Navigation

Birinci Dünya Savaşından: Bu Bizim Savaşımız Değil!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Birinci emperyalist paylaşım savaşı, gerek burjuvazinin barbarlığını olanca vahşetiyle ortaya sermesi, gerekse komünistlerin emperyalist savaş karşısında doğru bir tutum takınmaları halinde işçi sınıfının neleri başarabildiğinin görülmesi bakımından çok önemli bir örnek oluşturuyor. Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının tüm yakıcılığıyla ve yıkıcılığıyla hüküm sürdüğü günümüzde, o dönemde emekçi askerlerin bizzat ordular içinde yürütülen komünist propagandanın da etkisiyle, “bu savaş bizim savaşımız değil” hakikatinin ayırdına vararak, basit emre itaatsizlik vakalarından asker isyanlarına çeşitli türden eylemlerle emperyalist savaşa karşı gösterdikleri tepkileri sergilemenin yararlı olacağını düşünüyoruz.

Dünya bir kez daha kanlı bir emperyalist paylaşım savaşı sürecinden geçiyor. Emperyalist devletler, pastadan daha büyük paylar almak için yürüttükleri bu savaşta emekçi kitleleri arkalarına takmak ve onları izledikleri kirli politikanın sorgusuz sualsiz destekçileri haline getirmek için en kanlı provokasyonları hayata geçirmekten bile çekinmiyorlar. Şovenizmi tırmandırıp halkları birbirine düşman etmeye çalışırken, her gün bir yenisini devreye soktukları baskı yasalarıyla, bu kanlı politikalara karşı emekçi kitlelerden yükselecek sesi bastırmaya çalışıyorlar.

Kapitalizm varlığını emekçi kitleleri yıkıma sürükleyen krizlerle ve savaşlarla sürdürebiliyor. Bu akıldışı sistem, çürüdüğü ve gericileştiği emperyalist aşamasıyla birlikte dünyayı bir insan mezbahasına çevirmiş durumda. Başta iki büyük emperyalist paylaşım savaşı olmak üzere 20. yüzyılın tanık olduğu pek çok emperyalist savaşta on milyonlarca insan katledildi. 21. yüzyılda da bu katliam devam ediyor. Egemenler, ulusal çıkarlardan, vatan savunusundan, özgürlükten, demokrasiden dem vurarak kitleleri savaş cephelerine sürüyorlar. Bu gidişatı durdurmanın tek bir yolu var; burjuvazinin emekçileri cephelerde birbirine kırdırttığı silahları bizzat bu sömürücü sınıfa çevirerek, insanlığı yok oluşa sürükleyen bu sömürü sistemini ortadan kaldırmak!

Birinci emperyalist paylaşım savaşı, gerek burjuvazinin barbarlığını olanca vahşetiyle ortaya sermesi, gerekse komünistlerin emperyalist savaş karşısında doğru bir tutum takınmaları halinde işçi sınıfının neleri başarabildiğinin görülmesi bakımından çok önemli bir örnek oluşturuyor. Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının tüm yakıcılığıyla ve yıkıcılığıyla hüküm sürdüğü günümüzde, o dönemde emekçi askerlerin bizzat ordular içinde yürütülen komünist propagandanın da etkisiyle, “bu savaş bizim savaşımız değil” hakikatinin ayırdına vararak, basit emre itaatsizlik vakalarından asker isyanlarına çeşitli türden eylemlerle emperyalist savaşa karşı gösterdikleri tepkileri sergilemenin yararlı olacağını düşünüyoruz.

Avrupa’da büyüyen öfke ve isyan

Birinci Dünya Savaşı, emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşmak için birbirleriyle gırtlak gırtlağa geldikleri ilk büyük paylaşım savaşı olarak patlak vermiş ve kısa süre içinde Avrupa, Asya ve Afrika’yı kan gölüne çevirmişti. Savaş uzadıkça tam bir kırıma dönüşmüştü ve kitlesel ölümler, sakatlıklar, uzun süreli askerlik, açlık, salgın hastalıklar, subayların aşağılamaları, geride bıraktıkları ailelerinin sefaleti, cephelerdeki yoksul emekçilerin bıkkınlığını, öfkesini ve tepkisini daha da arttırıyordu.

