Navigation

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

5. Bölüm

Gelişen Batı kapitalizmi karşısında Osmanlının bocalama ve gerileme dönemi (17 ve 18. yüzyıllar)

Osmanlı İmparatorluğu’nun 15. yüzyılda başlayan ve 16. yüzyıl boyunca devam eden militer genişlemesi ve bu genişlemeye bağlı olarak gerçekleşen ekonomik yükselişi, 17. yüzyıla gelindiğinde artık daha ileri gidemeyeceği bir noktaya gelip dayanmış bulunuyordu. Bunun başlıca nedeni, Osmanlı toplumundaki hâkim üretim ilişkilerinin (Asyatik despotizm), bu toplumun bağrındaki toplumsal üretici güçlerin gelişmesine daha fazla imkân tanımayan bir karakterde olmasıydı. Aslında diğer despotik devletler gibi, Osmanlı devleti de belli bir genişleme döneminden sonra kaçınılmaz olan bir “tarihsel dönüm” noktasına gelmiş bulunuyordu. Osmanlı toplumundaki egemen üretim ilişkileri değişmediği sürece, bu toplumunun kendi içsel dinamikleriyle yeni bir üretim tarzına geçmesi ve daha gelişkin bir sosyo-ekonomik formasyona evrilmesi söz konusu olamazdı. Oysa bu söylediğimiz olay, feodal üretim tarzı içinde yeni üretim ilişkilerinin gelişme imkânı bulması sonucunda 16. yüzyıl Avrupa’sında yaşanmakta olan bir olaydı.

Toprakta özel mülkiyetin, yaygın meta üretiminin ve serbest mübadele ilişkilerinin bulunmadığı, dolayısıyla bir sivil toplumun (özel mülkiyete dayalı sınıfların) oluşmadığı ve buna bağlı olarak da gerçek anlamda sınıf karşıtlıklarının ve sınıf mücadelelerinin gelişemediği Osmanlı toplumunda, evrimci ve devrimci dinamiklerin işleyebilmesi son derece güç, hatta imkânsız gibi bir şeydi. Bu durumda olan bir toplumdan beklenebilecek şey, kendini özellikle devlet katındaki (egemen sınıf içindeki) çatışma, yozlaşma ve çürümeyle dışa vuran, uzun ve sancılı bir çözülme süreci olabilirdi ancak. Nitekim, Asya tipi bir sınıflı toplum olan Osmanlı toplumunun 17. yüzyıldan itibaren içine girdiği süreç de bundan başka bir şey olmayacaktı. 17. ve 18. yüzyıllar, gelişen Batı kapitalizmi karşısında derin bir malî bunalım içine giren Osmanlının, hem merkezi despotik-devlet yapısında, hem de sosyo-ekonomik yapılarında esaslı bozulmaların, çözülmelerin ve dağılmaların yaşandığı; imparatorluk bünyesinde büyük toplumsal çalkantıların vuku bulduğu bir bocalama ve gerileme dönemidir. Başka bir deyişle bu dönem, düzeni bozulmuş despotizmin ayakta kalmak için direndiği bir dönemidir.

Osmanlı despotizminin bu iki yüz yıllık dönem içinde ayakta kalmak için gösterdiği direnç, gerçekten ilginçtir. Bir yandan Batı Avrupa’da kapitalist üretim tarzı gelişiyor ve Osmanlı devleti de bu Avrupa ile ticarî ilişkiler geliştiriyor. Ama öte yandan aynı Osmanlı devleti, kendisini bu kapitalist transformasyonun dışında tutabiliyor ve kendi bozuk düzenli yapısını, müthiş bir direngenlikle iki yüz yıl daha sürdürebiliyor... Peki bu nasıl olabiliyor? Ya da Osmanlı’nın bu “başarısı”nın sırrı nerededir? Bunun o dönemdeki dış faktörlerle açıklanabilecek pek çok nedeni var kuşkusuz. Ama bizce bu sorunun asıl yanıtı, Osmanlı despotizminin maddi temelini oluşturan Asyatik üretim tarzının iç mekanizmalarında aranmalıdır.

