Navigation

Emperyalizme “İnsaniyet” Kılıfı

ABD emperyalizmi, on yıl önce, 11 Eylül saldırısını bahane ederek Afganistan’ı işgal etmişti. Bunu bir buçuk yıl sonra tüm vahşetiyle Irak işgali takip etmişti. Afganistan işgalinin ardından kaleme aldığı 2001 tarihli bir raporunda Amerikalı general Wesley Clark, Pentagon’daki bir askeri yetkilinin, kendisine, “şimdi Irak’ın peşindeyiz, ama daha fazlası var” dediğini belirtiyor ve konuşmanın devamında bu yetkilinin şunları söylediğini ifade ediyordu: “Bu beş yıllık bir kampanya planının parçası olarak tartışılıyor, toplam yedi ülke var, başta Irak ve ardından Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan.”

Her ne kadar beş yılda tamamlanamasa da, bu plan adım adım işletilmeye koyuldu. Önce planın Irak ayağı hayata geçirildi. Ardından Lübnan ve Sudan geldi. Bu arada Suriye ve İran sürekli daralan bir kıskaç altında tutuldu ve Libya çeşitli yaptırım ve tehditlerle dize getirildi. Bu yüzden Libya belki de en son uğraşılacak ülke olarak görülüyordu. Ancak bölgede yaşanan son gelişmeler Libya’yı bir anda öne fırlattı ve Kaddafi diktatörlüğü doğrudan bir emperyalist saldırıyla karşı karşıya geldi. Şimdi benzer bir süreç Suriye’de yaşanıyor ve tüm bunlar ABD’nin “şer odağı” ilan ettiği İran’a dönük planlarına ivme kazandırıyor. Kısacası ABD emperyalizmi, Kuzey Afrika’dan Afganistan’a uzanan geniş bölgeyi kapsayan “Büyük Ortadoğu Projesi”ni adım adım hayata geçirmeye çalışıyor ve bu amaçla doğan her fırsatı kullanıyor.

Derinleşen dünya ekonomik krizini kendi nüfuzundaki yeni pazarlar ve ucuz enerji kaynakları sayesinde aşmayı amaçlayan ABD emperyalizmi, bu saikle, bölgedeki içe kapalı ekonomik yapıların tasfiye edilmesini ve ayakbağı haline gelmiş otoriter rejimlerin sistemin selameti açısından reforme edilerek daha güne uygun siyasal yapılara dönüştürülmesini arzuluyor. Elbette bu projede ABD emperyalizmi yalnız değil. İngiltere başta olmak üzere çeşitli emperyalist güçler de, Çin ve Rusya gibi emperyalist güçler karşısında ABD’nin yanında saf tutarak bu paylaşım savaşına dahil olmuş durumdalar. Arap halklarının, kendilerini on yıllardır inim inim inleten otoriter rejimlere ve kapitalizmin yol açtığı açlığa, yoksulluğa, işsizliğe karşı başlattıkları isyanın düzen sınırlarını aşamaması, bu emperyalist ittifakın işini kolaylaştırıyor. İşçi sınıfının devrimci bir örgütlülükten yoksunluğunu fırsat bilen emperyalist güçler, bu isyanları kontrol altına almaya çalışarak kendi planları doğrultusunda kullanmaya uğraşıyorlar.

Emperyalist güçlere bu konuda en büyük kozu, şüphesiz, müdahalelere hedef olan ülkelerde halkın otoriter-baskıcı rejimler altında yaşadığı ağır sorunlar veriyor. Emperyalist güçler bu sorunlardan hem kendi ülkelerindeki halkı ikna ya da pasifize etmekte, hem de saldırganlığa hedef olan ülkelerdeki acı çeken halkları denize düşen yılana sarılır misali emperyalist saldırganlıktan medet umar hale getirmekte yararlanıyorlar. Saldırıya hedef olan ülkelerde devrimci bir politika güdecek derecede örgütlü güçlerin bulunmaması nedeniyle, içinde bulunulan acil durumda emekçi yığınlar açısından fiili bir açmaz ortaya çıkıyor. Ya mevcut baskıcı rejimlerin insafına kalmak ya da emperyalistlerin insafına.

İşte liberaller bu noktada devreye girip gerçekliği tek yanlı sunarak emperyalist saldırıların meşrulaştırılmasına hizmet ediyorlar. Emperyalistlerin asıl niyet ve güdülerini görmezden gelip, yalnızca saldırılara hedef olan ülkelerdeki sorunları göze sokuyorlar. Oysa gerçeklik bu iki boyutu da bir arada görmeyi gerektiriyor.

