Navigation

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

4. Bölüm

Osmanlının ekonomik yükseliş ve siyasal ihtişam dönemi (14, 15 ve 16. yüzyıllar)

Buraya kadar anlattıklarımızla, Osmanlı toplumunda devletin (yani siyasal gücün) nasıl bütün güçlerin en tepesinde duran bir “süper güç” olduğunu ve tüm ekonomik-toplumsal yaşamın bu güç tarafından nasıl güdüldüğünü ortaya koymaya çalıştık. Öte yandan, bu tipte bir despotik güç oluşumunun yalnızca Osmanlı’ya özgü bir şey olmayıp, kapitalizm öncesi tüm Doğu toplumlarının tarihsel bir gerçekliği olduğuna işaret ettik. Nitekim, Marx’ın kullandığı “asya tipi üretim tarzı” ve “doğu despotizmi” kavramlarının da esasen bu tarihsel gerçekliği ifade eden kavramlar olduğunu söyledik.

Marx, Doğu ve Batı uygarlıklarının kapitalizm öncesi gelişim çizgilerini incelerken, bu iki uygarlık çizgisi arasında (gerek mülkiyet biçimleri ve üretim ilişkilerinin, gerekse toplumsal ve politik yapıların oluşumu bakımından) esaslı farklılıkların bulunduğu gerçeğini saptamıştı. Sonunda her iki uygarlık çizgisi de kapitalizme varmıştır. Ama, bunlar arasındaki tarihsel gelişim farklılığı, kapitalizm öncesinde olduğu gibi, kapitalizme geçtikten sonraki ekonomik, toplumsal ve politik süreçlerde de kendini güçlü bir biçimde hissettirmeye devam etmiştir. Nitekim, şu an incelemekte olduğumuz Osmanlı toplumunun evrim çizgisi de bu gerçekliğin canlı bir örneğini sunmaktadır bizlere. Şurası bir gerçek ki, Batı’dan farklı bir gelişme seyri izlemiş olan Osmanlı toplumunun ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel yapıların, Batı’dan farklı bir uygarlık çizgisini simgelediği açıktır.

Yazımızın bundan önceki bölümlerinde, Osmanlı’da devletin kuruluşu ve ekonomik-toplumsal yapıların oluşumuyla ilgili temel saptamalarımızı ortaya koymaya çalışmıştık. Şimdiki ve daha sonraki bölümlerde ise, Osmanlı despotizminin Batı feodalizmi karşısındaki yükselişinin (14, 15 ve 16. yüzyıllar) ve sonra da Batı kapitalizmi karşısındaki gerileyişinin (17. yüzyıldan itibaren) temel nedenlerini ortaya koymaya çalışacağız.

Bilindiği üzere, asyatik-despotik karakteri esas olarak II. Mehmed (Fatih) döneminde belirginleşen Osmanlı devleti, 15. ve 16. yüzyıllarda giriştiği fetih savaşları sayesinde topraklarını alabildiğine genişletmiş ve hem Doğu’ya hem de Batı’ya hükmeden bir despotik imparatorluk düzeyine yükselmişti. Bu bakımdan, 15. ve 16. yüzyıllar, Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün doruğuna ulaştığı yüzyıllar oldu. Bu ekonomik yükseliş ve siyasal ihtişam döneminin ayırt edici bir özelliği, Osmanlı devletinin askerî-idarî-malî tüm yönetim kademelerinin, kendini devletle özdeşleştirmiş olan devşirme kulların (kapıkulu bürokrasinin) elinde temerküz etmiş olmasıdır. Dolayısıyla, esas olarak Bizans’ın fethi ile başlayan ve Osmanlı devletini zenginliğinin ve siyasal gücünün doruğuna ulaştıran genişleme döneminde başlıca rolü, iktidarı elinde tutan bu devşirme kulların oynadığını söylemek yanlış olmaz.

Batı’da feodalizm çöküyor, Doğu’da despotizm yükseliyor!

15. yüzyılın ortalarına kadar, uygarlık dünyasının temeli Avrupa değil Asya kıtası idi. Batı uygarlığının en ihtişamlısı olan Büyük Roma İmparatorluğu zamanında bile, Asya’nın birinci büyük imparatorluğu olan Çin, ulaşılması özlenen efsanevi bir diyardı Batı için. Roma’nın çöküşünden sonraki yüzyıllarda ise, Çin’den Avrupa’ya doğru uzanan şerit üzerinde (Hindistan, İran, Orta Asya, Yakın Doğu bölgelerinde) pek çok Doğu imparatorluğu daha kurulacaktı. Aynı yüzyıllarda Avrupa, bu uygarlık âleminin dışında kalan ve ekonomik, askerî, siyasî açıdan esamisi dahi okunmayan bir “çevresel bölge” konumundaydı. Bu eski kıta, tüm Orta Çağ boyunca para, servet ve endüstri bakımından hep Asya’nın gerisinde kaldı. Avrupa’nın bu durumda kalışının temel bir nedeni ise, bu kıtanın 8. yüzyıldan başlayarak müslüman Arapların, Hunların ve Normanların istilâlarına maruz kalması ve kendi içine kapanmasıydı.

