Navigation

Yeni Yükselen Emperyalist Güçler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

2000’li yıllarla birlikte dünya ekonomisinde yeni bir eğilim gitgide kendini daha belirgin biçimde duyurmaya başladı. Başta Çin olmak üzere eskinin azgelişmiş denilen ülkeleri arasından bir grup ülkenin dünya ekonomisi içindeki ağırlıklarında hızlı bir artış baş gösterdi. Örneğin en çarpıcı vaka olan Çin, dev adımlarla ilerleyerek 2009’da dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve en büyük ihracatçısı konumuna gelmiş durumda. Hep geriliğinden dem vurulan Türkiye bile, son dönemdeki kapitalist gelişmesiyle birlikte yeryüzündeki 200 civarında ülke arasında dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girerek 17. basamağa yükselmiş bulunuyor.

Önceleri BRIC kısaltmasıyla anılan 4 ülke (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ön plana çıkarken, şimdilerde bunların yanına Meksika, Endonezya ve Türkiye’nin katılmasıyla E7 (emerging = yükselen) diye adlandırılan bir sınıflama gitgide yerleşmekte. Ve bu haliyle E7, gelişmiş büyük kapitalist ülkeler grubu olarak şekillenmiş olan G7 ile çeşitli bakımlardan karşılaştırılmakta, geleceğe yönelik bazı tahminler yapılmakta. 2008 yılını içeren son veriler E7 ülkeleri toplam hâsılasının şimdiden G7 toplamının 3’te birini geçtiğini (32 trilyon dolara karşılık 11 trilyon dolar) gösteriyor. Çeşitli uluslararası kuruluşlar olsun, araştırma kuruluşları olsun, önümüzdeki 15-20 yıl içinde bu iki grubun toplamda eşitleneceğine işaret ediyorlar. 15-20 yıl sonra kapitalizmin durumu ne olur bilinmez ama, genel olarak bu iki grup ülke arasındaki farkın kapanmakta olduğu açıktır. Zira sözgelimi son 10 yıl içinde E7 ülkelerinin toplam büyüme oranı %250’ye yakınken G7’ninki %65 düzeyindedir. Yani bu iki grup ülke arasındaki büyüme hızı farkı neredeyse 4 kata ulaşmıştır.

1998

2008

G7 ÜLKELERİ

GSYİH (milyon $)

GSYİH (milyon $)

Kanada

616.782

1.499.551

Fransa

1.474.164

2.866.951

Almanya

2.187.484

3.673.105

İtalya

1.218.666

2.313.893

Japonya

3.857.028

4.910.692

Birleşik Krallık

1.456.155

2.680.000

ABD

8.793.475

14.441.425

Toplam

19.603.754

32.385.617

E7 ÜLKELERİ

Brezilya

844.126

1.572.839

Çin

1.019.481

4.327.448

Hindistan

411.546

1.206.684

Endonezya

105.469

511.765

Meksika

455.589

1.088.128

Rusya

271.038

1.676.586

Türkiye

269.125

729.983

Toplam

3.376.374

11.113.433

Bu olguyu nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bunu değişik bakımlardan ele almaya çalışacağız. Ama ilkin belirtilmesi gereken bir nokta var. Meseleye neresinden yaklaşılırsa yaklaşılsın, bunun önemli bir olgu olduğu peşinen kabul edilmelidir. Zira bu olgunun hâlihazırda dahi kendisini göstermeye başlayan önemli sonuçları bulunmaktadır. Örneğin şu an dünyanın en büyük emperyalist gücü olan ABD, “savunma” stratejisinde en büyük rakip ve olası düşman olarak resmi ve aleni şekilde Çin’i tarif etmekte ve bugün dünya üzerinde yürüttüğü hegemonya mücadelesinde en çok Çin’in etkisini kırmayı hedef almaktadır. Yine onun İran siyasetinin önündeki en büyük engeller başta Çin ve Rusya olmak üzere değişik derecelerde bu E7 ülkeleri olmaktadır vb. Benzer hususlar ekonomik alanda da belirgin biçimde görülmektedir. Örneğin bu ülkeler ikili anlaşmalar yoluyla, kendi aralarında ve diğer birçok ülkeyle ticarette doları kaldırmaya yöneliyorlar. Ya da ellerindeki büyük dolar rezervlerini ABD’nin ekonomik politikaları üzerinde baskı aracı olarak kullanıyorlar, doların uluslararası rezerv para konumuna itiraz ederek uluslararası platformlarda yeni bir uluslararası para sisteminin oluşturulması yönünde baskı yapıyorlar.