Bu arada İkinci Enternasyonal partileri “anavatan savunusu” adı altında kendi burjuvazilerinin peşine takılıp sınıfa ihanet ederken, Rusya’da Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin, Almanya’da ise Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in başını çektiği komünistler, proletaryanın görevinin savaşı iç savaşa, yani burjuvaziye karşı devrimci mücadeleye çevirmek olduğunu haykırıyor, bu politikanın hayat bulması için çalışıyorlardı. Lenin, 1915’te, savaşın kitleler üzerinde yarattığı korkunç sefaletin devrimci duyguları ve hareketleri mutlaka başlatacağını, bu duyguların ve hareketlerin iç savaş sloganıyla örgütlenmesi gerektiğini söylüyordu. Kapitalizm altında, özellikle de emperyalizm çağında savaşların kaçınılmaz olduğunu belirten Lenin, bu gerçek dikkate alınmadan yürütülecek soyut bir barış savunusunun (pasifizm) işçi sınıfını aldatmaktan başka bir anlama gelmediğini vurguluyordu. Devrimci bir hareket olmadan demokratik ve kalıcı bir barışın mümkün olamayacağını, bunu isteyen herkesin burjuvaziye ve burjuva hükümetlere karşı yürütülecek bir iç savaştan yana olmak zorunda olduğunu dile getiriyordu.[1]

Lenin’in tüm öngörüleri ve devrimci saptamaları tarih tarafından da test edilerek doğrulanacaktı. Rusya’da işçiler ve yoksul köylüler, Bolşevik bir önderliğe sahip olmaları sayesinde, tarihin gördüğü en büyük devrimi gerçekleştireceklerdi. 1917 Ekiminde gerçekleşen Bolşevik devrim, savaşın ana aktörlerinden olan Rusya’nın savaştan çekilmesiyle ve burjuva iktidarın yerine tarihin gördüğü ilk muzaffer işçi devletinin kurulmasıyla sonuçlanmıştı. Bu büyük devrim, aynı zamanda, dört yılda on milyon insanın canını alan emperyalist savaşın son bulmasını da sağlayacaktı.

Ekim Devrimi Rusya sınırlarının çok ötesinde bir etki yaratmış, savaşa katılan tüm kapitalist devletlerin ordularında isyanları tetiklemiş, komünist fikirlere duyulan sempatiyi alabildiğine arttırmış ve pek çok ülkede devrimci ayaklanmalara yol açmıştı.

İlerleyen savaş tam bir vahşet tablosu yarattıkça, bunun hiçbir şekilde kendi çıkarları için yürütülen bir savaş olmadığını kavrayan emekçiler siperlerde kardeşleşmeye de başlamışlardı. Birbirlerine ateş etmeme, etmek zorunda kalınsa bile ölümcül atışlar yapmama, yiyecek vs. alışverişi, bu kardeşleşmenin tipik göstergeleriydi. Bazı siperlerde iş öyle bir raddeye varmıştı ki, Alman, İngiliz ve Fransız genelkurmayları bu kardeşliğin önüne geçmek için sert emirler yayınlama, hatta bazı birliklerin yerini değiştirme yoluna gitmişlerdi.

Fransa’dan Almanya’ya, Avusturya’dan Macaristan’a pek çok Avrupa ülkesinde, barış talebiyle fabrikalarda grevler yayılıyor, orduda isyanlar patlak veriyordu. Avusturya-Macaristan donanmasında 1 Şubat 1918’de, yiyecek azlığı ve subayların kötü muamelesi gibi sıradan nedenlerle patlak veren, fakat birkaç saat içinde yayılıp talepleri politikleşen Cattaro isyanı bunlardan biriydi. Subaylarını vurup gemiyi ele geçiren ve çeşitli etnik kökenlere mensup olan yaklaşık 30 askerle başlayıp kısa sürede diğer gemilere de sıçrayarak 4000 askere ulaşan isyanda, gemi direğine kızıl bayrak çeken erler, derhal bir komite oluşturarak amiralle görüşmek istediler. Askerlerin başlıca talepleri şunlardı: Bolşevik Rusya’nın demokratik önerisi doğrultusunda ilhaksız bir barış, askerlerin terhis edilmesi ve gönüllü milis oluşturulması, Avusturya’nın politik bağımsızlığı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı, demokratik bir hükümet, subayların kötü muamelesine ve mektupların sansürlenmesine son verilmesi, erlere ve subaylara aynı miktarda yiyecek verilmesi ve ortak mutfak kullanımı, altı ayda en az 21 gün ev izni vb. Bu talepler limandaki sivil işçiler tarafından da sahiplenilmiş ve onlar da benzer bir talepler listesi oluşturmuşlardı.[2]