Kapitalizm emperyalist savaşlar, ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk ve ağır doğa tahribatıyla insanlığı ve doğayı yok oluşa sürüklediği halde, liberaller, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de pembe hayaller pompalıyorlar. Milyonlara cehennem azabı yaşatan emperyalist savaşların her yeni cephesinde, onlar, demokrasiden, özgürlükten, barıştan dem vuruyorlar. Onlara göre Libya’ya yapılan müdahale de emperyalist bir saldırı değil, Libya halkını katliamdan korumak üzere insancıl amaçlarla gerçekleştirilen bir barış ve özgürlük harekâtıdır! Liberaller Libya’ya yönelik emperyalist saldırıyı bu görüşlerle desteklerlerken, aralarında Avrupa Parlamentosu’ndaki Sosyalist Partilerden ve Yeşiller grubundan milletvekillerinin, çeşitli reformist grupların, Marksist olarak tanınan kimi akademisyenlerin vb. de bulunduğu Avrupa solunun bir kesiminin de “insani müdahale”nin gerekli olduğu yolundaki açıklamalarıyla onlara el vermesi ise içler acısı bir duruma işaret ediyor.

Marksistler açısından bu noktada önemli olan tam da halkların içine düşürüldüğü açmaza teslim olmamak, emekçi halkın çıkarlarının gerçekte nerede yattığını ısrarla göstermek ve ne kadar mütevazı olursa olsun bu doğrultuda mücadeleyi ve örgütlenmeyi ilerletmeye çalışmaktır. Bu perspektif hem Kaddafi gibilerin başını çektiği yerel egemen güçlere hem de emperyalistlere karşı mücadele perspektifidir.

Emperyalist müdahaleye “insani niyet kılıfı”

Liberallerin açıktan emperyalist politikaların arkasında saf tutması ya da Avrupa reformist solunun “insani niyet” kılıfına büründürerek benzer tutumlar alması kuşkusuz yeni bir durum değil. Fazla gerilere gitmeye gerek yok, son yirmi yıllık süreçte bile bu tutumların pek çok örneğiyle karşı karşıya kaldık. Bosna’dan Afganistan’a, Somali’den Irak’a, Ruanda’dan Lübnan’a çok sayıda örnekte, liberaller, pasifistler ve reformistler, Birleşmiş Milletler’i ya da Avrupa Birliği’ni birer barış otoritesi olarak kutsadılar, bu emperyalist oluşumları “insani müdahale”ye davet ettiler ya da bu örgütler eliyle gerçekleştirilen emperyalist müdahaleleri onayladılar. Bunu yaparken, söz konusu ülkelerde yaşanan savaşlarda, katliamlarda ya da çeşitli boyutlardaki çatışmalarda emperyalist güçlerin doğrudan işin içinde olduğu gerçeğini dile getirmekten kaçındılar. Son olarak da, Libya’da, Birleşmiş Milletler’in önce “uçuşa yasak bölge”, ardından müdahale kararı ve bunun bir NATO operasyonuna evrilmesiyle karşı karşıya kalınan süreçte benzer argümanlarla emperyalist saldırıya arka çıktılar.

Afganistan’da Taliban’ın zulmünü ve kadınların içler acısı durumunu, Irak’ta Saddam’ın despotluğunu ve kitle imha silahları yalanını bahane eden emperyalist zorbalar, bu kez Kaddafi’nin zalimliğini dillerine dolayarak ve kitlesel bir katliama girişeceğini söyleyerek aynı oyunu oynamaya girişmişlerdir. Sonuç, Libya’da NATO’nun bir ayı aşkın süredir devam eden hava operasyonlarının kara harekâtına doğru yol alması, NATO bombardımanlarının katkıda bulunduğu ölümlerin artması ve bu ülkenin emperyalist savaşın yeni cephelerinden biri haline getirilmesidir.

Ortadoğu ve Afrika da dahil olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesindeki otoriter rejimlerin, emekçi kitlelere burjuva demokrasisini bile lüks olarak gördükleri, iktidarlarını her türlü özgürlüğü gasp ederek, baskıyla, zulümle ayakta tutabildikleri ve emekçileri alabildiğine ezip sömürdükleri bir vakıadır. Bu diktatörlerin ve diktatörlüklerin savunulacak en ufak bir yanları olmadığı ve alaşağı edilmeleri gerektiği gerçeği de ortadadır. Ancak Arap emekçilerin mahkûm edildikleri bu kara tabloyu kapitalizmden bağımsızlaştırarak ele almak, olsa olsa büyük emperyalist zorbaları aklamaya yarayacaktır, dünyayı despotlardan, zalimlerden, sömürücülerden kurtarmaya değil. Nitekim böyle yapan liberal demokratlar, Saddam’ın, Taliban’ın, Mübarek’in, Kaddafi’nin vb. alabildiğine baskıcı, otoriter rejimlerini teşhir ederlerken, işgal ettikleri Irak ve Afganistan’da akıl almaz işkencelere imza atan, yüz binlerce insanı katleden emperyalist zorbalara şu ya da bu bahaneyle kurtarıcı rolü atfedebilmektedirler. Bu güçler eliyle yürütülen savaşların emperyalist niteliğini ise gözlerden saklamaya çalışmaktadırlar.