Konunun önemi kendiliğinden açık olmakla beraber ne yazık ki solun büyük bölümü bu meseleyi derinlikli biçimde ele almaya yanaşmamaktadır. Şu ya da bu güncel gelişme yorumlanırken bu yeni yükselen kapitalist güçler olgusunun sonuçları belli ölçülerde hesaba katılıyor gibi görünse de, tutarlı bir teorik çerçeve, sağlam ve derinlikli bir bakış ortaya konmamaktadır. Bunun doğal sonucu da, gelişmeler karşısında Marksizmin gerektirdiği yol gösterici, tutarlı devrimci tutumun gösterilememesi olmaktadır. Örneğin, Batılı emperyalist ülkeler dışında kalan dünyanın büyük bölümündeki işçi sınıfı için temelde ortaya konan siyaset, hâlâ, toplumsal kurtuluş davası olmaktan ziyade, “ülke”nin, “memleket”in, “yurt”un, “ulus”un kurtuluşu davası olmaya devam edebilmektedir. Bu yaklaşımın bir parçası olarak E7 türünden ülkelerin bile hâlâ Batılı emperyalist güçlerin iradesiz kuklalarıymış gibi gösterilmesi devam edebilmektedir. Bu ülkelerin egemen sınıflarının rolü ve sorumluluğu hafife alınabilmekte, bu kesimlere allem edip kalem edip temiz kâğıdı çıkarılabilmektedir. Çok iyi biliyoruz ki, bu tür siyasi yaklaşımların hepsi egemen sınıflar ile sömürülen emekçi sınıflar arasında eninde sonunda ve bir biçimde sınıf işbirliği sonucuna varmaktadır.

Kapitalist gelişmenin bileşik yönü

E7 ülkeleri gibi ülkelerin durumu, kapitalizm karşıtlığını proleter devrimci bilimsel temellere oturtamayanlar açısından esasen abdest bozucu türdendir. Solun bu konuyu ele almaktan kaçınmasının sırrı buradadır. Zira bu gibilerin tasavvurunda dünya, biraz kabalaştırarak ifade edersek, bir tarafta zengin ve yozlaşmış Batılı emperyalist ülkeler, diğer tarafta da bu emperyalizm tarafından “geri bıraktırılan” ülkelerden oluşuyordu. “Geri bıraktırılan” ülkeler mazlum ülkelerdi ve emperyalizm yüzünden gelişemiyorlardı. Böylece bin kılığa bürünen bir üçüncü dünyacı milliyetçi anlayış temellendirilmiş oluyordu. Genel tasavvur böyle olunca bu kategorideki ülkeler arasından yukarı tırmananların olabileceğini kabul etmenin de pek hayırlı olmayacağı kendiliğinden açıktır. Geçmişte örneğin Güney Kore’nin yaşadığı gibi yükselişlere ya yok muamelesi yapıldı ya da kulp takılmaya çalışıldı.

Oysa kapitalizmi Marx’ın temellerini attığı bilimsel devrimci dünya görüşü temelinde kavrayanlar açısından şaşırtıcı bir durum yoktu. Süreçler esasen tam da kapitalizmin gelişme yasasını ifade eden eşitsiz ve bileşik gelişmeyi çarpıcı biçimde doğruluyordu. Nitekim Elif Çağlı böylesi nitelikte ülkelerin emperyalist-kapitalist sistemin hiyerarşisi içinde ortaya çıkabileceğini şöyle vurguluyordu:

“Zaman içinde iktisadi yapılanmada yer değiştirmeler olabilir, fakat hiyerarşi devam eder. Hiyerarşik sistemin alt kademelerinden üste doğru tırmanmalar, göze batan sıçramalı bir kapitalist gelişimle kendilerini dışa vururlar. Örneğin bir zamanlar az gelişmiş ülkeler basamağında anılan Hindistan, Brezilya, Türkiye gibi ülkeler, kaydettikleri sıçramalı gelişim neticesinde orta gelişkinlik düzeyindeki kapitalist ülkeler arasına katılmışlardır. Değişim bu noktada da durmamış, bu ülkeler zamanla artık dünya ölçeğinde dikkate alınması gereken bölgesel güçler düzeyine yükselmişlerdir.” (Küreselleşme – Eşitsiz ve Bileşik Gelişme, Tarih Bilinci Yay, s.46)