9. yüzyılda Frank (Karolenj) İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra, Batı Avrupa’da yaşayan ve Engels’in deyimiyle “barbar geleneklerinin anılarını hâlâ taşımakta olan” Cermen topluluklar, kıtayı istilâ eden bu yeni fatihler karşısında boyun eğerek uyruklaşmayı değil, kendi toplulukları içinde himaye aramayı yeğlemişlerdi. Saldırılar karşısında içe kapanma ve toprak imtiyazları yoluyla himaye arama çabaları, 9. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da istisnai bir sistemin (feodalizmin) gelişmesiyle sonuçlandı. İnsanlar arasında “metbuluk-vasallık” ilişkisine dayanan bu sistem, sonuçta toprakta “serflik” ilişkilerinin gelişmesine ve giderek özgür Cermen köylüsünün serfleştirilmesine yol açtı. Bu döneme ait “her toprağın bir beyi olmalı” (“senyörsüz toprak olmaz”) özdeyişi, feodal çağın karakterini özetleyen bir özdeyiştir. Avrupa kıtasında, birbirinden yalıtılmış, kendi içine kapanmış feodal ekonomilerin yüzyıllar boyu hükmünü sürdürmüş olması, bu kıtayı merkezileşmiş bir devlet gücünden ve ekonomik bütünlükten yoksun bırakmıştı. Bu durum Avrupa’yı Asya’daki uygarlığın gerisine düşürdüğü gibi, para, servet ve teknoloji açısından da Asya’ya bağımlı hale getirdi. Batı’nın orta çağları diye tanımlanan bu tarihsel dönem, Avrupa’da Rönesans’ın başlamasına kadar sürdü.

15. yüzyıla girildiğinde, Batı Avrupa artık feodalizmden uzaklaşmış bulunuyordu. Ne var ki, aynı yüzyılda Orta ve Doğu Avrupa ile Balkanlar’da feodalizm yeniden canlanıyor ve buralarda büyük köylü kitleleri daha da serfleştiriliyordu. Avrupa’nın bu kesimindeki feodal rejimlerin hemen hepsinde köylü ayaklanmaları yaşanıyordu. Bu nedenle de feodal rejimler askerî açıdan güçsüz ve dağınık bir konumdaydılar. Oysa Osmanlı devleti, 15. yüzyılın başlangıcından itibaren askerî, idarî ve malî açıdan güçlü bir merkezi-despotik yapılaşmaya doğru ilerlemekteydi. Askerî gücü ve savaş tekniği bakımından üstün konumda bulunan Osmanlı devleti, 15. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın işte bu dağınık feodal güçleriyle karşı karşıya gelecek ve tutuştuğu her savaşta bu güçleri alt etmekte zorlanmayacaktı. Osmanlı devleti, özellikle İstanbul’un fethinden sonraki genişleme döneminde, Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da ele geçirdiği topraklarda feodal hanedanlıkları tuzla buz ederek, serflik ilişkilerine son vermiş ve buralardaki hıristiyan köylü topluluklarını Osmanlı devletinin reayası konumuna dönüştürmüştü. Öte yandan, zaten feodal beylerin keyfî baskı ve zulmünden yılmış bulunan hıristiyan köylü kitleleri (serfler) de Osmanlı’nın gelişini bir kurtuluş gibi karşılamışlardı. Nitekim, Osmanlı hakimiyetine giren bu bölgeler, daha sonraları Osmanlı’ya bol bol devşirilecek “kul” sağlayan yerler olacakı.

Osmanlı’nın Avrupa’daki bu ilerlemesi de gösteriyor ki, askerî-idarî-malî açıdan güçlü bir merkezî örgütlenmeye sahip bulunan Doğu tipi despotik bir rejimin karşısında, böyle bir merkezi örgütlenmeden ve askerî güçten yoksun bulunan Orta Çağ kalıntısı dağınık feodal yapıların tutunabilmesi mümkün değildi. Batı’da feodalizm çökerken, Doğu’da despotizmin yükselişinin temelinde yatan gerçek neden de buydu. Ama tabii bu, üretici güçlerin o zamanki verili gelişmişlik düzeyinde geçerli olabilen bir durumdu. Üretici güçlerin gelişmesi, Batı’da kapitalizmin gelişmesini sağlayacak bir düzeye ulaştığında ise durum tersine dönmüştür. Üretici güçlerin gelişmesine ayak uyduramayan, ama kendi içinde de evrimci dinamiklere sahip bulunmayan Osmanlı despotizmi (asyatik üretim tarzı), belli bir noktadan sonra çöküş sürecine girmiştir. Bu noktaya, Osmanlı devletinin gelişme dönemlerini incelerken ileride değineceğiz.

Despotik rejimin sürekli genişleme ihtiyacı nereden kaynaklanıyordu?

Asya’da, tarımcı topluluklar üzerine çöreklenerek kurulmuş olan bütün despotik devletler, varlıklarını sürdürebilmek için sürekli fetih savaşları yaparak topraklarını genişletmek, yağma ve talanla hazinelerini güçlendirmek zorundaydılar. Büyük bir askerî gücü ve bürokratik mekanizmayı ayakta tutmaları buna bağlıydı çünkü. Dolayısıyla, savaş onlar için temel bir ekonomik faaliyet alanıydı. Nitekim Doğu despotizmi tarzında örgütlenmiş olan Osmanlı devletinin de sürekli genişleme ihtiyacı içinde olması, işte bu zorunluluğun bir ifadesiydi. Asyatik üretim tarzı üzerinde yükselen Doğu devletlerinin temel fonksiyonlarını inceleyen Marx, 25 Haziran 1853 tarihinde New York Daily Tribune’de yayınlanan Hindistan’da İngiliz Egemenliği adlı makalesinde şöyle yazıyordu: “Çok eski zamanlardan beri Asya’da, genellikle üç hükümet bakanlığı olagelmiştir: Maliye, ya da iç yağma; Savaş (Harbiye) ya da dış yağma; ve nihayet Bayındırlık.” (Marx-Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Sol Yay., Eylül 1992, s.145-46)

