“Musul Bizimdi” Teranesi ve Gerçekler




Irak ordusunun ve IŞİD karşıtı koalisyon güçlerinin Musul’u IŞİD’in elinden geri almak üzere saldırıya geçmesinden bu yana, AKP de “Musul bizimdi ve orada hâlâ hakkımız var” iddiasını daha yüksek sesle dile getirmeye başladı. Hükümetin ve Erdoğan’ın tüm efelenmelerine ve tehditkâr çıkışlarına rağmen Türkiye Musul savaşına dâhil edilmedi. Buna rağmen iktidar sözcülerinin içeriye yönelik kuyruğu dik tutan tarzda açıklamaları devam ediyor. İktidarın başı Erdoğan, her fırsatta Musul meselesini gündeme getirmeye devam ediyor.

Tüm bu çıkışlar ve hamasi, demagojik nutuklar, iç kamuoyuna verilen mesajlar olmalarının yanı sıra, Türkiye burjuvazisinin emperyalist planlarının ve saldırganlığının da açık kanıtlarıdırlar. Özellikle Erdoğan’ın yaptığı pervasız ve tehditkâr konuşmalar, iktidarın hem niyetini hem de propagandasının dayanak noktalarını ortaya koymaktadır.

Erdoğan, koalisyon güçlerinin saldırısı başlamadan birkaç gün önce şöyle diyordu: “Eğer bugün ‘Musul üzerinde bizim sorumluluğumuz var, onun için hem masada hem de arazide olacağız’ diyorsak, bunun bir sebebi var. Bunu durup dururken söylemiyoruz, ‘dostlar alışverişte görsün’ diye de söylemiyoruz. Onbinlerce kilometre mesafeden çıkıp geleceksin, o senin için bir hak olacak, neymiş, Bağdat çağırıyormuş. Tamam da bu benim 350 kilometre sınırım, her an tehdit var. Benim burada tarihi sorumluluğum, mesuliyetim var ve biz burada olacağız. Hem arazide olacağız hem de masada olacağız. Orada kardeşlerimiz var, akrabalarımız var. Bizim burada kesinlikle duyarsız olmamız mümkün değil.

Kendince ABD’ye ve Irak’a mesaj veren Erdoğan, ABD’nin on binlerce kilometre öteden geldiğini ama sınır komşusu olan TC’nin operasyona dâhil edilmediğini, “tarihi sorumluluk” gereği Türkiye’nin Musul’da hakkı olduğunu, bu yüzden de işin içine bir şekilde dâhil edilmeleri gerektiğini ileri sürüyordu. Aynı Erdoğan, bu “tarihi sorumluluk”un ne olduğunu da benzer içerikli bir başka konuşmasında açık ediyordu: “Irak’ın kadim şehirleri, geçmişte Kerkük, Musul bizimdi. Şimdi ben Misak-ı Milli dedim diye rahatsız oldular. Niye rahatsız oluyorsunuz, ben tarih dersi veriyorum anlayın. Bu işin tarihinde bu var.

Bugün Erdoğan’ın yüksek perdeden dile getirdiği “Musul bizimdi ve orada hâlâ hakkımız var” iddiası kuşkusuz yeni değildir. Zengin petrol yataklarına sahip Kerkük ve Musul’un kaybedilişi, Türkiyeli egemenlerin öteden beri süregelen kuyruk acısıdır. Bu sebeple de bu bölgeye ilişkin hak iddiları her fırsatta burjuvazi tarafından dile getirilmektedir. Türkiye’nin bölgeye dönük emperyalist emellerinin özeti sayılabilecek bu iddilar, maalesef kitleler nezdinde de fazlasıyla karşılık bulmakta ve işçi-emekçi kitlelerin savaşa ikna edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

Geçmişte Musul konusu açıldığında orada yaşayan Türkmenleri bahane eden Türkiyeli egemenler, şimdilerde Sünni halkın çıkarlarını korumaktan bahsediyorlar. Kuşkusuz dert ne Musul’da yaşayan Sünni halkın çıkarları ne de Türkmenlerdir. Her ikisi de Türkiyeli egemenlerin emperyalist emellerini örtmeye yarayan örtü işlevini görmekte ve egemenler tarafından argüman olarak kullanılmaktadır.