Osmanlı toplumuna ilişkin önemli bir tartışma: Asyatik üretim tarzı ve “durgunluk” sorunu

Marx’ın, ileride yazmayı düşündüğü büyük esere hazırlık niteliğinde kaleme aldığı 1857-58 elyazmaları (Grundrisse), yazılışından neredeyse yüz yıl sonra (1953’te) yayımlanabilmiştir. Marx bu elyazmalarının “kapitalizm öncesi ekonomi biçimleri” başlığını taşıyan bölümünde, Asyatik üretim tarzının, diğer üretim tarzlarından (kölecilik ve feodalizm) farklı tipte bir “üretim tarzı” olduğunu söylüyordu. Şöyle ki, Batı uygarlığının (Batılı sınıflı toplumların) temelini oluşturan köleci ve feodal üretim tarzları, esas olarak toprakta özel mülkiyete dayanırken, Doğu uygarlığının (Doğulu sınıflı toplumların) temelini oluşturan Asyatik üretim tarzı, toprakta kolektif devlet mülkiyetine dayanmaktadır. Öte yandan Marx, Asyatik üretim tarzının, tarihsel olarak (yani zaman bakımından) köleci ve feodal üretim tarzlarına ön gelen bir aşama olduğunu belirtmektedir. 1859 yılında kaleme aldığı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı esere yazdığı ünlü önsözde de bu görüşünü yineler Marx: “Geniş çizgileriyle, asya üretim tarzı, antik çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler.” (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yay., Eylül 1993, s.24)

Sonradan Marx’ın bu açılımını yanlış yorumlayan kimi Marksistler, tarihsel bakımdan köleci üretim tarzına ön gelen Asyatik üretim tarzının, içerdiği üretici güçler bakımından da kölecilikten daha geri, daha ilkel bir üretim tarzı olduğunu iddia ettiler. Bu iddiaya ya da varsayıma göre, Asyatik üretim tarzı, kolektif topluluk mülkiyetine dayanan ilkel sınıfsız toplumdan (ilkel komünizmden), özel mülkiyete dayanan ilk sınıflı toplumlara (kölecilik ve feodalizm) bir geçiş aşaması ya da bir “ara aşama” idi yalnızca! Marx’ın Katkı’ya önsözdeki açılımını bu şekilde yorumlayanlar bu insanlar, Asyatik üretim tarzı ile köleci veya feodal üretim tarzları arasında, yalnızca tarihsel bir ardışıklığın değil, organik bir geçişselliğin de söz konusu olduğunu iddia ettiler. Yani onlara göre Asyatik üretim tarzı, tarihte kendi başına kalıcı bir uygarlık yaratabilmiş bir üretim tarzı değildi. Bu üretim tarzı, ya köleciliğe ya da feodalizme evrilen geçici ve “geçişsel” bir üretim tarzı idi yalnızca! Bu anlayış sahiplerine göre, tarihteki temel üretim tarzları, yalnızca Batı tipi uygarlığa temellik etmiş olan kölecilik ve feodalizm idi. Tarihsel evrim sürecinde ortaya çıkan Asyatik üretim tarzı ise, kalıcı hiçbir uygarlık yaratamamış olan “talî”, “geçici” ve “ilkel” bir üretim tarzı idi!

Bu yaklaşımın, Marx’ın söyledikleriyle hiçbir ilgisi yoktur tabii ki. Bir kere Marx, Asyatik üretim tarzını da diğer üretim tarzları gibi, “temel” bir üretim tarzı olarak tanımlar. Gerçi Marx, Asyatik üretim tarzı ile köleci ve feodal üretim tarzları arasında tarihsel bakımdan bir ardışıklık olduğunu söylemiştir, ama organik bir ardışıklık olduğunu hiçbir zaman söylememiştir. Yani köleci ve feodal üretim tarzları, hiçbir biçimde Asyatik üretim tarzından türemiş değillerdir. Ya da başka bir ifadeyle söylersek, Asyatik üretim tarzı, hiçbir zaman köleciliğe ya da feodalizme evrilmiş değildir. Aslında Marx, kapitalizm öncesi ekonomik-toplumsal kuruluşlara ilişkin olarak, iki ayrı sınıflı toplum tipi ve iki ayrı uygarlık çizgisi ayırt etmektedir. Birincisi, toprakta kolektif devlet mülkiyetine dayanan Doğu despotizmi tarzındaki sınıflı toplum tipi (Doğu’nun uygarlık çizgisi); ikincisi ise, toprakta özel mülkiyete dayanan köleci ve feodal üretim tarzındaki sınıflı toplum tipi (Batı’nın uygarlık çizgisi).

Ekonomik-toplumsal kuruluşların tarihsel evrim süreçleri incelendiğinde görülmektedir ki, antik çağlardan zamanımıza kadar olan tarihsel dönemde, Asyatik sınıflı toplumlardan hiçbiri, köleciliğe ya da feodalizme evrilmiş değildir. Asyatik üretim tarzından, gene Asyatik üretim tarzından başka bir şey türememiştir. Ta ki kapitalizm bir dünya sistemi olarak gelişip, Asyatik üretim tarzı temelinde oluşmuş ekonomik-toplumsal kuruluşları dışardan bir etkiyle çözene kadar! Marx’ın ortaya koymuş bulunduğu bu “iki ayrı uygarlık çizgisi” ve “iki ayrı sınıflı toplum tipi” çözümlemesi doğru bir şekilde kavranmadığı ve kabul edilmediği takdirde, Marx’ın tarihsel maddecilik kuramının bütünsel bir kavranışının mümkün olamayacağı yeterince açık olmalı.