Marx burada, despotik bir devletin kendi varlık koşullarını devam ettirebilmek için nasıl bir sömürü mekanizması örgütlediğine dikkat çekmektedir. Doğu’ya özgü bu sömürü mekanizması, devleti elinde tutan yönetici sınıfın (bürokratik korporasyonun), tarımda çalışan dolaysız üreticilerin (devlete bağımlı çiftçilerin) ürettiği artık-ürüne el koyması şeklinde işlemekteydi. Bu el koyma, vergi ve haraç biçimi altında gerçekleşmekte ve dolayısıyla, despotik devletin yönetimi altında, “vergili” ve “haraçlı” diye tanımlayabileceğimiz bir toplumsal yapı oluşmaktaydı. Esasen böyle bir toplumda, “maliye” idaresi ile “savaş işleri” idaresi, despotik devletin birbirini tamamlayan fonksiyonlarıydı. Çünkü tarıma dayalı Asyatik toplumlar üzerine çöreklenen bu despotik devletler, yağma ve fetih savaşları yaparak ganimet ve toprak ele geçirmedikçe, devletin yeni haraç ve vergi kaynakları (tımarlar) elde etmesi ve dolayısıyla, maliyesini güçlendirmesi mümkün olamazdı. Öte yandan, vergiye bağlanmış toprakların (tarımcı toplulukların) sayısı artmadıkça da, despotik devletin toprağa dayalı militer gücünün (tımarlı askerin) artması son derece zorlaşırdı.

Marx’ın dikkat çektiği “bayındırlık işleri” idaresine gelince, bu bölüm, despotik devletin üçüncü temel fonksiyonunu meydana getirmektedir. Yani, üretimin ve yeniden-üretimin aksamadan yürütülmesi için, gerekli altyapı çalışmalarının (ulaşım yolları, kemerler, sulama kanalları vb.) örgütlenmesi görevi. Asyatik üretim tarzı çerçevesinde, tarımda artık-ürün üretiminin düzenli olarak sağlanabilmesi ve bunun devlete akıtılabilmesi için, söz konusu bayındırlık işlerinin de despotik devlet tarafından yerine getirilmesi temel bir şarttı.

Despotik rejimlerde devletin bu üç temel fonksiyonu üstlenmiş olması, onun çok karmaşık-bürokratik bir idarî ve malî aygıta sahip olmasını ve bu aygıtta çok sayıda görevlinin çalışmasını zorunlu kılmaktaydı. Bu da despotik rejimin temel bir açmazıydı. Bu rejimlerde egemen yönetici sınıfın kütlesinin, devletin el koyduğu artık-ürün kütlesinden daha hızlı büyümesi, devleti, sürekli artan ihtiyaçları karşılayamaz duruma getirmekteydi. Bu dengesizliğin somut görüntüsü, egemen sınıf mensuplarının ve görevlilerin ikamet ettiği kentlerin devamlı büyümesine karşın, bu kentlerin maddi ihtiyaçlarını karşılayan tek kaynak olan kırsal kesimin (tarım komünlerinin) devamlı bir durgunluk içinde olmalarıydı. Despotik rejim bu çelişkiyi giderebilmek için, sürekli bir dış-artık elde etme ihtiyacı içinde olurdu.

Ve tabii, dış-artık sağlama imkânı devam ettiği sürece sorun yoktur. Bu durumda sistem hiçbir evrim geçirmeksizin aynen devam eder. Yani Asyatik üretim tarzı ve onun üzerinde yükselen depotizm olduğu yerde durur. Fakat, sistem bu dış-artığı gerçekleştiremez (yani yeni fetih savaşları yaparak genişleyemez) ve başka malî kaynaklar da yaratamaz duruma gelirse, o zaman her şey tersine döner ve sistemin çöküşü kaçınılmaz olur.

Tarihe baktığımızda, despotik sistemlerin yaşadığı çöküş sürecinin ve sonrasındaki gelişmelerin, tarihsel koşullara bağlı olarak iki farklı biçimde tecelli ettiğini görüyoruz. Eğer söz konusu olan, Asya’nın kapitalizm öncesi tarihsel koşulları ise, o takdirde, çöken bir despotik imparatorluğun yerini, aynı Asyatik temeller üzerinde gelip bir başkası almıştır hep. Fakat kapitalizmin bir dünya sistemi olarak gelişmesi ve buna bağlı olarak Asya’nın tarihsel koşullarının da değişikliğe uğramasıyla birlikte, durum değişmiştir. Değişen bu koşullarda, örneğin Asya’nın tanınmış despotik imparatorluklarından Çin ve Osmanlı imparatorlukları çöktüklerinde, bunların yerini bir başka despotik imparatorluk ya da devlet almamıştır ve alamazdı da. Çünkü zamanında kendi içsel dinamikleriyle başka bir sisteme evrilememiş ve evrilmeleri de mümkün olmayan bu yaşlı imparatorluklar, çözülme ve çöküş süreçlerini, gelişmekte olan dünya kapitalizminin (dışsal dinamiğin) etkisi altında yaşamışlar ve bu nedenle de, önce Batı’nın yarı sömürgesi haline gelmişler, daha sonra da güdük bir burjuva “demokratik” devrim geçirerek, kapitalist gelişme sürecine eklemlenmişlerdir.

Şimdi bu söylenenleri, incelediğimiz örnek eşliğinde, yani Osmanlı devletinin 15. yüzyıldan itibaren başlayan genişleme süreci temelinde izlemeye çalışalım.

Osmanlı’nın genişleme dönemi

Bilindiği gibi, Osmanlı devletinde kapıkulu ocaklarının kurulması ve bu ocaklarda yetişen devşirme kulların devletin yönetim kademelerinde (askerî, idarî, malî) yüksek yönetici görevlere getirilmeleri, bir başka deyişle Osmanlı devletinin despotik-bürokratik bir yapıya doğru evrilmesi, I. Murad (1360-89) devrinde başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı devleti bir taraftan Anadolu’daki Türkmen beyliklerini topraklarına katarken, diğer taraftan da Balkanlar’da ve Orta Avrupa’daki genişlemesini sürdürdü. I. Murad, 1371-87 arasında Makedonya’yı, Manastır’ı, Niş’i, Sırbistan’ı fethederek Macaristan sınırına kadar dayandı. Bu birinci genişleme döneminde, henüz despotik yapısı tam olarak olgunlaşmamış olan Osmanlı devleti, fethettiği bu yerlerdeki feodal vasallıkları ve Bizans’tan kopan yerel hanedanları tamamen ortadan kaldırmak yerine, onları askerî ve malî açıdan kendine bağlamakla yetindi. Buna göre, Osmanlı devleti, kendi metbuluğunu tanıyan, yıllık vergilerini düzenli ödeyen ve istendiğinde Osmanlı ordusuna asker gönderen yerel feodal hanedanlarla işbirliğine gidiyordu. Böylece, Osmanlılar I. Murad döneminde Avrupa’da vasallık ilişkilerine dayanan bir imparatorluğun temellerini atmış oluyorlardı.

