıkacağı düşüncesine doğru yol almıştı. Evet, “Marksizm” adına böyle yorumlar yapılmıştır, yapılagelmektedir; ama bunların Lenin’le bir ilgisi yoktur. Lenin’i üçüncü dünyacı görüşlerin yanında göstermek isteyenler zorlama yorumlarda bulunuyorlar. Asya’daki uyanışa dikkat çeken Lenin’in, gerek Ekim Devrimi öncesinde gerek sonrasında ve gerekse Komintern’in ilk kongreleri döneminde dünya devrimi hakkındaki kavrayışı çok nettir. O hep, dünya proleter devriminin ancak ileri Avrupa ülkeleri proletaryasının devrimci atılımı temelinde zafere yürüyebileceğine inanmıştır.

Konuya ilişkin çarpıtmalar bağlamında değinmek istediğimiz son bir nokta da şudur: Lenin’in ulusal kurtuluş hareketlerini, emperyalist-kapitalist sistemi yıkmayı hedefleyen dünya proleter devriminin bir müttefiki olarak değerlendirdiği doğrudur. Fakat Lenin, ikisinin özdeşleştirilmesine ya da birincinin ikincisinin yerine ikame edilmesine yönelik anti-Marksist yorumlara açık kapı bırakmamıştır. O, Ekim Devriminin zaferiyle birlikte dünyada yeni bir siyasal güç odağının doğduğu koşullarda, ezilen ulusların ve sömürge ülkelerin emekçi kitlelerini Sovyet proletaryasının politik öncülüğünde bir savaş cephesinde toparlama perspektifini savunmuştur. Lenin’in yaklaşımıyla, daha sonra Stalinizmin egemenliği altında biçimlendirilen sulandırılmış bir “anti-emperyalist mücadele” anlayışının hiçbir benzerliği yoktur. Çünkü bu ikincisi, ulusal kurtuluş mücadelelerini proleter devrim yerine ikame eden, proletaryanın politik hegemonyasını fiilen engellemeye çalışan bir siyasal eğilimdir. Stalinizm, sözümona anti-emperyalist cephe birliği adına, aslında devrimci proletaryayı ulusal burjuvazinin hegemonyasına boyun eğmeye zorlamıştır. “Aslolan Sovyet devletinin çıkarlarıdır” gerekçesiyle bir işçi iktidarının kurulmasına doğru gelişme potansiyeli taşıyan devrimleri boğmuştur.

Emperyalizm ve Siyasal Bağımsızlık Sorunu

Emperyalizmi “bir dış siyaset sistemi” olarak ele alan Buharin ve Pyatakov gibi Marksistler, bu yanlış yaklaşımlarının sonucunda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı konusunda da yanlış siyasal tutumlar takındılar. Gerçi, 20. yüzyılın mali sermaye çağı olduğu konusunda Lenin’le aynı düşünceyi paylaşıyorlardı. Fakat Buharin ve Pyatakov’a göre, emperyalizm kavramı mali sermayenin uyguladığı “politikayı” anlatmaktaydı. İşte Lenin’den ayrıldıkları nokta burasıydı. Ancak onların değerlendirmesi, emperyalizm çağında barışçı bir politikanın da pekâlâ mümkün ve tercih edilebilir olabileceği vaazını veren Kautsky gibi döneklerin tarzından tamamen farklıydı. Buharin ve Pyatakov, emperyalizmi mali sermayenin baskı ve zorbalığa dayanan zorunlu politikası olarak görmekteydiler. Buharin, “bu politika şiddet yöntemlerini içerir, çünkü ulusal toprağın genişletilmesi savaş anlamına gelir” demekteydi. [45]

Aslında Buharin’i, emperyalizmi böyle bir içerikle ele almaya iten temel neden, onun dünya ekonomisi çözümlemesinin “ulusal kapitalist tröst” fikrine dayanmasıydı. Ona göre, mali sermaye çağında uluslararası arenada boğaz boğaza bir rekabet sürse de, ulusal sınırlar içindeki rekabet tekelleşme sonucunda ortadan kalkmaktaydı. Ve devletin ekonomiye aktif katılımıyla, ulusal ölçekte tek bir birleşmiş tröst oluşmaktaydı. Bunun sonucu ise, kapitalist ülkelerin ulusal sınırlarını genişletmek amacıyla uluslararası arenada kıran kırana bir savaşa tutuşmalarıydı. Mali sermaye sömürgeler olmaksızın yapamazdı.

Oysa Lenin, emperyalizmi mali sermayenin bir “politikası” değil, onun egemenliğinin ta kendisi olan bir uluslararası ekonomik sistem olarak tanımladı ve çözümledi. Bunun sonucunda Lenin, sömürge statüsünü mali sermaye için olmazsa olmaz bir koşul olarak görmedi. Lenin haklıydı.

Sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş mücadeleleriyle, siyasal bağımsızlığın sistem çerçevesinde kazanılabilmesi pekâlâ olanaklıdır. Evet, emperyalizm dönemi genelde bir siyasal gericilik dönemidir. Fakat bu gerçek, emperyalist ülkelerin egemenliklerini ancak başka ülkeleri sömürgeleştirerek sürdürebilecekleri anlamına gelmez. Ayrıca tartışılan temel sorun, sömürge ülkelere siyasal bağımsızlığın emperyalist ülkeler tarafından bahşedilip edilmeyeceği değildir. Emperyalist sistemden kopmaksızın, onun işleyiş yasaları içinde siyasal bağımsızlığın kazanılmasının olanaklı olup olmadığıdır. İşte bunu olanaklı gören Lenin, bunun yolunun da ulusal mücadeleden geçtiğini belirtmekteydi:

Ulusal savaşım, ulusal başkaldırı, ulusal ayrılma da tam olarak “gerçekleştirilebilir” ve pratikte emperyalizm altında bununla karşılaşılmaktadır. Kaldı ki emperyalizm, kapitalizmin gelişmesini ve halk yığınları arasında demokratik eğilimlerin büyümesini durdurmadığı için, [ulusal hareketler –ç.n.] daha da kuvvetle ortaya konmaktadır. [46]

Lenin ayrıca, emperyalist ekonomizm eğilimine savruldukları için Rosa Luxemburg, Pyatakov ve Buharin’i eleştirdi. Bu Marksistler, ulusların kaderini tayin hakkının kabulünün kapitalizm altında olanaksız, sosyalizm altındaysa ulusal sorun zaten çözümleneceği için gereksiz olduğu şeklinde özetlenebilecek bir görüşü savunmaktaydılar. Onların yanılgısının temelinde, ekonomik kurtuluş olgusuyla siyasal kurtuluşu karıştırmaları yatıyordu. Yani Rosa ve onun gibi düşünenler, kapitalizm altında siyasal bağımsızlığın kazanılıp kazanılamayacağı sorununun yerine, iktisadi bağımlılık gerçeğini geçirmekteydiler. Lenin onlara, mali sermayenin zaten bağımsız bir ülkede bile egemen olabileceğini ve olduğunu hatırlatmaktaydı. Siyasal bağımsızlığın mali sermayenin egemenliği altında “elde edilemez” bir şey olduğuna ilişkin bütün savlar ise, bu hususun yeterince kavranmamasından kaynaklanıyordu. Şu önemli tespiti yapıyordu Lenin:

Bu durumda küçük ulusların herbirine diledikleri kadar demokratik özgürlük vermek, siyasal bağımsızlığa izin vermek, böylece “kendi” askeri girişimlerini zarar görme tehlikesine atmamak, mali sermaye açısından yalnızca “gerçekleştirilebilir” bir şey olmakla kalmaz, ama bazen tröstler için, onların emperyalist siyaseti için, onların emperyalist savaşı için daha kârlıdır.[47]

Gerçekten de, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının emperyalist sistemin işleyişi içinde gerçekleşemeyeceğini iddia etmek doğru değildir. Fakat yalnızca siyasal bağımsızlığın kazanılması ile sınırlı bir tayin hakkı, kapitalist sistemin, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin canını yakan ekonomik gerçeklerini de değiştirmeyecektir. Bu boyuttan bakıldığında, emperyalist güçler karşısında zayıf ulusların ezilen ve sömürülen kesimlerinin kaderini belirleyecek olan, kapitalizmden kurtulup kurtulmamaktır. İşte ancak bu noktada, “tayin hakkı”nın kapitalizm altında olanaksız, sosyalizm altında ise –sorun zaten çözümleneceği için– gereksiz olduğu söylenebilir. Fakat bunu demekle, sömürge ülkelerde gündeme gelmiş pratik bir sorun olan siyasal bağımsızlık hakkı konusunda somut bir tutum takınmış olmayız. İşte, Lenin’in Rosa’ya yönelttiği eleştiri bu noktadan hareket etmektedir. Lenin haklı olarak, Rosa’nın iki farklı boyutu birbirine karıştırdığını belirtmektedir.

Diğer yandan, emperyalist sistemden kopmaksızın ulusların ekonomik açıdan da bağımsız olabileceklerini iddia etmekse, saçma ve gerici bir küçük-burjuva ütopyasıdır. Dolayısıyla, Lenin’in Rosa ile anlaşmazlığa düştüğü nokta yalnızca “siyasal bağımsızlık” sorunudur. İkinci hususta, yani iktisadi düzeyde ulusal bağımsızlığın olanaksızlığı konusunda hemfikirdiler. Rosa Luxemburg, ulusal kurtuluş mücadelesinin geleceğe oranla –yani proleter devrime oranla– sınırlı yönünü doğru kavradı ve küçük-burjuva milliyetçi eğilimlerin yaratabileceği problemlere dikkat çekti. Küçük-burjuva sol akımların, proletaryanın devrimci çizgisini bulandırdıkları bir dünyada, ulusların kaderini tayin hakkını savunmanın ya da toprak ilhaklarına karşı çıkmanın, milliyetçilik ve sosyal-şovenizm tehlikesini gölgelemesine karşı gerçekten de uyanık olmak gerekir. Ulusal sorunun çözülmüş olduğu ve proleter devrimlerin gündemde bulunduğu kapitalist ülkelerde, yerli burjuvazinin kendi çıkarcı maceralarını ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı bahanesiyle yutturmaya çalışması gerçek bir tehlikedir.