Öte yandan, Marx’ın çözümlemelerinden, Asyatik üretim tarzının, köleci ve feodal üretim tarzlarından daha geri ya da daha ilkel bir üretici güçler düzeyini temsil ettiği ve hep de öyle kaldığı gibi bir sonuç çıkarmak asla doğru değildir. Zira tarihte, sahip olduğu üretici güçlerin gelişme düzeyi bakımından ilkel (arkaik) bir aşamada bulunan Asyatik sınıflı toplumlara (örneğin eski çağlardaki Sümer, Hint, Mısır vb. uygarlığı) rastlandığı gibi, üretici güçlerin gelişme düzeyi bakımından, köleci ve feodal aşamalara eşdeğerde bir gelişme gösteren Asyatik üretim tarzlı sınıflı toplumlara da rastlanmıştır. Üstelik bu ikinciler yakın çağlara kadar varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Örneğin, 16. yüzyılın sonlarına kadar parlak bir gelişme sergileyen Çin ve Osmanlı İmparatorlukları gibi.

Dolayısıyla, “Asyatik sınıflı toplumlarda üretici güçler mutlak bir durgunluk içindedir” gibisinden bir varsayımın ya da iddianın, bizce hiçbir geçerliliği yoktur. Tersine, üretici güçlerin gelişme düzeyi bakımından bir karşılaştırma yapıldığında, Asyatik üretim tarzı çerçevesinde oluşmuş kimi Doğu uygarlıklarının, köleci ve feodal üretim tarzı çerçevesinde oluşmuş kimi Batı uygarlıklarından daha parlak bir üretici güçler ve teknolojik gelişme düzeyini yansıttıkları rahatlıkla söylenebilir. Örneğin, Asyatik üretim tarzı çerçevesinde gelişen kimi İslam devletlerinin Orta Çağ’da yarattıkları uygarlıkların, Batı’da feodal üretim tarzı çerçevesinde yaratılan uygarlıktan çok daha parlak bir uygarlık düzeyini dışa vurduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Keza aynı şekilde, 16. yüzyılın sonlarına değin çağlarının en gelişmiş devletleri olarak kabul edilen Çin ve Osmanlı İmparatorluklarının sergiledikleri uygarlık düzeyi de bu savın doğruluğunu kanıtlayan bir başka örneği oluşturmaktadır.

Bu konuda Marx da (gerek Grundrisse’de ve gerekse Kapital’de) farklı bir görüş ileri sürmüş değildir kuşkusuz. Marx hiçbir zaman, “Asyatik üretim tarzı üretici güçlerin mutlak durgunluğu ile karakterize olur” gibisinden bir genelleme yapmış değildir yazılarında. O, “durgunluk” kavramını üretici güçler bağlamında değil, üretim ilişkileri bağlamında kullanmış, yani Asyatik üretim tarzı çerçevesinde “durgun üretim ilişkileri”nden söz etmiştir. Marx’ın bu tespiti, Asyatik üretim tarzına sahip eski Doğu toplumlarının tarihsel evrim çizgisini anlamamız bakımından fevkalâde öneme sahip bir tespittir kuşkusuz. Önemlidir, çünkü Marx’ın bu tezi, kapitalist üretim tarzının köken olarak niçin Asyatik üretim tarzından değil de, feodal üretim tarzından türediğinin tarihsel koşullarını açıklamaktadır bize.

Tarihte ortaya çıkan Asyatik üretim tarzlarının çeşitli gelişkinlik düzeyinde olmaları, üretici güçlerin bu üretim tarzı çerçevesindeki değişik gelişme düzeylerine bağlıdır. Ama öte yandan, ne kadar çeşitlilik gösterirlerse göstersinler, kapitalizm öncesi çağlarda Asyatik üretim tarzları başka bir üretim tarzına evrilmeksizin durmadan kendilerini yinelemişlerdir. Asyatik üretim tarzının bu biçimdeki sürekliliği, aslında bu üretim tarzı çerçevesinde toplumsal koşulların, yani “üretim ilişkilerinin” durgunluğuna işaret eder. İşte Marx’ın Doğu toplumlarına ilişkin olarak dillendirdiği “durgunluk sorunu” da, esasen bu “üretim ilişkilerinin durgunluğu”dur. Marx Kapital’de şunu yazdı: “Asya’da toprak rantı vergilerin temelini oluşturur ve ayni olarak ödenir. Orada durgun üretim ilişkilerine dayanan bu rant biçimi, dolayısıyla eski üretim tarzını sürdürür. Türk imparatorluğunun ayakta kalma gizemlerinden biri de budur.” (Marx, Kapital, c.1, Sol Yay., 1978, s. 155)