I. Bayezid (Yıldırım) devrinde de (1389-1402) Osmanlı’nın genişlemesi sürdü. I. Bayezid, Batı Anadolu’daki bütün Türkmen beyliklerini topraklarına kattı ve Doğu Anadolu’daki bazı Türkmen beyliklerini ortadan kaldırdı. Daha sonra Balkanlar’a yönelen Bayezid, Bulgaristan’ı işgal ederek ilk kez doğrudan Osmanlı yönetimine bağladı ve ardından Konstantinopolis’i kuşattı. Macaristan’ın örgütlediği büyük haçlı ordusunu da Niğbolu Savaşında (1396) yenilgiye uğratarak, Tuna’nın güneyinde Osmanlı egemenliğini iyice pekiştirdi. Bu nokta 14. yüzyıldaki Osmanlı genişlemesinin doruğu oldu. 1397 yılında tekrar Anadolu’ya dönen Bayezid, Karamanlıları da ezip geçerek, bu son Türkmen beyliğini de topraklarına kattı.

Ne var ki, bu genişlemenin ardından, Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda (1402) Timur karşısında aldığı büyük yenilgi, Osmanlı devletininin merkezî-siyasal birliğinin ve topraklarının parçalanmasına ve Bayezid’in oğulları (şehzade Çelebiler) arasında on yıl (1402-13) sürecek bir iktidar kavgasına yol açacaktı. Fetret Devri olarak bilinen bu iktidar boşluğu dönemi, nihayet Çelebi Mehmed’in (I. Mehmed), Bizans’ın da desteğiyle Osmanlı devletinin yönetimini ele geçirmesi (1413) ve egemenliğini kabul ettirmesiyle son buldu.

Çelebi Mehmed’ten sonra gelen II. Murad’ın (1421-44 ve 46-51) hükümdarlığı döneminde Osmanlı devleti ikinci bir genişleme dönemi yaşadı. Fakat bu dönem aynı zamanda, devlet yönetimindeki devşirme kullar ile eski kurucu aristokrasiden gelen Türkmen soyluları arasında çekişmenin başladığı bir dönem olacaktı. II. Murad, eski Türkmen ailelerin Rumeli ve Anadolu’da kurdukları büyük mülklere yaslanarak güçlenmelerinden tedirgin olmuştu. Çünkü, Fetret Devrinde yaşanan ve bu Türkmen ailelerin de dahil olduğu iktidar kavgalarının anıları hâlâ belleklerde tazeliğini koruyordu. O nedenle II. Murad, hükümdarlığı döneminde Türkmen soyluların nüfuzunu dengelemek ve böylece gelecekte ortaya çıkabilecek “feodalleşme” eğilimlerini kırabilmek için, hizmetindeki Türkmen olmayan grupları güçlendirmeye koyuldu. Başta Yeniçeri Ocağı denen piyade gücünün örgütlenmesi olmak üzere, doğrudan kendisine bağlı devşirme kulların (hıristiyan gençlerin) yetiştirilmesine ve devlet yönetiminde görev almalarına ağırlık verdi. Dolayısıyla, II. Murad’ın hükümdarlığı dönemi, devlet yönetiminde devşirme kulların ağırlığının giderek arttığı ve Osmanlı devletinin bir kul devleti olmaya doğru evrildiği (ve bu anlamda despotik yapısının şekillenmeye başladığı) bir dönem oldu. Osmanlı devlet yapısındaki bu niteliksel değişim, ilerleyen süreçte kendi sonuçlarını yaratmakta gecikmeyecekti kuşkusuz.

Yeni fethedilen toprakların tımar, zeamet ve haslar halinde dağıtımından aslan payını artık bu devşirme kullar kapıyordu. Giderek zenginleşen ve devlet yönetiminde sayıları artan devşirmeler, bu dönemde hep savaştan ve sürekli genişlemeden yana oldular ve padişahı da bu yönde teşvik ettiler. Çünkü, yeni tımarlar elde etmek ve servet yığmak, fetih yoluyla mümkün olabiliyordu! Bu yükseliş dönemlerinde başarılı giden fetih seferleri de yönetici sınıf korporasyonu içinde devşirme kulların ağırlığının sürekli artmasını sağladı. Bu durumda, iktidardaki pozisyonlarını yitirme telâşına düşen Türkmen aileler, devşirme kullar karşısında çıkarlarını koruyabilmek için, eski kurucu aristokrasiden gelen ve Osmanlı devletine birçok sadrazam yetiştirmiş olan ünlü Çandarlı ailesi etrafında birleştiler. Devşirme kullar Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da feodal vasallıklara karşı fetih savaşları yapmayı ve genişlemeyi savunurken, bu savaşların devşirmeleri güçlendireceğinden çekinen eski Türkmen aileler ise, Avrupa’ya karşı barışçı ve uzlaşmacı bir politikayı savunuyorlardı.

Devşirme kullar ile Türkmen soylular arasında içten içe süren bu iktidar kavgası, II. Mehmed (Fatih) tahta geçtiğinde (1451) de bütün şiddetiyle devam ediyordu. II. Mehmed de babası gibi, devletin eski kurucu aristokrasi ile olan göbek bağını kesmek ve devleti tam anlamıyla toplumdan bağımsız ve toplumun üstünde bir görünüme büründürmek istiyordu. Bu nedenle de, doğrudan sultana bağlı devşirme kullardan oluşacak ve devletin özerk çıkarlarını savunacak bir aygıtı geliştirmek üzere planlar yapıyordu.