Bu isyan, ertesi gün koca bir filo harekete geçirilerek kanlı bir şekilde bastırıldı. Fakat Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bir yıla kalmadan yıkıldı. 1918 Ocağında başlayan kitlesel grev dalgası aylarca devam etmiş, işçi konseyleri ortaya çıkmış, Kasım ayında Avusturya-Macaristan imparatorluğu parçalanmış ve hem Macaristan hem de Avusturya’da cumhuriyet ilan edilmişti. Askerlerin de ayaklandığı Macaristan’da işçiler devrimi daha da ileri götürmeyi başararak 1919 Martında Macar Sosyalist Konseyler Cumhuriyetini ilan etmişlerdi. Fakat emperyalist güçlerin de yardımıyla yoğunlaşan burjuva saldırılar sonucunda devrim ancak dört ay yaşayabilmişti.

Aynı dönemde Almanya’da da benzer bir süreç yaşanıyordu: “Ekim 1918’de Alman genelkurmayının savaşa devam kararına karşı isyan eden 20 bin denizci kendi konseylerini kurdular, tıpkı Rusya’daki asker sovyetleri gibi. Takip eden günlerde 1918 Kasımında ayaklanma tüm sanayi kentlerine yayılmaya, işçi ve asker konseyleri kurulmaya ve iktidar fiilen bu konseylerin eline geçmeye başlamıştı. 8 Kasım 1918’de İşçi, Asker ve Köylü Konseyleri, Bavyera Cumhuriyetini ilan etmişlerdi. Ertesi gün 9 Kasım 1918’de Berlin’de hüküm süren düzen sona erdi! İşçi sınıfının yiğit önderi Karl Liebknecht, İmparatorluk Sarayının balkonundan sosyalist cumhuriyeti ilan ediyordu. Ama aynı saatlerde monarşinin yıkılmasına yol açan Alman devriminin sosyalist bir çizgiye girmesini önlemek için, SPD (Alman Sosyal-Demokrat Partisi) önderi Scheidemann da burjuva cumhuriyetini ilan ediyordu. (…) Ocak 1919’da, işçi kitlelerinin artan hoşnutsuzluğu giderek bir ayaklanmaya dönüştü; kendiliğinden, plansız ve programsız başlayan ayaklanma kaçınılmaz sonla karşılaştı. (…) Umutsuz Spartakist ayaklanması bizzat oportünistler tarafından kanla bastırıldı. Rosa ve Karl, ayaklanmanın bastırılmasıyla yakalanıp katledildiler.”[3]

İtalya’dan Fransa’ya pek çok ülkede gerçekleşen asker isyanlarına, grevlere, savaş hükümetlerine karşı büyüyen öfkeye ve Bolşevizme duyulan sempatiye rağmen bu hareketlerin işçi devrimleriyle sonuçlanmamasının tek bir nedeni vardı: güçlü devrimci önderliklerin bulunmayışı. Bu eksikliğin Bolşevik Parti tarafından kapatıldığı Rusya’da işçi sınıfı burjuvaziyi alaşağı edip iktidarı ele alırken, söz konusu diğer ülkelerde ne yazık ki muzaffer bir devrim gerçekleşememişti.

Osmanlı ordusunda firar rekoru ve isyan

Bilindiği gibi, bu paylaşım savaşında, emperyalist haydutların yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu da bir yandan toprak kaybını önlemek, bir yandan da kaybettiği toprakları geri almak amacıyla yüzbinlerce emekçiyi cephelere sürmüştü. Ne var ki savaş ilerledikçe, diğer devletlerin ordularında olduğu gibi Osmanlı ordusunda da tepkiler artmaya başlamıştı. Egemenlerin “vatan, millet, din, iman” propagandasıyla cephelere sürdüğü emekçiler, ne için ve kimin için savaştıklarını derinden sorgular hale gelmişler, ölüm cezası pahasına savaş cephelerini terk etmeye başlamışlardı.

Firarlar, savaştaki tüm ordularda görülen tipik asker tepkilerindendi. Ancak Osmanlı ordusu firar olaylarının en kitlesel ölçekte yaşandığı orduydu. Diğer ordularda asker kaçaklarının oranı %1-2 civarındayken, Osmanlı ordusunda %20’ye ulaşıyordu. Çürümüş ve çökmekte olan bir imparatorluğun egemenlerinin kendi sınıfsal çıkarları uğruna yüz binlerce yoksul emekçiyi savaş meydanlarında kırdığı gerçeğinin farkına varan halk çocukları, tepkilerini ordu saflarını terk ederek gösteriyorlardı.