Musul’da yaşayan Arapların da Türkmenlerin de Türkiye’ye yönelik “gelin hakkımızı koruyun” şeklinde bir talebi yoktur. Aksine Türkmenlerin önemli bir kısmı Irak hükümeti tarafından oluşturulmuş taburlarda yer almışlardır. Ancak Türkiyeli egemenler, Şii oldukları için bunları muhatap almamakta, Türkmenlerin sadece Sünni olanlarını insan yerine koymaktadırlar. Bu ayrım bile Türkiyeli egemenlerin derdinin halklar olmadığını göz önüne sermeye yeterlidir.

Arapların da Türkmenlerin de sadece Sünni olanlarının korunmasından dem vuran Erdoğan, ikiyüzlüce merkezî Irak hükümetinin mezhepçi yaklaşımını eleştirebilmektedir. Erdoğan’a kalırsa Musul Sünni Arapların ve Türkmenlerindir, onlar da Türkiye’nin himayesini istemektedirler. Oysa ortada böyle bir durum olmadığı gibi, Türkiye’nin de asıl derdi Musul’da nüfuz sahibi olmak ve böylelikle petrol imtiyazları da elde etmektir. Bunun için Sünni mezhepçiliğini kışkırtmaktan da imtina etmemektedirler.

Öte yandan, Musul’u IŞİD’in elinden almaya girişmiş olan emperyalist haydutların ve merkezî Irak hükümetinin de derdi Musul’da sefil halde yaşayan yoksul halklar değildir. Bu çok açık olduğu içindir ki, pastadan pay kapmaya çalışan tarafların tümü Musul’un nasıl alınacağına değil sonrasında nasıl paylaşılacağına odaklanmış durumdadırlar. Musul’a yönelik askeri harekâtta yer almak, sonrasında Musul’da söz sahibi olmak anlamına geldiğinden gürültü bu konu üzerinde kopmaktadır.

Bilinmesi ve akılda tutulması gereken bir husus da şudur; Musul’un yeniden paylaşımı sorunu yeni ve kolayından çözülecek bir mesele değildir. Musul sorununu emperyalist paylaşım savaşının geneli içinde düşünmek gerekir. IŞİD’in hepitopu birkaç bin militanla elinde tuttuğu (!) 2 milyonluk bu büyük kentte yaşayanlar açısından çok fazla bir şey değişmeyeceği aşikârdır. Musul halkı, yarın belki IŞİD denilen caniler sürüsünden kurtulacaktır ama emperyalist savaşın alevleri onları yakmaya devam edecektir. Musul’u paylaşmak için üşüşmüş bulunan emperyalist haydutlardan ve Irak, İran, Türkiye, Suudi Arabistan gibi güçlerden hayırlı bir şey beklemek boşunadır. Halen sürmekte olan Musul savaşı, Musul halkına barış ve huzur değil daha fazla kaos ve acı getirecektir.

Bugün Türkiyeli egemenler Musul üzerinde yeniden hak iddia ederek Ortadoğu’daki emperyalist paylaşımdan pay kapmaya çalışırlarken ve bölge ateş altındayken, 2003’te aynı konu üzerine yazdığımız “Savaş ve Kürt Sorunu Üzerine” adlı yazımızın ilgili bölümlerini tekrar yayınlamayı ve Musul sorunu hakkında bir hatırlatma yapmayı yararlı buluyoruz. Böylece meselenin aslının ne olduğu ve Türkiyeli egemenlerin gerçekte hangi saiklerle Musul’u bu kadar istediği daha iyi anlaşılacaktır.

* * *

Musul sorununun tarihsel arkaplanı

Tıpkı bugünlerde ABD emperyalizminin bölgede demokrasi havariliğine soyunduğu gibi geçmişte de İngiliz emperyalizmi aynı söylemlerle –bölgeye “medeniyet ve demokrasi” getirmek– tüm Mezopotamya’yı işgal etmişti. Başlangıçta İngilizlerin amacı sömürgeleri olan Hindistan’a giden yolu açık tutmak ve bu sebeple Kürdistan da dâhil olmak üzere tüm Mezopotamya’yı kontrol altına almaktı. Buna 1871 yılında Berlin-Bağdat demiryolunun inşasıyla uğraşan Alman uzmanlarının Musul’da petrol bulmuş olması da eklendiğinde, tüm Ortadoğu’ya “demokrasiyi ve uygarlığı” getirmek İngiliz emperyalizmi açısından vazgeçilmez bir görev (!) haline geldi.