Yazımızın bu bölümünde değineceğimiz üzere, Asyatik üretim tarzınca temellendirilmiş olmasına karşın, Osmanlı toplumunun sahip olduğu üretici güçler ve teknolojik düzey (özellikle kentlerde), hiç de Avrupa feodalitesinin sahip olduğu düzeyden daha geri değildi. Özellikle de Osmanlının 15 ve 16. yüzyıllardaki ekonomik ve siyasal ihtişam dönemlerinde. Osmanlılar bu dönemde, savaş teknolojisindeki gelişmeler açısından olduğu kadar, kentlerindeki endüstri ve el zanaatlarının gelişimi bakımından da Avrupa’dan öndeydiler. Ne var ki, üretici güçlerin ve teknolojik düzeyin bu görece gelişmişliğine karşın, üretim ilişkilerindeki sürekli durgunluk, aşağıda göreceğimiz gibi, sonunda her alanda bir tıkanıklığa yol açmıştır Osmanlı toplumunda.

Asyatik üretim tarzına özgü “durgun üretim ilişkileri”nden kaynaklanan genel durgunluk görüntüsü, Osmanlı toplumunda kendini iki düzeyde dışa vurmaktaydı. Birincisi, kırsal kesim düzeyinde yaşanan durgunluktur. Kırsal kesimdeki durgunluğu, Osmanlı devletinin genel bir kural olarak tarımsal artığın tümüne el koyması yaratmaktaydı. Bu el koyma nedeniyle, serbest meta değişimine (ticarete) konu olacak bir artık-ürün birikimi kalmıyordu köy topluluklarının elinde. Osmanlı devleti bu yolla, kırsal kesimde kendisinden bağımsız ekonomik güç odaklarının türemesini engellemiş oluyordu tabii ki. Ama diğer taraftan, bu el koyma biçimi, kırsal kesimin son derece geri ve hemen hemen hiç değişmeyen bir teknolojik düzeyde kalmasına da neden oluyordu. Yalıtık köy toplulukları, bu durumda ancak kendi basit yeniden üretimlerini sağlayabiliyorlardı. Doğu despotizminin temel çelişkisi de işte bu noktada sırıtıveriyordu: Osmanlı despotizminin esas temelini oluşturan kırsal kesim (reaya çiftlikleri), yalnızca üretim ilişkileri bakımından değil, üretici güçlerin gelişmesi (teknolojik düzey) bakımından da bir durgunluğa mahkûm olurken, devlet ricalinin (siyasal gücün) karargâhı durumundaki şehirler, fetihlerden gelen bir dış artıkla da beslenerek parlak bir gelişme gösterebiliyorlardı. Ne var ki, bu “parlak gelişme”nin ne kadar yanıltıcı olduğu ve despotik sistem içinde üretici güçlerin genel gelişme düzeyinin son tahlilde durgun üretim ilişkileri tarafından sınırlanmış bulunduğu gerçeği, Osmanlının gerileme döneminde (17 ve 18. yüzyıllarda) bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktı.

Asyatik üretim tarzının işleyişi çerçevesinde, kent ile köy arasında giderek derinleşen farklılaşma (teknoloji ve üretici güçler kentsel kesimde görece bir gelişme gösterirken, köysel kesimde genel bir durgunluğun hüküm sürmesi), sonunda kentleri ayrı bir “gezegen” haline getirirken, kendi kaderine terk edilmiş köyleri tarihin dışına iteler. Despotizmin siyasal güç merkezleri olan kentler, Asyatik üretim tarzı çerçevesinde daha da geliştikçe, köysel kesimdeki durgunluğun yol açtığı tarih-dışılık daha da belirginleşir. Bu nedenle, tüm Doğu uygarlığının tarihinde olduğu gibi, Osmanlı toplumunun tarihinde de, gerçek tarihsel harekete (toplumsal ve siyasal mücadelelere) katılabilen yalnızca kentsel kesim olmuştur.