II. Mehmed tahta çıktığında, fetih savaşlarından, genişlemeden yana olan devşirmeler genç sultanın çevresinde toplanmıştı. Kurucu aristokrasiyi temsil eden Türkmen soylular ise, sadrazamlığını hâlâ koruyan Çandarlı Halil Paşa’nın etrafında kenetlenmişlerdi. Yani iktidar bloku içindeki çelişkiler, henüz çözülmemiş olarak duruyordu. II. Mehmed’in kesin desteğini alan devşirmeler, bekledikleri anın geldiğini düşünüyor ve iktidarı bütünüyle ele geçirip, eski kurucu aristokrasiyi saf dışı etmek için sabırsızlanıyorlardı. Ama kurucu aristokrasinin gücünü kırabilmek için, hem genç sultanın hem de devşirmelerin, kendilerine saygınlık kazandıracak, gerçekten büyük, hatta olağanüstü bir zafere ihtiyaçları vardı. O nedenle, devşirme ricalin II. Mehmed’e gösterdiği ilk hedef, doğrudan doğruya Bizans başkentinin, yani Konstantinopolis’in fethedilmesi idi. Gerçekten de, iki yakayı birleştiren bu tarihi kent başkalarının elinde kaldığı sürece, Osmanlı egemenliği Avrupa’da daha fazla genişleyemeyeceği gibi, Anadolu ve Rumeli’de fethedilen toprakları tek bir merkezî idare altında birleştirecek bir imparatorluk da kurulamayacaktı. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ve diğer Türkmen soyluları ise, Bizans başkentine saldırmaya karşıydılar. Bizans’la barışın bozulmasının, bir haçlı seferine yol açacağını söylüyorlardı. Oysa asıl neden bu değildi. Onlar, Bizans başkentinin düşürülmesinin devşirmelerin bir zaferi olacağından ve bunun da kendi iktidarlarının sonunu getireceğinden korkuyorlardı. Nitekim korktukları başlarına geldi. Konstantinopolis’in fethinden sonra, Türkmen ailelerin önderleri ihanetle suçlanarak idam ya da sürgün edildi ve servetlerine el konuldu. İktidarın bütün kilit mevkilerine de devşirme kullar ve yandaşları yerleşti.

Doğu despotizmi ve Asya üretim tarzının feodal Avrupa’ya taşınması

Konstantinopolis’in fethi, Osmanlı’nın tarihinde yeni bir dönemin açılması anlamına geldi. Konstantinopolis’i kendine başkent yapan Osmanlı devleti, bir ayağı Asya’da diğer ayağı Avrupa’da olan büyük bir imparatorluk olarak çıkıyordu tarih sahnesine. İstanbul’un alınışı II. Mehmed’i “Fatih” unvanıyla İslam âleminin en ünlü hükümdarı yaptığında, onun düşü yalnızca müslümanları ve Türkler’i egemenliği altında toplamak değil, belki de Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak ve hatta hıristiyan dünyasını bile kendi egemenliği altına sokmaktı. Kendisini Roma imparatorlarının ardılı olarak gören II. Mehmed’in fetihten sonra yaptığı ilk şey, devletin eski kurucu aristokrasiyle olan göbek bağını tamamen kesmek ve yalnızca sultana bağlı devşirme kullardan oluşan bir “devlet aygıtı” inşa etmek oldu. Böylece Osmanlı devleti, tam anlamıyla despotik bir niteliğe kavuşmuş oluyordu.

II. Mehmed, devletin despotik yapısını pekiştirmeye yönelik bir diğer önlem olarak, gelir yaratan her türlü mülkiyetin sultana ait olduğu ilkesini getirdi ve bu ilkeye dayanarak, ilmiye sınıfının ve eski Türkmen ailelerin elindeki mülkleri ve vakıf toprakları zor alım yoluyla yeniden mirî araziye (devlet mülkiyetine) kattı. Bu sayede, genişleyen mirî araziden daha çok sayıda sipahiye tımar verme imkânı doğmuş oluyordu. Bunun yanısıra II. Mehmed, devşirme kullardan oluşan daimi piyade gücünün (yeniçerilerin) ulufelerini (ücretlerini) ödeyebilmek ve diğer savaş masraflarını karşılayabilmek için de hazineye ek gelir kaynakları yaratma yoluna gitti. Örneğin hazineye gelir sağlamak üzere, ayarı (içindeki altın ve gümüş miktarı) yüksek olan bütün sikkeleri dolaşımdan çekti ve yerine nominal değeri aynı, ama ayarı düşük sikke (züyuf akçe) çıkarttı. Herkesi, elindeki eski değerli sikkeleri, değeri düşük yeni sikkelerle değiştirmeye zorladı. Osmanlı devletinde ilk kez uygulanan bu “para tağşişi” usulüyle, hazineye ek altın ve gümüş kazandırmış oldu. Fatih’in hazineye ek gelir arayışında başvurduğu diğer bir yöntem, “bazı zorunlu tüketim maddelerini devlet tekeline almak, sonra bu gelir kaynaklarını birer mukataa olarak açık arttırma yoluyla en yüksek peşin bedeli ödeyenlere belirli sürelerle satmak” oldu. (Ana Britannica)