II. Abdülhamit 1888 ve 1898’de yayınladığı iki özel fermanla Musul ve Bağdat’ı “Hazine-i Hassa”ya[1] bağlamıştı. Almanlar “Anadolu Demiryolu Şirketi” ve İngilizler de Shell-Royal Dutch şirketi aracılığıyla petrol imtiyazlarını kapmak için kıyasıya bir mücadeleye giriştiler. Uzun didişmeler sonunda Almanların baskısıyla 1912’de kurdurulmuş olan “Turkish Petroleum” şirketi üzerinden herkes gücü oranında pay almaya başladı. Neticede İngilizler şirket hisselerinin %75’ini ve Almanlar da %25’ini aldılar.

Ardından Birinci Emperyalist Savaşın Almanların ve tabii Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanması üzerine bu paylaşımda bazı değişiklikler oldu. Ocak 1919’da Paris’te biraraya gelen savaş galibi emperyalist devletler, “Barış Konferansı”nın en önemli konusunun petrol meselesi olduğunu belirterek, paylaşımın İngiliz ve Fransız emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yenilenmesini istediler. Böylece Almanların %25’lik hakkı Fransız petrol şirketlerine devredildi. Ancak hem İngilizler hem de Fransızlar, emperyalist yağma çetesinin yeni üyesi ve müstakbel elebaşısı ABD’nin payı verilmeden Musul-Kürdistan sorununun halledilemeyeceğini çok kısa sürede idrak ettiler.

Sonuçta 31 Temmuz 1928’de yapılan bir anlaşmayla Turkish Petroleum şirketinin hisseleri Anglo-İran (İngiliz), Shell-Royal Dutch (İngiliz)[2], Compaigne Française de Petroles (Fransız) ve Near East Development (Amerikan) arasında her birine %23,75 pay düşmek üzere paylaştırılıyor, ayrıca %5’lik bir dilim de şirketin kurucularından ve II. Abdülhamit’in komisyoncularından Ermeni banker Gülbenkyan’a bırakılıyordu.[3] Daha sonra 1929’da Turkish Petroleum ismini “Iraq Petroleum” olarak değiştirdi ve bu şirketin Irak hükümetiyle yaptığı bir anlaşma sonucu Dicle nehrinin batısında kalan petrol yatakları 1942’de “Mosul Petroleum”a devredildi.

Fakat yine bugün olduğu gibi, o yıllarda da mesele sadece petrolün paylaşımından ibaret değildi. Çok daha önemli olan bir konu da Ortadoğu’nun siyasi nüfuz alanlarına bölünerek ekonomik çıkarların uzun vadede garanti altına alınmasıydı. Böylece emperyalistler bölgedeki ulusal sorunlar yumağını halletmek için de uzunca bir süre teşrik-i mesai yapmak zorunda kaldılar.

Bölge daha evvelinde Osmanlı Devletinin toprakları içerisinde kaldığından, 1918 Sevres Anlaşması temelinde emperyalistler kendileri açısından optimum bir çözüm getirmeye çalışmışlardı. Ancak sosyal ve ekonomik yapı öylesine geri, coğrafi yapı öylesine karmaşık ve dağınıktı ki, ne Araplar ne Kürtler ve ne de diğer halklar kendi başlarına bir ulus-devlet kuracak potansiyele sahiplerdi.

Aslına bakılırsa Kürt sorunu hiç de yeni bir mesele değildi. Fakat Kürt ulusal hareketi ancak Birinci Dünya Savaşından sonra ciddi anlamda dünya kamuoyunun gündemine gelmişti. Kürtler bağımsız bir devlet kurmak için birçok kez ayaklandılar ve kendi aralarında da savaştılar. Kuzey ve Güney Kürdistan arasında coğrafi bir engel oluşturan dağ sırası ve aşiretlere dayanan sosyal yapı, uluslaşmanın önündeki en büyük engeldi. Kuşkusuz bunun yanında ekonomik faaliyetin göçebe hayvancılık ve kaçakçılıkla sınırlı olduğu hatırlanırsa, kapitalist gelişmişlik düzeyi açısından ulus-devletin kurulmasının ekonomik altyapısının ne durumda olduğu da anlaşılmış olur. Bu çerçevede Kürtlerin de tek ümidi petrol gelirleriydi ve bu yüzden de emperyalistlerle iyi geçinmek zorundaydılar.

Ne var ki, Kürtlerin bu talepleri ne Fransızların ne de İngilizlerin umurunda değildi. Onlar ellerindeki petrol imtiyazlarını ve nüfuz alanlarını korumanın derdindeydiler. Üstelik ortaya bir de yeni kurulan Türk devleti çıkmıştı ve Musul-Kerkük vilayetleri üzerinde hak iddia ediyordu.