Lenin’in emperyalist ekonomizm yanılgısına düştükleri için eleştirdiği Marksistler, ulusal kurtuluş sorununun artık gündemde olmadığı ülkelerle, tarihin basamaklarını büyük bir gecikmeyle çıkmakta olan ülkelerin koşulları arasındaki farkı hesaba katmadılar. Sömürge ülkelerde –henüz kapitalizme ilerlemekte olan geri ülkelerde– siyasal bağımsızlığın kazanılmasının ve bunların da modern ulus devletler kervanına katılımının tarihsel açıdan –geçmişe oranla– taşıdığı ilerici yön üzerinde yeterince durmadılar. Örneğin Buharin, RKP(B)’nin Sekizinci Kongresine (1919) sunulan parti programında, ulusların kaderini tayin hakkı ilkesinin yer almasına karşı çıktı. Buharin’in karşı çıkış gerekçesi şuydu: “Bir ulus demek, burjuvazi ve proletarya birarada demektir. Öyleyse biz proleterciler, nefret ettiğimiz burjuvazinin kendi kaderini tayin hakkını mı tanıyacağız?”[48]

Oysa Lenin’e göre, Buharin’i rahatsız eden tutarsızlık, yaşamda zaten varolan bir olguydu. Buharin, ulusların içinde kapitalist gelişme sürecine bağlı olarak oluşagelen bir ayrışma sürecinden, proletaryanın burjuvaziden ayrılmasından söz ediyordu. Tarih basamaklarında eşitsiz konumda bulunan uluslarda bu ayrışma henüz yaşanıp bitmiş olan bir gerçeklik değildi. Bu nedenle Lenin, ulusların kaderlerini tayin hakkının nasıl kullanılacağı konusunda da, çeşitli ulusların tarihsel koşulları arasındaki farklılıkları dikkate alıyordu. Örneğin, RKP(B)’nin Sekizinci Kongresine sunduğu program taslağında, bu soruna ilişkin olarak şu satırlar yer almaktaydı:

Bir ulusun ayrılması konusunda, o ulusun arzusunu kimin dile getireceği sorununda, RKP tarihsel sınıf görüşünü üstün tutar ve ilgili ulusun, ortaçağdan burjuva demokrasisine, ya da burjuva demokrasisinden sovyet veya proletarya demokrasisine, vb. tarihsel gelişmesinin vardığı düzeyi dikkate alır.[49]

Kısacası, somutta tam doğru tutum takınabilmek için, burjuvazi ile proletarya arasındaki ayrışmanın henüz yeterince olgunlaşmadığı bir tarih basamağını yaşayan uluslar da hesaba katılmalıydı. Lenin, önemli bir gerçeklikten söz ediyordu: “Biz bir ulusun ortaçağdan burjuva demokrasisine, burjuva demokrasisinden proleter demokrasisine yürüyüşünde eriştiği aşama hesaba katılmalıdır, diyoruz.” Ve şöyle devam ediyordu: “Her ulus, kendi kaderini tayin hakkını elde etmelidir, bu, emekçi halkın kendi kaderini tayin etmesini kolaylaştıracaktır.” “Komünizm zor yoluyla kabul ettirilemez.”[50]

Emperyalizm Dönemi ve Haklı-Haksız Savaşlar Ayrımı

Ulusal sorun tartışmaları kapsamında, Lenin, haklı ve haksız savaşlar ayrımına da geniş bir yer vermiştir. O dönemin savaş ortamı nedeniyle bu ayrımın yapılması gerçekten de çok önemliydi ve komünistlerin savaşlar karşısında doğru bir siyasal tutum alabilmeleri bakımından zorunluydu. II. Enternasyonal’in 1912 yılında Basle özel kongresinde oybirliğiyle kabul ettiği bildiri bu açıdan özel bir önem taşır. Bildiride, emperyalistlerin yağmacı bir savaşa hazırlandıkları açıklanıyordu; işçiler savaş tehlikesiyle mücadele etmeye çağrılıyorlardı. Bu savaş ortamının, aynı zamanda bir devrim durumuna işaret etmekte olduğu görüşü benimseniyordu. Savaşın patlak vermesi halinde, II. Enternasyonal’e dahil partilerin, sosyalistlerin görevinin, sosyalist devrimi gerçekleştirmek üzere ekonomik ve politik bunalımdan yararlanmak olduğu belirtiliyordu. Fakat 1914’te emperyalist savaş patlak verdiğinde, Basle bildirisine imza atan sosyalistlerin çoğu, verdikleri sözleri çiğneyerek parlamentolarda savaş bütçeleri lehinde oy kullandılar ve kendi burjuva hükümetlerinin yanında yer aldılar.

Bu tutumlarına siyasal gerekçeler icat etmeye çalışan II. Enternasyonal dönekleri, aslında bizzat emperyalist paylaşım savaşını çıkartan saldırgan Avrupa ülkelerinin bile “anayurt savunması” yapmaya hakları olduğu yalanına sarıldılar. Politik literatüre sosyal-şovenizm olarak geçen bu siyasal eğilimle mücadele yakıcı bir önem kazanmıştı. Dolayısıyla, haklı ve haksız savaşlar ayrımının, artık kapitalizmin emperyalist aşaması koşullarında yeniden netleştirilmesi zorunluydu.

Bir savaşın niteliğini belirleyebilmek için, bir kere her şeyden önce o savaşa yol açan politikanın karakterinin açıkça ortaya konması gerekir. Çünkü genelde her savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir. Bu nedenle de, yürüyen bir savaşın nasıl değerlendirileceği, haklı mı haksız mı bulunacağı konusunda soyut bir ölçüt olamaz.