Liberal demokratlar ve reformistler, bundan sekiz yıl önce başlayan Irak savaşında sadece ABD ve İngiltere öncülüğündeki koalisyonun Birleşmiş Milletler kararını beklemeksizin Irak’a saldırmasını sorun olarak görürlerken, Marksist Tutum bu savaşın gerçek niteliğini teşhir ediyordu. Emperyalistlerin kirli ağızlarına sakız ettikleri demokrasi ve özgürlüğün hiçbir zaman zorbalar tarafından armağan edilmediğini dile getiriyordu:

“Saddam’ı kendi emperyalist emelleri için bir saldırı bahanesi haline getiren Bush ekibi, Irak’a ve çevre ülkelere demokrasi götüreceği yalanıyla yola çıktı. Oysa petrol ve silah tekellerinin doğrudan temsilcisi bu eli kanlı yönetici ekip, dünyanın dört bir köşesinde demokrasi istemiyle kendi diktatörlerine karşı ayaklanan halklara, karşı-devrimden başka bir şey götürmemiştir. Zaten bu emperyalist egemenlerin yıllardır süren kirli oyunları, halkların devrimci mücadelelerini kanlı darbelerle ezen uygulamaları olmasaydı bugün Irak’ta Saddam rejimi olmazdı. Evet Saddam rejimi devrilmelidir; demokratik bir yaşam, Şiisiyle, Kürdüyle, Türkmeniyle Irak halklarının elbette hakkıdır. Ama kimse kendini kandırmasın; demokrasi ve daha iyi bir yaşam hiçbir zaman zorbalar tarafından armağan edilmedi; güzel şeyler bizzat halkların mücadelesiyle kazanılabilir.”

2003 Martında kaleme aldığı Emperyalist Savaşa ve Kapitalizme Karşı Görev Başına başlıklı yazısında bu gerçekleri dile getiren Elif Çağlı, devamla şunları söylüyordu:

“Emperyalist paylaşım savaşları kapitalist sistemin değişmez bir gerçeğidir. Hegemonya çekişmesi içine giren rakip emperyalist güçlerin, kârlı pazarları, yeni yatırım alanlarını ele geçirmeye, nüfuz alanlarını paylaşmaya ihtiyaçları var. Kapitalist düzen devam ettiği sürece, haksız savaşlar varlığını sürdürecektir. Bu savaşlara son verebilmenin tek yolu, kapitalist sistemi ortadan kaldırmaktır. O nedenle, artık insanların bu tür savaşlarla acı çekmesini gerçekten istemeyen her kişi, eğer kendi içinde tutarlı olacaksa kapitalizmi de istememeli, ona karşı mücadele edenlere katılmalıdır. Artık şu yaşamsal doğruya karşı direnmenin bedeli gün geçtikçe çok daha pahalı olacak: Dünyayı yıkıma sürükleyen emperyalist-kapitalist sistemden kurtuluşun yegâne yolu, sosyalizm için devrimci mücadeleden geçiyor.” (www.marksist.com)

Bu mücadelenin ertelendiği her saniyenin, dünyanın şu ya da bu köşesinde yeni katliamların, yeni savaşların patlak vermesi ve kapitalizmin işçi ve emekçi sınıflara yönelik binbir zulmünün katlanarak devam etmesi anlamına geldiğini yaşayarak görüyoruz.

Alevlerin ortasında cennet tasvirleri

Gerçeklik bu kadar çıplakken, liberal demokratlar çeşitli yanılsamalar yayarak Libya’ya emperyalist müdahaleye şevkle destek veriyorlar. Ahmet Altan, Mehmet Altan, Cemil Ertem gibi liberaller, bu koronun Türkiye ayağında başı çekiyorlar. İşte bir örnek:

“Dünya, artık «sınırları» siliyor, sınırsız, bütünleşmiş bir yapı olarak hareket ediyor. Yöneticilerin alabildiğine sömürdüğü, yönetilenlerin de alabildiğine acı çektiği o «bağımsızlık» kandırmacası sona eriyor. Dünya eski dünya olsaydı, «bağımsız» Libya’nın «bağımsız» diktatörü kendi halkını canı istediği gibi kesebilir, kimse de karışamazdı. Ama artık öyle değil. (…) Bağımsızlık kisvesi altında insanlara eziyet etme «özgürlüğü» bitti.” (Ahmet Altan, Taraf, 20 Mart 2011)