Savaşa yüzde doksanı yoksul köylülerden oluşan 2 milyon 850 bin kişiyi silah altına alarak giren Osmanlı ordusunda, 1917’ye gelindiğinde 300 binden fazla asker kaçağı vardı. Cephelere asker taşıyan trenler gidecekleri yere vardığında taşıdıkları askerlerin üçte biri, hatta bazen yarısı kayıplara karışmış oluyordu. Bu yüzden bazı cephelerde askerler cepheye zincirlenerek sevk ediliyordu. 1918’de ise kaçak sayısı devasa boyutlara ulaşarak 500 bine yaklaşmıştı.

Bu arada, Ekim Devriminin Anadolu’da da derin bir yansıması olmuştu. Savaşla birlikte Rus ordusunun işgaline uğrayan Karadeniz ve Doğu Anadolu illerindeki emekçi halk, devrim ve geri çekilme haberinin Rus askerlerde nasıl bir sevinç fırtınası yarattığına bizzat tanık olmuş ve bu sevinci ve Bolşevik iktidara duyulan yakınlığı o da sınıf güdüleriyle paylaşmıştı. Çarlık tarafından esir alınan on binlerce Osmanlı askerinin devrimin ardından serbest bırakılması bu ilgi ve sevgiyi daha da arttırmıştı. Serbest bırakılan askerlerde de Bolşevizme yönelik bir sempati oluşmuş ve Anadolu’ya dönen bu askerler bu sempatiyi çevrelerine yaymaya başlamışlardı. Bunlar, İstanbul’da ve çeşitli Anadolu kentlerinde komünist grupların oluşmasında önemli bir rol üstleneceklerdi.

Rusya’da olup bitenler Karadeniz’den Ege’ye dört bir yanda konuşulur hale gelmişti. Ekim Devrimi, işgal altındaki Anadolu topraklarında gelişen direniş hareketine de ivme vermişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda savaşa karşı tepki kitlesel firarlarla kendini gösterirken, savaşın ilerleyen dönemlerinde bu tepki daha örgütlü hale gelerek yoksul köylü tabanına dayanan bir direniş hareketi biçiminde kendini göstermeye başlamıştı. Direniş hareketi güçlendikçe Osmanlı hükümeti baskıyı arttırıyor, ancak ordudan ve halktan yükselen tepkinin ve patlak veren isyanların önüne geçemiyordu. Köylü isyanlarının yanı sıra orduda da baş gösteren bu isyanlardan birini, bir Sovyet tarihçisi olan A.M.Şamsutdinov şöyle aktarıyor:

“1918 sonbaharında, kendilerine yiyecek verilmemesi üzerine, silahlı bir asker ayaklanması patlak verdi. Ayaklanan askerler, kent halkının da desteğiyle, hapishaneden tutukluları salıverdiler. Memurları, jandarmaları ve Alman subaylarını hırpaladılar ve bir an önce barış yapılmasını istediler. Daily News gazetesi, «Türkiye’de karışıklıklar ortaya çıktı. Ayaklanan askeri birlikler hükümetin hemen istifasını istediler» diye yazmaktaydı.”[4]

İstanbul hükümetine de emperyalist işgal güçlerine de karşı koyan yerel direniş güçleri, Batı Anadolu başta olmak üzere çeşitli bölgelerde etkilerini arttırıyorlardı. Ekim Devrimi bu harekete moral gücün yanı sıra devrimci bir perspektif de sunmuştu. Savaş ilerledikçe bu güçlerin tabanıyla yönetim kademesi arasındaki sınıfsal çelişkiler giderek kendini daha güçlü bir şekilde hissettiriyordu. Yoksul emekçiler işgal güçlerine karşı vatanlarını savunma gayesiyle kanlarını akıtırken, sözde aynı cephede mücadele eden toprak sahiplerinin ve küçük-burjuvazinin mülkünü ve canını korumaya çalışan tutumu, keskinleşen çelişkileri tüm çıplaklığıyla ortaya seriyordu. Örneğin Antep’te subaylardan oluşan kent savunma komitesi, 1920 Ağustosunda kent Fransız bombardımanı altındayken, ileri gelen kişilerin para karşılığında kentten ayrılması kararı almıştı. Direniş saflarındaki yoksul emekçiler bu karara şiddetle tepki göstererek, kararın sadece silah tutamayacak durumda olan yaşlıların, çocukların ve hastaların kentten ayrılmasına izin verilmesi yönünde değiştirilmesini talep ettiler. Şöyle diyorlardı protestolarında:

“Biz fakirlerin şu memlekette ne tek bir dikili ağacımız ve ne de servet namına hiçbir şeyimiz yok iken bile vatanımızı müdafaa, daha doğrusu bütün zenginlerimizin hesabına çalışıyor, onların mal ve mülklerini, servet ve sematını muhafaza ediyoruz. (…) Eğer bu zevatı muhterem hayatlarından korkup harice çıkar, serveti sayesinde iş gücü ile uğraşır ve biz fakirleri «her vakit ölüme mahkûm; sırf zenginlerin emval ve eşyasının muhafazası, hayatının idamesi için yaratılmış» ayrıca bir kavim telakki ediyorlarsa ve bizi böyle ateşler içinde bırakıp gideceklerse bizim ne mecburiyetimiz var? Biz onlardan evvel gitmeyi biliriz. Onların canları aziz de bizimki neden olmasın? Onlar ölmek istemiyorlarsa biz neden ölelim? Şu memlekette servet namına düşünecek nemiz var? Hanlar, oteller, kıraathaneler, dükkânlar, mağazalar, köşkler, vesaireler bizim değildir. Bugün memleketin müdafaası her şeyden büyüktür. Şu halde, ne biz, ne de onlar harice çıkamayacaktır. Aksi takdirde silah istimal edeceğimize [kullanacağımıza] de emin olunuz.”[5]

Yani yoksul emekçiler açıkça “egemenler için dökecek kanımız yok, ya hep birlikte savaşacağız ya da silahlarımızı size de doğrultacağız” diyorlardı. Ankara hükümeti ise yerel direniş güçlerini düzenli ordu haline getirerek devletin bekasını sağlama peşindeydi. Sovyet Rusya’nın yardımını almak ve Bolşevizme duyduğu sempati giderek yaygınlık kazanan emekçi halkı peşine takmak için, sınıfsal karakterini ve gerçek amacını kızıl kalpaklarla gizlemeye kalkacak kadar oportünist bir politika izliyordu. Silahlı köylü yığınlarını kendi denetimi altına almak için 1920 Martında Köylü Partisi kurma girişiminde bulunması, altı ay sonra resmi Komünist Partisini kurdurması, ikiyüzlü bir şekilde Bolşeviklere övgüler düzülmesi vb. hep bu oportünist politikanın uzantısıydı.

Yoksul emekçilerin Bolşevizme duyduğu sempati artarken bu durum egemenleri korkutuyordu. Kızıl Orduyla temas eden askerlerin tepkisinden korkan subaylar apoletlerini çıkarmışlardı. Bizzat Kazım Karabekir, daha sonra anılarında, askerin tepkisini çekmemek için asker karavanasından yemek yediklerini ve “Bolşevikler subay apoletleri aleyhine propaganda yaptıklarından” subayların apolet taşımaması uygulamasını tüm orduya yaymak zorunda kaldığını belirtecekti.

Bu arada, 1920 Eylülünde Bakû’de kuruluş kongresini yapan Türkiye Komünist Partisi, İstanbul’daki ve Anadolu’daki komünist grupları bir parti çatısı altında birleştirmek ve yürüyen mücadeleyi toplumsal kurtuluş mücadelesine dönüştürmek üzere yoğun bir çalışma yürütüyordu. TKP yoksul emekçilere seslenirken, her ikisi de emekçilerin köklü çıkarlarına aynı derecede düşman iki hükümetin bulunduğunu söylüyor, bunlardan birinin monarşik ve aristokratik sultan hükümeti, diğerininse burjuva sınıfına dayanan Mustafa Kemal hükümeti olduğunu dile getiriyordu. Bu ikincinin sınıfsal karakterini ve oportünizmini de teşhir ediyordu: “Ülkedeki durum nedeniyle bu hükümet Rus Devrimini selamlamak zorundaydı. Fakat aynı zamanda yönetimde eski düzeni koruyarak ve komünist hareketi kovuşturarak aldatma politikasından da el çekmedi.”