Cihan egemenliği iddiası ile hareket eden Fatih Mehmed yaptığı fetih seferleriyle, Osmanlı’nın Avrupa ve Asya’daki egemenliğini babasından devraldığı sınırların ötesine taşıdı. Fatih zamanında Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’daki sınırları (Bulgaristan, Yunanistan, Mora, Makedonya, Arnavutluk, Karadağ, Bosna, Hersek, Sırbistan, Romanya, Eflak ve Boğdan’ı kapsamak üzere) Macaristan’a dayandı. Önceki Osmanlı hükümdarları tarafından Avrupa’nın bu kesiminde kurulmuş bulunan gevşek vasallık ilişkileri, Fatih dönemde tamamen ortadan kaldırıldı ve tüm topraklar Osmanlı devletinin dolaysız mülkiyetine geçirildi. Bunun anlamı, fethedilen yerlerde feodal toprak düzeninin tasfiye edilmesi ve yerine Osmanlı’nın klasik toprak düzeninin (askerî tımar sistemi) geçirilmesiydi. Bu durumda, daha önce feodal beylerin buyruğu altında serfleştirilmiş olan hıristiyan köylü kitleler de, Osmanlı devletinin mülkiyetine geçen topraklarda, devletin daimi kiracısı (reaya-çiftçi) konumuna getiriliyorlardı. Tımar sistemi, Anadolu’da olduğu gibi, Rumeli ve Balkanlar’da da Osmanlı’nın idarî, askerî ve malî örgütlenmesinin belkemiğini oluşturacaktı. Böylece, Doğu despotizmi ve asyatik üretim tarzı, Osmanlı İmparatorluğu’nun şahsında feodal Avrupa’ya da girmiş oluyordu.

II. Mehmed bir yandan büyük fetih seferleriyle imparatorluğunun sınırlarını genişletmeye çalışırken, diğer yandan, devletin despotik niteliğini sağlam temellere oturtmak için kurumsal yapılaşmaya büyük önem verdi. Kendinden önceki Osmanlı hükümdarlarının, örf aracılığıyla geliştirmiş oldukları siyasî, idarî, hukukî ve askerî usulleri, II. Mehmed, çıkardığı bir dizi kanunnamede (ünlü “Fatih Kanunnamesi”) sistemleştirmeye çalıştı. Bu nedenle, kapıkulu kavramını, hıristiyan devşirmelerin yanı sıra, müslüman-Türk kökenden gelenleri de kapsayacak şekilde genişletti. Müslüman olsun hıristiyan olsun, bundan böyle ancak padişahın kulları olmayı kabul edenler ve canlarını, mallarını, ailelerini padişahın hizmetine sunanlar devlet yönetiminde ve orduda mevki ve makam sahibi olabilecekti. “Böylece bütün önemli yöneticiler, komutanlar, beylerbeyleri ve sancak beyleri, tımarlılar, mültezimler, yeniçeriler ve sipahiler kapıkulu ocaklarının üyeleri haline getirilip sultanın iradesine bağımlı kılındılar.” (age) Esasında II. Mehmed yaptığı tüm bu düzenlemelerle, sosyal kökenleriyle bağları tamamen kesilmiş ve devletteki görevleriyle özdeşleşmiş bir yönetici sınıf korporasyonu (devletli sınıf) yaratmak istiyordu.

Bunun yanı sıra Fatih, devletin bir bütün olarak yönetici ailenin (hanedan) mülkü gibi görüldüğü ve hanedan üyeleri arasında paylaşılıp parçalanmasının önüne geçilemediği eski Ortadoğu İmparatorluklarının durumuna düşmemek için de bir dizi önlem getiriyordu kanunnamesinde. Bunlardan biri ve en önemlisi, kardeş katlinin vacip olduğuyla ilgili o ünlü hüküm idi. Fatih, “Şehzadelerden hangisi başa geçerse ‘nizam-ı âlem’ uğruna bütün erkek kardeşlerini öldürtmesinin meşru olduğunu ünlü kanunnamelerine yazdı ve böylece bir bakıma, şehzadelerden hangisinin sultan olacağının belirlenmesi anında bütün kesimleriyle Osmanlı egemen sınıfını yeniden söz sahibi yaptı”. (age) Nitekim, Fatih’ten sonra gelen padişahlar bu kuralı sık sık işleteceklerdi “nizam-ı âlem” için! Örneğin, I. Selim (Yavuz) “yalnızca erkek kardeşleriyle onların yedi oğlunu değil, kendi beş oğlundan dördünü de öldürttü ve tahtın tek varisi olarak en yetenekli oğlu Süleyman’ı (Kanunî) bıraktı.” (age)

Fatih Mehmed’den sonra gelen Osmanlı hükümdarları (özellikle Yavuz Selim ve Kanunî Süleyman) da onun açtığı yoldan ilerleyerek, imparatorluğun asyatik-despotik temellerde genişlemesini sürdürdüler. Bu bakımdan Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul’un fethinden sonraki yaklaşık yüz yıl (1453- 1566) içinde, genişlemesinin ve siyasal ihtişamının doruk noktasına ulaştı. 15. yüzyılın ikinci yarısı ile 16. yüzyılın tamamını kapsayan bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki sınırları bugünkü Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Romanya, Macaristan, Rusya’nın bazı kesimleri ve Akdeniz’in doğusundaki adaları; Asya’daki sınırları Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan’ın bir bölümünü; Afrika’daki sınırları ise, Mısır’ı ve Cezayir’e kadar tüm Kuzey Afrika’yı kapsıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu, askerî fetihlerin sağladığı “siyasal ihtişam” görüntüsünün yanı sıra, Akdeniz havzasındaki Doğu-Batı transit ticaretinden elde ettiği kazançlar ve tâbi ülkelerden gelen haraçlar ve vergiler sayesinde hazinesini de muazzam zenginleştirmiş bulunuyordu. Hazineye akan altınlar, ekonomik bir ihtişam görüntüsü veriyordu Osmanlı devletine. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî ve teknik açıdan olduğu kadar, servet yığılımı açısından da Batı’ya olan bu üstünlüğü, aşağıda açıklanacak nedenlerden ötürü çok uzun sürmeyecek ve 16. yüzyılın sonlarına doğru bu durum tersine dönecektir.