Fakat örneğin, “yurtseverlik”in sosyalizm adına göklere çıkarılması konusunda sicilleri bir hayli lekeli olan Fransız sosyalistleri (meşhur Jauréscilik), bu “ün”lerini emperyalist paylaşım savaşı ortamında da sürdürdüler. Onlar, rekabet ve nüfuz alanlarının paylaşımı nedeniyle emperyalist ülkeler arasında patlak veren savaşta, “saldırıya uğrayan ülkenin savunma hakkı vardır” ölçütüne göre hareket edebiliyorlardı. Lenin bu türden şoven yaklaşımları eleştirirken tam da sorunun özüne işaret ediyor ve şöyle diyordu: “Sanki soru: Savaşın nedenleri nedir? Savaşın amaçları nedir? Savaşı hangi sınıf veriyor? değilmiş de, ilk saldıracak olan kimdir? sorusuymuş gibi.”[51]

Ancak belirli tarihsel şartlarda haklı ve ilerici nitelik taşıyan “anayurt savunusu”nun emperyalistler arası bir savaşa uygulanması, düpedüz işçileri aldatmak ve gerici burjuvazinin yanında yer almak demektir. Sosyal-şovenlerin hilekârlığını sergileyebilmek için, her şeyden önce Marx ve Engels’in 1789-1871 arasındaki ulusal kurtuluş savaşlarını neden ilerici, haklı ve desteklenebilir savaşlar olarak değerlendirdiklerini hatırlamak gerekir:

Böyle bir dönemin savaşları ile ilgili olarak “savunma” savaşının meşruluğu üzerine söz ederken sosyalistler, daima, sonu ortaçağ kurumlarına ve köleliğe karşı devrime çıkacak olan bu amaçları gözönünde bulundurmuşlardır. “Savunma” savaşı sözü ile sosyalistler, her zaman bu anlamda “haklı” bir savaşı kastetmişlerdir. … Sadece bu anlamda sosyalistler, “anayurdun savunulması için” verilen savaşlara ya da “savunma” savaşlarına, meşru, ilerici ve haklı savaşlar gözü ile bakmışlar ve bakmaktadırlar.[52]

Oysa 1914’te patlak veren savaş, emperyalist ülkelerin dünyayı yeniden paylaşmak amacıyla başlattıkları haksız bir savaştı. Böyle bir savaşta emperyalist ülkeler proletaryasına “yurt savunması” fikrinin empoze edilmeye çalışılması, doğrudan doğruya emperyalist güçlerin değirmenine su taşımak anlamına geliyordu. Lenin’in sözleriyle, “... bugünkü emperyalist burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı, «ulusal» ideoloji ve «anayurdun savunulması» gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir.”[53]

Nüfuz alanlarını paylaşmak üzere birbirleriyle savaşa tutuşan kapitalist ülkeler proletaryası açısından, bu gibi savaşlar ne haklı savaşlardır, ne de savunma savaşları. Böyle bir savaşta ilk saldıranın kim olduğu önem taşımaz. Çünkü, aslında “saldıran” da “saldırıya uğrayan” da emperyalist bir çıkar çatışmasının taraflarıdır ve dolayısıyla bu savaşta proletaryanın “anayurdun savunulması” gibi bir sorunu olamaz. Proletarya, birbirleriyle boy ölçüşmek üzere karşı karşıya gelen kapitalist ülkelerden hangisinin savaştan daha avantajlı çıkacağı temelindeki bir hesaplaşmada taraf değildir. Savaşı yürüten kapitalist ülkeler proleterleri açısından sorun, “kendi” hükümetlerinin yenilgisini istemek ve emperyalist savaşı, burjuva düzene son verecek bir iç savaşa çevirmektir. Savaş koşulları nedeniyle silahlanmış bulunan proleterler, ellerindeki silahları kendi burjuva iktidarlarına yöneltmeyi temel sınıf görevleri olarak kabul etmelidirler.

Bu siyasetin yerine “anayurt savunması” siyasetinin geçirilmesi, proleter devrim amacına açıkça ihanet etmek demektir. Çünkü, emperyalist niyetlerle savaşa tutuşan ülkelerde, proletaryanın “anayurt savunması” yanılgısına kapılarak bu savaştan yana çıkması, “kendi” burjuvazisinin zaferi uğruna diğer ülkeler proleterleriyle boğazlaşması anlamına gelir. Bu tutum, “bütün ülkelerin işçileri birleşin” parolasında ifadesini bulan proletarya enternasyonalizmi hedefinin açıkça ayaklar altında çiğnenmesidir. Tıpkı Lenin’in belirttiği gibi:

Her kim ki, Marx’ın, gerici ve mutlakıyetçi burjuvazi ve sosyalist devrim dönemine tamı tamına uygulanması gereken “işçilerin anayurtları yoktur” sözünü unutarak burjuvazinin ilerici olduğu dönemdeki savaşlara karşı Marx’ın tutumuna atıfta bulunursa, Marx’ı rezilcesine tahrif etmiş ve sosyalist görüş açısı yerine burjuva görüş açısını koymuş olur.[54]