“Amacımız Türkiye’de sosyalizmin kurulmasıdır” diyen TKP’nin genel sekreteri Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı, çok geçmeden M. Kemal liderliğinin aldatma politikasının kurbanı olacaklardı. Sovyetler Birliği ile yakınlaşmış olmasına da duyulan güvenle Ankara hükümetiyle temasa geçen ve onun bilgisi dahilinde Anadolu’ya gelen Mustafa Suphi, M. Kemal liderliği tarafından, 28 Ocak 1921’de, 14 yoldaşıyla birlikte katledilecekti. Ancak bu katliam TKP’nin faaliyetlerine son vermeyecek, onu yok etmeye yetmeyecekti.

TKP, 1922 yılında yayınladığı “Maskeler Aşağı” başlıklı broşürde, gerçek düşmanın kim olduğunu açıkça söyleyerek, şöyle sesleniyordu Türk işçilere:

“Her Türk işçisi iyice anlamalıdır ki, bir Türk demircisinin, bir Türk ateşçisinin, bir Türk rençberinin, bir Türk köylüsünün hakiki düşmanı bir Rum, Ermeni, Yahudi demircisi, ateşçisi, rençberi, köylüsü değildir. Türk işçisinin hakiki düşmanı, hangi din ve milliyetten olursa olsun, fabrikatörler, patronlar, kumpanyalar, ağalar, paşalar … ve bütün bu hazır yiyici ve kan emici güruhunu müdafaa eden mürteci burjuva hükümetidir.”

“Bugün hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir hakikattir ki, Yunan işçisi ordularının bozgunluğunun hakiki sebeplerinden birisi, Yunan Komünist arkadaşlarımızın Yunan ordusu içinde harp aleyhinde yaptıkları propagandadır. (…) Emin olunuz ki Türk işçi yoldaşlar, Türk ve Müslüman olmayan bu Yunan Komünistlerinin Türk işçilerine, fakir halkına, Harb-i Umumi içinde, zavallı halka ekmek yerine çamur yedirerek karınlarını ve kasalarını şişiren Türk ve Müslüman tüccar mebuslardan ve bütün harp zenginlerinden ve ordu müteahhitlerinden elbet daha çok faydası dokunmuştur.”[6]

“Yaşasın Türkiye Sovyetler Cumhuriyeti ve Cihan İnkılâbı” sloganıyla son bulan bu broşürün de gösterdiği gibi, kuruluş döneminde TKP “milli mücadele” olarak anılan bir savaşın ortasında bile milliyetçiliğe prim vermemiş, enternasyonalist komünist anlayıştan sapmamıştır.

TKP’nin vurguladığı gibi, Yunan komünistlerinin savaş karşıtı propagandaları sonucunda Yunan ordusunun dağılma noktasına gelmesi, savaşta kırılan Türkiye emekçilerine verilen büyük bir destek niteliği taşıyordu aynı zamanda.

Anadolu cephelerine sürülen Yunan askerlerinin isyanı

Yıkılan Osmanlı’nın üstüne üşüşerek “büyük ülkü”sünü (Megali İdea -İstanbul’un başkent olduğu büyük Helen imparatorluğunu yeniden kurma) gerçekleştirme düşüne kapılan Yunan devleti, İngiliz emperyalizminin de kışkırtmasıyla, 1919 Mayısında Batı Anadolu topraklarına büyük bir sefere girişmişti. Emekçi halktan gelen askerlere, amacın, eski Yunan topraklarında zulüm altında inleyen soydaşlarını esaretten kurtarmak ve Megali İdea’ya ulaşmak olduğu söyleniyordu. Damarlarına milliyetçilik zerk edilen Yunan halkı, ilk başlarda bu emperyal propagandanın etkisi altında kalmıştı. Ne var ki savaş aylarca devam edip yıllara evrildiğinde, gerek Yunanistan içinde gerekse savaş cephelerinde ruh hali de değişmeye başlamıştı. Balkan savaşlarıyla başlayan ve kesintisiz olarak 10 yıl devam eden savaşlar silsilesi, tıpkı Osmanlı askeri gibi Yunan askeri arasında da yılgınlık, bezginlik ve ilerleyen aşamalarda resmi propagandaya inançsızlığı beraberinde getirmişti. Yunan burjuvazisi on binlerce insanın kanı canı pahasına sömüreceği toprakları büyütme planları yaparken, savaştan usanan emekçi erlerin tek isteği evlerine geri dönebilmekti. Bu isteklerini, kral ve prens de dahil olmak üzere devlet yetkililerinin cephe ziyaretleri esnasında yükselttikleri “terhis” sloganları eşliğindeki protestolarda da açıkça dile getiriyorlardı.