Yükseliş döneminde despotizmin iç çelişkisi

Bilindiği gibi, bir üretim tarzının temel çelişkisi, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında doğan çelişkidir. Bu çelişki, egemen ve sömürülen sınıflar arasında cereyan eden sınıf savaşımıyla dışa vurur kendini ve ancak, üretim tarzı ile ona karşılık düşen devlet tipinin aşılmasıyla çözülmüş olur. Ama tabii bu söylediğimiz, toplumsal ve siyasal yapıları (sınıflar ve devlet) özel mülkiyet temelinde oluşmuş sosyo-ekonomik kuruluşlar için geçerlidir. Örneğin kölecilik, feodalizm, kapitalizm gibi. Oysa Doğu despotizmi altında biçimlenmiş olan asyatik üretim tarzlı toplumlarda durum daha başkadır. Bu toplumlarda en temel üretim aracı olan toprak devletin mülkiyeti altında olduğu için, toprak üzerinde devletten bağımsız bir üretim ilişkisi kurulamaz ve dolayısıyla, devletten bağımsız bir sınıflaşma ve sömürü ilişkisi gelişemez. Buradaki sömürü ilişkisi, toprak sahibi olan devlet (dolayısıyla devleti elinde tutan yönetici sınıf) ile, o toprakta çalışan dolaysız üretici (çiftçi) arasında doğan bir ilişkidir. Ama burada çiftçinin ürettiği artık-ürün, çiftçinin elinden vergi biçiminde çekilip alındığı ve alan da devlet olduğu için, dolaysız üretici (toprağa bağlı çiftçi) karşısında feodalizmde olduğu gibi bir toprak beyi, ya da özel toprak sahibi görmez. Dolayısıyla, özel mülkiyete dayalı sınıflı toplumlarda görüldüğü şekliyle gerçek bir sınıf mücadelesi de gelişemez bu toplumlarda. Bu toplumlarda “sınıf mücadelesi” olarak görülen şey, aslında egemen sınıfın (devlet sınıfı) bölüntüleri arasında geçen mücadeledir. İktidar bloku içinde geçen ve daha çok saray entrikalarına dayanan bu mücadele, gerçekte mevki ve makam kapma (siyasal güç) mücadelesinden başka bir şey değildir. Çünkü egemen sınıfı oluşturan bireyler açısından, servet yığmanın, zenginleşmenin yolu, siyasal güç basamaklarında yükselmekten ya da bulundukları mevki ve makamlarını korumaktan geçer. Şurası bir gerçek ki, egemen sınıfın bölüntüleri arasında geçen bu mücadele sonucunda, ne despotik devletin yerini başka tipte bir devlet alır, ne de asyatik üretim tarzı başka bir üretim tarzına evrilir. Olan sadece sistemin iyice yozlaşması ve bir çöküş sürecine girmesidir.

Doğu despotizminin (dolayısıyla asyatik üretim tarzının) temel çelişkisi, egemen sınıfın kütlesinin, devletçe ele geçirilen artık-ürünün kütlesinden daha hızlı büyümesi biçiminde dışa vurur kendini. Bunun sonucunda, egemen sınıf unsurlarının oturduğu kentsel kesimde belli bir ilerleme (üretici güçler ve teknoloji açısından) söz konusu olsa bile, despotizmin asıl gelir kaynağını sağlayan üretken kırsal kesim (tarım komünleri), sürekli bir durgunluk içinde yaşamını sürdürmek zorunda kalır. Bu durum, Doğu despotizminin “siyasal ihtişam” ve “ekonomik yükseliş” dönemlerinde de böyledir. Nitekim, Osmanlı despotizminin ekonomik yükseliş ve siyasal ihtişamının doruk noktası olarak bilinen Kanunî Sultan Süleyman dönemi de dahil olmak üzere, 16. yüzyılda yaşanan gelişmeler, bunun somut bir örneğini sunmaktadır bizlere.

Kanunî Süleyman’ın tahta çıktığı 1520 yılından, yüzyılın sonuna kadar geçen seksen yıllık zaman dilimi, imparatorluk hazinesinin altın rezervi bakımından bir hayli zenginleştiği bir dönemdir. Fakat buna bakıp, toplumun da bu zenginlikten payını aldığı sanılmamalı. Hazinenin gelirleri arttıkça, devletin masrafları da artıyor. Çünkü devlet durmadan genişliyor ve genişledikçe de ihtiyaçları büyüyor. Despotik devletin asker-sivil bürokratik aygıtının durmadan şişmesi ve daha fazla kaynağı emmesi, toplumun yaşam koşullarını daraltıyor. Yani tam bir ters orantılılık işliyor devletle toplumun gelişmesinde. Bir tarafta yönetici sınıf (saray ve kapıkulu bürokrasi) daha fazla kaynak emerek, lüks ve debdebe içinde bir yaşam sürüyor, diğer tarafta pahalılık ve fiyat artışı nedeniyle toplum bunalıyor. Tepede bürokratik aristokrasinin elinde büyük bir servet yığılması olurken, tabanda geniş emekçi kitlelerin (reaya ve berayanın) yaşam koşulları kötüleştikçe kötüleşiyor. Toplumun üretim imkânları gittikçe daralıyor, ama buna karşın, yeni seferler ve askerî masrafları karşılamak için devletin olağanüstü vergi talepleri artıyor. Ve nihayet buna tepki olarak, 16. yüzyılın sonuna doğru imparatorluğun göbeğinde isyan hareketleri, eşkıyalık vb. başlıyor. Bu aslında, despotizmin yükseliş ve ihtişam döneminin ardından kaçınılmaz olarak gelen bir düşüşün, yani bir terse dönüşün başlamasıdır.