Türkiye, Kürt aşiretlerinin kendi aralarındaki çekişmelerden ve İngilizlerin/Fransızların/Amerikalıların bağımsız bir Ermeni devleti kurmaları fikrinin Kürt aşiretleri arasında yarattığı rahatsızlıktan faydalanarak bazı aşiretleri kendi yanlarına çekmeyi başarmıştı. Bu fırsatı değerlendirerek derhal bölgeye asker sevkettiler. Türk egemen sınıflarının amacı, bölgedeki karışıklıktan ve siyasi boşluktan yararlanıp fiili bir durum yaratarak bunu hukuki süreçlerle destekleyip Güney Kürdistan’ın büyük bölümünü kendi sınırları içerisine katmaktı. Hatta bu uğurda İngiliz emperyalizmiyle her türlü pazarlığa giriştiler. Örneğin daha 1922’deki Lozan görüşmeleri başlamadan önce, dönemin İngiliz dışişleri bakanı Lord Curzon’un sorunu Milletler Cemiyetinin gündemine götürme önerisine cevaben, Türkiye’yi temsil eden İsmet İnönü, bunun yerine kapalı kapılar ardında yapılacak ikili görüşmeleri tercih edeceklerini söylemiştir.

Görüldüğü gibi Kürt halkı kendi kaderini tayin etme hakkını almaya uğraşırken, yeni kurulan Türk devletiyle İngiliz emperyalizmi açısından sorun, Kürdistan’ın nasıl pay edileceği noktasında cereyan ediyordu.

Ve nihayet 1924’te sorun İngiltere tarafından Milletler Cemiyetine getirildiğinde, oluşturulan komisyon yaptığı incelemeler sonucunda; bölge nüfusunun %63’ünün Kürt, %8’inin ise Türklerden oluştuğu, bu sebeple en doğru çözümün burada bağımsız bir Kürt devleti kurulması olduğu, ancak siyasi açıdan Türkiye ile İngiltere ve Irak devletleri arasındaki ilişkiler göz önüne alındığında en iyisinin Kürdistan’ın bu bölgesinin ikiye bölünerek kuzey kısmının Türkiye’ye güneyinin ise Irak’a bırakılması gerektiğine karar verdi.

Bu karar kelimenin tam anlamıyla Kürt halkının kaderinin emperyalistlerin çıkarlarına kurban edilmesi anlamını taşıyordu. Buna rağmen, en birinci şiarının “Yurtta sulh, cihanda sulh!” olduğunu söyleyen Mustafa Kemal, Musul ve Kerkük’ün tamamen Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu ve bir karışının bile hiç kimseye verilmeyeceğini, gerekirse bu uğurda savaşa girmekten kaçınmayacaklarını beyan ediyordu. Hatta Mustafa Kemal hükümeti, uluslararası arenada koz olarak kullanabilmek için bu süreçte SSCB ile yakınlaşmayı da ihmal etmemişti.

İngiliz emperyalizmi, kapitalistleşme yolunda önemli adımlar atan Türkiye ile arasını iyi tutmak istediğinden küçük de olsa bazı tavizler vermeyi kabul etti. Türkiye’nin talepleri Musul’un kuzeyinin kendilerine bırakılması, İngilizlerle askeri bir anlaşma yapılması ve Musul petrolünden kendilerine pay verilmesiydi. Yapılan müzakereler sonucunda esas olarak Musul petrolünden pay verilmesi hususu öne çıktı ve TC hükümeti kendilerine Musul’un petrol gelirinden %10’luk bir kâr payının 25 yıllık süre için ödenmesini kabul etti. Fakat ardından yine Türkiye’nin talebi üzerine bu kâr payına denk düşen 500 bin İngiliz sterlini TC hükümetine ödenerek konu bir daha açılmamak üzere kapatıldı.

Musul-Kerkük “bizim” mi?