Emperyalizm olgusunu esasen duygusal ve milliyetçi bir açıdan ele alan küçük-burjuva anlayışla bu gelişmeleri kavramak mümkün değildir. Ama asıl meselesi uluslar değil sınıflar, ülkeler değil kapitalizm olan proleter devrimci anlayış için bu kapitalizmin doğal gelişim yasasıdır. Kapitalizm kendisinden önceki üretim tarzlarından tümüyle farklı olarak durduğu yerde duramayan bir üretim tarzıdır. Durgunluk daha önceki üretim tarzlarının bir varlık koşulu iken, tersine kapitalizm için ölüm demektir. Marx Manifesto’da bunu şöyle dile getirmişti: “Burjuvazi, üretim araçlarını, ve böylelikle üretim ilişkilerini ve, onlarla birlikte, toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin var olamaz.” Bu durum kapitalistleri sürekli ve daha çok üretmeye, daha çok satmaya, bunun için de yeryüzündeki her fare deliğine dahi girmeye sürüklemektedir. Devam eden Marx bunu da şöyle anlatıyor: “Ürünleri için sürekli genişleyen bir pazar gereksinmesi, burjuvaziyi, yeryüzünün dört bir yanına kovalıyor. Her yerde barınmak, her yere yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır. Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle, her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi.” Marx zamanında kapitalistler için diğer ülkeler henüz esas olarak pazar ve hammadde alanıydı. Kapitalizmin daha öte gelişimi ve emperyalizm aşamasına doğru yükselişle birlikte bu boyutun yanına dönüştürücü dinamiği çok daha güçlü olan bir boyut olarak sermaye ihracı eklendi.

Yine de Marx daha Manifesto’da gidişatı temel sonuçlarıyla birlikte çok açık görüyordu. “Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Ucuz meta fiyatları, bütün Çin setlerini yerle bir ettiği, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorladığı ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yok etme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratıyor.”

Marx’ın sonraları daha da geliştirip derinleştireceği tüm bu düşünceleri, kapitalist gelişmenin çoklarınca yok sayılan ya da ihmal edilen temel yönünü, ondaki bileşik gelişme öğesini vurgulamaktadır. Marx’ın öngördüğü gibi, doğası gereği büyük bir girginliğe, yayılma dürtüsüne sahip olan kapitalizm, kaçınılmaz olarak eskinin azgelişmiş ülkelerine girmiş, eninde sonunda oraları da kapitalistleştirmiştir. Yine Marx’ın ipuçlarını verdiği gibi, geriden gelen ülkeler ileri ülkelerin geçtiği tüm aşamalardan geçmek zorunda kalmamış, aksine en son biçimler buralara girip yerleşebilmişlerdir ve yerleşmektedirler.

Elif Çağlı bu sürecin karmaşık ve çelişkili niteliğini de şöyle ortaya koymaktadır: “Kapitalist üretim tarzının küreselleşmesi, tekelci kapitalist ilişkilerin evrenselleşmesinde, büyük kapitalist tekellerin çeşitli ülkeleri karmaşık ve karşılıklı ilişkiler zinciri içine sokmasında somutlanır. Gelişmiş kapitalist ülkelerden az gelişmişlere yönelik sermaye hareketi, tekelci gelişimi birincilerden ikincilere taşır ve böylece kapitalizm ulaşılan en son aşamaya has özellikleriyle birlikte çevreye yayılır. Kapitalist gelişimin gecikmeli örneklerinde sıçramalı ilerleyişler kaydedilebilir, fakat bu durum çeşitli kapitalist ülkeler arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırmaz. Görüleceği üzere, kapitalizmin global hareketi tam anlamıyla eşitsiz ve bileşik gelişme özelliğine sahiptir. Bu diyalektik bütünlüğü keyfi biçimde parçalayarak, iktisadi hareketin basitçe ve tek yönlü bir eşitsiz gelişme özelliği taşıdığını iddia etmek gerçeklerle bağdaşmaz.” (age, s.45)

Görüldüğü gibi kapitalist dünyada genel anlamda eşitsizlikler ve çelişkiler ortadan kalkmamaktadır. Sürecin bu yüzüne ilişkin hususlara aşağıda değineceğiz. Ama buna geçmeden önce azgelişmişlikten yukarı doğru sıçramalı bir yükseliş yaşayan ülkeler olgusunun arızi ya da geçici bir olgu olup olmadığı hususuna değinmek istiyoruz.