Ama öte yandan, kentlerdeki bu gelişmeye rağmen, üretici güçlerin genel gelişme düzeyi bakımından Asyatik üretim tarzında aşılamayacak bir sınır da vardır. Tarihteki örnekler de göstermiştir ki, Osmanlı toplumu da dahil, tüm Asyatik sınıflı toplumlarda, üretici güçlerin genel gelişme düzeyi feodalizme “eşdeğerde” bir gelişmenin daha ötesine geçemez. Örneğin, Batı feodalitesinde kapitalizmin gelişmesine yol açan tefeci ve tüccar sermayesi, Asyatik üretim tarzı temelinde biçimlenmiş Osmanlı toplumunda yozlaşma ve çürümeden başka bir şeye yol açmamıştır. Kısacası, Asyatik sınıflı toplumlar, üretici güçlerin gelişme düzeyini kendi içsel dinamikleriyle kapitalizme evriltme imkânına hiçbir zaman sahip değillerdi. Çünkü bu üretim tarzının durgun üretim ilişkileri, son tahlilde bu evrimi engelleyici bir rol oynuyordu. Nitekim aşağıda da açıklayacağımız üzere, 17. yüzyıldan itibaren Batı’da kapitalizm gelişirken, Osmanlı ekonomisinin bu gelişmeye eklemlenememesi, tersine bir gerileme süreci içine girmesi, gene aynı nedenden, yani Asyatik üretim tarzının kendi içsel dinamikleriyle başka bir üretim tarzına evrilme kabiliyetine sahip olmamasından kaynaklanıyordu. Bu kabiliyetsizliğin başlıca nedeni ise, tüm sisteme egemen olan durgun üretim ilişkileridir. Üretim ilişkilerinde bu durgunluğu yaratan nedir diye sorulacak olursa, cevabımız, “Doğu despotizmi tarzındaki devlet örgütlenmesi”dir, olacaktır.

Osmanlı despotizmi kapitalist Avrupa’yla karşılaşınca neler oluyor?

16. yüzyıla girerken, yeni bir çağın açılacağını haber veren çok önemli gelişmeler olmaktadır Batı Avrupa’da. 1492 yılında İspanyollar Amerika kıtasına ayak bastılar. Hemen ardından, 1498 yılında Portekizli gemiciler, Atlantik’ten Afrika’yı dolanarak Hindistan kıyılarına ulaştılar. 16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde (1540’larda) ise, Portekizliler okyanusta açılan yeni ticaret yolunu kullanarak Hindistan, Malaka ve Çin’le ticaret yapmaya başladılar. Aynı tarihlerde Amerika’dan Avrupa’ya (İspanya’ya) dalga dalga altın ve gümüş akmaya başladı. Kuşkusuz tüm bu gelişmeler, iktisadî devrim diye nitelendirilecek muazzam ekonomik değişimlere yol açacaktı Batı Avrupa’da.

Batı’da kapitalizm çağına bir ön giriş olarak kabul edilen merkantilizm döneminin başlaması ise, Avrupa’nın tarihsel gelişimini tamamen farklı bir mecraya sokacaktı. Öte yandan Avrupa’daki bu gelişmeler, başta Doğu Akdeniz havzası ekonomileri olmak üzere, tüm Doğu’nun ekonomik ve toplumsal tarihini de derinden etkilemekte gecikmeyecekti. Doğu-Batı ticaretinin 17. yüzyıldan itibaren Akdeniz’den Atlantik Okyanusu’na kayması sonucunda, eskiden Akdeniz’e gelip oradan tüm dünyaya dağılan Kuzey Afrika’nın altını, Hindistan’ın ve Çin’in değerli metaları, şimdi okyanusta açılan yeni ticaret yolları üzerinden doğruca Avrupa’ya taşınmaktaydı. Bu malları taşıyanlar ise, sahneye yeni çıkan ve kısa zamanda ün yapan Portekizli, İngiltereli, Hollandalı tüccarların gemileriydi.

Bizans’ın fethinden sonra zaten Batı’nın ekonomik coğrafya sınırları içine girmiş bulunan Osmanlı Devleti ise, Batı Avrupa’daki bu gelişmelerden esaslı bir şekilde etkilenecek Doğu devletlerinin başında geliyordu. Atlantik’te büyük deniz ticaret yollarının açılmasıyla birlikte, Osmanlı’nın egemenliği altındaki Doğu Akdeniz ticareti ve Doğu ticaret yolları (baharat ve ipek yolu) eski önemini yitirecek ve Osmanlı’nın buralardan elde ettiği gelir kaynakları zamanla kurumaya başlayacaktır. 17. yüzyıldan itibaren merkantilist bir politika güden Avrupa’ya kıymetli maden (altın, gümüş) akışı hızlanırken, aynı tarihlerde Osmanlı devleti bir kıymetli maden darlığı içine girecektir. Nitekim, Osmanlı akçesinin istikrarını yitirmesi de bu dönemde başlayacak ve takip eden dönemlerde Osmanlı parası, Batı Avrupa’daki maden akışına bağlı olarak sık sık devalüasyonlarla yüz yüze gelecektir.