Ahmet Altan bunları, emperyalist koalisyon güçlerinin Libya’ya bomba yağdırmaya başlamasının hemen ardından dillendirirken, başka bir liberal olan Cemil Ertem de benzer argümanlarla saldırıya destek çıkanlar arasında yer alıyordu. “Ulus-devletlerin saldırganlığının en üst noktası olan” ve “ulus-devletlerin hiyerarşisinin bir ürünü olan” emperyalizm döneminin bittiğini söyleyen Ertem, emperyalizmin “2008 krizi ile birlikte, yerini küresel ağ devletleri dönemine” bıraktığını, Libya’ya yönelik harekâtın emperyalist bir saldırı olarak değerlendirilemeyeceğini iddia ediyordu (Star, 23 Mart 2011).

Mehmet Altan’a göre de, “küreselleşme, ulus devletlerin kendi halkına zulmetmesine ve bunu “egemenlik” olarak sunmasına son veriyor”, “insan, sınırlardan önemli hale geliyor”, “demokrasi ve insan hakları NATO’nun resmi felsefesi haline geliyor” (Star, 5 Nisan 2011).

Bu görüşleri sıkça tekrarlayan liberallere göre, “küreselleşme” olgusuyla birlikte ulus-devlet tarihe karışmakta, sınırlar yıkılmakta, dünya barış ve demokrasinin egemen olacağı yepyeni bir döneme girmekteymiş! Ulus-devletler ve buna bağlı eski anlayış diktatörlere kendi halklarına zulmetme özgürlüğü tanırken, yeni anlayış buna izin vermemekteymiş! Libya’ya yönelik operasyon da emperyalist bir saldırı değil, Kaddafi gibi bir diktatörün alaşağı edilmesine hizmet eden özgürleştirici bir müdahaleymiş!

Liberaller, ulus-devletlerin, ulusal sınırların ve “egemenlik hakkı”, “siyasal bağımsızlık” gibi uluslararası burjuva hukukun temel ilkelerinin “modası geçmiş fetişler” olduğunu söylüyorlar. Böylelikle, emperyalist güçlerin saldırganlığını haklı çıkarmak üzere derin bir bilinç bulandırma operasyonuna girişiyorlar. Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi, siyasal gerçeklerin analizi ve bunlar karşısında takınılacak tutumlar her zaman sınıfsal bir karakter taşır.[1] Tam da bu yüzden liberallerin “anlamsız fetişler” olarak nitelendirerek gerçeklikten kopuk bir şekilde ele aldıkları bu olguları, Marksistler tarihsel ve sınıfsal bağlamı içerisinde ele alırlar ve onlar üzerindeki yanılsama perdesini kaldırırlar. Burjuvazinin, çıkarları gerektirdiğinde, devletlerin egemenlik hakkını, ulusal sınırlara saygıyı, siyasal bağımsızlığı hiçe sayarak en kanlı emperyalist savaşlara girişmekte bir an olsun tereddüt geçirmediği gerçeği Marksistler için son derece nettir. Ancak devrimci Marksistler, güçlü savaş makineleriyle donanmış emperyalist devletlerin kendilerinden güçsüz gördükleri ülkelere saldırıp buraları yağmalamasına, işgal ya da ilhak etmesine asla olur vermezler ve burjuvazinin yalanlarını ve ikiyüzlülüğünü tüm çıplaklığıyla teşhir ederler. Emperyalist saldırganların bu tür eylemlerinde emekçileri kandırmak için her zaman özgürlük, demokrasi, barış gibi argümanlara başvurdukları bilinmektedir. Buna karşı, devrimci Marksistler, burjuvazi tarafından bilinci bulandırılan kitlelerin gözbağlarını açmaya çalışırlarken, liberaller son derece ikiyüzlü bir şekilde “egemenlik hakkı, bağımsızlık, iç işlere müdahale etmeme hikâyedir” söylemine sarılıp, emperyalizmin askeri kesiliyorlar. Devrimci Marksistler küreselleşen üretici güçlerin ve küresel ilişkilerin, aslında kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasını ve sosyalizm çağını zorladığını söylerken, liberaller küreselleşmenin yeni bir kapitalizm çağı yaratmakta olduğu görüşünü yayıyorlar. Elif Çağlı’nın dediği gibi, “Onlara bakılacak olursa, kapitalist sistem ulaştığı düzey nedeniyle artık mevcut ulus-devletler biçimlenmesine de son verecek ve yerel yönetimlere ağırlık veren bir dünyasallığa ulaşılacaktır. Liberal demokratlar köhnemiş kapitalist sistemi yeni diye lanse ettikleri birtakım sahte düşlerle yaldızlayıp, sosyal çözüm diye kitlelerin bilincine aşılamaya çabalıyorlar.”[2]