Gelgeç bir olguyla mı karşı karşıyayız?

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, istisnai yıkımlar dışında tarihteki hiçbir gerçek ilerleme tümüyle ortadan kalkmaz, tarihin tekerleği geriye dönmez. Bu ülkelerin ekonomilerinde daralmalar, hız düşüşleri, krizler vs. elbette olmaktadır ve olacaktır, ancak ulaşılan genel üretici güçler düzeyi ve sosyal-kültürel ölçüler ortadan kalkmaz.

Geri ülke durumundan hızla gelişerek gelişmiş ülke durumuna ulaşan Güney Kore ve Tayvan gibi ülkelerin kaydettiği aşama geçmişte küçümsenmiş, sanayileşmeleri bir bakıma hormonlu addedilmiş ve adeta her an eski gerilik günlerine döneceklermiş gibi görülmüştü. Bugün bu ülkelerdeki kapitalist gelişmenin vardığı nokta tartışmanın ötesindedir. Benzer motivasyonlu bir tutum, örneğin gerilik vurgusu yapmak maksadıyla sanayisine dudak bükülerek “montaj sanayisi” denilen Türkiye için de hep sergilenmedi mi? Bugün Latin Amerika’dan Afrika’ya, oradan Ortadoğu’ya, Avrupa’ya, Rusya’ya ve Çin’e kadar uzanan coğrafyada Türkiye merkezli sermaye gruplarının yatırımları cirit atıyor. Küresel düzeyde nam salmış şirketler, Avrupa bankaları vb. satın alınıyor… Özetle kapitalist gelişmeyi görmezden gelmeye çalışan tüm bu tür yaklaşımların iflas ettiği açıktır.

Bu örnekler ve daha eski örnekler kapitalist gelişme merdiveninde basamak atlamaların, sıra değiştirmelerin istisnai durumlar olmadığını gösterdiği gibi bu tür gelişmelerin tesadüfî olmadığını da göstermektedir. Geçmişte dünyanın geri kalanı İngiltere karşısında son derece geri görünüyordu. İngiltere “dünyanın atölyesi” ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” idi. Onun ihtişamını geride bırakabilecek bir başka ülke görünürde yoktu. Ama sonra kıta Avrupa’sı ve Kuzey Amerika İngiltere’ye yetişti. Ve daha sonra Kuzey Amerika herkesi çok büyük bir farkla geride bıraktı. Japonya’nın yükselişi ve ABD dışındaki tüm ülkeleri geride bırakışı da bir başka örnektir. O halde 7 kızkardeşlerin (G7) sürgit aynı konumları işgal edeceklerini kim söyleyebilir?

Nitekim kapitalist kuruluşların yaptıkları tahminlerin tamamı bu sıralamaların mutlak surette değişeceğini öngörmektedir. Çin’in ABD’yi bile yakalayıp geçeceğine kesin gözüyle bakılırken, Avrupalı emperyalist güçlerin daha gerilere düşeceği görülmektedir. Zaten AB girişimi de son tahlilde bu erozyonu giderip yeni bir itilim kazanmak amacına dönük değil midir?

Diğer taraftan gelişmiş kapitalist ülkelerle aradaki farkı kapama yönünde bir eğilim gösterenler sadece E7’de sıralanan 7 ülke değildir. Esasen zaten gelişmiş kategoride sayılan Güney Kore ve Tayvan gibi ülkeler bir yana, E7’yi de arkadan takip eden bir ülkeler grubu (Filipinler, Arjantin, Vietnam, İran vb.) görece büyük hızlarla gelişmektedirler. Bu örnekler de karşımızdaki durumun birkaç ülkeyle sınırlı istisnai bir durum olmadığı gerçeğini pekiştiren örneklerdir.

Eşitsizlikler kalkıyor mu?