Ne var ki “anayurt savunması” siyasetine karşı olmak, her türlü ulusal savaşı reddetmeyi ya da olanaksız görmeyi, bu kez de böyle bir uç noktaya savrulmayı haklı kılmıyor. Emperyalist bir savaş içinde paylaşıma konu olan sömürgeler ve ezilen uluslar açısından durum farklıdır. Çünkü bu ülkelerde “anayurt savunması”, gecikmiş bir tarihsel sorunun, yani ulusal bağımsızlık sorununun çözümünü içerir. Ve bu temelde gelişen ulusal kurtuluş savaşlarını, komünistler haklı ve ilerici savaşlar olarak değerlendirmeyi sürdürürler. “Ata toprakları ve ulus”un tarihsel kategoriler olduğunu belirten Lenin; “Ben, demokrasiyi savunmak ya da ulusal baskıya karşı durmak amacıyla verilen savaşlara hiçbir biçimde karşı değilim; bu savaşlar ya da başkaldırılar söz konusu olduğu zaman da «ata topraklarının savunulması» sözünden korkmam” der.[55] Gerçekten de, sosyalistler her zaman zulüm görenin yanında yer alırlar ve kapitalist baskılara karşı yürütülen demokratik ya da sosyalist içerikli savaşlara karşı çıkmazlar. Emperyalizm döneminde bir ulusal savaşın haklı kabul edilebilmesi için herşeyden önce, yürüyen savaşın özü ortaya konulmalıdır.

Peki, bir savaşın “özü”nü nasıl tanımlayabilir, nasıl ortaya koyabiliriz? Savaş siyasetin devamıdır. Öyleyse savaş öncesinde güdülen siyaseti, savaşa yol açan, savaşı ortaya çıkaran siyaseti incelememiz gerekir. Bu siyaset emperyalist bir siyasete, yani mali-sermayenin çıkarlarını güven altına almak, sömürgelerle yabancı ülkeleri soymak, ezmek amacını güdüyorsa, o zaman bu siyasetten doğan savaş emperyalisttir. Eğer güdülen siyaset ulusal kurtuluş siyasetiyse, yani ulusa zulmedilmesine karşı olan yığın hareketinin ifadesiyse, o zaman bu siyasetten doğan savaş, ulusal kurtuluş savaşıdır.[56]

Sömürge ülkelerde ezilen ulusların yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşlarının haklı savaşlar olduğu hususu yeterince açıktır. Asıl tartışılması gereken sorun, siyasal bağımsızlığa sahip ve zaten burjuvazinin egemen olduğu bir kapitalist ülkenin emperyalist paylaşım savaşına konu olması, topraklarının işgal edilmesi durumudur. Böyle bir durumda da, yine haklı bir ulusal savaştan söz edebilir miyiz? Komünistler, sosyal-şovenizme bulaşmama gerekçesiyle, böylesi koşullarda “yurt savunması” için ayağa kalkan emekçi kitlelere ve onların mücadelesine kayıtsız mı kalmalıdırlar?

Bir kere her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, egemen olan bir ulus-devletin topraklarının işgale uğraması ya da ilhak edilmesi durumunda komünist yaklaşım açısından temel sorun, üzerinde yaşanan toprakların savunulup savunulmayacağı sorunu değildir. Sorun, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin, yaşadıkları topraklara yönelik bir saldırı ve ilhak karşısında neyi, nasıl, kime karşı, hangi temelde vb. savunacakları sorularının yanıtındadır. Lenin’in tutumunda örneklendiği gibi, komünistlerin karşı çıktığı “anayurt savunusu”, proletaryanın savaş bahanesiyle kendi ülkesindeki burjuva iktidarını savunur ve destekler bir duruma düşürülmesidir. Peki doğru tutum ne olmalıdır?

Dünya işçi sınıfının devrimci mücadele tarihine “iktidarın fethi” kapsamında bir ön deneyim olarak geçen Paris Komünü, bu konuda da bir ön örnek oluşturmaktadır. Marx’ın deyimiyle “göğü fethe çıkan komünarlar”, Paris’i Prusya ordusunun işgaline karşı savunurlarken, burjuva Versailles hükümetinin hizmetine koşmadılar. Tersine, onlar silah elde işgali püskürtürlerken, bizzat kendi iktidarlarını da yaratmış oldular. Paris proletaryası siyasal deneyim açısından henüz çok gençti. Emekçi kitlelerin desteğini henüz kazanmamıştı, yalnızdı. Ne yapması gerektiği konusunda bilgisizdi, çeşitli yanılgıları oldu ve sonunda yenildi. Fakat her şeye rağmen, yine de işgalci bir ordunun saldırısı karşısında silahlanmış proletaryanın, dış istilâcıların üzerine yürürken pekâlâ içteki sınıf düşmanının da egemenliğine son verebileceğinin bir örneğini gösterdi.

Siyasal deneyim açısından çocukluk dönemini yaşayan Paris proletaryası, daha sonraları işçi sınıfının bilincini aşamalara bölüp duran kartlaşmış Stalinist “önder”lerin stratejileriyle (önce burjuvaziyle birlikte dış düşmana karşı mücadele, sonra içte burjuvaziyle hesaplaşmaya sıranın gelmesi; yani gelmemesi!) kirlenmemişti. Fakat yine de bu örnek yalnızca bir ön deneyimdi; eksikleri, hataları görmezden gelinemezdi. Bu nedenle Lenin, Paris Komününün hatalarından alınması gereken derslere dikkat çekti. Paris işçilerinin bir bölümünün “ulusal ideolojiye” saplanıp kalmalarının, bu tür küçük-burjuva zayıflıkların affedilmez yanılgılara örnek oluşturduğunu belirtti.