Örneğin Cemil Ertem, yukarıda alıntıladığımız yazısının son bölümünde, “bundan sonrası için iki senaryo” diyerek, o sahte düşlerin çarpıcı bir örneğini sunuyor:

“Senaryo1: Tekellerin imkânsızlaşıp oligopollerin yıkıldığı; medya ve bilgi-iletişim teknolojileri başta olmak üzere iletişim kanallarının demokratikleştiği; otokratik rejimlerin teker teker yıkılıp, yerlerini şeffaf, sorumlu ve hesap verebilir doğrudan demokrasilere bıraktığı; bölgesel ağ-devletlerinin bu demokratik iktidarlar arasında kurulan bir konfederasyon işlevi taşıdığı; açık tekelci olmayan reel ekonomi ve emek kolektiflerinin değer yarattığı; refahın adil ve eşitçe paylaşıldığı bir ağ-dünyası. Bu yapılanma Ortadoğu’dan ve Türkiye’den başlayacak.”

Yanlış anlaşılmasın, Ertem sosyalist bir dünyadan değil, hayalindeki kapitalizmden bahsediyor. Ertem’in ikinci senaryosu ise “Ortadoğu’dan ve Türkiye’den başlamak üzere baskıcı ulus-devletlerin ve diktatörlerin iktidarlarını devam ettirecek imkan ve zemini yaratmaları” ve “bir geriye gidiş ve gerici restorasyon dönemi”nin başlamasını öngörüyor. Ona göre “bu bir savaş dönemi” demek ve “Türkiye’de Ergenekon’a, Kuzey Afrika’da Kaddafi gibilere dokunmayın diyenler” bunu istiyorlar. Burada sormak gerekmez mi, ya Ergenekon’a da Kaddafi’ye de “dokunun” diyen burjuva kesimler hangi kategoriye giriyor? Ertem’e göre onlar birinci senaryodan yana olan “dostlar” olsa gerek! Bu “dostlar” arasında, doğal olarak, emperyalist ABD ve AB ülkelerinin yanı sıra AKP’nin temsil ettiği burjuva kesim de olmalı. Ayrıca Ertem’e göre şu anda savaş döneminde değiliz, bu sadece ikinci senaryoya içkin bir “tehlike”! Öyle görünüyor ki, liberaller kendi kafalarına bomba düşmediği müddetçe bu hayalleri pompalamayı ısrarla sürdürecekler.

Demokrasi, diktatörlük, özgürlük, adalet, eşitlik, insan hakları, barış gibi kavramları sınıflardan ve kapitalizmden kopararak ele alan liberaller, gerçeküstü bir dünya kurgulayıp gerçeküstü fikirler yayıyorlar. Oysa, Elif Çağlı’nın Liberal Demokratların Kapitalist Düşleri yazısında dile getirdiği gibi,

“Günümüzdeki sıcak gelişmelerin de çok çarpıcı biçimde kanıtladığı üzere, emperyalizm tarihinin hiçbir dönemi barışçı düşler yayan reformistleri haklı çıkarmamıştır. Yalnızca uzun süreli ekonomik yükseliş dönemlerinde, büyük kapitalist güçler arasında görece barışçı ittifaklar gerçekleşmiştir. Fakat dünyasal ölçekli bir ekonomik duraklamayla birlikte kaçınılmaz olarak keskinleşen çelişkiler yeni savaşları tetiklemiştir. O nedenle görece «barışçıl» dönemler, son tahlilde savaşlar arasındaki «nefes molaları»ndan başka bir şey değildir. Lenin’in dikkat çektiği üzere, Kautsky gibilerin emperyalizm ötesi bir barış döneminin embriyonu saydığı uluslararası birlikler, aslında dünyanın yeniden paylaşılmasının ve barışçı paylaşmadan barışçı olmayan paylaşmaya –ya da tersi– geçişin araçlarıdır.

“Güçler dengesi bir kez değiştikten sonra, kapitalist düzende çelişkileri zordan başka çözecek bir şey yoktur. Emperyalizmin en karakteristik özelliği, birkaç büyük gücün hegemonya yarışıdır. Eğer emperyalist güçler arasındaki hegemonya çekişmesi ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması mücadelesi şu ya da bu emperyalist ülkeyi karşı karşıya getirmişse, taraflar eninde sonunda kozlarını paylaşmak ve gerçek güçleri oranında yeni bir denge oluşturmak zorundadırlar. Kapitalizmin doğası budur. Emperyalizm dönemini de içermek üzere, ulus-devletler arasındaki rekabet ve çatışmalar olmaksızın kapitalizm var olamaz.”[3]