Bütün bu söylediklerimiz kapitalizmin eşitsizlikler yaratmadığı ya da büyük emperyalist güçlerin etkisinin ortadan kalktığı anlamına mı geliyor? Hiç de değil. Küçük-burjuva sosyalizmi kapitalizmin azgelişmiş ülkelerin sanayileşmesini, kalkınmasını sağlayamayacağını düşünür. Oysa eskinin azgelişmişleri içinden yeni büyük kapitalist-emperyalist güçlerin çıkmakta olduğu gerçeğini tanımak kapitalizme fazladan bir olumlu değer yüklemek ya da ona güzelleme düzmek anlamına gelmemektedir. Aksine bugün gözlerden saklanamayacak kadar açık hale gelmiş bu olguyu, yanlış kavrayışlardan kurtulmak ve işçi sınıfına doğru bir bilinç aşılamak için yeni bir tarihi fırsat olarak görmek gerekiyor.

İşçi sınıfının kapitalizm altında çektiği sıkıntı ve acılar, onu sermayeye karşı mücadeleye iten acımasız temel çelişkiler buhar olup uçmamaktadır. Aksine kapitalizm geliştikçe temel toplumsal illetlerin kaynağının azgelişmişlik olmadığı daha berrak anlaşılabilecektir. İşçi sınıfı açısından mesele tüm çıplaklığıyla devam ediyor. Gelişmiş kapitalist ülke konumundaki ülkelerin işçi sınıflarının kurtuluşunun sağlandığını kim söyleyebilir? Kapitalizm aynı kapitalizm, aynı ücretli kölelik düzeni. Nicedir dünyanın en güçlü, en zengin ülkesi konumunda olan ABD’de işçi sınıfının hali ortadadır. Sokaklarda yaşamak zorunda olan milyonlarca insan, herhangi bir sağlık ve sosyal güvenceden yoksun on milyonlar, geçinebilmek için birden fazla işte çalışmak zorunda olan ve bu haliyle insanlıktan çıkıp bir posa haline gelen milyonlar…

Dolayısıyla kapitalizmde sınıfsal eşitsizlik her halükârda varlığını sürdürür. Ancak tüm düzleme eğilimine rağmen, kapitalizm ülkeler arasındaki eşitsizlikleri yeni bir düzlemde yeniden üretir. Dahası bölgeler, sektörler arasındaki eşitsizlikler de bu süreçte yeniden üretilirler. Ortaya çeşitli düzeylerde anormallikler, orantısızlıklar çıkar. Bu bakımdan kapitalist gelişmenin eşitleyici, düzleştirici eğilimi tablonun bir yüzünü ifade eder. Tablonun diğer yüzünde eşitsizlik vardır. Zaten o yüzden de yasanın tam ifadesi eşitsiz ve bileşik gelişme yasasıdır.

Yeni yükselen kapitalist güçleri oluşturan ülkeler ve bunların biraz daha gerisindeki birçok orta gelişmiş ülke bu tür orantısızlıklar, anormalliklerle alabildiğine doludurlar. Çin ve Hindistan’ın durumu uzun söze bile hacet bırakmayacak denli açıktır. Bir yanda uzay araştırmaları, nükleer teknolojileri, en ileri sanayiler, diğer yanda at arabaları, çadırlar, göçebeler… Bir yanda yükselen ışıltılı gökdelenler, sonradan görmeliğe özgü müfrit tüketim manzaraları, diğer yanda dizginsiz bir sömürü altında bu zenginlikleri yaratan ve barakalarda yaşayan “büyük insanlık”… Böylesi yaman çelişkilerle ve derin yarıklarla bezeli bu ülkeler, eşitsizliklerin son bulması ne kelime, eşitsizlik kavramının somut timsali gibidirler. Ancak tüm bu çelişkilerin artık kapitalist gelişmenin geldiği yeni zemin üzerinde ve onun belirleyiciliği altında olduğunu gözden kaçırmamak gereklidir. Aslolan budur.