Bir başka örnek olarak, Birinci Dünya Savaşı içinde Almanya tarafından işgal edilen Belçika’da ortaya çıkan “ulusal sorun”un sömürge ülkelerden farklılığı hatırlanabilir. Lenin, eğer Almanya Belçika topraklarını ilhak ederse böyle bir kapitalist ülkede de bir ulusal savaşın gündeme gelip gelmeyeceğini ve şayet gündeme gelirse komünistler tarafından haklı bulunup bulunmayacağını tartışıyordu. O, böylesi durumlarda da toprak ilhaklarına karşı çıkılması ve ulusların kaderini tayin hakkının kabul edilmesinden yanaydı. Çünkü Lenin, zorla gerçekleşen toprak ilhaklarını bir “oldu-bitti” olarak kabul eden ve bu tür sınır değişikliklerini sosyalizmi hazırlayan bir siyasal-iktisadi merkezileşme adına kayıtsızlıkla karşılayan mantaliteye karşıydı. Bu nedenle, “Avrupa’da yeni sınır taşlarının dikilmesine, emperyalizmin yıktıklarının yeniden konmasına kesin olarak karşıyız” diyen Polonyalı Marksistleri eleştirdi. İlhakların bu temelde haklı gösterilmesini Marksizmin yozlaştırılması olarak değerlendirdi. Ulusların kaynaşmasının ancak gönüllülük temelinde gerçekleşebileceğini savunan Lenin, bir halkın arzusu dışında zorla gerçekleştirilen toprak ilhaklarına karşı çıkılması gerektiği fikrinden ödün vermedi. Ulusal bağımsızlık sorununun çok önceden çözülmüş olduğu bir kapitalist Avrupa ülkesinde bile –Belçika örneğinde olduğu gibi–, ulusların kaderini tayin hakkını savunmanın yeniden gündeme gelebileceğini hatırlattı.

Konuyu netleştirmek için birkaç önemli noktayı vurgulayalım. Belçika’daki bir “ulusal savaş”ın, sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarıyla özdeşleştirilebilecek bir tarihsel boyutu yoktu. Belçika, sömürge ülkelerdeki gecikmeli tarihsel koşulların tamamen uzağındaydı. Bir işgal ya da toprak ilhakı gerçekleşti diye, Belçika gibi bir ülkede, onca yıldır proletaryanın düşmanı olan burjuvazi gerici bir sınıf olmaktan çıkıp görece “ilerici” bir konum kazanacak değildi. Bu nedenle, kapitalist ülkelerde ortaya çıkabilecek bu türden “ulusal sorun”lar karşısında komünistlerin görevi, ulusların kaderini tayin hakkını tıpkı Paris Komünü örneğinde olduğu gibi savunmak, yani bu tür sorunların çözümünü doğrudan proleter devrime bağlamaktır. Dolayısıyla, kapitalist bir ülkenin işgale uğraması veya bir toprak ilhakının gerçekleşmesi, proletaryanın önüne devrimci hegemonyasını savaş koşullarında kurabilmesi görevini çıkartır. Yani proletarya, emekçi kitleleri ulusal bir başkaldırıya iten böyle bir ortamdan yararlanabilmeli, “yurt savunması” diyerek ayağa kalkan kitlelerin önderliğini ele geçirebilmeli ve böylece onları toplumsal devrime yöneltmelidir.

Bugünün dünyasında, büyük kapitalist ülkelerle küçükler arasında da çeşitli çekişmeler, çıkar çatışmaları yaşanıyor ve burada sorun ezen uluslarla ezilen uluslar arasındaki mücadele kapsamında değildir. Yanlış anlaşılmasın; emperyalist ülkelerin daha küçük ve güçsüz kapitalist ülkelere yönelik çeşitli müdahaleleri ve dayatmaları nedeniyle, bu ülkelerdeki emekçi kitleler katmerli biçimde ezilmektedirler. Ancak, burjuvazinin kapitalizm öncesi ilkel ve gerici yapılanmaya karşı ulusun önünde ilerici bir tarihsel rol oynayabildiği sömürge ülkelerdeki koşullardan tamamen farklı olarak, artık karşımızda derinleşmiş sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir ulus vardır. Şimdi karşımızda, kendi siyasal kurumları, kendi burjuva egemenlik aygıtlarıyla kapitalist devletler vardır. Bir zamanlar öne çıkan “ezen ve ezilen ulus” sorununun yerini, artık kapitalist devlet altında “ezen ve ezilen sınıf” sorunu almıştır. Fakat yine de, çeşitli emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabet ve hegemonya mücadelesinde, herhangi bir nüfuz alanını yeniden paylaşmak amacıyla çıkarttıkları ve çıkartacakları savaşlar karşısında doğru bir tutum alma gereği devam ediyor.