Şimdi, Osmanlı despotizminin bu yükseliş döneminde yaşanmış birkaç örneği aktararak, durumu gözümüzde canlandırmaya çalışalım. “1527 yılında Osmanlı Devleti’nin kamu giderlerine tahsis edilmiş ‘harici hazinesi’nin gerçek gelirleri 277.244.782 akçe ve giderleri 200.126.393 akçedir. Yani, hazinenin 77 bin akçe fazla fazlası var. Aynı yıl florinin değeri 55 akçedir. Oysa 1592 yılında, hazinenin gelirleri topu topu 293.400.000 akçeye çıkmış olmasına mukabil, giderler 363.400.000 akçeye çıkmıştır. Yani hazine 70.000.000 akçe açık vermiştir. Bu durumda akçenin değeri düştükçe düşer ve florinin değeri 220 akçeye çıkar.” (Aktaran: Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, c.1, Gözlem Yay., 1974, s.407)

Bir yanda hazine suyunu çekerken, akçenin değeri devamlı düşerken, fiyatlar alabildiğine artarken ve emekçi kitleler tam bir yoksulluk ve darlık içinde yaşarken, öte yanda sadrazamdan başlamak üzere, devletin tepesinden tabanına kadar tüm kapıkulu bürokrasinin yükünü tuttuğuna tanık oluruz. İktidarın bu mutlak sahipleri, oturdukları koltukların kendileri için sürekli olmadığının da bilincinde olarak, zamandan azami ölçüde yararlanmak isterlerdi. Bunlar, servet biriktirmedeki tek ve gerçek kaynağın, bürokratik hiyerarşide yükselmek, yani siyasal güç elde etmek olduğunu iyi bilirlerdi. Böyle olduğu için de, uzun vadede, hem siyasal hem de ekonomik açıdan felâketli sonuçlar getireceğini bilseler de, kısa dönemde kendilerine servet kazandıracak savaşlara, ya da tam tersine, gelecekte Osmanlı’nın hasımlarının işine yarayacak barışlara, kapitülasyon anlaşmalarına yeşil ışık yakmakta ustalaşmışlardı. Bu bağlamda, Osmanlı yüksek bürokratlarının, gerek devlet hiyerarşisi içinde, gerekse de devletler arası ilişkilerde, nasıl rüşvet ve yiyicilikle servet yığdıkları, dönemin diplomatlarının anılarında da bolca dile getirilmiş gerçeklerdir.

“Bu yüzdendir ki, üç sultana vezir-i azamlık eden ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun en göze çarpan şahsiyetlerinden biri olan Sokullu Mehmet Paşa ‘Devlet katında mevkilere aday olanların sunduğu devamlı armağanlardan meydana gelen hadsiz hesapsız bir gelire sahiptir. (...) Mehmet Paşa altından ve değerli taşlardan müteşekkil akıl almayacak bir servete sahiptir. (...) Kim yüksek bir mevkie konmak isterse, ona yüzlerce, binlerce duka altınlık armağanlar sunmak ya da ayağına atlar, oğlanlar taşımak zorundadır.” (age, s.408)

Ne var ki Osmanlı yönetici sınıfına mensup kesimlerin elinde biriken bu servetler, hiçbir zaman üretim alanında üretken bir yatırıma dönüşmeyecektir. Kaldı ki, siyasi kişilerin (yönetici sınıf mensuplarının) elinde biriken bu servetlerin hiçbir kalıcılık garantisi, dolayısıyla istikrarlı bir yapısı yoktu zaten. Çünkü her an müsadere (zor alım) yoluyla tekrar hazineye döndürülebilirdi bu servetler. Öte yandan, toprakta gerçek bir özel mülkiyetin ve serbest mübadele ilişkilerinin gelişmediği Osmanlı düzeninde, devlet sınıfının elindeki bu tür servet yığışmasının, verili üretim ilişkileri değişmediği sürece, üretim tarzında köklü bir değişikliğe yol açamayacağı da bilinen bir gerçekliktir. Nitekim Osmanlı’nın son yüzyıllarında olan da budur.

16. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı devleti, İbn Haldun’un Doğu despotizmleri için belirttiği o büyük çelişkinin eşiğine gelmiş bulunuyordu. İçte büyük çatırdamalar, çatışmalar baş gösterecektir. Ne var ki Osmanlı devleti bu süreci, İbn Haldun’un 14. yüzyılda tanımladığı, Doğu’ya özgü despotik dinasti (hanedan) devletlerinin yaşadığı bir çerçevede değil, çok farklı bir tarihsel çerçevede yaşayacaktır. Osmanlı despotizmi Batı’da kapitalizmin geliştiği bir momentte çözülüş sürecine girmişti. Bu nedenle de sonu, o eski Doğu imparatorluklarının sonu gibi olmayacaktı. Yani Osmanlı despotizminin yerini, aynı temeller üzerinde bir başka despotik imparatorluk alamazdı artık. Çünkü Batı’da kapitalizmin gelişmesi ve giderek bir dünya ekonomisi yaratma doğrultusunda ilerlemesi, kapitalizm öncesi eski dünyanın maddi temellerinin esaslı bir depremle sarsılmasına yol açmıştı. Eski maddi temel ortadan kalktığına göre, geçmişte bu maddi temeller üzerinde yükselmiş olan eski tipte despotik devletlerin yeniden kurulmasının nesnel imkânları da ortadan kalkmış oluyordu.

Osmanlı despotizmi başka bir sisteme dönüşmeksizin kendi içinde yozlaştı (“bozuk düzenli despotizm”) ve giderek bu yoz ilişkiler çerçevesinde bir çürüme sürecine girdi. İşte burada, Marx’ın dile getirdiği ve üzerinde çok tartışılan, Doğu toplumlarındaki, daha doğrusu asyatik üretim tarzındaki “durgunluk” sorununa geliyoruz. Osmanlı toplumunun 17. yüzyıldan itibaren yaklaşık üç yüz yıl boyunca, bir gerileme ve çürüme süreci içinde yaşamış olmasına karşın, neden çökmediği ya da kendi içinde bir devrim geçirerek başka bir sisteme evrilmediği sorusunu yanıtlayabilmek için, ileriki bölümlerde bu “durgunluk” sorunu üzerinde biraz durmamız gerekecek.