Eşitsiz gelişmeye ilişkin bu hususların yanı sıra, bu bağlamda söylenebilecek önemli bir nokta da kapitalist gelişmenin bileşik dinamiğinin geriden gelen tüm ülkeler için mutlaka yukarı doğru hızlı yükselişler sonucuna yol açmadığıdır. Çağlı bu noktayı Troçki’nin konuyla ilgili önemli düşüncelerini de aktararak şöyle açıklar: “Troçki, «tarihsel olarak geri bir durumun sunduğu imtiyaz –böyle bir imtiyaz varittir– bir halka, bir dizi ara aşamayı atlayarak, daha zamanı gelmeden önce, yaratılan her şeye ulaşma imkânı tanır ya da daha doğrusu onu buna zorlar» der. Ama ara aşamaların üzerinden atlama imkânı yalnızca bir olasılıktır, gerçekleşir ya da gerçekleşmez; ortaya çıkacak sonuç ilgili ülkenin iktisadi ve kültürel kapasitesine bağlıdır.” (Çağlı, age, s.47)

Bu olasılığın bazı gerçekleşme şartları vardır. “Yakın zamanların tarihi, gelişmiş kapitalist ülkelerden az gelişmişlere doğru önemli bir sermaye hareketinin olabilmesi ve bu temelde iktisadi bir canlanma yaşanabilmesi için, kapitalist gelişmeye elverişli birtakım koşulların bulunmasının şart olduğunu gösteriyor. Örneğin Türkiye gibi, bazı Latin Amerika veya Güney Asya ülkeleri gibi önemli bir gelişme potansiyeli taşıyan kapitalist ülkelerde emperyalizm faktörüne rağmen iktisadi ilerleme sağlanmıştır. Ama Kıta Afrika’sında veya Hint alt-kıtasında olduğu üzere, kimi az gelişmiş bölge ve ülkelerde ise böyle bir gelişme kaydedilememiştir.” (age, s.48)

İşçi sınıfının davası toplumsal kurtuluştur

E7 ülkeleri vesilesiyle kısaca ortaya sermeye çalıştığımız tablo esasen 2000’li yıllarla birlikte açılan dünya çapındaki yeni dönemin eğilimlerinden birinin de bu yeni kapitalist güçlerin yükselişi olduğunu ortaya koymaktadır. Karşımızdaki olgu kapitalist dünya sisteminin bundan sonraki gidişatında önemli bir etken olarak yer almaktadır. Bu olguyu arızi, gelgeç bir durum olarak görmenin ya da göstermenin, sanıldığının aksine kapitalizmin ekmeğine yağ sürmek olduğunu kavramak gerekiyor. Kapitalizme karşı gerçekten mücadele etmek isteyenler, onun içyüzünü, gerçek işleyiş tarzını ve potansiyellerini doğru kavramak zorundadır. Yanlış teoriler, yanlış politikalara, yanlış beklentilere, çıkmaz sokaklara ve sonunda iflasa yol açarlar.

İşçi sınıfının ve proleter devrimcilerin kapitalizmin gelişmesinden korkmasını gerektirecek bir şey yoktur. Aksine bu Marx’ın en baştan itibaren ortaya koyduğu gibi, işçi sınıfını büyüten, güçlendiren bir zemin yaratır, çelişkileri sadeleştirir, bir kez başladığında devrimin en az engelle ilerlemesini sağlar. Çarlık Rusya’sında Narodnik devrimciler kapitalizmin gelişmesine karşıydılar, bunun hem imkânsız hem de devrimci dinamikleri engelleyici nitelikte olduğunu savunuyorlardı. Tarih bu küçük-burjuva radikal devrimcileri çok kısa sürede haksız, onlara karşı mücadele veren Rus Marksistlerini ise haklı çıkarmıştır.

Kapitalist gelişme son tahlilde emek/sermaye çelişkisi dışındaki diğer tüm çelişkilerin ikincil niteliğini belirginleştirdiği için, milliyetçi küçük-burjuva sosyalistinin patolojisini şiddetlendirir, onun gerçekler dünyasıyla bağlarını zayıflatır; kapitalistleşmeyi, ekonomik gelişmeyi görmezden gelme eğilimine girer. “Emperyalizmin geri bıraktırdığı mazlum ülkesinin” ellerinin arasından kayıp gitmesine izin vermek istemez. O yüzden ne denli kapitalist gelişme olursa olsun, onun ülkesi hep mazlumdur, hep bağımlıdır, hep geridir, çarpıktır, hep emperyalizmin tasallutundan kurtarılmak zorundadır! Oysa ülke sermayesi çoktan tekelleşmiştir, dünyanın dört bir yanına yatırımlar yapmaktadır, ülke dünyanın en büyük ekonomileri arasına girmiştir, sittin senedir başka ulusları ezmektedir… Ama tüm bunlar gerçekliği görmek istemeyenlere kâr etmez.