Kapitalizm şimdiye dek gördüğü en derin krizle boğuşurken, bu krizden kurtulmaya çalışan emperyalist güçler, ekonomik ve stratejik çıkarları doğrultusunda alabildiğine saldırganlaşıyorlar. Yeni pazarlara ve ucuz enerji kaynaklarına ulaşmak, hegemonya mücadelesinde öne geçmek için, dünyayı kana bulama pahasına savaş yöntemine başvuruyorlar. Dünya askeri harcamaları 1 trilyon 630 milyar doları geçmiş durumda. Demokrasisinin beşiği olarak görülen Avrupa’da birbiri ardına baskı yasaları çıkarılıyor, ırkçılık tırmandırılıyor, faşist partiler oy patlamaları yaşıyor, işçi sınıfının ümüğü sıkılıyor, göçmenler hedef tahtasına oturtularak emekçiler birbirine düşürülmeye çalışılıyor. Ve birileri hâlâ tozpembe dünya senaryoları pazarlamakla meşguller!

“İyi niyetli” reformistlerle liberaller el ele

Liberaller kendi misyonlarını yerine getirip Libya’ya emperyalist saldırının cansiperane savunuculuğuna soyunurken, “sosyalist” sıfatlı burjuva sol partilerinin bir kesimi de “insani amaç” söylemi altında, sözde “iyi niyetle” aynı tutuma destek vermektedirler. Libya’ya emperyalist müdahalenin önünü açan Birleşmiş Milletler kararının Avrupa Parlamentosu’nda oylanması sırasında, Sosyalist Partilerden ve Yeşiller grubundan milletvekillerinin önemli bir bölümünün “evet” oyu kullanmaları bunun bir örneğidir. Bu süreçte, küçük-burjuva pasifizminin bayraktarlığına soyunan Alman Yeşiller Partisi, Merkel hükümetini emperyalist koalisyona destek vermeyerek fırsatları kaçırmakla suçlayacak kadar şirazeden çıkmıştır. “Kuzey Afrika AB’nin güvenlik bölgesidir, AB’nin en güçlü ülkesinin oraya uzak kalması düşünülemez” diyen Joschka Fischer ve Avrupa Parlamentosu’ndaki milletvekillerinden meşhur Daniel Cohn-Bendit, bu saldırgan burjuva tutumun savunucuları arasında yer alan Yeşillerden sadece ikisidir. Bu politikanın, 1914-18 emperyalist paylaşım savaşında İkinci Enternasyonal’in izlediği “sosyal-emperyalist” politikaların uzantısı olduğu açıktır.

Bu süreçte kimi reformistlerse, yukarıdakilerden farklı olarak, emperyalist güçlerin ikiyüzlülüğünü, çiftestandardını ve güvenilmezliğini vurgulayarak, BM ve NATO öncülüğünde gerçekleştirilen emperyalist müdahaleyi onaylamışlardır. Bunlar da tutumlarını “Libya halkının katliama terk edilmemesi gerektiği” argümanı üzerinden şekillendirmişlerdir. Dördüncü Enternasyonal-Birleşik Sekretarya’nın yayın organlarında sıkça boy gösteren ve uluslararası alanda Marksist bir akademisyen olarak tanınan Gilbert Achcar, kaleme aldığı birkaç makaleyle bu konudaki tartışmayı derinleştirmesiyle öne çıkmaktadır. Dördüncü Enternasyonal Hollanda Seksiyonundan Bertil Videt de Achcar’a destek verenler arasında yer almaktadır. Burjuva sol partilere dönüşmüş olan “sosyalist” ya da “sosyal demokrat” partilerin sözcülerinden farklı olarak, bunların daha samimi niyetlerle hareket ettikleri açıktır. Ancak savunulan argümanların son tahlilde emperyalist müdahaleyi meşrulaştırmaya hizmet ettiği de kuşku götürmüyor.

“İsyancı güçlerin talebiyle gerçekleştirilen uçuşa yasak bölge ve müdahale kararına anti-emperyalizm adına karşı çıkılamayacağını” söyleyen Achcar’a göre “anti-emperyalizm ilkesini savunmak adına Batı’nın her türlü müdahalesini reddetmek” diğer halkların kaderini umursamamak anlamına gelmektedir. Bu noktada tıpkı liberaller gibi Achcar da Ruanda ya da Balkanlar’da yaşanan büyük katliamları hatırlatmaktadır.“Ruanda’daki soykırımın hemen öncesine dönebilseydik Birleşmiş Milletler öncülüğündeki bir askeri müdahaleye karşı çıkar mıydık?” diye soran Achcar, bu soruyu özetle şöyle yanıtlamaktadır: “Bu durumda şüphesiz pek çok kişi, emperyalist/yabancı güçler tarafından yapılan müdahalenin çok sayıda kurban yaratma riski olduğunu söylerdi. Ama aklı başında hiç kimse Batılı güçlerin 100 gün içinde yarım milyonla bir milyon arasında insanı katledeceğine inanamaz.” Aynı mantığı Libya için de yürüten Achcar, “Batı müdahalesi”nin Kaddafi’nin yol açtığı katliamdan daha fazla hasara yol açmayacağını söyleyerek, meseleyi ölüm oranlarına indirgeyen bir çarpıtma ve bilinç bulandırma operasyonuna girişmektedir.