Savaş cehennemi içindeki emekçi çocuklarının ruh halindeki değişiklik son derece belirgindi. Savaşta gönüllü hemşirelik yapan ve “askerin anası” olarak nitelendirilip bir tür milliyetçi ikon haline getirilen Anna Papadopulo bunu, 1921’de yazdığı bir mektupta, “askerlere ne istersiniz, daha büyük bir Yunanistan mı yoksa izin mi diye sorsalar çoğu izni seçer” sözleriyle ifade ediyordu. Bir başka mektubunda ise, “Bir köylü ya da fakir bir işçi için anavatanın genişlemesinin hiçbir önemi yoktur. O daha çok ekilmemiş tarlasını ya da haciz konmuş evini düşünüyor” diyerek, Megali İdea’nın aslında kimin “idea”sı olduğunu itiraf ediyordu.[7]

Savaş ilerledikçe cephelerdeki işçi ve köylüler bu savaşın kendi savaşları olmadığını çok daha yakından duyumsar, ne için ve kimin için savaştıklarını ciddi bir biçimde sorgular hale geliyorlardı. Bunda kuşkusuz Yunan komünistlerin ordu içinde yürüttükleri anti-militarist propaganda da önemli bir rol oynuyordu. Pek çok askeri birlikte ve donanmada komünist gruplar oluşmuştu. Bunlar, yürüttükleri anti-militarist faaliyetin yanı sıra, sahte evrak yapımından asker kaçaklarına yardımcı olmaya, komünist yayınların getirilip dağıtılmasından gemilerde asker kaçaklarını saklamaya varıncaya dek pek çok işi organize ediyorlardı.

Savaşın gerçek yüzünü işçilere göstermeye çalışan komünistler, pasifistlerden ya da anarşistlerden farklı olarak, askerlere firarı ya da çeşitli türden bireysel itaatsizlik eylemlerini öğütlemek yerine, bu savaşın egemenlerin savaşı olduğunu ve bir an önce barış anlaşması imzalanarak askerlerin evlerine dönmeleri gerektiğini propaganda ediyorlardı.

Bu arada Yunan komünistlerin anti-militarist faaliyetleri işçi hareketinde savaş karşıtı eylemler biçiminde de karşılık buluyordu. Grevler politikleşerek savaş karşıtı içerik kazanmaya başlarken, 1921’de yapılan 1 Mayıs gösterilerine savaş karşıtlığı damgasını vurmuştu. Anadolu’ya sevkedilmek üzere limanda bekleyen bir grup asker de gemilere binmeyi reddederek gösterici işçilere katılmıştı ve yükselen hareket ancak şehirde sıkıyönetim ilanıyla bastırılabilmişti.[8]

Pek çok birlikte askerin ruh hali, savaşın bir an önce son bulması için pasif durumda kalarak ve geri çekilerek yenilgiyi, dolayısıyla eve dönüşü hızlandırmaya çalışma noktasına varmıştı. “Bilinçsiz yenilgicilik” olarak da adlandırılabilecek bu tutum, orduda büyük bir çözülme ve dağılmayla sonuçlanacak ve Yunan genelkurmayının planlarını boşa düşürecekti. 1922 Ağustosunda askerlerin Türk taarruzuna karşı koymak yerine emirlere uymayıp geri çekilme tutumunu takınmaları bu planlara indirilmiş en güçlü darbe olacaktı. Foti Benlisoy’un da dile getirdiği gibi, yaşanan aslında bir tür “asker grevi”ydi, yani savaşın ortasında asker iş bırakmıştı! Cepheden kaçan yüzlerce asker İzmir’e akın etmişti ve askerlerin isyancı havası tüm kente yayılmıştı. Askerler kendilerini egemenlerin çıkarları için ölüp öldürmeye zorlayanlara duydukları öfkeyi, “Atina’yı yakmaya gidelim”, “Yaşasın Lenin” sloganlarıyla dışarı vuruyorlardı. Bu isyanı bastırmak için gönderilen Yunan birlikleri de kente girer girmez çözülmeye başlamıştı. Binlerce asker Anadolu’daki ya da Yunanistan’daki evlerine dönmeye çalışıyordu. Bu arada subaylara duyulan öfke de alabildiğine büyümüştü. Erlerin saldırılarının artması nedeniyle subaylar rütbelerini gizlemek için apoletlerini, şeritlerini söküyorlardı.[9]