Örneğin, bugün iyice saldırganlaşan ABD’nin bütün dünyanın gözü önünde açıkça hücuma hazırlandığı Irak sorununda tarafsız kalmak mümkün müdür? Irak’ta Saddam rejiminin desteklenebilecek hiçbir yönü olmasa da, dünya ölçeğinde proletaryanın emperyalist savaş karşıtı bir mücadeleyi yürütmesi gerekiyor. Amerikan emperyalizminin artık haksızlığı ayan beyan ortada olan zalim savaş hazırlığına açıkça karşı çıkmaksızın, işçi sınıfının ne Irak’ta ne de bir başka ülkede emekçi kitleleri kendi devrim hedefine kazanması mümkün değildir. Emperyalist savaş tehditlerine ve emperyalist savaşlara karşı tutum almamak büyük bir suç olur. Olası bir savaş ve ABD’nin Irak topraklarını işgali durumunda ise, Irak halkının Amerikan emperyalizmine karşı yürüteceği savaş elbette ki haklı bir ulusal kurtuluş savaşı olacaktır. Ya da yine Ortadoğu’da Filistin halkına kan kusturan İsrail’in yürüttüğü haksız savaş karşısında Filistin halkının ulusal kurtuluş mücadelesinin haklılığını tartışmaya gerek bile yoktur.

Evet, komünistler ulusların kaderini tayin hakkını savunurlar, emperyalist ülkelerin askeri müdahalelerine ve toprak ilhaklarına karşı çıkarlar. Ezilen ulusların siyasal bağımsızlık mücadelelerini haklı bulur ve desteklerler. Fakat tüm kapitalist ülkelerde, komünistler, savaşın yarattığı devrimci durumdan proleter devrimin gerçekleşmesi için yararlanmayı başa alırlar. Emperyalist devletlerin askeri müdahalelerine karşı mücadele, burjuvaziyle “ulusal birlik”i (!) savunmak ya da burjuva iktidarların varlığını güçlendirmek için değil, toplumsal devrimin gerçekleştirilmesi uğruna yürütülmelidir. Bu nedenle komünistler, burjuvazinin iktidarda olduğu tüm ülkelerde savaş durumlarında alabildiğine uyanık olmalı ve işçi sınıfını burjuva “ulusal ideoloji”nin esaretinden kurtarmayı temel görevleri bilmelidirler. Irak örneğinin açıkça sergilediği gibi, emperyalist güçlerin haksız ve zalim askeri müdahalelerinden kurtuluşun yolu; “mazlum” rolünü oynayan gaddar burjuva iktidarların desteklenmesinden ve neticede bu iktidarların sürekli kılınmasından geçmiyor. Haksız bir emperyalist saldırı karşısında, saldırıya uğrayan ülkenin kendi kaderini tayin hakkı doğuyorsa da, devrimci proletaryanın görevi asla bu hakkın kabulü noktasında bitmemektedir. Tam tersine, asıl görev tam da bu noktada başlamaktadır. Çünkü, ulusun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi kitlelerin, elde silah cephelerde ölümlere koşup ülkeyi işgalden kurtarmaya çalıştığı haklı savunma savaşlarında bile, burjuvazinin tek bir amacı vardır. Yalnız ve yalnızca kendi burjuva düzeninin korunması ve güçlendirilmesi! Egemen burjuvazinin, ulusun kaderini tayin hakkından anladığı budur, asla daha ötesi değil! O halde böylesi koşullarda mücadele yürüten devrimci proletaryanın görevi, ulusun öncüsü olabilmek ve emekçi kitlelerin gerçekten de kendi kaderlerini tayin edebilmelerinin yolunu açmaktır. Sıcak savaş ortamlarında, tüm kapitalist ülkelerde işçiler, kendi ülkelerindeki burjuva iktidarlarına son vermek, emperyalist savaşları iç savaşa çevirmek üzere ileriye atılmalıdırlar.

Tam da bu noktada bir tartışma hususunu daha öne çıkarmamız gerekiyor; o da şudur: Büyük bir emperyalist devletin, görece zayıf, küçük bir kapitalist devlete saldırması durumunda (örneğin ABD’nin Irak’a saldırdığı Körfez Savaşında), küçük kapitalist devletin savaşı kazanmasının (Saddam’ın kazanması diye de okuyabilirsiniz!) emperyalizme indirilmiş bir darbe olacağı söylenir. Bu yaklaşıma göre, büyük kapitalist devletin aldığı yenilgi nedeniyle durumu sarsılacak ve bu da proletaryanın mücadelesi açısından önemli olanaklar yaratacaktır. Bu doğrultudaki değerlendirmeler, emperyalist güçlerin manevra olanaklarını hafife alan ve proletaryanın enternasyonal örgütlülüğünün ve mücadelesinin zorunluluğunu atlayan spekülatif tutumlardır. Aslında bu gibi tutumlar da çarpıtılmış bir anti-emperyalizm anlayışının uzantılarıdır.