Evet, gerek Balkanlar’da gerekse Ruanda’da yaşananlar vicdan sahibi her insanın yüreğini kanatmıştı. Dolayısıyla pek çok insan, gerçekten iyi niyetle, bu katliamların Birleşmiş Milletler’in müdahalesiyle engellenebileceğini düşünmüştü. Ancak her iki savaşta da kitlesel katliamların önüne geçilemedi; üstelik Balkanlar’da Birleşmiş Milletler’in uçuşa yasak bölge ve silah ambargosu kararı almış olmasına ve NATO’nun devreye girmesine rağmen!

Kısa bir hatırlatma yapacak olursak, 1990’ların başlarında Yugoslavya kanlı bir parçalanma süreci yaşamıştı. Bu sürece başından beri emperyalist güçler de müdahil olmuş, hatta kışkırtıcılık yapmışlardı. Bölünmenin ardından, Bosna’da, on yıllardır bir arada yaşayan Hırvatlar, Sırplar ve Boşnaklar boğaz boğaza getirilmişlerdi. 1993’te Birleşmiş Milletler Boşnakların ağırlıkta olduğu ve katliamla tehdidi altında bulundukları Serebrenitza’yı uçuşa yasak bölge ilan etti ve silah ambargosu kararı aldı. Bu kararın uygulanmasından NATO birlikleri sorumluydu. Ancak Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilmesinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra, yani 1995 yılında, Serebrenitza’da 8 bini aşkın Boşnak vahşi bir şekilde katledildi, binlerce kadın tecavüze uğradı. Serebrenitza katliamı ne yazık ki tek vaka olarak kalmayacaktı. Emperyalist güçlerin sözde insani niyetlerle aldıkları “önlemler”, Bosna-Hersek’te üç yıl içinde 300 bin insanın herkesin gözü önünde katledilmesinin önüne geçememişti. Aksine emperyalist güçler, soykırım düzeyine ulaşan bu katliamlara önce göz yummuş ve olgunlaşmasını beklemiş, ardından da “barış gücü” adı altında hem savaşa müdahil olmuş hem de kendi çıkarları doğrultusunda bir paylaşım gerçekleştirmişlerdi. Bu süreçte NATO bombardımanlarıyla katledilen sivillerden söz etmeye gerek bile duymuyoruz.

Yine 90’lı yıllarda Ruanda’da 100 gün içerisinde 800 bin Tutsi soykırıma tâbi tutulurken, emperyalist güçler bu katliamı yaratan ortamı bizzat kışkırtmış, katliamı gerçekleştiren Hutuları silahlandırıp eğitmiş ve silah satışlarından gelen paralar eşliğinde katliamı izlemeye koyulmuşlardı. Katliam başladığında BM “barış gücü” ABD’nin bastırmasıyla geri çekilmiş, ABD ve Fransa BM gündemine getirilen tasarılardaki “soykırım” sözcüğünü gerekçe göstererek bunları veto etmiş ve her türlü müdahaleye karşı çıkmışlardı. Yani emperyalist güçler, yüz binlerce insan gözleri önünde katledilirken, kendi çıkarlarının hesabını yapıyor ve buna göre tutum takınıyorlardı.

Bugün aynı emperyalist güçler, Libya halkının yardımına koştuklarını iddia ediyorlar ve birileri de buna inanmamızı bekliyor. Sadece Bosna, Ruanda ya da Irak’ta yaşananlar bile, emperyalistlerin döktükleri gözyaşlarının aslında timsah gözyaşları olduğunu görmek için yeterli değil midir? Katliamların önüne geçilmesi için emekçi kitlelere emperyalist güçleri adres gösterenler, üstelik bunu Marksist sıfatıyla yapanlar, gerçekliği tüm çıplaklığıyla teşhir etme ve kapitalizmin tarihinde sayısız örneğine rastlanan katliamların bu kanlı sistem ortadan kaldırılmadıkça tekrarlanmaya devam edeceğini emekçi kitlelerin anlamalarını sağlayarak onları harekete geçirme görevini bir kenara bırakmış olmaktadırlar.