Batı Avrupa’da merkantilizmin gelişmesi Osmanlıyı nasıl etkiliyor?

16. yüzyılın sonlarına kadar, Osmanlı ülkelerinden Batı Avrupa’ya (Fransa, İngiltere, Hollanda) önemli bir ticaret faaliyeti olmamıştır. Osmanlının dış ticareti daha çok Doğu’ya (Mısır, Yemen, Arabistan, İran, Kırım, Kafkasya vb.) yapılan bir ticaretti. Bu dönemde iç ve dış ticaret faaliyetleri, hâlâ devletin mutlak tekelinde ve sıkı kontrolü altında bulunmaktadır. Çünkü Osmanlı devleti 17. yüzyıla girildiğinde de eski anlayışını sürdürmekte ve tüm gelir getirici faaliyetleri ya da gelir kaynaklarını, hazineyi güçlendirmek amacıyla değerlendirmektedir. Zenginleşmenin tek yolunun hâlâ fetih savaşları ve toprak zaptı olduğuna inanan devletlû sınıf, bunun için devletin (yani sarayın, yönetici sınıfın, ordunun) artan harcamalarının karşılanmasını, en önde gelen bir amaç olarak bellemektedir. Ticaret de hazineyi güçlendirici bir gelir kaynağı olarak görüldüğü için, daha baştan devletin tekeli altında tutulmaktadır.

Aşağıda anlatacağımız gibi, Batı Avrupa’da devletler merkantilist bir politika güderek, kendi lehlerine bir ekonomik genişleme sağlarken, Osmanlı devletinin yüksek katlarında hâlâ Asyatik despotizmin mantığı işlemektedir. Bu mantığa göre, üstün bir “savaş gücü” ile, “güçlü bir hazine”ye sahip olmak, bir devletin siyasal gücünün ve iktisadî zenginliğinin tek yoludur! Nitekim bu anlayış nedeniyledir ki, Osmanlı devleti, tüm ekonomik faaliyet alanlarına (tarım, iç ve dış ticaret, endüstri, madenler vb.) toplumun iktisadî gelişmesini sağlayacak “yatırım ve üretim” alanları olarak değil, hazinenin (yani devletlû sınıfın) doyurulmasını sağlayacak bir akar, bir gelir kaynağı (mukataa) olarak bakmaktadır. Dolayısıyla, bu alanlarda faaliyet yürüten kişileri de, devlet hazinesine gelir sağlayan, yani devletin hizmetkârı olan unsurlar olarak görmektedir. Bu hâkim mantık nedeniyledir ki, Osmanlı devleti, mutlak tekeli altında bulundurduğu tüm iktisadî faaliyet alanlarını, iç ve dış kapitülasyonlarla (yani bu alanlarda faaliyet yürüten yerli ve yabancı kişilere imtiyaz ve tekel hakkı vererek) yürütmüştür hep.

Oysa aynı dönemde bambaşka bir ekonomik ve siyasal gelişme yaşanmaktadır Batı Avrupa’da. Özellikle İngiltere, Fransa, Hollanda gibi toprakları nispeten küçük olan devletler, fetih savaşlarına girişmeden ve başka ülkeleri zaptetmeden de iktisadî güçlerini arttırmanın yolunu bulmuş gibidirler. Feodalizm döneminin devlet anlayışını çoktan aşmış bulunan bu ülkelerin devletleri, gelişmekte olan sınıf (ticaret burjuvazisi) ile işbirliğine girişerek ve bu sınıfın iktisadî girişimlerinin önünü açarak, dışarıdan içeriye “ticaret” yoluyla zenginlik kaynaklarının (altın ve gümüş) akmasını sağlıyorlar. Bu ekonomik siyasete “merkantilizm”, bu siyaseti güden devletlere de “merkantilist” devletler deniyor Avrupa’da.

Merkantilist devletlerin amacı, ticaret yoluyla altın ve gümüş elde etmek. Bunda da en önemli araç, tabii ki, ordu ve fetih değil, ticaret ve de özellikle dış ticarettir. Bir ülke dış ticaretini daima kendi lehine olacak şekilde düzenlerse, ticaret, sermaye biriktirmenin ve iktisadî zenginliğin kaynağı haline gelebilir diye düşünüyor merkantilist devletler. Bir ülke dışardan düşük değerli maddeler ithal edip, bunu kendi nüfusunun iş gücü ile işledikten sonra, daha yüksek bir değerle tekrar ülke dışına satarsa, başka ülkeler aleyhine kendi servetini arttırmış oluyordu.