Yaşanan isyanların en büyüğü ise Tekirdağ’da patlak verecekti. Tekirdağ’a gelen bir gemi dolusu asker, silahlarını teslim etme emrini yerine getirmeyip, komuta kademesine taleplerini iletmek üzere bir komite oluşturmuşlardı. Komite ancak terhis kâğıtlarının verilmesi durumunda silahlarını teslim edebileceklerini bildirmiş, ancak subaylar terhis konusunda yuvarlak laflar ederek askerlerin taleplerini reddetmişlerdi. Bu arada, İstanbul’a yeni bir sefer hazırlığı olduğu ve kendilerinin de oraya gönderileceği söylentileri askerleri çileden çıkarmıştı. Silahlı vaziyette sokaklara dökülen erler “kahrolsun savaş ve subaylar” sloganlarını haykırıyorlardı. Trakya vali vekili Kostas Yeragas, anılarında, 50 kadar askerin kaymakamlık binası önünde toplandığını, ardından sayının hızla arttığını ve kızıl bayraklar taşıyan yüzlerce askerin “terhis” sloganlarıyla kentin sokaklarını doldurduğunu, askerlerin keplerindeki kraliyet sembollerini de söktüklerini belirtmektedir.[10] İsyan ancak gelen takviye birliklerle bir gün sonra bastırılabilmişti.

1919-22 savaşının bir uzantısı olduğu emperyalist paylaşım savaşı, binlerce askerin savaşın gerçek yüzünü görmelerini sağlamış ve bu savaşa son veren Ekim Devrimi ve Bolşevik propaganda cephelerdeki işçi ve emekçilerde bir bilinç sıçramasına yol açmıştır. Yunan ordusunun Anadolu seferinden bozgunla dönmesi Yunanistan’da derin bir siyasi krize yol açarken, Yunan komünist hareketi de, burjuvazinin tüm saldırılarına ve baskılarına rağmen bu süreçten gücünü arttırarak çıkmıştır.

Şunu vurgulamak önem taşıyor: Gerek TKP öncülüğündeki Türkiyeli komünistler, gerekse Yunan komünistler, Lenin dönemi Komintern’inin yol göstericiliğinde devrimci bir politik hat izlemişler ve milliyetçilik batağına saplanmamışlardır. Sonraki yıllarda Rusya’da gerçekleşen karşı-devrimle Komintern’e Stalinist bürokrasinin hâkim olması, her iki komünist partisinde de milliyetçi eğilimlerin güçlenmesine sebep olsa da, öncesindeki bu devrimci mirasın karartılmamasına izin verilmemelidir.

İçinden geçmekte olduğumuz emperyalist savaş süreci, emekçi kitlelerin enternasyonalist komünist anlayış doğrultusunda mücadeleye sevk edilmesini alabildiğine yakıcı hale getirmektedir. Komünistlerin görevi, egemenlerin kanlı politikalarına karşı işçilerin birliğini, halkların kardeşliğini öne çıkararak, emekçilere asıl düşmanın dini, milliyeti ne olursa olsun kapitalist sömürücüler olduğunu göstermek ve onları doğru bir mücadele hattına çekmektir.



[1] Lenin, Emperyalist Savaş Üzerine, Ceylan Yay., s.130

[2] Christopher M.Bell ve Bruce A.Elleman, Naval Mutinies of the Twentieth Century, 2003, s.51

[3] Oktay Baran, Ekim Devriminin Yankıları, MT, Kasım 2007

[4] A.M.Şamsutdinov, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923, Doğan Kitap, 1999, s.64

[5] A.M.Şamsutdinov, s.150-151

[6] akt. Mete Tunçay, Eski Sol Üstüne Yeni Bilgiler, Belge Yay., s.190-191

[7] Foti Benlisoy, Kahramanlar, Kurbanlar, Direnişçiler, İstos Yay., Kasım 2014, s.19. Bizim de yararlandığımız bu kitap, 1919-22 Türk-Yunan Savaşı sırasında Yunan ordusunda yaşanan isyan ve grevler konusunda, çeşitli tanıklıklara da yer vererek geniş bir bilgi sunuyor.

[8] Foti Benlisoy, age, s.32

[9] Foti Benlisoy, age, s.65-71

[10] Foti Benlisoy, age, s.77-80