Devrimci Marksistlerin görevi, işçi ve emekçi kitlelerin başlattığı bir isyanı proletarya önderliğindeki bir toplumsal devrime ilerletmeye çalışmaktır. Bu esnada burjuva kampta bir çatlak meydana gelmişse, proletarya bunu, zayıflayan iktidarı devirip yönetimi kendi ellerine almak için kullanmalıdır. Ancak Libya’da süreç bu şekilde ilerleyememiştir. Patlak veren halk isyanı kısa sürede nitelik değiştirmiş, Ulusal Geçiş Konseyi’nde somutlanan Kaddafi muhalifi burjuva kesimlerin önderliği ele geçirmesinin ardından, emperyalist güçlerin de dahil olduğu bir iç savaşa dönüşmüştür. Devrimci bir proleter örgütlülüğün söz konusu olmadığı, proletaryanın bir sınıf olarak dahi varlık gösteremediği böylesi koşullarda, bu gerçekleri görmezden gelip “devrim” illüzyonları yaratarak sorunu “isyancıların silahlı gücünün arttırılması”na indirgemek, işçi-emekçi kitleleri burjuvazinin kuyruğuna takıp kapitalist-emperyalist çıkarlar uğruna ateşe atmaktır.

Liberallerin ve reformistlerin ileri sürdükleri “Libya halkı yardım istiyor” argümanının emekçi kitlelerin kafasını karıştırmasına da asla izin verilmemelidir. Bu argüman, aslında işbirlikçi Konsey’in emperyalist güçleri davet ederken başvurduğu en temel argümandı. Oysa isyanın başlangıcında Bingazi’deki direnişçiler bile açıkça her türlü emperyalist müdahaleye sonuna kadar karşı olduğunu beyan ediyorlardı. Bingazi’deki direniş, ağır silahlarla donanmış rejim ordusu karşısında bozguna uğrayıp Kaddafi’nin katliam tehdidiyle yüz yüze kaldığında, tam da Konsey’in istediği ortam oluşmuş oldu ve emperyalist müdahaleye davetiye çıkarıldı. Ancak Libya halkı Bingazi’deki direnişçilerle sınırlı değildi ve emperyalist saldırının başlamasının ardından başta Trablus olmak üzere saldırının hedefine oturtulan bölgelerde halkın önemli bir bölümü bu saldırıya karşı çıktı. Bombardımanın yayılması, kentlerin tarumar edilmesi ve ölü sayısındaki yükseliş karşısında halkın tepkisi daha da arttı. Dolayısıyla, emperyalist müdahaleyi destekleyenlere ve emekçi kitlelerin kafasını bulandıranlara, emperyalistlerden “yardım istiyor” dediğiniz hangi “halk” diye sormak gerekmez mi?

Şunu belirtmek gerekir ki, örgütsüz ve devrimci bilinçten yoksun işçi ve emekçilerin bilincini belirleyen eninde sonunda burjuvazi olur ve Libya’da da yaşanan bu olmuştur. Gerek direniş cephesindeki, gerekse Kaddafi’nin kontrolü altındaki bölgelerdeki emekçilerin bilinci yanılsamalı bir bilinçtir. Komünistlerin görevi bu yanılsamayı ortadan kaldırarak, işçi sınıfını proleter sınıf bilinciyle donatmak ve bağımsız çıkarları doğrultusunda harekete sevk etmektir, bu yanılsamayı beslemek değil. Reformistler, reel politika adına, sınıf-işbirlikçi politikalarıyla Libya’da emekçi kitlelerin muhalif burjuva kliğin kuyruğuna takılmalarını savunurlarken, devrimci Marksistler, ezilen ve sömürülen kitlelere, kendi güçleri ve sınıf kardeşlerinin uluslararası destek ve dayanışması dışında hiçbir güce güvenmemeleri gerektiğini anlatmak zorundadırlar. Arap emekçiler, yoksulluğa, işsizliğe, baskıya, zulme isyan ediyorlar. Özgürlük istiyorlar, çocuklarının ve kendilerinin yarınlarının güvence altında olmasını, insan gibi yaşamayı, insani koşullarda çalışmayı talep ediyorlar. Burjuva güçlerse, saltanatlarını devam ettirmek ve emekçilerin defettikleri diktatörlerden boşalan koltuğa kendileri oturmak için her türlü oyuna başvuruyorlar. Kurtuluş vaadiyle kitleleri kandırıp, sömürü düzenini sürdürmek istiyorlar. Komünistlerin görevi emekçilerin bu tuzağa düşmemelerini, kapitalist sistem sürdükçe arzularına kavuşmalarının mümkün olmadığını görmelerini sağlamaktır, onları yanılsamalara sürüklemek ve bu oyuna alkış tutmak değil!



[1] Elif Çağlı, Liberal Demokratların Kapitalist Düşleri, MT, Şubat 2010

[2] Elif Çağlı, age

[3] Elif Çağlı, Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum, s.40-41, Tarih Bilinci Yay.