Merkantilistlere göre, bir ülkenin zenginleşebilmesi için, dış ticaret ödemeler dengesinde daima kendi lehine bir fark yaratılmalı ve bu fark da değerli maden (altın ve gümüş ) olarak ülke içine girmeliydi. Bir ülkede değerli madenlerin artışı, para hacmini ve para dolaşımını genişletecek ve bu da endüstri ve ticaret alanlarının genişlemesine yol açacaktı. O halde devletin görevi, bu genişlemelerin gerektirdiği bütün şeyleri yapmaktı. Sonuçta bu mantık, Avrupa’nın bu tüccar devletlerini ilerde sömürgeci devletler haline de getirecek ve merkantilizm ile sömürgecilik el ele yürüyecektir.

İşte 17. yüzyıldan itibaren bu zihniyetle hareket eden Batı Avrupa’nın tüccar devletleri, ticaret yapmak üzere dünyanın dört bir yanında koşturan kendi tüccarlarını desteklerlerken, aynı tarihlerde klasik despotik anlayışını sürdürmekte olan Osmanlı devleti kendi tüccarlarını mutlak kontrol altında tutuyor ve onlara asla hareket serbestisi tanımıyordu. Ama öte yandan aynı Osmanlı devleti, Avrupalı tüccarlara kendi ülkesinde faaliyet yürütmeleri için ticarî imtiyaz ve tekel hakları (kapitülasyonlar) vermekten de çekinmiyordu! Peki neden? Çünkü o tarihlerde kendi devletinin ihtişamından ve gücünden son derece emin olan Osmanlı egemen sınıfı, yeni fetih savaşlarına çıkmadan önce, kimi Avrupalı devletlerle barış tesis etmek, onların “dostluğunu” kazanmak istiyordu. Yani başlangıçta Osmanlı egemen sınıfı, Avrupalı devletlere (örneğin Fransa’ya) tanıdığı iktisadî kapitülasyonları, siyasal bir dostluk-müttefiklik gösterisi olarak algılıyor. Bu kapitülasyonların, yarın kendisine getireceği ekonomik zararları asla düşünmüyor. Hatta işin içinde komisyon ve rüşvet de dönmeye başladığı için, bir kısım devlet ricali bu işe bilerek de göz yumuyor.

İşin ilginç yanı, Osmanlı devletinin Batı Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermesi, tam da bu devletlerin merkantilist bir iktisat politikası uyguladıkları, yani dışarıya karşı kendi gümrük duvarlarını yükselttikleri bir döneme rastlıyor. Nitekim, Osmanlıların uyguladığı bu kapitülasyon politikası (yani Avrupalı tüccarlara kendi topraklarında birtakım ticarî imtiyazlar ve tekel hakları tanıması), Batı Avrupa ile ekonomik ilişkilere girdikleri 17. yüzyıldan itibaren, hep Osmanlıların aleyhine işleyecek ve Osmanlı maliyesi ve para sistemi üzerinde yıkıcı etkileri olacaktır.

Batı’daki para ve fiyat devriminin (kapitalist gelişmenin) Osmanlının malî düzeninde yarattığı derin bunalım

Osmanlı devletinin 16. yüzyıl boyunca İran’la, Macaristan’la, Batı Akdeniz’de İspanya’yla yürüttüğü uzatmalı savaşlar, yıllar içinde devletin giderlerini öylesine arttırmıştı ki, yüzyılın sonuna gelindiğinde, toplumda sarsıcı bir para darlığı ve malî kriz baş gösterecekti. 1592 yılında devletin harcamaları gelirlerini yarım milyondan fazla geçti ve hazine askerîn maaşını ödeyemez duruma geldi. Bu durumda, askerî kesimin en azgın silahlı gücü olan kapıkulu sipahilerin (sipah) ilk ayaklanma girişimleri olur. Patlak veren bu ilk bunalım, sarayın (padişahın) iç hazinesinden alınan parayla atlatılabilir ancak. Fakat bu tarihten itibaren, Osmanlı parası bir daha istikrara kavuşamayacaktır artık. Çünkü devletin güttüğü para ve maliye politikası, yeni dönemin, yani Batı Avrupa’yla girilen ekonomik ilişkilerin (dış ticaretin) gereklerine göre değil, hâlâ eski zihniyete (yani hazinenin ihtiyaçlarının karşılanmasına) göre belirlendiği ve askerî bürokrasinin sayısı da sürekli arttığı için, maaşları ödeyemez duruma gelen devlet, sürekli olarak paranın değeriyle oynamak (para tahşişi yapmak) zorunda kalır. Nitekim ilk büyük devalüasyon ve ardından da büyük kalpazanlık olayları bu dönemde yaşanacaktır. Üstelik bu para kalpazanlığı, Osmanlı devlet ricalinin bilgisi dahilinde, Avrupalı bankerler tarafından yürütülmektedir. Avrupalı bankerler ve sarraflar dışarıda basılan ayarı bozuk (değeri düşük) sikkeleri Osmanlıya satmakta ve bu yolla büyük vurgunlar vurmaktadırlar. Tabii, ülke içinde buna göz yuman vezirler, vezir-i azamlar, üst düzey bürokratlar da bu kalpazanlıktan bolca nemalanmaktadırlar. Sonuçta, bu malî buhran döneminde, en tepeden en alt kademeye kadar tam bir yozlaşma ve çürüme yaşanacaktır Osmanlı yönetici sınıfı içinde.