Burjuvazi Musul-Kerkük’e yönelik planları çerçevesinde Kürtlere yönelik ciddi bir karalama kampanyası başlatmış durumdadır. Türk medyası da mevcut savaş ortamında kendisine biçilen rolü son derece iyi oynayarak aldığı dolarların hakkını vermektedir. Medya, Türkiye’nin aslında savaşa karşı olduğunu (!), sadece kendi güvenliğini sağlamak amacıyla sınır ötesine asker göndermenin gerekli olduğunu söylüyor. O halde önce şu soru cevaplanmalıdır; neden Türkiye kendi “ulusal” güvenliğini sınırın onlarca kilometre ötesine asker yığarak koruyor? Şu anda Irak Kürdistan’ında kaç bin Türk askeri vardır? Türk ordusu bölgeyi fiilen işgal etmiş durumda değil midir? Kuşkusuz burjuva medya bu soruları sormak yerine her zaman olduğu gibi emperyalist devletlerin saldırganlığını haklı çıkaracak tarzda yayın yapmaya devam ediyor.

Tabii rahatlıkla tahmin edilebileceği gibi bu saldırıların arkasına gizlenmeye çalışılan şey Türkiye burjuvazisinin emperyal niyetleridir. Hatırlanacak olursa yine bir süre önce tozlu sandıklardan eski haritalar çıkarıldı; uygun bir müzik eşliğinde ve buğulu görüntülerle Musul ve Kerkük’teki Türkmen soydaşlarımızın yaşadıkları acılar sergilendi; Irak’ın 1926’dan kalan petrol borcunu hâlâ ödemediği, dolayısıyla da Musul-Kerkük üzerinde hakkımız olduğu iddia edildi.

Herkesin çok iyi bildiği gibi Güney Kürdistan nüfusunun %70’i Kürtlerden oluşmaktadır. Çeşitli kaynaklara göre Kürt nüfus 4-5 milyon civarında olmasına rağmen, Türkmen nüfus 150 bin civarındadır.[4] Kaldı ki AKP hükümeti ABD ile yürüttüğü müzakerelerde Türkmenlerin bu bölgede azınlık olduğunu açıkça kabul etmiştir. Ayrıca Türkiye yıllarca, bir yandan Kürt yönetimini tanımamak için Türkmenlerin 1970 anlaşmasıyla kurulan özerk parlamentoda temsil edilmesine engel olmuş, diğer yandan da temsilen dışlandıkları yaygarasını koparmaya devam etmiştir. Demek ki sorun Türkmenlere yapılan “zulüm” değil, Türkiye’nin Türkmenler üzerinden bölgedeki nüfuzunu arttırma arzusudur.

Musul ve Kerkük’teki “hakkımıza” gelecek olursak; aslında bu konunun çok fazla tartışılacak bir tarafı olmadığını söyleyebiliriz. Her devlet işine geldiğinde kendi çıkarları doğrultusunda birtakım “tarihsel” kanıtlar sunmaya kalkışabilir. Örneğin pekâlâ Kürtler de geçmişte Türkler henüz Anadoluya gelmeden önce kendilerinin bu bölgenin sahibi olduklarını ve şimdi de geri istediklerini iddia edebilirler. Benzer şekilde Yunanlılar Bizans topraklarını, Ermeniler kendi topraklarını geri isteyebilirler vs. vs. Yahut tarih bilgisinin düzeyini açıkça ortaya döken Türk burjuvazisi, geçmişte Viyana kapılarına kadar dayandığımızı kanıt göstererek Balkanlar’da da hak iddia edebilir. Bunların hepsi mümkündür. Hatta ABD gibi silah gücünüz varsa tüm dünyanın sizin olduğunu bile iddia edebilirsiniz! Ama açıktır ki, bugünkü dünya dengelerinde ve mevcut gücü dâhilinde Türkiye’nin bu tür iddiaları komediden öteye geçemeyecektir.



[1] Padişahın şahsi, özel mülkiyetinin toplandığı ve kaydedildiği hazine.

[2] Shell grubu bir taraftan İngiliz hükümeti aracılığıyla ve diğer taraftan da Fransız hükümeti aracılığıyla petrol hisselerinin yarıya yakın bir kısmını elinde tutuyordu.

[3] Gülbenkyan’ın, sultanın bu lütfuna karşılık bugünkü Beyoğlu-Karaköy tünel işletmesini finanse ederek hizmete açtırdığı söylenir.

[4] Irak devletinin izlediği politikalar sonucunda, kuzeydeki yoğun Türkmen nüfus yıllar içinde güneye kaydırılmış ve bu kesimdeki nüfus seyreltilmiştir. Bugün Türkmenlerin küçük bir kısmı Güney Kürdistan’da, çoğunluğu ise Irak’ın orta ve güney kesimlerine dağılmış bir halde yaşamaktadır.