İşçi sınıfının davası ülke kalkınması davası olmayıp tüm dünyada kapitalist düzeni ortadan kaldırma ve toplumsal kurtuluş davasıdır. Sınıflar arası eşitsizlik ve sömürü ilişkilerine değil de, ülkeler arası eşitsizlik ilişkilerine kafayı takan küçük-burjuvanın asıl derdi ise, doğal olarak kendi ülkesinin kalkınması davası olmaktadır. Kimi hallerde gelişmiş kapitalist ülkelere karşı duyulan, imrenme, dar kafalı hınç ve aşağılık kompleksi de bu tutumların psikolojik dürtülerini oluşturabilmektedir. Aslında bu son derece çelişik bir durumu da içinde barındırmaktadır. Çünkü bu marazi küçük-burjuva bünye bir yandan kalkınma sevdalısıdır, ama diğer yandan da kapitalizmin gelişmesi kendi sınıfsal temellerini erittiğinden ve duygusal protestolarına haklılık zemini sağlayan geri kalmışlık durumundan için için memnuniyet duyduğundan kapitalist gelişmeye direnmeye, ona gözlerini kapamaya çalışır. Tam da küçük-burjuvaya özgü mükemmel bir çözümsüzlüktür bu.

E7 ülkeleri ve orta boy bir dizi ülkenin durumuna dönecek olursak, bu tür ülkelere artık mazlum gözüyle bakılamaz. Bunların E7 türü öne çıkan ve yeni bir kategori oluşturan kesimi ise artık esasen emperyalistleşmiş ülkelerdir. Onlar geleneksel büyük emperyalist güçlerle emeğin küresel sömürüsünden daha fazla pay almak isteyen ve küresel güç mücadelesinin ringinde boy gösteren yeni güçlerdir. Bunları geri kalmış ya da geri bıraktırılmış, emperyalizmin boynu bükük kuklalarıymış gibi göstermeye çalışan görüşlerin gerçeklerle, bilimle ve devrimcilikle alâkası olamaz. Bugünlerde Türkiye’de bazı devrimci çevrelerin yaşadığı ağır kriz de bunu çarpıcı biçimde göstermektedir.

Diğer taraftan bu tür ülkelerdeki Marksist sınıf devrimcilerinin önünde özel görevler de bulunmaktadır. Buralardaki emekçi yığınların, milliyetçi propagandanın etkisiyle kendi ülkelerinin bu emperyalist-kapitalist yükselişinden milliyetçi bir gurura kapılmaları söz konusudur. Marksistler işçilerde bu tür yanlış ve sınıfın çıkarlarına zararlı düşüncelerle mücadeleyi asla ihmal etmemelidirler. Bazen en halisane niyetlerin ifadesi olan bu düşünceler kolayca şovenizme dönüşebilmektedir. Örneğin Türkiye’de Kürt halkının haklı ulusal-demokratik mücadelesi “Türkiye’nin yükselişini önlemek isteyen güçlerin kışkırtması” olarak görülebilmektedir.

Son olarak belirtmek istediğimiz husus, orta gelişmişlikteki kapitalist ülkeler ile özellikle bunlar arasından öne çıkarak E7 türü bir nitelik kazanan ülkelerin, aynı zamanda en verimlisinden birer devrim toprağı olduklarıdır. Bunlar yukarıda bahsettiğimiz gibi gelişmenin en ileri unsurlarıyla geriliğin birçok unsurunun bir arada bulunduğu çarpıcı çelişkileri barındıran ülkelerdir. Fakat son tahlilde bu gerçekliğin en önemli yönü muazzam bir kentleşme ve proleterleşme dalgasıdır. Bu büyük toplumsal dönüşüm sürecinin en halis ürünü, henüz yeni yeni ısınma hareketleri yapan ve yüz milyonlarla sayılan genç bir işçi sınıfının varlığıdır. Modern proletaryanın nüfus içindeki genel ağırlığı ve genel uygarlık normlarının ağırlıklı olarak yerleştiği bu tür ülkeler, proletaryanın yeni devrimci yükselişleri için genel olarak en elverişli bölgeleri oluşturmaktadırlar. Bu ülkelerdeki devrimcilerin, süreçleri aynı zamanda böylesi bir bağlam içinde görmeleri devrimci enternasyonalizmin gereğidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:60, Mart 2010