Şu ya da bu emperyalist ülkenin küçük bir ülkede giriştiği maceranın yenilgiyle sonuçlanması, dünya genelinde işçi ve emekçi kitlelerin moralini yükseltse de, muhakeme tek boyutlu yürütülmemeli ya da böyle bir olasılık asla abartılmamalıdır. Enternasyonal düzeyde devrimci öncü ve örgütlülük olmaksızın, söz konusu durumların işçi sınıfının mücadelesinde kendiliğinden büyük fırsatlar yaratacağını ummak büyük bir hata olur. Aslında, büyük-küçük devlet muhasebesinde atlanan önemli bir nokta var. Büyük emperyalist güçler, kışkırttıkları bölgesel savaşlarda ya da nüfuz alanlarına yönelik askeri operasyonlarda, kendi çıkarlarına ters düşecek durumların içinden sıyrılabilmek, yenilgili bir durumu bir “zafer” olarak sunabilmek bakımından gerçekten de büyük bir manevra gücüne sahipler. Oysaki, aslında askeri bir müdahaleye konu olan küçük kapitalist ülkenin burjuva iktidarı aldığı bir yenilgi karşısında gerçekten de sarsıntı geçirebilmektedir. Kısacası, günümüz dünyasında emperyalistlerin kışkırttığı bölgesel savaşlarda “burjuvazinin küçüğünü büyüğüne karşı destekleyeyim” diyerek sözde bir anti-emperyalizme savrulanlar, saldırıya uğrayan ülkelerde ortaya çıkan devrimci durumları da görmezden gelmektedirler. Ve zaten tüm emperyalist devletlerin esas korkusu da, küçük bir kapitalist devletin büyüğüne kafa tutması değil; küçük büyük herhangi bir kapitalist ülkede proleter devrimin patlak vermesidir.

Konuyu biraz da değişik bir açıdan ele alarak tartışmayı sonuçlandıralım. Lenin dönemindeki sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin ezici çoğunluğu siyasal bağımsızlıklarını kazandılar, kendi ulus-devletlerini kurarak kapitalist devletler kervanına katıldılar. Hatta Türkiye, Hindistan vb. örneklerde olduğu gibi, bu ülkelerin bir kısmı diğerlerine oranla ekonomik açıdan bir hayli mesafe katettiler. Bunlar emperyalist hiyerarşide alt basamaklarda yer alıyor olsalar da, palazlandıkları ölçüde bölgesel bir güç olmaya soyunmakta ve kendi çıkarları doğrultusunda sağa-sola sataşmaktadırlar. Bu nedenle günümüzde savaşlar karşısında doğru bir tutum takınabilmek için, içinde yaşadığımız dünyanın somut koşullarından hareket etmek, düne oranla değişen yönleri hesaba katmak zorunludur.

Unutmamalıyız ki, yayılmacı maceralara yalnızca büyük emperyalist ülkeler başvurmuyor. Bugün, kendi bölgelerinde emperyalistleşmeye, bir alt emperyalist güç olmaya çabalayan kapitalist ülkelerin (örneğin Türkiye, İran, Hindistan gibi) durumu çarpıcıdır. Bu ülkelerin, kendilerine nüfuz alanı yaratabilmek amacıyla kendi bölgelerinde kışkırttıkları çatışmalar, giriştikleri gerici maceralar ve çıkarttıkları haksız savaşlar var. Bu tür savaşlar karşısında da devrimci proletaryanın tutumu, bir başka ülkenin burjuvazisine karşı “kendi” burjuvazisiyle aynı cephede bir “ulusal” savaşın, bir “anayurt” savaşının sürdürülmesi olamaz. Günümüzün somut koşulları nedeniyle, bir zamanlar Lenin’in emperyalist ülkelerin sosyal-şovenlerini mahkûm etmek için dile getirdiği uyarılar, bugün tüm kapitalist ülkelerdeki komünistlerin kulağına küpe olmalıdır. Yayılmacı maceralarla kendi uluslarını haksız savaşların içine sürükleyen burjuva iktidarların hegemonyası altında, onların ordularını güçlendirmek üzere savaşa katılmayı, “yurt savunması” bahanesine sığınarak haklı göstermek düpedüz milliyetçiliktir, sosyal-şovenizmdir.



[29] Lenin, Emperyalizm, s.78

[30] Troçki, Sürekli Devrim Çağı, Habora Yay., 1971, s.65

[31] E. Mandel, Marksizme Giriş, Yazın Yay., 1. baskı, s.62

[32] Lenin, age, s.78

[33] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, s.59

[34] “Dünya Siyasetinde Alev Alabilecek Maddeler” (1908); “Balkanlardaki ve İran’daki Olaylar” (1908); “Yeniden Doğan Çin” (1912); “Balkan Savaşı ve Burjuva Şovenizmi” (1913); “Asya’nın Uyanışı” (1913); “Geri Avrupa, İleri Asya” (1913); Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşlarıadlı derlemenin içinde, Sol Yay.

[35] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, s.58

[36] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yay., Kasım 1992, s.173

[37] bkz. Lenin, age, s.130-132

[38] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, s.35-36

[39] Lenin, age, s.57

[40] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yay., Ağustos 1979, s.87

[41] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, s.59

[42] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s.128-129

[43] Lenin, age, s.131-132

[44] Lenin, age, s.136

[45] Buharin, Dünya Ekonomisi ve Emperyalizm, s.112

[46] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, s.48

[47] Lenin, age, s.48-49

[48] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s.348

[49] Lenin, age, s.347

[50] Lenin, age, s.352, 353 ve 354

[51] Lenin, age, s.294

[52] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, s.13

[53] Lenin, age, s.13-14

[54] Lenin, age, s.22

[55] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s.290

[56] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, s.29