Bütün bu 17 ve 18. yüzyıllar, Osmanlının despotik sisteminde esaslı bozulmaların ve çözülmelerin yaşandığı önemli bir tarihsel dönemdir. Artık Osmanlı padişahları orduyu eskisi gibi öyle kolay kolay savaşlara da süremezler bu dönemde. Asker savaşmak istemez ya da savaşmak için daha çok altın, daha çok “prim” talep eder padişahtan. Sefere çıkıldığında, artık eskisi gibi esaslı bir zafer ve ganimet de söz konusu olmaz. Bunun sonucunda, sık sık isyanlar da baş gösterecektir kapıkulu sipahiler ve yeniçeriler arasında. Öte yandan bu dönem, egemen devletlû sınıf içinde bireysel servet yığma yarışının da başladığı bir dönemdir. Saray, kapıkulu bürokrasi, paşalar, vezirler, mültezimler ve sarraflar arasında kurulan çıkar zinciri de, devlet katında başlayan yozlaşma ve çürümenin esaslı bir göstergesidir. Örneğin, kapıkulu ocaklarının en disiplinlisi olan yeniçerilerin bozulması ve çoğunun esnaflık yapmaya başlaması da bu dönemde olur. Yeniçeriler, “Bir çok ticaret şubelerini tekelleri altına almaya, halkı kendileriyle alışverişe zorlamaya veya esnafın iş yerlerine ‘baltalarını asma’ya başladılar (Denildiğine göre yeniçeriler, bir dükkâna uğrayıp, kazançtan hisse istediklerini bildirmek üzere, oraya bir balta asarlarmış. ‘Balta olmak’ deyimi bundan kalma. Bu bir nevi Amerika’daki gangsterlerin metodu).” (Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.2, Gerçek Yay., 1970, s.166)

Ayrıca bu dönemde, sarayın içinde de esaslı bir boğazlaşma yürümektedir kapıkulu bürokrasi ile köle kökenli saray hizmetkârları (harem ağaları vb.) arasında. Bu kavganın amacı da, devlet hazinesi üzerinde kimin tahakkümünün geçerli olacağıdır. Bu amaçla saray içinde tam bir çeteleşme oluşuyor. Ve bu çetelere mensup olan egemen sınıfın unsurları, hazineyi soyarak, rüşvet yiyerek, sarraflarla gizli ortaklıklar kurarak muazzam servetler yığıyorlar. Ne var ki bu servetler, daha sonra değineceğimiz üzere, Osmanlı sisteminde egemen olan Asyatik üretim ilişkileri nedeniyle, üretken bir yatırıma hiçbir zaman dönüşemiyor ve dolayısıyla, kapitalist sermaye yönünde bir evrimleşme sürecine giremiyor. Despotik sistemin kendi örfî yasalarına göre, gayri meşru yoldan edinilmiş sayılan bu servetlerin ne kadar büyük meblağlara ulaştığı, ancak bu servetlerin sahiplerinin kelleleri vurulup, malları müsadere edildiğinde ortaya çıkabiliyor. Örneğin, saray çetelerinden birinin başında bulunan valide Kösem Sultan öldürülüp, serveti müsadere edildiğinde, bu kadının 20 sandık altın florisi ve bir alay da emlâkinin bulunduğu ortaya çıkıyor. Osmanlı yönetici sınıfının bir tek unsurundan bu kadar “gizli” servet çıktığına göre, ötekilerin elinde biriken toplam servet miktarı ne kadardır varın siz düşünün!

Bu temel bilgilerden sonra, artık, Batı Avrupa’yla (yani kapitalizmle) temasın Osmanlının toplumsal sınıfları üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu, üretim ilişkilerinde ve mülkiyet biçimlerinde ne gibi değişikliklere yol açtığını, egemen devletlû sınıf (bürokratik korporasyon) içinde nasıl bir çatışma ve ayrışma yarattığını ve Osmanlı despotik sisteminin bir bütün olarak bozuluşu üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu incelemeye geçebiliriz.